KIVILCIMLI’DA GERÇEK KOMÜN GÜCÜ

Bir önceki yazımızda Kıvılcımlı’nın “Toplum Biçimlerinin Gelişimi” kitabından “SOMUT KİŞİ GÜCÜ” bölümünü paylaşmıştık. O eserinde Kıvılcımlı, kendi TARİH TEZİ’ni Marks’ın Grundrisse eseriyle karşılaştırır. Bu karşılaştırmasında antika toplumun gidiş kanunlarıyla birlikte, KOMÜN’ün etkilerini, sınıflı topluma doğru parçalanışını da çok net biçimde ortaya koyar ve Marks usta ile çelişmediğini, aksine onu tamamladığını ve geliştirdiğini ispatlar.
SOMUT KİŞİ GÜCÜ bölümünde, Lenin ustanın kişiliğinde, tarihte kişilerin de bazen çok belirleyici roller üstlenebileceğini Ekim Devrimi gerçekliğiyle açıklar.
Bugün yayımladığımız SOMUT KOMÜN GÜCÜ bölümünde Kıvılcımlı Komün’ün gelişimi, rolü, etkileri ve parçalanışını, Marks’ın yazılarından da örnekleyerek işler. Deyim tam yerindedir. Bu bölüm Kıvılcımlı’daki GERÇEK KOMÜN GÜCÜ incelemesidir.
Bilindiği gibi burada daha önce de birkaç defa, 2000 yılında sahtekarca Kıvılcımlı imzasıyla yayınlanmış olan “Komün Gücü” kitabıyla ilgili teşhir yazıları yayımlamıştık. Bu yazılarımıza karşı sahtekarlığı yapan S. Şaşmaz ve onun yeminli ekibinden herhangi bir ses çıkmadı. Susuşla geçiştirebileceklerini sanıyorlar ve ne yazık ki şimdiye kadar da geçiştirmiş gibiler. Bu susuş ve geçiştirme çabalarında “Kıvılcımlıcı” insanlarımızın da büyük katkıları var elbette. Sosyal medyada meczupça savunmaya çalışan ya da küfürler savuran bir iki müptezeli saymazsak, Kıvılcımlıcı camia da anlaşılmaz –ya da çaplarına bakarsak anlaşılır- bir umursamazlık içinde. Bu konu aydınlanana kadar kitabı satıştan çekmelerini önerdiğimiz iki yayınevi aymazlığa devam ediyor. Bizim ve birkaç arkadaşımızın dışında herkes bu sahtekarlıktan memnun sanki. Kitabın yayımlanmadan önceki orijinalini ortaya çıkarmadıkları takdirde ilk yayınlayanlar sahtekar, daha sonra yayınlayıp uyarılarımıza kulak tıkayanlar sahtekarlığın katılımcısı, hiç tartışmayan diğer kalabalık ise susarak destekçi durumunda kalmaya devam edecekler. Bizler ise elimizden geldiğince sahtekarların peşinde olmaya devam edeceğiz.
Kıvılcımlı’nın Gerçek Komün incelemesi olan bu SOMUT KOMÜN GÜCÜ yazısını meraklıların dikkatine sunuyoruz.
Ahmet Kale – Göksal Caner Malatya

SOMUT KOMÜN GÜCÜ

İnsan topluluğunu Komün zamanında yürüten somut insancıl üretici güçler hangileri oldu?

Marks şunu belirtiyor:

Komün, aynı zamanda kendi diyalektiği ile, fukaralaşma ve ilh. yoluyla değişebilir; özellikle savaş yoluyla, fütuhat yoluyla değişebilir; savaşın ve fütuhatın etkisi, örneğin Roma’da Komünün esaslı ekonomik şartları arasında sayılır ve Komünün üzerine yaslandığı gerçek bağı yıkar ve tahrip eder.” (23)

Yani, ortak mülkiyetin tabii kalesi olan Komün, gene kendi iç diyalektiğinin gelişimiyle, Komünü, kendisini yıktı. Burada, maddeci diyalektiğin vurucu gücü, İNSAN üretici gücü oldu.

İnsan üretici güçlerinin iki görünüşü vardır:

1- İÇ GÖRÜNÜŞ: NÜFUS ARTIŞI oldu. Bütün klasik Grek Kentlerinde görülen olay bu idi. Kent içinde nüfus beslenemeyecek kertede çoğaldı mı yahut babalarla oğullar arasında beliren çekişmeler yığıldı mı, iç boğazlaşmalara kalkışıldığı oldu. Kardeşçe ikiye bölünüldü. Kent Kandaşlarından bir bölüğü, başının çaresine bakmak yoluna girdi. Uzak illerde yeni bir Kent kurmak üzere başına bir kahraman geçirdi. Tanrı tapınağından Kâhin veya kadın Kâhinden gidilecek yanı ve yeri sembolleştiren kehanetler bekledi. Bulduğu kehanetleri direktif saydı. Böylece, ortasından bölünerek sonsuzca çoğalabilen tek hücreler gibi Kadim Komün de, zaman zaman bölünmelere uğradı. Yeni iklimler, yeni görenekler, yeni tanrılar, yeni ilişkiler aramaya ve yaratmaya çıktı. Her çıkış, ister istemez bir sürü değişikliklere kapı açtı.

2- DIŞ GÖRÜNÜŞ: SAVAŞLAR oldu. İlk savaşlar, yeni kurulan gürbüz Kentin, çevresindeki dayanıksız, eskimiş Kentleri talan etmesiyle başladı. Eşit Kandaşlı Komün, her ele geçirdiği yerde, yabancı ulusları veya kabileleri kendi patenti altına aldı. Bu yayılış ve ele geçirişler Komünün içinde YENİLEN-YENEN, YABANCI-YERLİ, YANAŞMA-ASİL, ZÜĞÜRT-ZENGİN gibi kutuplaşmalara çığır açtı. Ve tarih, bu zembereğin yayları ile işleyerek, 7 bin yıllık yolunu bata çıka aldı. Hele Kadim tarihin bütünü içinde hemen bütün büyük alt üstlükler gibi, mülkiyet biçimlerinin ve sosyal ilişkilerin şu veya bu duruma gelişleri de insancıl üretici güçlerin büyük rolleri ile gerçekleşti. GÖÇLER ve SAVAŞLAR, Tarihcil GELENEK-GÖRENEK üretici güçlerine uygun olarak işleyen KOLLEKTİF AKSİYON üretici güçlerinin eserleri oldular. Küçük ekincilerin kurduğu Roma adlı ilkel Kandaşlar Kenti, SAVAŞ yoluyla Köleliği yarattı. Barbarların akınıyla Roma’yı yıkan Komün, Köleliği yıktı, yerine Serfliği geçirdi. Bu sonuca varan insancıl üretici güçler, önce Roma Kenti içinde derin değişiklikler yapmıştı. Savaş Köleleri arttıkça, önce ilkel küçük Romalı ekincilik eridi. Roma Medeniyetinde eski küçük ekinci Patriciler, büyük arazi sahibi “ASİL” beyler haline geldi yahut iflas durumuna girdi. Eskiden yabancı ve aşağı sayılan Pleblerden, Tefeci ve Bezirgan ilişkiler sayesinde, giderek zenginleşenler kudretli parababaları kesildiler. Eski kudretli Patriciler cılız düştüler. Böyle bir toplumun gelişimini Marks ile birlikte izlemek için iki çeşit tarihcil proseyi göz önüne getirmelidir.

A) BİR NUMARALI TARİHCİL PROSE:

Kurulan Kadim EFENDİ-KÖLE toplumunda aynı insancıl güçler, hem Köleliği var eden, hem Köleliği yok eden elemanlar ve faktörler oldular. Tarihin diyalektiği, işleye işleye, en ilkel Komün durumunda olan insanlığı bulunduğu yerden alıp Köleliğin çözülüşüne dek ister istemez getirdi. İlkin küçük ekincilik, Komünü erite erite Köleliği yarattı. Sonra yaratılmış olan Kölelik, hem küçük ekinciliği, hem kendi kendisini eritti. Toplum, Roma Medeniyeti sonlarında görülen KOLON sistemine geçti.

Mülkiyetin ilkel biçimleri, ister istemez, üretimi şartlandıran (ve sahip olunan) objektif faktörlerin (elemanların) ilişkileri içinde çözülür. Bu faktörler (yahut elemanlar), çeşitli topluluk biçimlerinin tabanı olurlar ve kendi paylarına özel topluluk biçimlerinin ön şartı haline gelirler (Kölelikte ve Serflikte olduğu gibi). Emeğin kendisi OBJEKTİF ÜRETİM ŞARTLARI sırasına girer girmez, bir numaranın kapsamına giren her mülkiyet biçimindeki basit teyid edici (affirmative: Olumlu) karakterin eriyip değişmesi sonucu olarak, o biçimler açıkça önemli (manidar, derin) değişikliğe uğrarlar. Bütün bunların bağrında hem kölelik saklı bulunur, hem de dolayısıyla köleliğin ortadan kaldırılışı potansiyeli saklı bulunur.” (38)

B) İKİ NUMARALI TARİHCİL PROSE:

İki numaraya gelince… Orada emeğin özel türü, -yani, ustalık gücü ve dolayısıyla da çalışma aletinin mülkiyeti- üretim aletinin mülkiyetine eşit olduğundan (üretim aygıtına sahip olmakdemek olduğundan), burada Köleliğin ve Serfliğin imkansız (dışarıda) kalması kabul edilebilir. Ama o da, benzer olumsuz bir güdümle bir Kast sistemine yol açabilir.” (38-39, İng. 101-102)

Grundrisse’de Marks, kapitalizme geçiş bakımından, BİRİNCİ BASAMAĞI, “bir numaralı tarihcil prose” saydığı ekincilikte buluyor, İKİNCİ BASAMAĞI, “iki numaralı tarihcil prose” dediği kadim küçük esnaflıkta buluyor. Yani, esnaflık, kapitalizme uzanan zincir içinde kapitalizme üretmen çiftçilikten daha yakın düşen bir halka oluyor. Yalnız bu halka, ardından mutlak kapitalizm halkasını sürüklemez. Batı Avrupa’da Derebeylik çağının esnaflığı en sonra kapitalizme doğru çözülmüştür. Hindistan’da ise, tersine, esnaflık taşlanıp Kastlaşmıştır. Niçin? Marks orasını aramıyor. Aranmasın da demiyor tabii. Ancak, biz Grundrisse’de bulduğumuz açıklamaları ele alalım:

