YALÇIN OKUT’UN SEMPOZYUMA SUNACAĞI “Kıvılcımlı’nın Kıbrıslı devrimciler üzerindeki etkisi Ya da: NASIL ‘DOKTORCU’ OLDUK?..” BAŞLIKLI YAZISI

kutlama ve teşekkür…

Yalçın Okut

Kimden:yalcinokut@yahoo.com
Alıcı:akale955@yahoo.com
2 Eki 2009 Cum tarihinde 15:52 saatinde

Ahmet Arkadaş,

Ne zamandan beridir temas kurup çalışmalarınızı kutlamak istiyordum. Fakat İnternet cafe’lerde çocukların savaş oyunları çığlık ve şamataları arasında konsantre olmak ve çalışmak kolay değil. Bizim gazetede ise sadece üç bilgisayar var; onları da boş yakalayabilirsen yakala… Editörümüze kaç kez söyledim, bir bilgisayar daha al diye. Bir kulağından girdi bir kulağından çıktı hep. Hakkaten bütün editörler böyle cimri mi?..

Her neyse… Çok geç olmakla birlikte bir kablosuz İnternete erişim aparatı edinebildim. O da bazan ulaşıyor, bazan ulaşmıyor, ayrı konu. ‘Psefto Gratos’ta yaşamanın dezavantajları diyelim…

‘Psefto Gratos’ Kıbrıslı Rum yurttaşlarımızın KaKaTeCe’ye taktıkları isimdir. ‘Psefto’=yalancı, Gratos, malûm, devlet: Sahte Devlet…

Sahte Devlet demekte haksız da değiller hani… Türkiye dışında hiç bir ülke tanımıyor; o bir yana BM Genel Kurulu’nda da tanınmaması yönünde alınmış karar var. Denktaş ve yandaşları 35-40 senedir Sarayönü’ndeki Dikilitaş’a bakarak nutuklar irad ettiler; kendi kendilerine gelin-güvey oldular, dünyaya meydan okudular… Tabii, Türk Gladiosundan aldıkları güçle. Ama hepsi fasa fiso… (Sarayönü bizim Lefkoşa’nın -Türk kesimindeki- ana meydanıdır. Sömürge döneminden kalan mahkeme binaları ve diğer idari binalar o meydanın etrafındadır; adını oradan alıyor. Tam ortasında da 15-20 metre yüksekliğinde bir Venedik Sütunu vardır. Venedikliler adaya hakim olunca o sütunu ta Mağusa yakınlarındaki antik Salamis harabelerinden taşıyıp egemenliklerinin simgesi olarak o meydanın ortasına dikmişler. Allahtan Osmanlılar adayı fethedince o Venedik Sütununu yıkmamışlar… Halk ağzında adı Dikilitaş’tır. Türkiye’deki “Anlat derdini Marko Paşa’ya” deyişi, Kıbrıslı Türklerin ağzında “Anlat derdini Dikilitaş’a”dır.)

Konuyu dağıtmayayım ama durumumuz, Kıbrıslı Rum yurttaşlarımızın Sahte Devlet deyimlendirmelerinden de daha vahimdir. Sivil ve fakat bir “Arş yiğitler vatan imdadına” işaretiyle orduya katılmaya hazır en az 100 bin bön yargılı ‘yeni KKTC’li yanında, 40 bin üniformalı asker ve o kadar değilse bile bir polis teşkilatı ve MİT’in örtüsü olan bir Sivil Savunma Teşkilatı vardır. Biz, Afrika gazetesinde yazan bir grup arkadaşın dillendirdiği gibi, bir “Mandıra”da, ya da “Türk Derin Devleti’nin Arka Bahçesi”nde rehine alınmış durumdayızdır.

Rum yurttaşlarımız, çok kanlı 74 savaşında çok can, mal ve namus (ırza tecavüzler) ve göçmenlikler yaşamış olmalarına karşın, bir anlamda ‘yırttılar’; ekonomilerini ve yaşam standartlarını Paris düzeyine çıkardılar. Tabii, bu başarıyı, Denktaşgil tayfesinin iddia ettiği gibi, salt ‘dış yardımlar’larla değil, deyim yerindeyse, ‘eşşekler gibi çalışarak’ başardılar. 100 bin civarında Kıbrıslı Rum emekçi Arap ülkelerinden Afrika, Avustralya, Avrupa, ABD, Kanada vb. ülkelere gidip çalıştılar ve kanlı 74 savaşında göçmen düşüp her şeylerini yitiren ailelerine para gönderdiler. Bu hesapça, yaşam standartlarını Paris düzeyine çıkarmalarının temelinde yine işçilerin, emekçilerin emek-gücü yatmaktadır. ‘Demokrasi’leri de bizden kat kat daha ileridedir, diyeceğim ama bizde demokrasi mi var ki?.. Türkiye’deki bütün lumpen-proleterler akın akın buraya geliyor; pasaportsuz, sadece kimlikle giriş serbest bırakıldıktan sonra… Onlar lumpen de olsa, en ağır ve pis işleri yapan proleterlerdirler, hoş görebiliriz, görmeliyizdir de; bir de en güzel sahillerimizin kendilerine peşkeş çekildiği Kârhane-Kerhane-Kumarhane sahibi Ülkücü Mafia bozuntuları vardır. Ve en büyük problemlerimiz de onlarladır. Bir de, Polis Genel Müdürlüğü’nün askeriyeye bağlı olması ve KT Merkez Bankası Müdürü’nün hep Türkiye’den, Türkiye’li biri olarak atanması ve bu dayatma durumumuzu özetler sanırım…

Neyse, dağıttım yine, bağışla…

Emeklerinizi izliyorum, izlemeye çalışıyorum. Sosyal İnsan Yayınları’nı kurmakla çok isabetli bir iş yaptınız. Başta sen ve Haşmet Arkadaş olmak üzere hepinizi candan kucaklar, kutlarım…

Cenk Ağcabay Arkadaşı tanımıyorum, bizden bir hayli genç olsa gerek. Lütfen mahsus selamlarımı ilet ve TKP ve Doktor Hikmet kitabını hayranlıkla, ve Doktor’a yapılan pislikleri-puştlukları okudukça o solucanlara öfkemi daha da artırarak okuduğumu söyle. Ayrıca, Kontrgerilla Kıskacında Türkiye kitabını da istiyorum. Hangi yayınevinden ve ne zaman çıktı?.. Bana gönderdiğin Sosyal İnsan Yayınları seti için canı gönülden teşekkür ederim.

Cenk’in Yalçın Küçük’ü eleştirdiği Magalomania’yı henüz okumadım, zaten kitaplar geleli daha 3-4 gün; şu anda Edebiyat-ı Cedidenin Otopsisi’ni okumaktayım. Ama Megalomania’nın da çok iyi bir çalışma olduğu bölüm başlıklarından bile belli. Ne var ki, Cenk’in biyografisi hakkında Megalomania’da hiçbir bilgi yok, TKP ve Doktor Hikmet kitabında da çok sınırlı. Tamam, biz Ustamızdan hep Tevazuyu örnek alıyoruz ama, gerekli bilgiler gerektiği kadar verilmemeli mi?..