1- ZANAATKAR, ustalık gücüyle aletin mülkiyetine sahip olduğundan, Köleliğe ve Serfliğe gitmez. Burada elbet sosyal tekniğin (aletin) kendi ölçüsünde bir rolü vardır. Ama her zanaatın aleti toplumda Köleliği imkânsız bırakmış yahut Kastlaşmayı getirmiş midir? Arkeoloji gösteriyor. Değil Orta Çağlarda, en yüce Antik Medeniyetlerde bile, pek orijinal sayılan keşiflerin başlıcaları, hep o Fırat-Dicle ağızlarının batağı içinde 30-40 metre derine gömülüp unutulmuş Sümerler toplumunda bulunmuştur. Bu hal, Irak’ta ve Mısır’da köleliği imkânsız kılmadığı gibi, Kastlaşmaya da yol açmamıştır. Demek tek başına teknik üretici güç (alet), mülkiyetin şu veya bu biçimi almasına yetmemiştir. Marks da, tekniği Tanrılaştıracak öyle bir kavrama yer vermiyor. “USTALIK GÜCÜ” diyor. Bu bakımdan Orta Çağ esnaf mülkiyeti, ustalık gücüne, yani insancıl üretici güce dayanır. Ancak, her insancıl güç de bir toplumun veya bir mülkiyetin biçimi belirlendirmeye yetmez. Aynı USTALIK GÜCÜ;

a) Batı Avrupa’da esnaflığın çözülmesiyle kapitalist üretim biçimine yol açmıştır.

b) Hindistan’da, yıldırım çarpması ile kömürleşmiş vücutlar gibi, kaskatı kesilen Kastlar biçiminde insanları fosilleştirmiştir. Öyle ise, her insancıl güç gibi, ustalık gücünün de şu veya bu sonuca doğru gelişmesini, ancak “TARİHCİL PROSE” içinde somutça görürsek kavrayabiliriz. Tarihcil maddeciliğin ana prensibi budur.

2- Grundrisse, bize, Kastlaşmanın hangi tarihcil prose yüzünden geliştiğini de az çok veriyor. Marks şöyle yazıyor:

Kadim devletlerin kabileleri (STAEMME) iki yolda teşekkül etmişlerdi: Ya GENTE’lere (Kan teşkilatına) göre yahut tuttukları YER’lere göre. Kancıl kabileler, tarih bakımından, yercil kabilelerden önce geldiler ve hemen her yerde onlar tarafından yerlerinden edildiler. Bunun en aşırı uç ve katı biçimi Kastlar kurumu (Kast sistemi)dur. Birbirlerinden ayırt edilen, ara-evlenme hakkından yoksun bulunan Kastlar, büsbütün başka başka tüzüklü (statülü) olurlar; her birinin kendisine has ve değişmez iş gücü vardır.” (18, İng. 70-77)

Bu anlatış, Kastların oluş sebebini, üzerinde hiç durmaksızın iki sözle açıklayıvermiştir.

İlkel Komünler, boyuna kımıldama, çalışma, savaş ve göç durumundadırlar. Bunlardan, üstün gelenler altta kalanları ne yaparlar?

Morgan’dan Engels’in aktardığı gibi; üstün gelen Kabile, yenilenleri ya bire dek kırıp yok eder yahut kendi içine katar. Yenilip de üstün kabileye katılmaya katlananlar, ister istemez, üsttekilerin buyruğuna boyun eğmiş duruma girerler. Mesela, Orta Asya da, bizim Türk oymakları gibi henüz kul köle etmeyi insana yaraştırmayan toplumlarda bile, Oğuz töresinde görüldüğü gibi, yenilenlere “kara”, yenenlere “ak” gibi zıt sıfatlar yakıştırırlar. Hindistan gibi ülkeleri işgal eden akıncı kabilelerden Çoğu Orta Barbarlıktadır. Akın edip ele geçirdikleri yerlerin eski toplumları ise, Zanaat ve tarım yolundan Medeniyete değilse bile, Yukarı Barbarlığa erişmişlerdir. Yani, yenenler sosyal gelişim basamaklarında daha alt ve aşağı iken, yenilenler daha üst ve yukarı bir konağın insanlarıdırlar. Yenenler, ilkel sosyalist Komün insanları oldukları için, yenilenleri köle etmezler. Ama, onlarla kız alıp vermemek, kaynaşmamak şartı ile yenilenleri eskiden beri gördükleri işlerine kapanıp çalışmak ve üretim yapmak zorunda bırakırlar. Eskiler, tarımcı ve zanaatkar Kastlara dönerler. Yeniler, üst insanlar, kutsal idarecilik veya savaşçılık mesleğinde imtiyazlı, hazır yiyici Kastlar durumuna girerler. Bu şartlar altında Kastlaşmayı yapan nedir? Tarım yahut zanaat tekniği değil, tarih prosesi içinde, belirli somut şartlar altında işleyen (işleyişi belli somut şartlar tarafından reel bir biçime uğratılan) insancıl üretici güçlerin KOLLEKTİF AKSİYONU ile GELENEK-GÖRENEKLERİ‘dir.

TOPLUMUN “BİR MERKEZDEN” GİRİŞİMİ

Cansız üretici güçlerle canlı üretici güçler, toplumun ekonomi temelindeki üretim ilişkilerini durmaksızın geliştirdiler. Bu gelişim, ister istemez, diyalektik gidişle zıtları bir arada yaylandırdı ve önce inkâr ettiğini sonra bir daha inkâr ederek yürüdü. Bu yürüyüş, bir mahşer ortasındaymış gibi gözükür. Ancak, tarihin bütünü göz önünde tutulursa, anarşik bir rastgelelik olmadığı, işin içinde bir determinizm bulunduğu görülür. Yürüyüş, bir yerden ötekine doğru geçişlerinde de gelişigüzel olmadı.

Somut, elle tutulur tarih şöyle görünüyor:

1- Tarım temeli üzerinde kurulu Kentten Medeniyet doğdu. İlk Tarım üretimi, Irak güneyinde, ister istemez TOPLUMCUL insan üretici gücü ile gerçekleşti ve ORTAK MÜLKİYET’e dayandı. Irak balçıklarında oturulacak arsa ve ekilecek tarla açmak, çamurları kurutmayı, Irak çölünde Tarım yapmak, su yolları açmayı gerektirdi. Her iki bakımdan üretim, büyük bayındırlık işleri istedi. O işleri tek başına KİŞİ yapamazdı. Ancak KOMÜN’ün bütünü birden kolektif emekle başarırdı. Bu yüzden; gerek Kent, gerekse Tanrıdan Bezirgana dek uzanan Kent kurumları, ancak kolektif insan gücünden yararlanabildi. Medeniyetin bu ilk konağında tek kişiye tek başına iş yoktu. Toplumu bütünüyle yaratan ve yaşatan Komünün kutsal varlığı tanrı idi. Irak Kentlerini vuran Barbarlar, Tarıma oturdukları vakit, aynı Komün güçlerini yenilediler. Bu sayede, sübtropikal ırmak Medeniyetleri ve o Medeniyetlerle ilişkili Komün gelişimleri, Marks’ın “Asyalı” yahut “Doğulu” dediği üretim sistemine uygun kaldı.

2- Bir yol gelişen Medeniyet, daha Irak’ta iken demiri buldu. Ormanı tarla yapacak demir balta, balçıktan ibaret olmayan katı toprağı sürecek demir saban, yararlı ülkeleri (maden, orman kaynaklarını) ele geçirecek ve Barbarları zorla işletecek çelik kılıç sahneye çıktı. Demir aygıtlar bilindikten sonra; Tarım yapmak, artık (Irak, Mısır, Sind, Sarı Irmak boylarında olduğu gibi) büyük bayındırlık işlerini gerektirmedi. Akdeniz (Grek ve Roma) Kentlerinde her üretmen, kendi sabanı ile kendisine düşen tarlacığını sürüp meyvalandırabilirdi. Ne var ki, Kent kurumu sürüp gittikçe toprak mülkiyeti, bir türlü, kesinlikle ORTAK MÜLKİYET BİÇİMİNDEN SIYRILAMADI. Kişi, tek başına üretmen olabildi. Ama kendisini, Komünün veya Komüne somut mümessil olan Kentin ortağı, ayrılamaz üyesi saydı. Böyle olmakla birlikle; üretimin küçük tarla işletmeciliği tipine dönüşmesi ile mülkiyetin Kent ölçüsünde ortak oluşu arasındaki çelişme ortak mülkiyetin İNKARI’nı gittikçe olağanlaştırdı. Akdeniz Medeniyetleri, Marks’ın Antik yahut “Romalı” dediği üretim ve mülkiyet karakterine doğru gelişti. Medeniyet, sübtropikal ırmak boylarından yeryüzünün öteki kesimlerine doğru adım adım ve sistemlice açılarak yayıldı. Kısır sınıf çekişmeleriyle Kent Medeniyetleri soysuzlaştıkça, bir avuç gürbüz Barbar Komün akını önünde yenildi. Böylece, sık sık tarihcil devrimler patlak verdi. Bir yandan savaşlar, bir yandan Tarihcil Devrimler ile sarsıla sarsıla ilerleyen Medeniyet içinde, ilkel Komünün ortak mülkiyeti gibi birçok kurumları ve ilişkileri de cılızlaştı. Onun için, Marks şu kuralı belirtti:

Belki Dil ve ilh. bir yana bırakılırsa, üyelerinin başka hiçbir ortak şeyleri kalmayacak kertede soyutlaşmaya ulaşmış bir topluluk, besbelli çok daha geç görünen tarihcil çevre şartlarının ürünüdür.” (43)

Böylece; Doğulu Komün ile Romalı Komün arasındaki fark, -Marks’a göre dahi- Doğunun daha erken Medeniyete erişmiş, Roma’nın hemen hemen sondan bir önce Medeniyete varmış olmaları gibi ZAMAN içinde akmış değişik gelişim derecelerine bağlıdır. Grundrisse, bütün saydığı toplum örneklerinde, hep o gelişim hiyerarşisini izlemiştir.

Ortak üretimle ortak mülkiyet, örneği Peru’da görüldüğü gibi açıktan açığa ikincil (sekonder: Tali) birer biçimdirler; fatih kabilelerce aktarılıp ithal edilmiş oldular. Bu fatih kabileler de, Hindistan’da ve Slavlarda rastlanıldığı gibi, daha Kadim ve daha basit biçimli ortak mülkiyetler ve üretimler tanırlar. Tıpkı onun gibi, Keltlerde, örneğin Galler ülkesinde bulduğumuz biçim, fatihlerce fethedilen ve edilir edilmez alt düzeye itilen Kabilelerin içine sokulmuş ikincil, miras kalmış bir biçime benzer.” (27, 28)

Görüyoruz. Morgan’ın tarih öncesi sınırlamasını öğrenmeden önce dahi Marks, ortak mülkiyetin yeryüzünde çok yaygın olduğunu, Peru’dan Hindistan’a, Slavlar’dan Keltler’e dek, hemen bütün uluslarda bulunduğunu iyice kavramıştır ve bu uluslararası ilişkilerde yenen Komünün yenilenlere kendi sosyal düzenini dayattığını belirtmiştir.

Çeşitli uluslarda rastlanılan ortak mülkiyet ve üretim biçimleri arasında Marks az çok bir HİYERARŞİ (basamaklar zincirlemesi) sezmiştir. Ona göre; en kadim Komün biçimi, Hindistan’la Slavlarda görüleni andırır. Sonra Perulularda görülen Komün gelir. Gallerin Kelt uluslarında görülen biçim, fatih kabilelerin dayatmış oldukları ortak mülkiyet biçimidir.

Bir ekonomik düzen dayatmış fatih kabile nedir? Barbar akınlarının vurucu gücüdür. Orada, insancıl üretici güçlerden kolektif aksiyon ve gelenek-görenek güçleri, tarih öncüsü olarak yenici durumdadır. Bu bakımdan Marks, “FETİH” olaylarını “KABİLELER”e bağlamakla, Kadim tarihte görülen BARBAR AKINLARl’nın önemine değinmiştir. Ortak üretim ve mülkiyet biçimleri arasında görülen hiyerarşi ve o biçimlerin birbirlerinden çıkışları, teker teker alınırsa, “tesadüf” gibi görülebilirler. Ancak, Engels’in deyimiyle, bütün bu tesadüfler mahşeri içinde gelişen billurlaşmalar göz önüne getirildi mi, ortaya, ister istemez birtakım kanunlar çıkar.

Barbar akınlarının öyle tesadüf görünüşlü tarihcil kanunlarla gelişmeleri Marks’ta dahiyane bir sezgi daha yaratmıştır. Elektronik aletlerin son mucizesi olan Ordinatörler gibi, Marks’ın beyni de içine aldığı her elemanı bin bir yanı ile işlemiştir. Ve o işleyişten insancıl TARİHİ gelişiminin bir noktadan başlayıp dünyaya sistemlice yayıldığı sonucunu çıkarmıştır. Slav-Pers-Kelt ve ilh. sistemlerini anarken şöyle der:

Bu sistemlerin daha geç doğuşları gösteriyor ki, onlar yüce bir merkezden yola çıkılarak metotluca elden geçirilmiş ve tamamlanmış bulunmaktadırlar. Nitekim, İngiltere’ye ithal edilen Derebeylik, Fransa’da kendiliğinden doğmuş bulunan Derebeylikten daha başarılı idi.” (28)

Grundrisse’de açıkça sezilen “YÜCE MERKEZ” neresi idi? Marks’ın onu 1858 yılı açıklaması ve kestirmesi beklenemezdi. O “Merkez”, gerçek tarihte, Yakın Doğu’nun batmış Irak Medeniyetleri idi. O Kent Medeniyetleri ise, henüz yerin altında gömülü yatıyorlardı. Yüce merkezden yola çıkan Medeniyet, önce Barbar akınlarıyla İNKAR edildi. Sonra Barbarlığın, yani İNKÂRIN İNKÂRI yolundan daha yeni bir Medeniyet kuruldu. Ve ilkel Komün, kurulu saat düzeniyle 7 bin yıl kimi bozuldu, kimi yeniden kuruldu. Her yeniden kuruluşta, toplum bağlarını gevşeten etkiler altında, ORTAK MÜLKİYET ve ÜRETİM eski gücünü biraz daha yitirdi.

Bu gidiş dünyaya yayıldıkça, ortak mülkiyet cılızlaşarak yerini KİŞİ MÜLKİYETİ’ne doğru kaydırdı.

SOSYAL DİYALEKTİKTE BİRİNCİ TERİM

(Komün Kandaşlığının inkârı: Kölelik-Serflik), kişinin kamu ortak mülkiyetinden ayrı, ona zıt ve düşman, onu yok eden bir mülkiyete sahip olması Kadim dünya için basit ve olağan bir şey değildi. Onun için bu olay basit ve olağan bir düz çizgi üzerinde yürüyerek gelişmedi. Tümüyle diyalektik çelişkiler içinde düşe kalka oldu ve oluştu.

Kişi mülkiyeti ne demekti? Kişinin ana karnında yatarca içinde bulunduğu Komünden kopması demekti. Kapitalist kültürün deyimi buna kişinin “HÜR” olması adını verdi. Bir bakıma insanlık, ilkel Komün hayatı içinde yaşarken, çocuğun ana karnında yaşamasını andıran bir prekapitalist karanlıkça hayat geçirdi. Komünden kapitalizme geçiş, bir çeşit çocuğun doğması gibi, insanlık için daha ışıklı bir dünyaya serbestçe hür kişiler olarak girmesi demekti. Ne var ki, kişi mülkiyeti denilen “hürlük” ortaya çıkmadan önce, kişinin bir berzahtan [aralıktan] geçmesi gerekti. Olayı doğumla kıyaslamıştık. Çocuğun doğumu hadisesi, rahim içinde kendisine göre geniş ve rahat bir ortamda iken ana karnının havsala [leğen] gibi dar ve kemikli bir geçit yolundan sıkışarak dünyaya gelmesi idi. Tıpkı onun gibi, insan kişi, Komün denilen ana karnında kandaşlık gibi rahat bir canlılık geçirmişti. Orada her kişi az çok eşit ve hür kandaştı. Komünden kopup kapitalist anlayışla hür denilen duruma girmesi için kişinin en mutlak ve korkunç anlamda hürriyetini inkâr etmesi gerekti. Başka deyimle kişi kendisi hür ve mülkiyet sahibi duruma gelmeden önce ve gelebilmek için, kişinin kendisi “MÜLK” haline girdi. Kişi, Komünün göbek bağından “Hür” olabilmek üzere, ilkin KÖLE yahut SERF (toprakbent) oldu. Yani; kişinin, hürriyete doğru giden yolda en acıklı esaret kozasından geçmesi gerekti. Kendi Komününden ayrılması, ilkin yabancı Komünlerin, sonra düşman kişilerin esiri olması biçiminde ortaya çıktı. Onun için Marks, çok ince bir keskinlikle, ortak mülkiyet olmasa idi Köleliğin de Serfliğin de olmayacağını belirtti.

Kabile kurumu üzerine yaslanan mülkiyetin (ki Komünün ilkel çözeltisinin bir neticesidir) temelli şartı kabileye mensup olmaktan ibarettir. Bu şartın sonucu şöyle olur: Fethedilen ve boyunduruklanan yabancı kabileler, mülkiyetlerinden çıkarılırlar (mülksüzleştirilirler) ve kendileri de topluluğun benimsediği anorganik (gayrı uzvi) yeniden üretim şartları sırasına itilirler. Kölelik ve Serflik, kabile kurumu üzerine temel atmış mülkiyetin daha sonraki gelişiminin sonucudur. Bunlar, ister istemez o mülkiyetin bütün biçimlerini değiştirirler. Yalnız Asya-tipi daha az dokunulmuş kalır.” (30)

Bir yol daha öğreniyoruz. Ortak mülkiyetin değişmesi, savaşın yani insancıl vurucu güçlerin sonucu olarak, Kölelik-Serflik kurumundan kaynak alıyor. Nasıl oluyor da eşit Komün Kandaşı kertesinde hür karakterli bir insan, ondan sonra Köleliğe ve Serfliğe katlanabiliyor? Yani bir insan, kendisinin veya başkasının mülkü, toprak gibi, alet gibi, hayvan gibi bir “MÜLK” olabileceğine inandırılıyor ve inanabiliyor? Bu durum, ancak ilkel Komünün tabii mekanizmasından doğabilirdi. Tarım Komününe bakalım. Orada insan, toprağı kendisinin vücudu yerine koyar. Hâlâ köylünün toprak uğrunda can verişi, bu derin ilişki yüzünden gelir. Kendi vücudu ve canı olan toprak Komünün mülkü olunca; üretmen kişi de, insan olarak, kendiliğinden ortak mülkiyetin bir parçası haline gelir. Objektif üretim şartları, topraktır. Sübjektif üretim şartları insandır. Böylece her iki şart yani toprakla insan, birbirine kaynaşık bulunur. O zaman, toprak fethedildi mi, onun bir parçası olan kişiler de toprak gibi fethedilmiş olurlar. Toprakla birlikte fethedilip esir düşen insan KÖLE’dir yahut SERF’tir. O zaman Kölenin toprakla birlikte veya ayrı bir mal gibi satılması, Serfin toprakla birlikte derebeylerce alınıp satılması veya elden ele geçirilmesi tabii bir tutum sayıldı. İnsanlarca olağan karşılandı. Bu gelişime Aristo mantığı ile bakarsak kavrayamayız. Çünkü kişinin, tarihte kişi mülkiyetine, özel mülkiyete sahip olması için, tümüyle mülkiyetten, Komün mülkiyetinden kopması bir çelişkidir.