11 Ekim’de gelip gelemeyeceğim henüz netlik kazanmadı. Malûm, kahrolası para meselesi…

Doktor’un Kıbrıs’a gelmesinden önce burada AKEL’le yaşanan bir pasaport meselesi var. Yazdım, ancak yayınlamaktan vazgeçtim; ama sizlere anlatmakta yarar, hatta zorunluluk var. Yayımlamaktan vazgeçtim çünkü her şeye rağmen, bütün eleştirdiğimiz yanlarına rağmen AKEL stratejik müttefikimizdir. Kaldı ki, koskoca Sosyalist Anavatan’ın ve “Abi Parti” SBKP’nin Doktora yaptıkları yanında AKEL’inki ne ki… Ha, eğer ki Doktor Türkiye’den çıkmadan Sıkıyönetim tarafından yakalansa ve yine işkencehanelere atılsa ve kuvvetle muhtemel, o hasta haliyle o işkencehanelerde öldürülseydi, o zaman iki elimiz AKEL yöneticilerinin de SBKP yöneticilerinin de yakasında olurdu. Gerçi, SBKP Doktoru Laz İsmail yılanının bir yalanı üzerine Doğu Berlin’den Batı’ya püskürtmekle ölümünü çabuklaştırdı ama diğer birçok ülkedeki sağlam komünistlere de, örneğin Yunan İç Savaşı’ndaki muzaffer ve kahraman gerilla liderlerine aynı şeyi yapmadılar mı?..

Kıbrıs’ta, sömürge yıllarında Türk ve Rum emekçiler 1 Mayıs gibi etkinlikleri ortak kutluyorlardı. O ortak kutlamalar en son 1 Mayıs 1958’de yapılmıştı. Ondan sonra, TMT ve arkasındaki ya da başındaki İstirdatçıların emirleri ile Türk İşçi önderleri vurulmaya başladı ve iki toplumun emekçileri terörle birbirlerinden kopartıldı. Yaklaşık yarım yüzyıl sonra kapılar/duvarlar açılınca, biz bir grup Kıbrıslı Türk 1 Mayıs’ı Güney’deki yoldaşlarımızla birlikte kutladık. Ve o gün ağladım… Evet ağladım…

O gün PEO (Tüm-Kıbrıs Sendikalar Federasyonu) binasındaki konuşmalardan sonra, sloganlar-şarkılar-türküler-marşlarla şehrin merkezindeki Elefteria (Özgürlük) Meydanı’na yürüdük. Elefteria Meydanı’ndaki konuşmalar esnasında yan tarafımızda EDON (AKEL’in Gençlik Kolları) vardı ve seslerinin en gür tonuyla: “İ Turkokiprei İne Adelfi Mas – Kıbrıslıtürkler Kardeşlerimizdirler” sloganını atıyorlardı… 45 seneden sonra yine beraberdik ve bizleri bağırlarına basıyorlardı… İnsan duygulanmaz mı, ağlamaz mı?.. Üstelik de, bu sloganı, Faşist Darbenin, arkasından da Türk işgal ve istilasının başladığı 74 Temmuzundan beri atıyorlar; kendi faşistlerine inat…

Hepinizi candan kucaklarım…

Başarılar dilerim…

YALÇIN OKUT’UN SEMPOZYUMA SUNACAĞI “Kıvılcımlı’nın Kıbrıslı devrimciler üzerindeki etkisi Ya da: NASIL ‘DOKTORCU’ OLDUK?..” BAŞLIKLI YAZISI

Yekten ve kestirmeden söyleyeyim, biz Kıbrıslı öğrencileri Doktor Hikmet Kıvılcımlı ile Fuat ve Latife Fegan tanıştırdıydı. Daha da ötesi, bizim ‘Doktorcu’ olmamızı sağlayan Fuat idi.

Fuat da, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde okurken tanımış Dr. Kıvılcımlı’yı. Sene 1960’lı yılların ikinci yarısının başlarında ve ortalarında…

Sadık Göksu’nun, Kuvayı Milliye dergisinde (sayı 21, 2/2000) yazdığı: “Fuat Fegan’ın ‘Kıvılcımlı Bibliyografyası’nın Eleştirisi, Düzeltmeler ve Açıklamalar” başlıklı yazısından öğreniyoruz ki, Fuat Fegan ile Sadık Göksu aynı fakültede sınıf arkadaşıydılar. Ve yine S. Göksu’nun ifadeleriyle, Fuat Fegan Sadık Göksu’ya kızgınmış, kendisini Doktor Hikmet Kıvılcımlı ile niye tanıştırmıyor diye…

Biz Kıbrıslılar biliyoruz ki, Fuat’ın daha liseyi bitirir bitirmez, hatta belki de lise yıllarında da AKEL ile sıcak ilişkileri vardı.

Liseyi bitirince bir sene Leymosun limanında gümrük memuru olarak çalışmıştı, benim dayımın oğlu Mehmet Kaya ile birlikte. İkisinin de Rumcaları da İngilizceleri de çok iyi idi.

İstanbul’da tanıştığımızda ve müteakip yıllarda kendisine dayımın oğlu Mehmet Kaya Abi’nin selâmlarını ilettiğimde, “Evet onun da Rumcası çok iyiydi, ama benimki daha iyiydi” demiş ve eklemişti: “Ben Leymosun limanında gümrük memuru olarak çalışırken, gelip giden Rumlarla bir saat boyunca Rumca konuşurdum ve Türk olduğumu anlamazlardı. Bir saati aşkın sohbetlerimizde arada bir, bir dilbilgisi hatamı yakaladıkları zaman Türk olduğumu anlarlardı” demişti.

İnanıyorum.

Benzer anlatımları dayımın oğlu Mehmet Kaya Abim’den de dinlemiştim.

Bu da bir meziyet. Dil çok önemli…

***

Fuat Fegan, İstanbul’a üniversiteye hangi yıl gitti anımsamıyorum. Ama Londra’ya sık sık gidip gelmekte olduğunu biliyorum.

1965’te, AKEL Merkez Komitesi tek Türk üyesi Derviş Kavazoğlu’nun yoldaşı Yorgos Mişaulis ile birlikte hain bir pusuda çapraz ateşe tutularak alçakça katledilmelerinden sonra yeni bir MK üyesi seme/atama gündeme gelmişti. (O fotoğrafı görenleriniz hatırlayacaklardır; arabada kanlar içinde kucak kucağa – Türk ve Rum emekçi kardeşliğinin trajik simgesi)…

O kahpe pusu ve o hain cinayetten sonra AKEL, Fuat’a çağrı yapmıştı: “Gel, kahpece katledilen yoldaşımız Derviş Kavazoğlu’ndan boşalan AKEL Merkez Komitesi Türk üyeliğini sen devral” diye.

Bana bunu Fuat anlatmamıştı, o nedenle ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum.

Bana bunu TMT tarafından katledilecekler listesine konan ve bu nedenle İngiltere’ye kaçmak zorunda kalan AKEL’in ‘eski tüfek’ Türk üyeleri anlatmıştı.

Yine aynı ‘eski tüfek’ler, Fuat’ın bu teklifi kabul etmemesini: “AKEL’in Enosis [Yunanistan’a ilhak] politikasını benimsemediği”nden dolayı diye izah etmişlerdi…

Ben bu yoruma bir faktör daha eklenmesi gerektiğini düşünüyorum: Fuat, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi’nde felsefe okurken tatillerde Londra’ya gider, orada çalışır ve tabii bu arada Londra’daki AKEL’ci Kıbrıslı komünistler ile de görüşürdü.

Herhalde, AKEL’in Enosis politikalarına katılmamakla birlikte, o öneriyi kabul etmemesinde İstanbul’da Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile tanışmış olmasının ve o derya-deniz Usta’nın yanından uzaklaşmak istememesinin de rolü vardır.

Yoksa, AKEL’in teklifini kabul eder, AKEL Merkez Komitesi Türk Üyesi olarak gider Londra’da kekâ bir hayat yaşayabilirdi…

Tercih etmedi…

Ve İstanbul’a dönüp Latife Ablamızla evlendi. Bir sürü riski göze alıp Doktor’un yanında kalmayı yeğledi.

***

Yine kendisinden dinlemiştim: İsmet Abi’nin başkanlığındaki YİS o günlerde çok büyük grevler gerçekleştiren çok önemli bir sendika idi. Birçok devrimci genç YİS’in Cağaloğlu’ndaki merkezine gidip geliyorlardı. Tabii, Fuat da gidiyordu. Birkaç kez ben de gitmiştim, Fuat’la buluşmak için.