Metafizik kafa ile bu anlaşılır iş değildir. Ne var ki, tarihin diyalektiği gelişimin başka türlü olmadığını gösteriyor. Marks, bunu sık sık belirtiyor:

Demek ilkel olarak MÜLKİYET, insanın, kendisiyle birlik olan, kendisinin olan ve verili olduğu gibi kendi varlığı ile bitişik bulunan tabii üretim şartlarına karşı davranışından başka hiçbir anlama gelmez. Kendi şahsının tabii ön şartı olan üretim şartları, sözgelimi insanın kendi vücudunun uzayışını teşkil eder. Daha doğrusu burada üretim şartlarına karşı bir davranış yoktur; kişi orada çifte bir varlık olarak vardır. Kişi subjektif (kimesnecil) bir kendi kendisi olarak sübjektifçe (kimesnece) vardır; varlığının organik olmayan tabii şartları içinde ise, objektifçe (nesnece) vardır.” (29)

Kişinin mülk sahibi gibi davranması, bir kabilenin yahut bir topluluğun üyesi olarak yaşayış yordamını tazammun eder [kapsar]. Öyle bir toplulukta, kimesnenin kendisi de bir kerteye dek mülkiyettir.” (33)

Tarım üretimine dayanan toplum Komününde kişi, kendi (KİMESNE) varlığını toprağın (NESNE) varlığı ile et ve tırnak olmuş bilir. Bu bilinç ile toprağın nesne olarak elden gittiği yerde kişi varlığının yani kimesne olarak çalışanın da elden gitmesi gerekir. Bunda anlaşılmayacak bir şey yoktur. Hiç değilse ilkel Komün insanının kafa yapısı bu anlayışla işliyordu. Marks onu belirtiyor. Marks hiçbir önyargıya kapılmıyor. Hatta kendi bulduğu ve koyduğu sosyal sınırlar ve ekonomik determinizm prensiplerini tanrılaştırmıyor. Büyük bir titizlikle yakaladığı bu olayı dört yanından inceliyor. Köle veya Serf, kişi olarak, kendi vücuduyla ve vücudu yerinde olan toprağı ile birlikte ilkel Komünden koparılıp ayrılmıştır.

Şimdi toprağın da ve dolayısıyla kendisinin de ortak sahibi kimdir? Ortak sahip eskiden kendi TOPLUMU idi; şimdi yabancı bir TOPLUMDUR. Ancak, şimdi kendi eski toplumundan kopmuştur, toprağıyla bağlılığı (serfte olduğu gibi az çok devam ettiği zaman dahi) canlı bir bağ değil ölmüş bir bağdır. Gerçi, henüz kapitalizmde işçi için olduğu gibi bir ayrılık yoktur. Toprak bir yana çalışan öbür yana, karşılıklı zıt durumlarda kalmamışlardır. Kapitalizmde, emekçi ile nesnecil çalışma şartları (aletler, toprak, hammaddeler) birbirinden apayrı iki dünyadır. Kapitalizmden önceleri böylesi ayrılık görülmüş şey değildir:

 “O ayrılış, ne Kölelikçi sistemde, ne Derebeylikte olmadı. Oralarda toplumun bir bölüğü öteki bölüğünce kendi yeniden-üretimi için organik olmayan ve tabii bir şart imiş gibi kullanıldı. Kölenin nesnecil üretim şartları ile hiçbir ilişiği yoktur; tersine, Serfin şahsında olduğu gibi, Kölenin şahsında dahi emeğin kendisi, üretimin organik olmayan şartı imiş gibi saf tutar; davarın yanında öteki tabii varlıkların emeği ne ise, insan emeği de odur yahut emek yerin bir ekidir.” (26, 27)

Toplumun derebeylikten kapitalizme geçmesi için, emekçinin Serflikten “hür” işçi durumuna girmesi gerekir. Serfin hür olması, toprak bağının kopması, toprakla, davarla, yani nesnecil üretim şartlarıyla çalışanın hal ve hamur oluşunun ortadan kalkması demektir. Kölelikte ve Serflikte kişinin kendisi, öteki nesnecil üretim şartlarından ayrı ve başka değil, onlardan birisidir.

Köleliği yahut Serfliği ve ilh. göz önüne getirelim: Orada emekçinin kendisi, bir üçüncü kişinin veya bir topluluğun gözü önünde, tabii üretim şartları sırasına girmiştir (bu yalnız Avrupalılarıngörüş ufkunca böyledir, yoksa örneğin Doğunun genelKöleliğinde böyle değildir). Burada mülkiyet, emekçinin objektif emek şartlarına karşı bir davranışı olmaktan çıkmıştır. Bu kölelik, bu Serflik daima ikincildir, hiçbir vakit orijinal (menşeindengelme) değildir; topluluğun ve topluluk içinde çalışma üzerine temelini atmış bulunan mülkiyetin gerekli ve gecikmiş sonuçları bahis konusudur.” (33, 34)

Demek, ilkel komünün ortak mülkiyeti içinde insan kendisini erimiş ve kaynaşmış bulmasaydı, Köle ve Serf tipi, yani toprakla ve davarla kaynaşmış insan kavramı bulunamazdı. Başka deyimle Komün mülkiyeti önceden yaşanmasaydı, Kölelikle Serflik doğamazdı. Onun için birinci basamak, Komünün üyesiyle üretim şartlarını tek vücut haline getirmiş bulunan ortak yaşantıdır. İkinci basamak, o ortak yaşantının gelenek ve görenekleriyle süregeldiği ilişkiler ortasında, ona benzer ilişkilerle Köleliğin ve Serfliğin yaşamasıdır. Avrupalı için Kölelik gibi görünen durumun, Doğulu için komün içinde kişiliği erimiş bir kişi hayatı gibi görünmesi bundan ileri geliyor. İnsan, ayrı seçik kişilik nedir bilmeyen Komün hayatına doğuşundan alışınca; kişiliğinin üretim şartları ile bir tutulduğu Köleliği birdenbire yadırgayamamıştır.

SOSYAL DİYALEKTİĞİN İKİNCİ TERİMİ

(Köleliğin ve Serfliğin Komünü İnkârı)

Diyalektiğin birinci terimini gördük: Kişi, Komünün ortak Kan kardeşi olduğu için, ayrı bir KİŞİLİK iddiası durumu ve Kavramı taşıyamaz. Kişinin bağlı olduğu Komün, olduğu gibi bir yabancı Komüne veya kişiye yenilip esir düştü mü, yeniden Komünün Kişileri de, içinde eridikleri Komünleri gibi, Köle veya Serf olmayı yadırgamadılar.

Bu terim bir yol gerçekleşti mi, yani kişi kendi ana kucağından, hatta ana karnı saydığı ilkel Komünden koptu mu, Kölelik ve Serflik adeta kendiliğinden oldubitti haline gelir. Ancak Kölelik ve Serflik doğar doğmaz, diyalektiğin İKİNCİ TERİMİ başlar. Kölelik ve Serflik olduğu gibi kalamaz ve kıyamete dek süremez. Birinci terimde nasıl Komünün tabii sonucu veya kendiliğinden sonucu Kölelik veya Serflik olduysa, tıpkı öyle, ikinci terim sırasında Köleliğin ve Serfliğin aynı derece tabii yahut kendiliğinden gelen sonuçlarıyla karşılaşırız. Başka deyimle, ilkin Komün, eşit Kan kardeşi olan kişiyi; hayvanlar ve aletlerle bir duruma sokulmuş Köle veya Serf durumuna doğru değiştirdi. Ondan sonra Kölelik ve Serflik, eşit Kan kardeşlerinin ortak mülkiyetine ve yaşayışına dayanan Komünü (artık üstün gelmiş, galip, Fatih Komün de olsa) parçalayarak kendi zıddına doğru geliştirdi. Yani, Komünü Komün olmaktan çıkaran mekanizma, kişinin Köle ve Serf biçiminde insanlıktan çıkarılması oldu.

Marks yukarıda da kısmen değdiğimiz gibi, başlıca dört türlü Komün ve ortak mülkiyet çözülüşü saydı.

DÖRDÜNCÜ ÇÖZÜLÜŞ (inhilâl: Eriyiş), içinde emekçinin kendisinin ve emek biçimlerinin de henüz doğrudan doğruya OBJEKTİF ÜRETİM ŞARTLARI SIRASINDA sayıldığı ve o şartlar gibi yakalandığı şartların çözülüşüdür. O zaman karşımıza çıkan Köleler ve Serflerdir.” (36)

İnsanın canlı ve eşit bir Kan kardeşi iken böyle her türlü insanlık hakkından kopmuş tümüyle aşağılık bir nesne durumuna girmesi, insanlık ilişkileri içinde olumsuz bir olaydı. O zamana dek egemen olmuş insan ilişkilerine en kahredici biçimde zıt bir olaydı. Ama bu zıt olayın mümkün olabilmesi, insanın kardeşler arasında farksız bir kardeş oluşundan kaynak aldı. Böylesine keskin ve olumsuz zıtlıkların bir araya gelmesi, en yaman diyalektik bir zemberek yaratacağına belge idi.

İnsan, toprakla birlikle, toprağın organik eki gibi fethedilince, üretim şartlarının bütünleyici bir parçası olur, Kölelik ve Serflik böyle doğar; bu Kölelik ve Serflik, bütün toplulukların ilkel biçimlerini çarçabuk kalplaştırarak değiştirir ve bizzat o biçimlerin tabanı haline gelir; böylece basit örgüt, eksi (olumsuz) bir anlam kazanır.” (43, Not 6)

Ondan sonra, kapitalizme dek uzanacak olan birçok değişiklikler, çorap söküğü gibi gelişir, ve bu değişiklikler, ilk bakışta o sıra var olan topluluğu “ÇARÇABUK KALPLAŞTIRAN”, Kölelik ve Serflik adlı, o “OLUMSUZ” durumdan kaynak alır. Ne var ki, gerçekliğin diyalektiğinde sırf ve yalnız “olumsuz” ve “eksi” bir yan sonsuzca var olamaz. Her eksinin, ister istemez diyalektikçe bir artı yanı, her olumsuzun, bir olumlu karşılığı ortaya çıkar. Kölelik ve Serflik elemanları, ilkel Komün için elbet “OLUMSUZ” ve “KALPLAŞTIRICI” olmakla birlikte, eski ortak mülkiyet biçimlerini eritmekle kalmadı, yeni mülkiyet ilişkilerine kapı açtı. Böylece olumlu, artı biçimler ve sonuçlar yarattı.

Marks’a göre; ortak mülkiyetten kopan kişi, ya toprağı kişi mülkü eder yahut aygıtı (dolayısıyla emeği) kişi mülkü eder. Unutmayalım ki, İlkel Komünde bu iki şey de yoktur. Orada toprak gibi iş aygıtları ve dolayısıyla emek dahi kişinin değil, toplumun ortak malı sayılır. Onun için kişi, kendisine ait olmayan emeği gibi, aygıtı ve toprağıyla yabancı bir Komüne mal edilirken, ilkin bunu zannedildiği kadar yadırgamadı. Toprağın kişi mülkü oluşu, ROMALI biçimdir. Aygıtın (aletin) kişi mülkü oluşu, ORTA ÇAĞ ESNAFI biçimidir.

Üçüncü bir OLAĞAN BİÇİM vardır ki, orada mülk sahibi (proprietor), ne toprağa, ne alete (ve dolayısıyla da ne emeğin kendisine) değil, sırf ve yalnız çalışan kimsenin tabii şartı içinde erimiş bulunan geçim araçlarına sahip çıkar (is to act: Eylem yapar) (Fransızcası: Çalışan kimsenin tabii şartı olarak verili bulunan geçim araçlarına uygulanır).

Doğrusu bu biçim, Köleliğin ve Serfliğin formülüdür ki bu da, sermaye haline gelen üretim şartlarıyla emekçinin ilişkisi içinde inkâr edilmiş veya tarihçe eritilmiş gibi görünebilir.” (36)

Köle veya Serf, kendisini (emeğini) satın alarak hür azatlı oldu mu çalışma şartlarının (toprağın) sahibine emeğini satabilir. Böylece, mülk sahibi Sermayeci (kapitalist) olur, emek sahibi ise işçi olur. Demek Köle ve Serf denilen insan elemanlar; canlı hayvanlar yahut cansız aletler kertesine indirildikleri zaman dahi bir hayvan veya alet biçiminde bırakıldıkları yerde oldukları gibi kalamazlar. İnsan olarak az çok bilinçli ve iradeli düşünce ve davranışlara girişirler. Bunun sonucu, her şeyden önce, Köleliğin yahut Serfliğin erimesine, dolayısıyla da ilkel mülkiyet biçimlerinin çözülmesine kapı açar.

İlkel mülkiyet biçimleri, ister istemez üretimi şartlandıran çeşitli objektif elemanların mülkiyetle ilişkisi içinde erir.” (36)

İlkel mülkiyet biçimlerinin eriyişi iki türlü oldu:

1- Ortak toprak mülkiyetinden yoksun bırakılan, yani kopan kişi (savaşta yenilip esir düşen kişi), bir nesnecil üretim şartı, bir aygıt, bir araç haline gelir. Ancak, insan, hiçbir zaman cansız ve bilinçsiz bir alet olmadığı için, kendisini ve emeğini olsun efendisinden satın alarak azatlı ve hür olur. Roma’nın son günlerinde görülen KOLONLAR böyledir.

2- Ortak toprak mülkiyetinden kopan kişi, belirli bir sanatın ustalığını ve aygıtını tekelinde tutar. Bu kişi, Komünden kopmuş, topraktan kopmuş olmakla birlikte, kendi vücudu içinde koparılıp ayrılamaz ve alınamaz olan bir şeye sahiptir: Bir sanatın ustalığı ve becerikliliği onun yapısından uzaklaştırılamaz. Bu durumda, üretim aracı da, ancak o ustalığı becerebilen için yararlı bir nesnedir. Böylece, Komününden ve toprağından kopsa da usta kişi, Köleden de, Serften de apayrıdır. Orta Çağ esnafları böyledirler. Batıdaki tarihcil gelişim, hem küçük EKİNCİ’nin, hem küçük ESNAF’ın kişiliklerine bağlı kalan küçük mülkiyetlerini gösterir.

Bu küçük mülkiyetler, zamanla, bir yandan toprak beylerinin, öte yandan Tefeci-Bezirganların etkisiyle güneş gören kar gibi erir. İnsan emeği bir alet veya toprak gibi objektif üretim şartı haline gelince, bu durum, aynı zamanda Köleliği ve Serfliği hem yaratmış, hem sınırlandırmış, hem de ortadan kaldırmış bulunan şartlar durumuna girer.

Burada EGEMENLİK İLİŞKİSİ ile KULLUK İLİŞKİSİ, eşit olarak, o üretim aletlerinin benimsenmesi kavramı içinde toparlanır; o ilişkiler, hem gelişimin köklü mayasını teşkil ederler, hem de her türlü ilkel mülkiyet ve üretim ilişkilerinin sınırlarını deyimlendirirler ve bu sınırların ortadan kalkışlarının da mayasını teşkil ederler.” (39)

Böylelikle Köle ve Serf, insanın toplum içinde bir çeşit “ölü ruh” durumuna getirilmiş, dondurulmuş biçimi gibi görünür. Ne var ki; Köle ve Serf, yaşadığı sürece ve sırf var oluşuyla, ilkel mülkiyet biçimlerini bir yandan sınırlandırır, bir yandan kaldırır. Bu mekanizma, tarihte, en köklü gelişimlerin mayası olur. Onun için, gerek Kölelik, gerekse Serflik, toplum serüveni içinde en ulu gelişim ve atlayışlara manivela rolünü oynar. Marks, bütün Antik Çağların en karmaşık ve derin iç yüzünü böylece basitleştirir. Nasıl, ilkel ortak mülkiyet olmasa, Kölelik ve Serflik doğamaz idiyse, tıpkı öyle, Kölelik ve Serflik olmasa, ondan sonraki gelişimler ve en sonunda kişi mülkiyeti de doğamazdı. Grundrisse’nin büyük aydınlık getiren bir ölmez buluşu da bu gerçekliğin diyalektiğidir.

AVENE-PLEB KLİYAN

Marks’ın dehası, ortak mülkiyetin çözülüş biçimlerinde görülen karakteristikleri verirken hiç yanılmıyor. Örneğin, Kadim Batı toplumunda iki tip ortak mülkiyeti görüyor:

1- PATRİCİ‘nin mülkiyeti,

2- DEREBEYİ‘nin mülkiyeti…

Marks bambaşka iki tip olan bu mülk sahiplerinin karşısına gene bambaşka iki tip toprak mülksüzü çıktığını belirtiyor:

1- Patrici efendinin KLİYAN’ı (Antik Çağın yanaşması),

2- Derebeyi’nin SERF’i (toprakbendi)…

Grundrisse, bu iki tip sosyal sınıf ilişkisinin her ikisini de “ÜÇÜNCÜ OLAĞAN BİÇİM” içinde topluyorsa bile, bunların arasında “TEMELİNDEN BAŞKALIK” bulunduğunu açıklamaktan geri kalmıyor. Şöyle diyor:

Geçim araçlarının mülkiyeti demek olan üçüncü biçimin içinde, emekçi kişinin üretim şartlarıyla münasebeti ve dolayısıyla emekçinin varoluş şartlarıyla münasebeti hiç bulunmaz; meğerki bu biçim, Kölelik veya Serflik içinde çözülmüş bulunsun. Üçüncü biçim, ancak, toprak mülkiyeti üzerine temel atmış ilkel Komünün PANEM ET CİRCENSES (ekmek ve sirk) çağındaki Romalı PLEB durumunda bulunan üyesinin statüsü olabilir. Bu insan, mülkiyetinin birinci biçiminden yoksun bırakılmıştır, ama ikinci biçimine henüz kavuşmamıştır.” (39, İng. 111)

Buradaki PLEB, ekmek ve sirk diye haykıran “AYAK TAKIMI” oluyor. Roma Kentinin son Medeniyet çağlarında görülüyor. Medeniyet ile birlikte toprak mülkiyetinden ve KÖYLÜ’lükten kopuyor, ama esnaflığa da giremiyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun son çağlarında başkenti dolduran ayaktakımı aynı tip kalabalıktır. Kapitalizmde bile, geri ülkelerin büyük şehirlerinde, buna benzer oy davarı yerinde konulmuş işsiz güçsüz yığınlar bulunuyor.

Marks’a göre bu tip ilişkiler yanında,

Avenesiyle (Trainers) birlikte bey sistemi yahut kişicil hizmet vergisi (prestation personelle) sistemi, temelinden bambaşka şeydir.” (39)

Derebeyi ile Avenesi arasında bulunan kişicil hizmet ilişkisi, neden Romalı Efendi ile Plebin ilişkisinden “bambaşka şey” oluyor? Pleb, doğrudan doğruya KENT olarak mülkiyeti dışında kalmıştır. AVENE, doğrudan doğruya ilkel KOMÜN olarak mülkiyeti dışında kalmıştır. Bu iki tip ilişki arasında, Medeniyet ile Barbarlık arasında yatan başkalık vardır. Marks, haklı olarak (Fransızca’da: Foncierment: temelinden, İngilizce’de: Essentially; Esaslı, diye çevrilen) bambaşka FARK bulmaktadır. Çünkü bu iki tip sosyal ilişki, Kadim Tarihin bambaşka çağlarının özelliklerini taşır. Morgan’ın tarih öncesi sınırlamasına göre; Bey veya Ağa, Osmanlı tarihindeki “SAHİB-ÜL ARZ” adlı tipin gittikçe azan bir gelişim tipidir. Batı tarihindeki SENYÖRLER’le, Doğu tarihindeki BEYLER’in hiçbir farkları yoktur. Çünkü gerek Cermen, gerek Türk ulusları, Kadim tarihe girerlerken, henüz göçebe ÇOBANLIK ekonomisini aşamamış toplumlardı. Senyörlük ve Beylik kurumu, Komünün ORTA BARBARLIK KONAĞl’nın ürünüdür. Orta Barbar çobanlar ansızın çökmek üzere olan Medeniyetlere saldırınca, ilkel Komünleri, ister istemez, yeni biçimlere doğru değişir.

Engels’in “Origine etc…” kitabında pek güzel anlattığı gibi, kabile üyeleri, askercil demokrasi kuralına göre, savaş komutanları seçerler. Bu komutanlar, zafer kazanılıp geniş ülkeler ve kalabalık Medeniyet yığınları fethedildikçe, yavaş yavaş sivrilip ırsi krallar haline gelirler. Bunların ilk işleri, eski Komünde kendilerine eşit olan Kandaşlarını (Osmanlı tarihçisi Naima’nın açıkça anlattığı gibi) temizlemek olur. O zaman, Arapça’da GAZİ, Türkçe’de İLB, Fransızca da ŞOVALYE adını alan yoldaşlar birer birer taranır; onların yerine AVENE durumunda emir kulları ortaya çıkar. Demek Avene; Yukarı Barbarlığa varmasına fırsat ve zaman bulamadan Medeniyet ile ilişkileri hızlanmış yahut Medeniyet içine yenice girmiş olan Orta Barbarlığın yarattığı mülkiyet biçimine uygun düşen tiptir.