“Bir baktım” dedi Fuat, “Doktor oradaki eski bir daktiloda iki parmakla eski Türkçe’deki el yazmalarını Türkçe’ye çeviriyor ve yazmaya çalışıyor.”

“E, ben on parmak daktilo yazan bir insan olarak, Hocam, bırak ben yazayım” demiş ve Doktor’un el yazmalarını yeni yazıya kazandırma safhası da öyle başlamış…

1968-69 yılıydı. Biz sosyalist öğrenciler, İstanbul Kıbrıslı Türk Öğrenciler Derneği seçimini ezici bir çoğunlukla kazanmıştık.

Bir süre sonra Fuat Fegan elinde Doktor’un 1967’de çıkardığı Sosyalist gazeteleri demeti ile öğrenci derneğimize gelmiş ve uzun bir sohbetten sonra o gazeteleri Derneğe armağan etmişti.

Aynı yıllar, herkes biliyor, 68 Ayaklanması yıllarıydı. Dev-Genç’li olmayanımız yok gibiydi.

67 yılında yayımlanan Sosyalist gazetelerini okuduktan sonra da artık Doktorcu olmamak mümkün müydü?..

Doktor’un Tarihsel Maddecilik Yayınları’nda çıkardığı kitaplarını almaya ve okumaya başladık. Bir yandan da her gün işgaller, grevler, yürüyüşler, mitingler ve: “Ho, Ho Chi Minh, İki Üç Daha Fazla Vietnam; Ernesto’ya Bin Selam!” yıllarıydı…

Anımsıyorum, Doktor’un Tarih-Devrim-Sosyalizm eserini okuyor, okuyor ve fakat anlamakta zorlanıyorduk. Emperyalizm – Geberen Kapitalizm eseri ise nispeten daha kolayımıza geldiydi.

Derken, İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği’nin etkinlikleri… Aynı dönemde, Aksaray-Langa’da Doktor’un Dev-Genç Seminerleri dizisi gerçekleştiriliyordu. Artık bir yanımız Dev-Genç’ti, bir yanımız da Doktor’cu idi…

Doktor’un muayenehanesini taşımak…

Yine Fuat haber saldıydı anımsadığım kadarıyla. “Doktor muayenehanesini bizim eve taşıyacak, yardımcı olur musunuz?..”

Fadıl Çağda, Hasan Hakkı ve ben koşarak gittikti. Aslında taşınacak fazla bir şey de yoktu ya; taşınma taşınmadır… Bir masa, birkaç koltuk, bir hasta muayene kanepesi, bir kitaplık vs…

Güle oynaya taşıdıktı. Bu noktada, unutamayacağım şeylerden biri de, Doktor’un evinde buluştuktan sonra, muayenehanesine giderken yetmişine merdiven dayamış bir adamın adımlarına yetişmekte zorlandığımızdı; o kadar çevikti ve o yaşta o kadar hızlı yürüyordu. Zaten birçok yazısında ve kitabında da var ya: ‘yapacak çok iş var, acele etmeliyiz psikolojisi’; o hesap…

Taşıma faslından sonra, evinde Emine Hanım’ın pişirdiği bir öğle yemeği yedikti. Tabii Latife ile Fuat da vardı; ne de olsa onların evine taşınmıştı Doktor. Fuatlar, öndeki salonumsu odayı kendisine muayenehane ve çalışma mekânı olarak hazırlamışlardı; eşyalarını oraya taşıdıktı.

Yemekte sohbet ederken, arkadaşlardan biri duvarlardaki Kybele benzeri küçük biblovari el işlerini sormuştu. Kırşehir Zindanı’nda yaptığını söylemişti; ‘ekmek içinden’ diye de eklemişti.

Ben aptalca bir soru sordumdu:

–“Niye ekmek içinden Hocam?”

–“Başka bir şey vermiyorlardı ki, evlat” demişti.

O gün yemekte sohbet ederken, yine Kırşehir Zindanı’nda yaşadığı kargalarla ilgili bir anısını da anlatmıştı. Taze yumurta yiyebilmek için birkaç tavuk besliyormuş. Bir süre sonra, yumurtalar kaybolmaya başlamış. Olacak iş değildi, koskoca duvarlarla örülü hapishanenin küçük bir avlucuğundan yumurtaları kim çalabilirdi ki?..

Durumu takibe almaya başlamış. Tavuklar her yumurtlamadan sonra ortalığı velveleye veriyorlar ya, hemen iki karga gelip duvara tünemekteymiş. “Bu yezit kargalarda bir tür kolektif aksiyon da var” demişti. “Kargalardan biri aşağıya yumurtayı kapmaya inince, diğeri duvarın tepesinde bekçilik yapıyordu. Beni görünce de graklayarak diğerine haber veriyordu.”

Doktoru tanıyanlar benden daha iyi bilirler. Çok konuşmazdı, ama konuşmaya başlayınca da sohbetine doyum olmazdı.

TÖS’ün İstanbul salonunda verdiği Finans Kapital ve Türkiye konferansında salonun tıklım tıklım dolu olduğunu çok net olarak anımsıyorum. Zaten, o yıllarda hangi konferansı tıklım tıklım dinleyici ile dolmuyordu ki?..

Keşke daha çok tanıma fırsatımız olsaydı…

***

Tabii, biz Kıbrıslıların bir de Kıbrıs Sorunu ‘Belâmız’ vardı; bir yandan da onunla ilgilenmeli, ona da yoğunlaşmalı, o baş belâsına karşı da mücadele etmeliydik.

1970 senesinde Makarios’u öldürmek için helikopterine ateş açılmış, fakat pilot yaralanmış olmasına karşın helikopteri yere indirmeyi başarmış, böylece Makarios mutlak bir ölümden kurtulmuştu.

Makarios’un SSCB ve Üçüncü Dünya Ülkeleri ile geliştirdiği iyi ilişkiler ve Tito, Nehru, Nasır’la birlikte bloksuzlar grubunun liderleri arasında yer alması bizde kendisine karşı bir sempati uyandırıyor, TMT ve EOKA (ve arkalarındaki Gladio’lar) tarafından darbelenen Kıbrıs Cumhuriyeti’ne daha çok sarılmamıza yol açıyordu.

Helikopterine ateş açılması olayından sonra, Fuat’ın da katıldığı çok uzun süren bir toplantı yaptık ve Makarios’a ‘geçmiş olsun’ diyen bir telgrafı çekme kararı aldıktı. Ne de olsa, Kıbrıs’ın seçilmiş Cumhurbaşkanı olarak bizim de Başkanımızdı ve hayatına kastedilmişti…

“Ekselansları, hayatınıza kastetmek isteyen menfur suikast girişimini şiddetle protesto eder, sağlıklar dileriz” mealinde bir telgraf metni hazırlandı ve iki arkadaşımız, Fadıl Çağda ve Turhan Korun Sirkeci’deki merkez postaneye gidip telgrafı çektiler. Anımsadığım kadarıyla, bizlere teşekkür eden kısa bir cevap göndermişti.

Fakat olay gerici çevrelerde büyük bir tepkiye yol açmıştı. Nasıl olurdu, çoğu TC bursu ile okuyan Kıbrıslı Türk öğrenciler, Türkiye ile kavgalı olan “Kahpe Papaz”a geçmiş olsun diyebiliyorlardı?.. Tiz tedbir alınmalı, bu fesadın elebaşlarına hak ettikleri bir ceza verilmeliydi… Kıbrıs Türk Liderliği tarafından 30-35 kişilik bir ‘elebaşılar’ listesinin Türkiye’den atılmaları için MİT’e gönderildiği şeklinde duyumlar alıyor fakat ihtimal vermiyor ve aynı hızla çalışmaya devam ediyorduk.

***

Fuat Fegan’dan da, Fadıl Hasan (Çağda’dan) da dinlemiştim: Fadıl arkadaşımız, bir gün: ‘Hocam Kıbrıs konusunda ne düşünüyorsunuz?’ diye sormuştu da Doktor’un yanıtı çok kısa olmuştu: “Kıbrıs’ı bölecekler” demişti.

Öngörüsü -bu konuda da- doğru çıktı. Böldüler… Henüz daha Taksim resmen ilan edilmemişse de adamızı fiilen böldüler…

Yine Fuat Fegan’dan dinlemiştim: Doktor Kıbrıs’a özel bir ilgi duyuyor ve Makarios’u yakından izliyordu. Nitekim 1963 çatışmaları başlayınca, Yeşil Hat’tın güneyinde Rum tarafında bulunan Kıbrıs Cumhuriyeti Devlet Hastanesi’nde mahsur kalan Türk hemşireleri kendi korumasına alarak bir gece sarayında barındırmasını, ertesi gün de bizzat kendisinin o kadınları sınıra kadar sağ-salim getirip Türk makamlarına (veya, güya arabuluculuk yapan İngilizlere) teslim etmesini Doktor bir yazısında kısaca zikretmiş; ve Makarios için ilginç bir devlet adamı demişti.

Şimdi bana: bul, söyle; nerede ne zaman yazdı Doktor bu satırları diye sorarsanız, açıkçası hatırlayamam, ama polisin SBF yurdunu bastığı ve öğrencileri hunharca dövdüğü tarihten hareketle bulunabilir.

Muhtemelen, ‘SOSYALİST – Düşünce ve Davranış Gazetesi’ni ikinci kez çıkardığında ilk sayılarından birinde idi. O günlerde, polisin SBF yurdunu basıp oradaki öğrencileri eşşek sudan gelinceye kadar dövdüğünde, çok feci bir dayak yiyenlerden Kıbrıslı bir genç kızın ertesi gün Günaydın gazetesinde, “Bize Rumlar bile bu kadarını yapmadı” figanı üzerine yazmış olacak.

***

Kıbrıs’a kesin dönüş yaptığımdan epey bir zaman sonra, vaktiyle Günaydın gazetesinde “Rumlar bile bize bu kadarını yapmadı” sözleri çıkan kişinin ablası ile tanıştımdı. Kendisine bana kız kardeşini tanıştırmasını, kız kardeşi ile röportaj yapmak istediğimi söylemiştim de, “Bırak Yalçın karıştırma o eski defterleri, o eski acıları” demişti.

Karıştırmadım…

Ama görüldüğü gibi, zaman zaman yine önümüze çıkıyor o eski defterler ve o acılar…

Çünkü anımsıyorum: Doktor, diğer Türkiyeli öğrenciler gibi feci şekilde dövülen o Kıbrıslı kızın Günaydın gazetesinde çıkan figanlarından alıntılar yaparak: “Sınıfsal kinin ne kötü bir kin olduğundan haberdar değil bu Kıbrıslı genç kız” mealinde bir yorum yapmıştı.

SOSYALİST gazetesi afişlemesi…

SOSYALİST – Düşünce ve Davranış Gazetesi’nin ikinci kez yayın hazırlıkları sürerken biz Kıbrıslılar -bizim Sirkeci’deki Kıbrıslı öğrenciler yurdumuza da çok yakın olduğundan – Orhan Müstecaplı’nın Cağaloğlu’nda bodrum katındaki o dehliz gibi mekânına gidip geliyorduk.

Daha, ‘SOSYALİST – Düşünce ve Davranış Gazetesi’ çıkmadan önce, yaz tatili günlerinde, Fadıl (Çağda), Hasan (Hakkı) dostlarım ve ben, İTÜ Taşkışla binasının iç bahçesinde bir afiş basmıştık serigrafi tekniğiyle ve Kıbrıs’a göndermiştik. Dev-Genç’in simgesi haline gelen yumruğu sıkılı o genç afişini kopya etmiş ve Kıbrıs’a göndermiştik.

Biz o tekniği bilmiyorduk. O tekniği bilen İTÜ’den Şafak Morgül arkadaşımız hem bize o tekniği öğretiyor, hem de yardımcı oluyordu. Açıkçası, baskıyı kendisi yapıyor, biz de bastığı afişleri kurusunlar diye bahçeye seriyorduk.

Şanlı 15-16 Haziran Direnişi’nin ertesi haftalarıydı ve Sıkı Yönetim vardı. Şafak o Şanlı Direnişte tutuklanmış fakat kısa bir süre sonra serbest bırakılmıştı. O Şanlı Direnişte -anımsıyorum- Latife Fegan da tutuklanmıştı. Emel (Fuat’ın kız kardeşi) de kışlaları gezip gezip yengesi Latife’yi arıyor ve bir türlü bulamıyordu. Akşam saat 8’den sonra da sokağa çıkma yasağı getirilmişti…

***

Hiç unutmuyorum, o gün İTÜ Taşkışla binasında Şafak o afişleri serigrafi tekniği ile basmaya başladığında, besmele diye, işe: ‘Marks-Engels-Lenin Adına..’ diyerek başlamıştı… Hayır, biz Marksist Kıbrıslılarda besmele olayı yoktu (Kıbrıslı genç kuşakta din olayı sönümlenmiş gibiydi) tabii de, Şafak Morgül dostumuzun o söylemi çok hoşumuza gitmişti doğrusu…

Şafak çok yetenekli ve de çok şakacıydı. İçerden yeni çıktıydı ya, arada bir: “Gidin, ön kapıya bir göz atın, ‘Aynasızlar’ gelip de bizi enselemesinler” derdi. Biz de gidip ön kapıya bakardık. Dönünce de raporumuzu verirdik: “Aynasızlar yok Şafak, sen afişlerimizi basmaya devam et!…”

***

Aynı günlerde, biz Kıbrıslı öğrenciler derneği olarak, Doktor’un ‘Diyalektik Materyalizm – Gerçek Bilim’ kitapçığını daktilo ederek İTÜ Öğrenci Birliği’nin teksir makinesinde çoğaltıp dağıtmaya başladıktı. Kapağına da yayıncı olarak derneğimizin adını yazdıktı… Vay, sen misin o zararlı, o hain broşürü basıp dağıtan?.. İki gün sonra polis öğrenci yurdumuza geldi, Fadıl arkadaşımızı alıp götürdü. Bir araba dayak!…

İyi saatte olsunlar, “Bunlar iyice azıttılar; Makarios’a telgraftan sonra, şimdi de en azılı komünistin kitaplarını basmaya başladılar” diye düşünmeye başlamış olacaklardı ki, kısa bir süre sonra: Fadıl (Çağda), Kuydul (Turhan), Saydam (Ahmet), Turhan (Korun), Harper (Vehbi), ve Taner (Galip) Türkiye’den sınır dışı edildiler… 30-35 kişilik liste revize edilerek 6’ya düşürülmüştü.

İki iki yakalanıp kelepçelenerek polis nezaretinde trenle Edirne-Kapıkule sınırına götürülüp oradan Bulgaristan’a şut!..

Biz Dernek olarak sınır dışı edilen arkadaşlarımıza: “İndiğiniz ilk tren istasyonundan bize telefon edin, size elimizden geldiğince yardımcı olalım” demiştik. Çünkü Fadıl arkadaşımızın bütün ısrarlarına rağmen polis, yurdumuza gelip paltosunu almasına bile izin vermemiş ve kış aylarının o kırıcı soğuğunda Fadıl’ı paltosuz trene atıp götürmüştü; ki, Sirkeci’deki Kıbrıs Öğrenci Yurdu ile polis merkezi Sansaryan Han arasındaki mesafe sadece 300-400 metre idi…

Fadıl, Kuydul, Saydam, Turhan, Taner ve Harper sınır dışı edildikten sonra derneğimizin bütün sorumlulukları bana, Bektaş’a ve Şefik’e ve tabii çevremizdeki diğer değerli arkadaşlara kalmıştı…

O yıllarda: “Ankara’da Hakimler var”dı!..