Tarihte Kliyan veya Pleb ile Trainers (Avene veya Arkadaş) kurumları ve tipleri, hiçbir zaman saf olarak kalmamışlardır. Çünkü Batı Avrupa’da o sosyal tiplerin belirdiği çağa dek insanlık, 5-6 bin yıl Medeniyet yaşamıştır. Orada KENT-KOMÜN savaşları, durmadan med-cezir yapmıştır. Yukarı ve Orta Barbarlıklarla Medeniyetleri birbirine karıştıran alt üstlükler sürüp gitmiştir. O mahşer ortasında, ne tek başına saf Kliyan veya Pleb kalmıştır, ne de sırf ve dokunulmamış Avene kalmıştır. Bununla birlikte, Kliyan ve Pleb, Yukarı Barbarlığın Kent Komünü içinde mülksüz olanlardır. Avene, Medeniyet yığınları arasına daldığı sırada Orta Barbarlığın Kabile Komünü içinde mülksüz kalanlardır. Daha doğrusu, her iki tip de ortak mülkiyetten kopmuşturlar; ama henüz ne Köle ve ne de Serf olmaya vakit bulamamış olan kişilerdir. İki tipin gerek paralel yanları, gerek başka başka yanları, iki sosyal konakta yaşamış olmalarından ileri gelir.

BASAMAKLARIN SOMUT TARİHLE YORUMLANIŞI

Kadim toplum tarihini somut akışıyla göz önüne getirdik mi, bundan önce sezilenlerin gerçek olduğu daha iyi göze çarpar.

1- KENT: Bildiğimiz gibi temeli toprak ekonomisine dayanan bir HÜCRE’dir. Kurucusu Komün Kandaşları, eşit topraklı ve eşit haklı olurlar. Roma’da Patrici, Mekke’de Kureyş adını alırlar. Sonraları Medeniyet kalabalığı içinde “ASİL” adını alacak kişiler, bu Kent kurucularıdır. Her ünlü Kent, Bezirgan sisteminin yol kavşaklarında az çok emniyetli bir antrepo gibi kuruldu. Bezirgan ilişkilerin çözüp dağıttığı çeşitli eski Komünlerden kopmuş olan kişiler, ister istemez, o yeni Kentlere doğru süzüldüler. Kent koltuğunda bir iş yapabilmek için, Kent “asil”lerinden birinin koltuğu altına sığınmak gerekti. Öyle sığıntı olanların Roma’da en çok ün kazanmış iki tipi görüldü: a) Kliyan, b) Pleb…

a) KLİYAN: Patrici’nin ailesi içine katıldı. Onun bir parçası oldu. Mekke’de Kliyan’ın karşılığında Abd denildi. Ne Kliyan ve ne Abd, sonradan, Medeniyet ilerledikçe beliren KÖLE değildir. Bugün, örneğin “Abd’ül Muttalip: Muttalip’in Kölesi” diye tercüme ediliyor. Yanlıştır. Köle, Medeniyet içinde bezirganca alınıp satılan kişidir. Yukarı Barbarlıkta henüz öyle bir Köle yoktur. Yalnız aile üyelerinden biri durumuna kabul edilmiş Kliyan veya Abd bambaşka kişidir.

b) PLEB: Patrici’nin ailesi dışında kaldı. Mekke’de Plebin karşılığına MÜSLÜM adı verilmiş görülüyor. Roma’nın Plebi gibi Mekke’nin Müslümü de (Hazreti Muhammed’in ve ashab-ı kiramın hepsi gibi), daha çok, ufak tefek alışveriş, küçük sanat ve Tarım işleriyle yaşardı.

Marks, Pleblerin toprak üretmeni olduklarını söylerken, Kent dışında ve ötesindeki -mülkiyeti ortakça Kente ait- topraklarda çalışan kimseleri anar.

Tekrar edelim. Gerek Kliyan, gerek Pleb, Medeniyetten önceki YUKARI BARBARLIK KONAĞI biçiminde yaşayan toplumun ürünüdürler.

2- KOMÜN: Bildiğimiz gibi Kent kurulmadan önce vardır. İlkel toplumlar, gerek VAHŞET, gerekse BARBARLIK çağlarında, toptan ORTAK MÜLKİYET ilişkileri içinde idiler. İster Aşağı Barbarlıktaki AVCI olsun, ister Orta Barbarlıktaki ÇOBAN olsun, ister Yukarı Barbarlıktaki EKİNCİ olsun, insanlar, her zaman, özellikle toprağın mülkiyetine hep birden, ortaklaşa sahip oldular.

Marks’ın ele aldığı Roma tarihi sonları Avrupa’sında ne görüyoruz? Birtakım Senyörlerin çevrelerini silahlı Aveneleri sarmış. Doğuda Senyörlere Türkler BEY, Rumlar AĞA demiştir. İngilizlerin TRAİNERS, Fransızların SUTTE veya SUIVANTS, Almanların GEFOLGE dedikleri tip vardır. Buna Türkçe’de, ilkin Batı dillerindeki anlamına uygunca ARKADAŞ denilmiştir. Sonra Arapça (yardımcılar) demek olan, fakat soysuzlaştıkça kötüleyici anlamda kullanılan AVENE denilmiştir.

Marks, ortak mülkiyette bulduğu ÇÖZÜLÜŞ biçimlerini, SOYUT olarak, daha çok EKONOMİK elemanlar halinde koyuyor ve birkaç türlü çözülüş (dissotlution) eriyiş biçimleri sayıyor. Sayı rakamları bir yana bırakılırsa, çözülüş biçimlerindeki belirlilik kalitece değişmiyor. Somut tarih gelişimi içinde, aynı biçimleri, hiç değiştirilmemiş olarak buluyoruz.

Somut tarih olaylarını Morgan’ın sınırlamasıyla ele alalım. Burada açıkça görüyoruz. İlk toplum, ilkel sosyalizm Komünü biçimindedir. Bu Tarih öncesi Komün KENT biçimine girerken, Marks’ın “ÜÇÜNCÜ OLAĞAN BİÇİM” dediği durumla karşılaşıyoruz. Yani Marks’ın üçüncü saydığı hal somut tarih hiyerarşisinde birinci sıraya giriyor. Marks’ın onu üçüncü sayması şundan ileri geliyor: Konu, Roma’nın yıkılışı üzerine görülen gelişmeler çerçevesinde işleniyor. Doğrusu aranırsa, tarih boyunca bu konak, zaman zaman kimi birinci, kimi de üçüncü konak olarak “TEKERRÜR” etmiş durmuştur. O bakımdan, aynı konağı bir yerde ve zamanda üçüncü, başka bir yerde ve zamanda birinci saymak yanlış olmaz.

İlk Medeniyet Kentte başladığına göre, Kent, ileri bir toplum biçimi idi. Mantıkça, ileri bir toplum, geri toplumu her zaman yenmeliydi. Öyle olduğu halde, Kentten -tarihçe- bir çağ daha geri ve eski olan Komün, zaman zaman Kenti alt edip yıktı. Onun için Kentten önce gelmesi gereken Komün, zaman oldu, Kentten sonra da geldi. Hatta bir yol Medeniyet kurulduktan sonra, hemen daima Kentin ardından onu yıkan Komün gelir oldu. Barbar Komün konağının toplumcul ve ekonomik ilişkileri, Kent yıkılırken, erimiş Medeniyetin üzerinde yeniden suyun yüzüne çıkabildi. Bu, kıyasıya diyalektik gidiştir. Sosyal konakların somut hiyerarşisine göre sıraya dizilince iş başkalaşır. Örneğin, Roma Tarihi için “SON” gibi görünen KOMÜN (Cermen Barbarları), somut insanlık tarihi için “İLK” durumda bulunur.

Somut tarihte eskimiş KENT İLİŞKİLERİ‘ni yıkan KOMÜN, bir tek ve homojen toplum konağı değildir. Tarihcil Devrimlerin hepsi, ilkel sosyalist Komün çağını yaşayan, tümüyle Barbar toplumların vurucu güçlerinden doğmuştur. Ancak, o Barbar güçlerin kimisi YUKARI BARBARLIK konağında, kimisi ORTA BARBARLIK konağında bulunmuşlardır. Grundrisse’de bütün tarihcil ayrıntılara bağlı toplum karakterlerinden özlü ve özet olarak MÜLKİYET İLİŞKİLERİ çıkarılmıştır. Bu mülkiyet ilişkilerinin Doğulu veya Romalı biçimleri arasındaki fark, Kent ile Komünler arasındaki ilişki farklarına dayanır. Grundrisse, daha çok, Akdeniz ortamında yaşamış Kent ve Komün ilişkileri içindeki ortak mülkiyet biçimleri ve çözülüşleri üzerinde durmuştur.

İLKEL BASAMAK-DİRLİK DÜZENİ-BARBAR SALGINI

Buraya dek incelediğimiz karakterlerden şu sonuç ortaya çıkıyor:

1- KLİYAN Kentin (daha doğrusu Medeniyetin), AVENE Komünün (daha doğrusu Orta Çağın) İLK başlangıç dönemlerindeki insan tipleridir.

2- KÖLE Kentin (daha doğrusu Medeniyetin), SERF Komünün (daha doğrusu Orta Çağın) SON gelişim dönemlerindeki insan tipleridir.

Antik tarihte insanın alınır satılır, kırılır atılır aygıt ve hayvan durumuna sokulması demek olan KÖLELİK, çok ayaklanmalara, isyanlara kapı açtı. Yalnız, sosyal bir sınıf olarak, iktidara gelip yeni bir sosyal düzen kuramadı.