Ve biz çok değerli hukuk hocalarının örneğin daha sonra faşistler tarafından katledilecek olan Muammer Aksoy Hoca’nın da gönüllü yardımlarıyla Danıştay’da yürütmeyi durdurma davası açtıktı; hükümetin bu adaletsiz, haksız ve gerekçesiz kararının iptali için.

O çok değerli hukuk hocalarımızın gönüllü müdahaleleri ve çok değerli insan Av. Niyazi Ağırnaslı’nın savunmalarıyla o davayı kazandıktı da… Fakat “anavatan” Türkiye’den sınır dışı edilen “yavru vatan”lı arkadaşlarımız Avrupa’da evsiz-barksız-parasız dolanırlarken Ankara’da Danıştay’daki dava sürecini nasıl izleyebilirlerdi ki?..

What a fucking coincidence…

‘What a fucking coincidence’ der İngilizler bu gibi durumlarda. ‘Ne boktan bir raslantı’ diye çevrilebilir.

Şeytan Puşt!.. O günlerde Türkiye’de Kolera hastalığı çıktıydı. Her ne kadar, ilgili yetkililer: “Hayır, bu kolera değil, para-koleradır” diye yalan açıklamalarda bulunmuşlardıysalar da, o yaygın hastalığın ‘para-kolera’ değil, doğrudan Kolera hastalığı olduğunu hepimiz biliyorduk ve de suları iki kez kaynatarak içiyor ya da yemeklerde kullanıyorduk…

Ve Bulgaristan makamları Türkiye’den giden trenlerden hiç kimsenin inmesine izin vermiyorlar, yasaklıyorlardı… Bu nedenle de o trenlerden birinde sürgüne gitmekte olan Kıbrıslı arkadaşlarımız Sosyalist-Dost Bulgaristan’da trenden inememişler, burun kıvırdığımız Yugoslavya’da inebilmişlerdi…

Gerçekten de: ‘What a fucking coincidence!..’ Aynı günlerde hem sınır dışına atılma trajedisi, hem de kolera vakası…

Dr. Kıvılcımlı’nın Kıbrıs’la ilgili trajik hikayesi…

Fuat, 12 Mart Darbesi üzerine İstanbul’dan Ankara’ya gitmiş ve kardeşi Ali Fegan’ın da yardımlarıyla kendisini Kıbrıs’a zor atmıştı.

Biz de o günlerde Kıbrıs’a seyahat ederken Hacı Bekir lokum paketlerindeki lokumların altında Doktor’un el yazmalarını Türkiye polisinden kaçırıp-kaçırıp Kıbrıs’a aktarıyorduk…

Kıbrıs’ta Fuat’la görüştüğümde anlatmıştı o trajik hikâyeyi…

Fuat’ın yukarıda da değindiğim gibi AKEL (Kıbrıs Komünist Partisi) ile iyi ilişkileri vardı.

Doktor’u Türkiye’den çıkarmak/kaçırmak gündeme gelince AKEL’e gitti ve Doktor adına hazırlanacak bir pasaport istedi.

“Bakalım, görüşelim, sana haber veririz” demişler…

Fakat o “bakalım-görüşelim” sözleri sonun başlangıcıydı…

O her şeyi dumura uğratan kaskatı mekanizma yine işlemiş; ve küçük bir ülkenin partisi olan AKEL yöneticileri, yukarıdaki ‘Abi Parti’ SBKP’ye telefon açıp sormuş: “Şu şu isimdeki Türkiyeli bir komünist bizden pasaport istiyor, ne diyorsunuz?”

Yukarıdaki ‘Abi Parti’ de o günlerin bürokratik mekanizmaları içinde ‘kardeş parti’ TKP’ye sormuş: kimdir bu adam diye…

Moskova, Berlin ve Varşova’yı ‘babasının çiftliği’ yapmış bulunan Laz İsmail de: “Biz onu fi tarihinde partiden ihraç etmiştik; o ajan provokatördür” diye rapor yazmış…

Bunun üzerine, ‘Abi Parti’den AKEL’e: “İlgili şahısa pasaport hazırlanmasın” talimatı gitmiş…

Hatta dahası: “Sen Bulgarlar’a git” denmiş, “onlar bu konuda daha uzmandırlar” da denmiş…

Ölür müsün, öldürür müsün deyişinin yeri tam da burası olsa gerek!..

***

Müteakip yıllarda Moskova’da yine rutin Uluslararası Komünist Partiler toplantısı vardı. O toplantıya Kıbrıs’tan giden AKEL Başkanı Ezekias Papayuannu bir ara Zeki Baştımar’a sormuş: “Neydi o, Dr. Kıvılcımlı adlı birinin bizden pasaport istemesi ve reddedilmesi olayı” demiş.

Zeki Baştımar da: “Bırak canım, o Laz’ın bok yemesiydi” demiş…

Meğerse o günlerde -göçmen- TKP Genel Sekreteri Zeki Baştımar tatildeymiş de yerine Laz İsmail bakıyormuş; o raporu Laz İsmail yazmış…

O, Uluslararası Komünist Partiler toplantısından sonra Kıbrıs’a dönünce Fuat’a haber salmış AKEL Başkanı Ezekias Papayuannu: “Arkadaştan özür dileriz” diye… Fakat çok geç idi tabii…

Bütün bunlar Fuat’ın bana anlattıklarıydı, daha ben İsveç’e gitmeden önce, gerek Kıbrıs’ta gerekse İstanbul’daki sohbetlerimizde.

1974 sonlarında, önce Almanya’ya sonra da İsveç’e gittiğim zaman Sovyetlere bakışın çok daha farklı boyutlarda olduğunu müşahede ettimdi.

TDF örgütlenmesi de ki küçümsenemeyecek bir örgütlenme idi; Sovyetler Birliği’ne o bakış açısı etkisinde ve çerçevesinde gelişmiş ya da o çerçeveye kilitlenmişti…

***

Kıvılcımlı’nın Ahmet Usta (Camuşcuoğlu) ve Orhan Aksungur’la birlikte o küçük tenkecikle Kıbrıs’a çıkması hikâyesini Yol Anıları’ndan herkes bilir de Doktor her şeyi yazmamış.

Kıbrıs’a vardığında, Makarios hükümeti, “düşmanımın düşmanı dostumdur” reel politikerliği ile “Dilediğin kadar Kıbrıs’ta kalabilirsin” demiş. Ve bizzat Makarios kendi talimatıyla dönemin en iyi cerrahlarından Dr. Bibis adlı Rum doktor müdahalesini sağlamış. Dr. Bibis kanser illetine çare olamazdı tabii de, en azından yeniden azmış bulunan kanama ve ağrılarını geçici bir süreliğine olsa da dindirmiş.

Makarios hükümetinin “dilediğiniz kadar kalabilirsiniz” teklifini Doktor’un kabul etmemesi, o her zamanki ‘düşmana açık vermeme’ tedbirliliğine bağlayabiliriz. Yoksa dönemin en gerici gazetelerinden Tercüman’da: “Biz demedik mi haindir diye, işte gitti Kahpe Gâvurlara, Kızıl Papaz’a sığındı” manşeti tahayyül edilebilir…

Ve kanamaları durdurulduktan sonra aynı teknecikle Suriye’ye müteveccihen yeniden yola koyulma…

O günlerde Fuat’la niye Kıbrıs’ta buluşamadılardı, bilmiyorum; ya da hatırlamıyorum. Ama öyle bir durum yaşanmıştı: Doktor güney Kıbrıs’tan Fuat’ın evine telefon açar. O sırada Fuat evde değil. Telefonu babası açar. Doktor: ‘Fuat’la görüşmek istiyorum’ der. Fuat’ın başına bir belâ geleceği hatta öldürüleceği tedirginlikleri içinde yaşayan baba, ‘Kim arıyor?’ diye sorar. Doktor, yine o tedbirlilik içinde: ‘Ben babasıyım’ demesin mi?..

Tam baltayı taşa vurmak diye buna denir herhalde…

Ve baba, Fuat’a öyle bir telefondan uzun zaman hiç söz etmez. Böylece Kıbrıs’ta buluşamazlar.

İzleyen günlerde Rumca gazetelerde fotoğraflarıyla birlikte çıkan haberleri okuyunca Fuat peşlerine düşüp Suriye’ye gider, fakat orada da buluşamazlar.

Gerisi biliniyor. Suriye’de Sovyet vizesi bekleyişi; fakat Moskova yerine Sofya’ya gönderilişi, Sofya’dan da Doğu Berlin’e ve ‘CIA ajanlarının cirit attığı’ Batı Berlin’e şut!..

Fuat, Doktor’un Kıbrıs’ta kalmak istememesini sadece Türk ırkçılığının istismarı ile açıklayamayız diyordu.

Fuat’a göre, Doktor’un ısrarla Moskova’ya gitmek istemesi, orada TKP tarihini didik didik ederek hesaplaşmak istemesiydi…

***

Düzensiz yaşama ve arşivsiz çalışmam nedeniyle unuttuklarım muhakkak ki vardır; affola…

Yalçın Okut

31 Aralık, 2012, Kıbrıs

KAVGASINA ALKIŞ İSTEMEZDİ

1976 yılı başları. Kıvılcımlı’cılar TSİP’den topluca ayrılmışlar ancak toplu bir davranışa geçememişlerdi. Bizler Ankara’da TSİP içinde toparlanmış genç insanlarız. İstanbul’da Kıvılcım gazetesi takipçileri olanlar TSİP Zeytinburnu ilçesinde çalışmışlar, bizler Ankara’da çeşitli ilçelerde çalıştıktan sonra Yenimahalle ilçesinde toplanmıştık. Bizim adımız da Ankara Grubu olmuş o aylarda (Daha sonra Ankara PİM ve 12 Eylül darbesine kadar da Devrimci Derleniş dergisi etrafında siyaset yaptık). Toplu istifalardan sonra toplanacak yerimiz de kalmadı. Bizden birkaç yaş büyük olan 3-4 arkadaşın sözcülüğünde gerek Kıvılcım grubu ile gerekse de TSİP içinde belli bir yer işgal eden, her zaman dar da olsa bir çevre olan Ahmet Camuşçuoğlu ekibiyle görüşmeler yapılıyor ama ortak davranış ihtimali sağlanacak gibi değildi.

Ben daha TSİP’in kuruluş öncesi çalışmaları esnasında mühendislik eğitimini bırakıp, tam gün işçi örgütlenmelerine dalmıştım zaten. TSİP Yenimahalle’de de, partiden çıkarılmış olmama karşın arkadaşların dayanışmasıyla profesyonel gibi çalışıyordum. İstifalar ve Yenimahalle’nin boşaltılmasından sonra benim için hem alan, hem de geçim sorunu başlamıştı.

İşte o günlerde İsmet Demir yine Ankara’ya gelmişti. Daha önce de birkaç kez görmüştüm İsmet ağabeyi. Ankara’ya geldiğinde kaldığı evlerden biri, bizim sözcülerimizden olan Soma’lı Uğur Unan ve eşi Ufuk’un eviydi. Bizler de sık sık onlarda toplandığımızdan arada karşılaşırdık İsmet ağabeyle. Tanıyanlardan da efsaneleşmiş sendikacılık öykülerini dinlerdik.

1976’nın ilk aylarıydı İsmet Demir’in Ankara’ya geldiği o günler. Birkaç gün sonra Uğur bana iki teklifle geldi: O zaman Ankara Belediye Başkanı Vedat Dalokay idi. Devrimciler onun zamanında tek tek veya topluca işe alınıyorlardı belediye ve yan kuruluşlarında. O zamanlar da Belediye’ye bağlı EGO genel müdürlüğüne toplu eleman alınıyordu. Uğur bana belediyeye girebileceğimi, oradan birçok işçi örgütlenmesi çıkarabileceğimi söyledi. İkinci teklifi ise: İsmet Demir Yapım-İş sendikasını yeniden toparlamak için İskenderun’a gitmeye hazırlanıyor, Ankara grubundan da eleman desteği almak istiyor, istersen sen ona da katılabilirsin teklifiydi. Hiç tereddüt etmeden İsmet Demir’le olmayı seçmiştim. Bu seçimimde İsmet Demir’in efsanevi kişiliğinin etkisi vardı elbet ama asıl neden benim bundan sonraki yaşamımla ilgili verdiğim karardı. İsmet Demir’le sendikacılık yapmanın daha adanmış bir yaşam olacağına kuşkum yoktu. İsmet ağabeye katılınca öğrendim ki, Kıvılcım grubundan da destek istemiş, onlar da rahmetli Nusret Yılmaz’ı görevlendirmişlerdi. Ben ve Nusret’ten başka zaten İsmet ağabeyle devamlı birlikte olan Tuncer Gezgen, Mersin’den Hayati Perşembe ile birlikte 5-6 kişi olduk. Ankara’da, daha önce İskenderun Demir Çelik inşaatındaki direniş tutuklamaları sırasında İsmet Demir’in avukatlığını da yapan Avukat Natali Uluhan’ın İzmir Caddesindeki ofisinde toplanıp iş planları yapıyorduk.

Bir süre sonra topluca İskenderun’a gittik. Tek odalı, içinde tahta sandalyelerden başka eşyası olmayan sendika ofisinde toplanıp durumu değerlendirmeye başladık. Sendikanın öncü kadroları dağılmıştı ama resmen açıktı. Pala Selahattin dediğimiz Selahattin Barut ve geçtiğimiz yıllarda ölen Mehmet Köroğlu bizimle birlikte toparlanma çalışmalarına katılıyorlardı. Direniş ve sonrasında zorluklar çekmiş kimi işçilerden tepkiler çektiğimiz de oluyordu bu arada.

Benim bekâr memur bir arkadaşım var İskenderun’da. Ben onun evinde kalıyorum, arkadaşlar oteldeler. Şartlar zor, paramız yok, herkes kendi ihtiyacını karşılıyor. İnşaat tavsamış, kalan ek inşaatlar hep işverenlerin kurduğu sendikalar tarafından bağlanmış, Yapım-İş kadrosuz ve beş parasız, moraller bozuk. Buna rağmen 1-2 ay kaldık İskenderun’da. Arada ben Ankara’ya, Nusret Bursa’ya gidip geliyoruz. Benim memleketim yakın olduğundan arada oraya da sefer yapıyorum. Hem ailemi ziyaret ediyorum, hem de oradaki devrimci çalışmalara katkıda bulunmak istiyorum.

Oralarda dolaşıyoruz, işçilerin evlerine, kahvelerine gidiyoruz, bazen çok az katılımla da olsa sendika odasında toplantılar da yapıyoruz ama Yapım-İş’i toparlayıp diriltme umudumuz da sönüyor giderek. Bir süre sonra Nusret bizimle gelmez oluyor, işlerine dönüyor. Biz de bölgeye daha seyrek gidip daha az kalmaya başlıyoruz. Sendikal faaliyet yapamıyoruz ama ben İsmet ağabeyden ne öğrenirsem kârdır diyerek ayrılmıyorum yanından. İskenderun-Adana-Mersin-Tarsus-Yenice dolaşıyoruz. Hemen her yerde tanıdıkları, hayranları var İsmet Demir’in. Bizi iyi karşılıyorlar, yemek yedirip barındırıyorlar. Burada Hüseyin Budak’ın 1974 İskenderun Yapım-İş direnişi tutuklamaları sırasında tuttuğu notlardan iki işçinin izlenimlerini aktarmak isterim:

HÜSEYİN YEŞİL

“1963 Kdz. Ereğli Demir Çelik inşaatında topoğrafçılık yapar. Eylem örgütler, karşılaştığı insanın ilk anda hangi milliyetten, etnik kökenden ve mezhepten olduğunu ilk bakışta anlayabilecek bir yapısı vardı.