Barbarlarca Medeniyete dışarıdan baskın yapılarak başarılan TARİHCİL DEVRİM Medeniyet apsesini yarmadıkça, yüzde yüz Medeniyet etkisi altında kalmış olan toplumlar, bütünüyle taşlaşıp mezara gömüldüler. Irak’taki Sümerler, Akadlar, Mısır’daki Firavun sülaleleri ve ilh. gibi. Tersine, Medeniyet toplumu dışarıdan Barbar akınlarıyla TARİHCİL DEVRİM’e uğradığı zaman, iş başka türlü oldu. Medeni toplumu boyunduruklayan insanlar, ortak mülkiyet prensibine dayanan ve o karakteriyle ilkel de olsa, SOSYALİST olan Komünün insanları idiler. O yüzden, Barbar Komünün boyunduruğuna girenler, bütün insanlık haklarından yoksul bırakılmadılar. Tarım temeli üzerine kurulmuş TEFECİ-BEZİRGAN ekonomisinde boyunduruklanan (Medenilerce esir alınan) insanlar gibi Köle olmadılar. Hatta; Köle adını taşıdıkları sürece, Medeniyet Kölelerinden ayrı durumda kaldılar. Medeniyette Kölelik, çetin şartlı bir alt sınıf idi. Gerçi, bütün Bezirgan Medeniyetleri son günlerini yaşarken, Kölelik verimsizleşti ve bu yüzden Roma’nın son günlerinde olduğu gibi, kendi kendisini inkâra başladı. Ancak, Medeniyet düzeni ayakta kaldıkça, taşlaşmış KÖLE-EFENDİ sosyal ilişkileri, hiçbir zaman katılığını yitirmedi. Tek Tanrılı dinlerin Köle azat etmeyi ibadet saydığı toplumlarda bile, Kölelik kaldırılmadı. Genel ve pratik olarak tümüyle Kölelik, prensip halinden çıkmadı. Barbar Komün, boyundurukladığı insana efendilik değil, sadece egemenlik tasladı. Bu tutum, hiç değilse bir geçit çağı için, orantılı ve izafi olarak, insanların yarım hürriyete kavuşmasına benzedi. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk kuruluş günlerinde yaşayan DİRLİK DÜZENİ içinde, fethedilen insanlar, Toprak Kölesi değil, Serften bile daha hür çiftçi idiler. Batı Avrupa’da Barbar Cermen ve Frank krallıkları başka türlü olmadılar. Fransa’da MEROVELİLER çağı, Osmanlı Dirlik Düzenini andıran toprak ilişkilerini yaşadı.

14. ve 15. yüzyıllar İngilteresi de böyle idi. Yalnız, orada farklı başka yeni bir durum doğmuştu. Kapitalizm başlamak üzere idi. “Das Kapital”in üzerinde durduğu hür ve otonom küçük ekinci tipleri öyle bir “Altın Çağ” köylüleri oldular. Bu özelliği, daha duruca kavrayabilmek için, azıcık soyutlaştıralım. Barbar kabile geldi. Eski yerleşik ve tarımla uğraşan toplumu egemenliği altına soktu. O zaman insan üretim ve mülkiyet ilişkilerinde ne görüyoruz?

Grundrisse öyle durumlar için, bir hipotez veya farz ve kabul edilecek tahmin yapıyor. Yaptığı, gerçek tarih olaylarının en aslına uygun gidişidir. Ve şöyle der:

Öyle tarihcil proseler farz ve kabul etmek yerinde olur ki, orada belirli bir millet ve ilh. bir kişiler yığını gerçekten hür emekçiler durumuna değilse bile, -henüz öyle değildirler- hiç değilse farazi olarak (virtuellemen), hür emekçiler durumuna sokulmuştur; o emekçilerin tek mülkiyeti, var olan değerlerle değiş edebildikleri iş güçleridir. Bu kişilerin karşısında, bütün objektif üretim şartları, onların mülkiyeti değilmiş, başkasının mülkiyeti imiş gibi vardırlar; ama aynı zamanda, belli bir kertede, canlı emek sayesinde edinilebilecek olan değişebilir değerler gibi vardırlar. Bu tarihcil çözülüş proseleri başka başka görüntüde görünürler.” (39-40)

Grundrisse bu satırlarla başlıca iki büyük tarihcil olayın üzerine basıyor:

1- Bir HÜRLEŞME vardır. Ama bu durum, modern kapitalizmde görülen HÜR İŞÇİ gibi gerçekten hürlüğe kavuşmuşluk değildir. Ortada bir hayli FARAZİ (virtuel) karakter gösteren bir hürleşme, serbestlik vardır. Gerçekten hürleşmek iki anlam taşır:

Bir yanda emekçinin, objektif üretim şartlarından serbest kalması vardır, öte yanda emekçinin, gerek Komünden, gerekse herhangi bir Efendi yahut Bey mülkiyet ve egemenliğinden serbest kalması vardır. Bu iki anlamda tam bir serbestlik bulunduğu zaman, Antik Çağ ortadan kalkmış, yerine kapitalizm çağı başlamış olur. Yani, hür işçi ile üretim şartlarının sahibi kesilen patron karşı karşıya kalırlar.

Grundrisse’nin belirtilen farazi hürlük, izafi serbestlik, kapitalizmin hür ücretliliği değildir. Tarihcil prose henüz kapitalizme varamamıştır. Prekapitalizm çağındadır.

2- “TARİHCİL PROSELER” bir tek değil, bir çokturlar. Grundrisse, bunu özenle belirtiyor. Yalnız, o çeşitli proselerin ayrıntılarına girmiyor.

Biz o çeşitli proseleri tarihin sosyal oluşlar zinciri içinde ele alabiliriz. İlk Sümer toplumunun Barbarlıktan Medeniyete geçişi üzerine elimizde hemen hemen hiçbir malzeme net değil. Buna karşılık, ilk Kent Medeniyeti bir yol doğduktan sonra, onu temizleyen Barbar akınlarından pek çok örnekler biliyoruz. Onları başlıca iki toplum biçimi içinde derleyip toparlamak elden gelir:

a) YUKARI BARBARLIK’tan Medeniyete geçiş gerçekleşti mi, Kent içinde Kliyan ile Pleb tipleri kalkar; onların yerine kaskatı, hürriyetsiz KÖLE sosyal sınıfı geçer. Bu, bildiğimiz ünlü orijinal Medeniyetlerin klasik tarihlerde ayrıntılarıyla açıklanmış GİDİŞİ prosesidir.

b) ORTA BARBARLIK’tan Medeniyete geçiş: Yakın ve Uzak Doğuda TÜRK-MOĞOL göçebe akınları, Batıda HUN-CERMEN göçebe akınları (tarihteki deyimiyle ULUSLARIN GÖÇÜ, Muhaceret-i Akvam) bu geçişin örneğidir. Orada Komünün seçimle başa geçirilen asker şefi sivrilerek kral olur. Olur olmaz yanındaki “ARKADAŞLAR”ı yerine kimler geçer? İşte burada tarihcil prose bakımından, birbirine zıt yönde gelişimler önümüze çıkar. Evrencil insanlık tarihinde tuttuğu yere ve zamana göre bambaşka tipler görülür. O tiplerin hepsindeki insan, önce kaskatı hürriyetsiz, yani KÖLE değildir. Böyle olmakla birlikte, içine düştükleri SOSYAL ORTAM’a göre, bu insanların kaderleri, iki zıt yöne çevrilir. O iki yönü gözümüzde en klasik biçimiyle belirtecek örnekler Hindistan ile Batı Avrupa’da görüldü:

1- HİNDİSTAN’DA: Tarihcil prose, kapitalizm gibi GENİŞ YENİDEN ÜRETİM yapan bir ekonomik gelişime uğramadı. Yerinde saydı. Barbar Komünün o topluma getirdiği VIRTUEL hürriyet taşlaşıp kaldı. Fatih kabile, toplumun kutsal din veya savaş Kastı oldu. Yenilgiye uğrayan öteki yığınlar, zanaat yahut tarım işlerinde kastlaştılar. Marks’ın “KASTLAR SİSTEMİ” dediği şey budur. Toplumu o fosilleşen ekonomik ve sosyal ilişkiler durumundan söküp çıkarmak, kendiliğinden, yani kendi iç güçlerinden gelemez. Ancak dışarıdan zor gerekir. Bu da başlıca iki biçimde gerçekleşiyor. Birisi Antik Barbar akınıyla, ötekisi Modern Kapitalist akınıyla…

Klasik Antik Barbar akınları, Tarihcil Devrimler yaptılar, toplumu o taşlaşmış hali içinde altüst ve harman ettiler. Kastlar kabuğunu kırıp yeni gelişimlere kapı açtılar. Ancak; Hindistan, her yanı dünyanın en aşılmaz dağları ve en korkunç derin denizleriyle çevrili bir ülke idi. Barbar akınları, Hint toplumu için, ancak binlerce yılda bir gelen şans oldu. O da, hiçbir zaman, tam bir altüstlük sağlayamadı.

Tarih öncesinde, Sümerlerden İndüs ırmağı boyuna atılmış gözüken Kentleşmeler üzerine, belki Tufan Irak Medeniyetine inerken, Asya Barbarları Hindistan’a indiler. Ondan sonra geçen binlerce yıl, Kastları ebedileştirdi. Akdeniz Grek Medeniyetinin tasfiyesini yapan İskender, Hindistan’ın kapılarından öteye geçmedi. İskender’den sonra Hindistan’a yapılan bütün Barbar akınları, oradaki Antik Medeniyetçe, hemen kolaylıkla -söz yerinde ise- AMORTİZE edildi. Ve Hindistan, Kastlar ile baş başa kaldı.

İkinci ihtimal kapitalizm çağında belirdi. Ta uzaklardaki Batı Avrupa’dan, iliklerine dek kişicil ve çıkarcı kapitalizm geldi. Sarsılmaz Kastlar Sistemiyle, sarsılmaz bir efsane hayvan Dinozor gibi yatan koca Hindistan’ı sistemlice yağma ve çapul etti. Dünyanın en dayanılmaz şartlı SÖMÜRGE durumuna soktu. Kapitalizm, Kastlar kamburu üstüne Emperyalizm kamburunu bindirmekle yetindi. Avrupa metropollerinin Hintli uşaklarına dağıtabildikleri KAPİTALİZM SADAKASI, ülkeyi geniş yeniden üretim ekonomisine ve toplumuna götürmekten uzak kaldı. Böylece; fosilleşmiş acıklı Kastlar Sistemi, uzun yıllar evren işçi sınıfının sosyalizmini bekleyecekti.

2- AVRUPA’DA: Avrupa’da tarihcil prose, yıkılan Roma Antik Medeniyetinin yerine DEREBEYLİK SİSTEMİ’ni getirdi. Burada, Marks’ın deyimiyle: “İSTER ÇALIŞAN MÜLK SAHİBİ OLSUN, İSTER MÜLK SAHİBİ ÇALIŞSIN”, yeni insan kümeleri doğdu. Marks’ın “DÖRDÜNCÜ ÇÖZÜLÜŞ” adını verdiği biçimde ortak mülkiyetin eriyiş ortamı geçildi. Avrupa’da Derebeyliğin yerleştiği çağlarda, o çözülüş biçimlerinden ikincisi ile üçüncüsü akıp geçti. Birinci çözülüşte, ilkel Komün veya Orta Barbarlar, Tarım ekonomisine geçerek Yukarı Barbar Kentini kurdular. Ortaya çıkan toprak ilişkileri, henüz mülkiyeti toplumun olan toprak üzerinde çalışan üretmenleri yarattı. Çözülüşle ilkel Komünün vardığı mülkiyet biçimi ortaya çıktı. Dördüncü çözülüş, o kurulmuş Kent içinde belirdiği zaman, KÖLE-EFENDİ ilişkilerine yol açtı. Kent dışında belirdiği zaman, Orta Barbarlığın zaptettiği SERF-BEY ilişkilerine yol açtı. Ortak mülkiyet, o sınıf münasebetleriyle damgalandı.