“1) İtalyan işveren vekili işçilerin haklarının verileceğine ve baskı yapmayacağına ilişkin söz verinceye değin sürükleme işi devam eder. İtalyan bu konuda söz verince işe son verilir. Serbest kalan İtalyan İsmet Demir’i tepeden tırnağa birkaç kez şaşkınlıkla süzer. İsmet’in ayakkabılarından biri yırtıktır. İsmet’den ayakkabıyı ister. Aldığı ayakkabıyı İtalya’ya şirket merkezine gönderir. Amacı (beni böyle ayakkabısı yırtık bir işçi önderi Türkiye’de yerde süründürdü) demekti sanırım. Daha sonra İsmet Demir’in bu ayakkabısının İtalya’da bir müzede olduğunu duydum.

“2) Para; Hiçbir zaman parası olmamıştır. Cebinde para taşımadı. Akgübre örgütlenmesi öncesi, Gültekin ile ben Mersin’e iş aramaya gitmiştik. İsmet’i Ankara’da sanıyorduk. Birden karşımıza çıktı. Uzaktan bize küfürler savurarak yaklaştı. 2 günden beri uykusuz (otel parası yok) aç ve susuz olduğunu söylemişti. Bir lokantaya gittik, karnını doyurdu ve üstüne biraz rakı içti. Yalnızca ve yalnızca en güvendiği en yakın dostlarından böyle kendisinin karnını doyurmalarını isterdi. Böyle kişiler yoksa günleri, haftaları aç geçirirdi.

KADİR HOLDUR

“Bayram Sökmen İsmet Demir tutuklu iken cezaevine kendisi ile işbirliği yapması için sık sık gelir ve para teklif ederdi. Delik ayakkabısının teki Roma’da işte böyle sendikacı da var diye insanlara sunuluyordu. Tanımlaması zor bir zekaya sahipti. En çetrefilli konuları bile en anlaşılabilir hale getirebilecek bir zeka kıvraklığına sahipti. Korkunç bir inandırıcılığı ve güçlü yeteneği vardı. Sınıf ve sendikal bilinci eğitim ve okuyarak değil yaşam içinde mücadele ile elde etmişti. İşçilere yalın bir dille konuşurdu ve işçiler tarafından çok kolay anlaşılırdı. En iyi dinlenme biçimi Nazım’dan şiir dinlemekti. Çoğunlukla dinlerken ağlardı da. TSİP ile organik bir bağı yoktu. Güçlenmesini isteyebilirdi, ama ciddiye almazdı, onun tek düşüncesi eylemdi. Alabildiğine saf, burjuva değerlere kapalı biri idi. Hiç bir zaman cebinde parası olmazdı. Bütün ihtiyaçlarını çevresindeki yakın dostlarınca karşılanırdı. Cebinde parası çıktığına tanık olmadım. Açlığa ve baskılara rağmen insanları nasıl bir arada tutardı anlaşılabilir gibi değildi. Eylemler döneminde İskenderun halkının eylemlere bir sempatisi ve desteği olmadı. Kavgasına alkış istemeyen insan olarak onu tanıdım. Alkış için kavga etmezdi. Parayı pislik olarak kabul ederdi, hep ondan uzak durdu. Ölümüne kadar da kirlenmedi…”

Bu iki alıntı da İskenderun Demir Çelik inşaatında yapılan direniş sonrası tutuklanan işçilerin anlatımı. Hüseyin Budak’ın (ki o arkadaş da o direnişte tutuklanan işçilerdendir. Kendi anlatımıyla sosyalizmle ve Kıvılcımlı’nın görüşleriyle ilk o zaman ve İsmet Demir kanalıyla haberdar olmuştu. Yakın zamanda kaybettiğimiz bu arkadaşımızı da anmış olalım böylece) el yazısı notlarından aynen aldım. İsmet Demir için yazılacak ciltler dolusu şeylerden daha anlamlı olan bence örgütlediği işçilerin ona bakışı. Örgütlediği, çadırlarında kaldığı, helva ekmeği bölüştüğü işçiler, daha o sağken hakkında bunları diyorlar. Tekrarından kaçınmadan sıralayayım çarpıcı cümleleri:

– Eylem örgütler karşılaştığı insanın ilk anda hangi milliyetten, etnik kökenden ve mezhepten olduğunu ilk bakışta anlayabilecek bir yapısı vardı.

 – Para; Hiçbir zaman parası olmamıştır. Cebinde para taşımadı.

 – Yalnızca ve yalnızca en güvendiği en yakın dostlarından böyle kendisinin karnını doyurmalarını isterdi. Böyle kişiler yoksa günleri, haftaları aç geçirirdi.

 -En çetrefilli konuları bile en anlaşılabilir hale getirebilecek bir zeka kıvraklığına sahipti. Korkunç bir inandırıcılığı ve güçlü yeteneği vardı.

-İşçilere yalın bir dille konuşurdu ve işçiler tarafından çok kolay anlaşılırdı.

-Alabildiğine saf, burjuva değerlere kapalı biri idi.

-Kavgasına alkış istemeyen insan olarak onu tanıdım. Alkış için kavga etmezdi.

-Parayı pislik olarak kabul ederdi hep ondan uzak durdu. Ölümüne kadar da kirlenmedi.

Yüzbinleri bulan işçi örgütlemiş, milyonlarca liralık aidatlar, sözleşme farkları kazandırmış bir insandan söz ediyoruz burada. Onunla birlikte mücadele eden işçilerin tanıklıkları da böyle işte. Para pul, şan şöhret delisi “sosyalistlere” bundan daha iyi bir örnek gösterilebilir mi bilmem.

Birlikte dolaştığımız aylar boyunca, parasızlığının, mütevaziliğinin ve sıkı dostlarının olduğunun tanığıyım ben. Destekçilerinden kimilerinin verdiği paraları da biz yanındakilere verir, “bilet, milet alırsınız” derdi. İsmini şimdi hatırlamadığım bir eski dostuna uğramıştık Tarsus’ta. İsmet ağabeyin sesi iyice kısılmış, zaten az olan iştahı daha da azalmıştı. Üstelik bakımsızlıktan dişleri de dökülmeye başlamıştı. O arkadaşı eski bir işçiydi ama o sırada esnaflık yapıyordu. Mekanında oturduk İsmet ağabeyle. Ceketini alıp astılar. Dükkan sahibi İsmet ağabeyi yakındaki bir diş hekimine götürdü dişleri için. İsmet ağabey dişçideyken, daha yeni bir ceket bulup İsmet ağabeyin ceketinin yerine astı, eski pörsümüş ceketi de götürüp attılar. Ceplerinde bir iki ufak şey vardı onları daha yeni olan cekete aktardılar. İsmet Demir dönünce askıdan ceketi alıp yürüdü. Farkında bile değildi değiştiğinin.

Çeşit çeşit destekçileri vardı. Adana’nın Yenice kasabasındaki Daniş Boroğlu bunlardan biriydi. İleriki yıllarda kanser olduğunu öğrenince “ben uğraşamam bu hastalıkla” diyerek kafasına kurşun sıkıp intihar eden Daniş, İsmet Demir’e çok içtenlikle bağlıydı. Kendisi bir ağa çocuğu falandı sanırım. Golf pantolon deri çizmeli. Ata binen, elinde kısa derebey kamçısı olan, yapılı, yakışıklı bir adamdı. Ne zaman uğrasak, mutlaka evini açar, çiğ köfteler, kebaplar, kavanozlarla turşularla ağırlardı bizi. İsmet ağabey iştahsızca yer, rakıya yüklenirdi. Yemeklerin tadını çıkarmak bana düşerdi.

1976 Ağustos ayında evlendim. Memleketimde yerel usullerle bir hafta süren düğünümde de İsmet ağabey, Tunç ve Hayati de varlardı. Sıkıntı ve stresten uzak bir hafta geçirmişlerdi. Arkadaşlarımın evinde sevgi ve saygıyla ağırlanmıştı İsmet ağabey ve diğer arkadaşlar. Evlilik sonrası ben de artık Ankara’da kaldım. İsmet Demir’le bu kez Ankara’da sık görüşmeye başladık. İsmet ağabey, işçi örgütlemenin püf noktalarını açıkladığında bazı yöntemleri bana ters gelir gibi olunca itiraz ediyordum. “Olur mu İsmet abi, nasıl işçilere doğru olmayan şeyler söylenir, biz sosyalistiz” dediğim bir gün, kızgınlıkla “gel benimle” diye beni bir yerlere götürdü.

İlk gittiğimiz yer, Yüksel Caddesi’nde Mülkiyeliler Birliği’nin karşısındaki 3-4 katlı eskice kırmızı boyalı bir bina idi. Daha önce hiç dikkatimi çekmemiş olan binanın kapısında küçük bir plakette hatırlamadığım isimde bir işçi sendikaları konfederasyonu yazıyordu. İsim garipti tamamen unutmuşum. Zili çaldık, yukardan otomatla açıldı. Merdivenlerden çıkarken, her kattaki kapıların yanında yine garip isimli işçi sendikası tabelaları vardı. “Terzi-İş”, “Besicilik-İş”, “Un-İş” falan gibi. Üst katlarda bir daireye girdik. Sonradan karı-koca olduklarını öğrendiğim 2 kişi vardı içerde. Adam korsan sendikacılıkta ünlü biriymiş. Adını unuttum şimdi. Temennalarla karşıladı İsmet ağabeyi. Kıpkırmızı ayyaş suratlı bir adamdı. İsmet ağabeyin ilk lafı “ulan puşt yine hangi fabrikanın işçilerini sattın bakayım” oldu. Adam “yok vallahi İsmet abi, ne yapayım işçiler sendikasız mı kalsın?” gibisinden laflar gevelerken İsmet abi bana, “bak oğlum, bu herifler daha büyük fabrikalar kurulurken patronla oturup sözleşme yaparlar, bölge çalışma müdürlüklerine de sus payı verirler” dedi. Adam pişkince bize çay falan ikram etti. Biraz oturup çıktık.

“Şimdi başka bir yere gel bakalım” diyerek, beni o zaman İzmir Caddesi üzerinde olan Yol-İş Federasyonu binasına götürdü. O zamanki Federasyon başkanı ya da genel sekreteri, daha sonra Erdal İnönü ile siyaset yapan Muzaffer Saraç. Çok lüks bir bina, iki ayrı sekreterden sonra ulaşılıyor. Randevumuz falan yok ama İsmet Demir adı içeriye iletilir iletilmez, sekreterleri, bekleme odalarını geçerek Muzaffer Saraç geldi karşılamaya. İsmet ağabeyi neredeyse kucaklayarak aldı bizi kendi odasına. Benim tanımadığım, yapı ve yol işkolundaki ortak tanıdıklarından konuştular, anılarını tazelediler. Bir ara İsmet ağabey onların sendikacılık anlayışını eleştirdi. “Masa başındasınız, işkolunun en büyük sendikasısınız ama kadronuz yok. Sadece sözleşme ile yürümez bu işler, işçilere bilinç de vermek lazım” türünden şeyler söyledi. M. Saraç da “İsmet abi, hani nerde kadro? Her şubeye, her büyük işyerine bir profesyonel kadro vermek isterim elbet. Bu da nerden baksan 100-150 kişi eder, hani nerde bu kadar adam?” deyince, İsmet ağabey, “yok Muzaffer siz bunu yapmazsınız, yapamazsınız, alın işte bak yanımda aslan gibi bir genç var, yolla nereye yollayacaksan, daha da ne kadar istersen bulunabilir, siz yeter ki niyetlenin” dedi. Ondan sonrası eveleme geveleme, ikram vs. ile geçti ve biz çıktık. Dışarda bir kahveye oturduk. Orada İsmet ağabey bana: “Bak evlat” dedi. “İşçi sınıfı cahil kaldıkça, bu tür hırsız ve ağaların elinde habire becerilmekten kurtulamaz. Sen sürekli işçilere yalan söylenir mi deyip duruyorsun. Bak bu alçakların hayatı yalan. Yalanla dolanla işçi sınıfının sırtını yerden kaldırmıyorlar. Gerekiyorsa örgütleyene kadar sen de yalan söyleyeceksin. Senin yalanın cebini doldurmak için değil ki. Sen örgütlediğin işçiye sınıf bilinci vereceksin. Bu heriflerin yalanını kırabilmek için işçiye ulaşabilmen gerek önce.” O zaman ne kadar anlayabilmiştim hatırlamıyorum şimdi. 21 yaşında fişek gibi bir adamdım. Ancak o günkü temaslarımızı ve bana verdiği öğüdü bugün gibi hatırlıyorum.

Bu arada sağlığı da giderek bozuluyordu. Gırtlak kanseri teşhisi Ankara Numune Hastanesi Radyoloğu, devrimci insan, devrimcilerin dostu Dr. Turhan Temuçin’in gayretleriyle konmuştu. Dr. Temuçin bizzat kendisi İsmet ağabeyin gırtlağına ışın tedavisine başlamıştı. İsmet ağabey iyi beslenemiyordu ama içkisinden hiç geri kalmıyordu. O günlerde Ankara Keçiören’de bir tanıdığının evinde kalıyordu. Haftanın belli günleri sabahları radyoterapi için hastaneye geliyordu. Hastane önünde sabah 9.30 gibi buluştuğumuzda bile sabah rakısını içmiş olurdu bazen. Bu durumun tedavisini olumsuz etkileyeceği açıktı. Arkadaşlarla birlikte Dr. Turhan Temuçin’le bir görüşme yaptık. Doktoru olarak içkiyi bırakması gerektiğini salık vermesini istedik. Temuçin bu isteğimizi reddetti. “Durumu çok ümitli değil, rahatlatmaya çalışıyoruz burada. İsmet’i ben de iyi tanırım, hem dikbaşlıdır, hem de hastalığı biliyor ve çok ciddiye almıyor. Şimdi içkiyi bırak demek onu psikolojik sıkıntıya sokar. Bırakalım da ne kadar yaşayacaksa bildiği gibi yaşasın” diyerek.

Daha sonra İstanbul’a gitti İsmet ağabey. Ben Ankara’da Pahalılık ve İşsizlikle Mücadele Derneği yöneticiliği, çok kısa bir dönem Yeni VP yöneticiliği ve Devrimci Derleniş dergisi çevresinde siyasi çalışmalara boğuldum. Arayıp soramadım İsmet ağabeyi. İzledim ama. Yurtdışına gidip geldiğini, gırtlağının delinip direk mideden beslendiğini duyup üzülüyordum. Onu yakından tanıyıp, yaşamının bir bölümünü paylaştığım için kendimi şanslı, mutlu ve gururlu sayıyorum.

Son sözümü, bir kez daha işçi kardeşlerimin cümleleriyle yazayım:

-Kavgasına alkış istemeyen insan olarak onu tanıdım. Alkış için kavga etmezdi.

-Parayı pislik olarak kabul ederdi hep ondan uzak durdu. Ölümüne kadar da kirlenmedi.

Ahmet KALE