Buraya dek, Marks’ın Grundrisse’de açıkladığı dört çözülüş biçimini özetledik. Bu dört biçimden birinci çözülüş, başlangıcı, dördüncü çözülüş, sonu gösteriyorlar. Biz, bu başlangıç ve son çözülüşleri bundan önce anlatılan iki ayrımda gördük. Şimdi, başlangıçla son arasında orta yere gelen ikinci ve üçüncü çözülüş biçimlerini izleyebiliriz. Marks’ın dört çözülüş biçimini anlattıktan bir sahife sonra belirttiği ve birinci ve ikinci “TARİHCİL HAL: Etat Historique”lere karşılık düşerler.

KÖLE-SERF

Grundrisse, toprak üretimiyle ilgisi bakımından, en çok Köle ve Serf kurumları üzerinde durdu.

Niçin, aynı Tarım üretimi uğruna çalışanlardan bir bölüğü KÖLE, başka bir bölüğü SERF oldu? Grundrisse bunun üzerinde durmadı.

Biz problemi incelemek üzere öncüleyin (a priori) yapıyormuşça, ilkin şu hipotezi koyalım:

1- Köle: KENT’in ürünüdür,

2- Serf: KOMÜN’ün ürünüdür.

Daha doğrusu:

1- KÖLE: Kent’in içinde Kliyan’ın yerini tuttu,

2- SERF: Komünün içinde Avene’nin yerini tuttu.

Kent PATRİCİ’si, ilkin ailesine yardımcı olarak aile içine aldığı yanaşma Kliyanlardan yararlandı. Medenileştikçe fütuhat yapan Kentliler, zaferlerin bol bol getirdiği esirleri Köle olarak çalıştırma yolunu tuttular. Böylece Köle, aile içinde Kliyandan daha çok yadlaşmış (yabancılaşmış) ve hürriyetini yitirmiş bir insan idi.

Komün BEY’i, ilk fütuhatını eşit arkadaşları ile yaptı. Biraz irkilip irileşince, savaş yoldaşlarını Avene durumuna soktu. Gene de Bey, yanında beslediği Avene ile çapul yaparak bir çeşit kolay geçim yolu sağlamıştı. Zamanla; Çobanlık üretimi yerine Tarım ekonomisi geçti. Tarım ürünü yanında, Avene ile yapılacak çapulun verimi ve değeri iğretileşti. Daha oturaklı Tarım üretiminde çalışacak yabancı yığınlar, toprak üzerinde Serf durumuna getirildiler.

Görüyoruz. Kliyan ile Avene gibi, Köle ve Serf de gelişigüzel tesadüf yahut keyfi davranış ile ortaya çıkmadı. Hepsi, belirli toplum biçimlerinin kaçınılmaz ürünleri oldu. Köle, Kentin MEDENİLEŞME KONAĞI’nda, Serf, Komünün MEDENİLEŞME KONAĞI’nda ortaya çıktı. Serfin ortaya çıktığı konağa, Çoban ekonomisinin Tarım ekonomisine geçiş konağı da denilebilir.

Böylece gerek Köle, gerekse Serf, iki ayrı tipte ekonomik ve sosyal ilişkilerden doğdu.

Doğuş karakterlerine göre KÖLE statik, SERF dinamik birer gelişimin elemanı oldular. Köle, bütün Antik Medeniyetleri batırdı. Serf, köleleşmediği ölçüde hürleşmeye doğru gelişti ve Batı toplumunu Derebeylik düzeninden Kapitalizme geçiren döner plakalardan, manivelalardan biri oldu. O sebeple Grundrisse, daha çok Serfliğin gelişimi üzerinden bulduğu ilginç sonuçlara yer verdi. Bu sonuçlar Marks’ın “CERMANİK MÜLKİYET BİÇİMİ” adıyla andığı ORTA ÇAĞ düzeni, yani DEREBEYLİK sistemi içinde görüldü. Batıda “ORTA ÇAĞ” adıyla anılan ekonomik ve sosyal düzen ne idi? Onu Marks’tan daha derin temeliyle belirten kimse bulunmadı.

Şöyle anlattı:

Temelinde, mülk sahibinin kendi var oluş yordamı budur: Mülkiyet sakini artık çalışmaz; onun mülkiyeti içine, üretim şartları arasında, emekçinin kendisi ve Serf ve ilh. olarak girmiş bulunur.” (39)

Batıda Kentin PATRİCİ’si, ilkin bizzat kendisi basit bir toprak emekçisi köylü, küçük ekincidir. Yani, Patrici, Tarım üretiminde fiilen çalışmakla işe başlar. Barbar BEY ise, askercil demokrasinin savaşı zanaat haline getirmiş fütuhat elebaşısıdır. Değil yercil ekonomi işlerinde çalışmasın, istese çalışamaz. Çünkü o Bey doğrudan doğruya Çobanlıktan gelmiştir. Tek sözcükle BİLMEZ Tarımın ne olduğunu. Kentin fatih asilleri (Patriciler) ile Komünün fatih beyleri (önce Şövalyeler, İlbler, sonra Derebeyler) arasında göze çarpan derin başkalık, hatta uçurum buradan gelir. Ne var ki Barbar Beyler, savaş zanaatlarında yürürken, talihleri yüzlerine güldü mü, gözü alabildiğine geniş topraklara ve o topraklar üzerinde yaygın insan yığınlarına ansızın EGEMEN duruma girmişlerdir. Onların bir anda anladıkları şey bu egemenliktir. Mülkiyet değildir. Ne toprağın, ne insanın üzerinde MÜLKİYET ilişkisi kurmak, Barbar Komün insanı için bilinen şey değildir. Onu ancak çok sonraları, geçmiş Medeniyetlerin sofrasında öğrenecektir. Bu yüzden, Komün Beyleri, ellerine geçen topraklara o zamana dek alışageldikleri gözle bakarlar. Onların gelenek ve göreneklerine göre her şey orta malıdır. Toprak da herkesin yararlandığınca ortak mülkiyeti olabilir. İlk Roma çağlarındaki AGER PUBLİCUS, İslamlıktaki MIRI ARAZİ, bu bakışın ürünüdür. Gene aynı gelenek, görenek ve toprak üretimiyle uğraşmamış olmak, Patrici’ce davranışın tersine, insanı Köle olarak çalıştırmayı şart koşmaz. Aslına bakarsak Kent de ilkin bir Komün tarafından kurulmuştur.

Farkı, Kent kuranların Tarıma ulaşmış Yukarı Barbar oluşlarından ileri gelir. Ve Kentte Kandaşların toprak üretimi ile çalışmaları, onlarda, Komünün ortak mülkü olan toprağa karşı bir mülkiyet içgüdüsü yaratır. Orada mülkiyetle egemenlik birbirine katılır. Marks, gerek Serflik, gerekse giderek Kölelik ilişkilerinin toplumda ekonomik anlamıyla gelişmelerini hep birden şöyle anlatır:

Bu DOMINATION: EGEMENLİK İLİŞKİSİ, burada, esaslı bir benimseme (approppriation: Sahip çıkma) ilişkisi gibi görünür. Hayvana, yere ve ilh. karşı egemenlik ilişkisi gösterilemez ve olamaz; çünkü, hayvan da bir görev yerine getirdiği halde, benimseme ilişkisi içinde bulunur. O egemenlik ilişkisini şartlandıran şey yabancı bir iradenin benimsenişidir. İradesi bulunmayan şey, örneğin hayvan, gerçi hizmet edebilir; ama, o şeye sahip olan, o şeyin efendisi haline gelmez. Öyle ise görüyoruz, burada HEM EGEMENLİK İLİŞKİSİ, HEM KULLUK (SERVİTUDE) İLİŞKİSİ, ikisi birden üretim aletlerinin benimsenişi kavramı içinde toparlanır. Bu ilişki, bütün ilkel mülkiyet ve üretim ilişkilerinin, sınırlarını deyimlendirdiği gibi, hem gelişimleri için ve hem de ortadan kalkmaları için gerekli olan mayayı teşkil eder.” (40)

Kliyan ve Avene, henüz böyle sosyal ilişkiler içinde asıl mülk sahibine ve ailesine karşı yadlaşmış birer sosyal sınıf değildirler. Belki ileride, tarihcil gelişim şartlarına göre, sosyal sınıfların tohumu olacaklardır. Bununla birlikte, egemenlik, bir benimseyişin, sahip çıkmanın başlangıcı olmuştur. Osmanlı Miri topraklarında “Beyt-ül Mal-i Müslimin” adına KONTROL yapan Beylere, son zamanlara dek, “Sahib-ül Arz: Yerin Sahibi” denirdi. Sahip sözcüğü, ilkin Arapça’da lügat anlamı ile “KORUYUCU” demektir. Ancak, sonraları, toprağı ve üretmeni korumakla görevli olan “Sahib-ül Arz”ların nasıl “MÜLKİYET SAHİBİ” durumuna doğru soysuzlaştıklarını ve Derebeyleştiklerini yerinde görmüştük. Bu ayrılıkları gözden geçirince anlıyoruz. Kölelik, Kent biçimine girmiş Komünün son basamağıdır. Serflik, Kent biçimine girememiş KOMÜN’ün son basamağıdır. Bu iki kurum, önce Komünün başını yerler; sonra, Kölelik üzerine dayanan Medeniyetin ve Serflik üzerine dayanan Derebeyliğin başını yerler.

ORTA ÇAĞ KÜÇÜK EKİNCİSİ

Tarihte Köleliğin sonu, orijinal Antik Medeniyetin yok olması ve Tarihcil Devrimin başlaması demektir. Kölelikten sonra yeni bir sosyal devrimin toplumda belirdiği görülmemiştir.

Tarihcil Devrimlerin uzun çağını kapatıp Sosyal devrimler çağını aşan, Serflik kurumunun gelişimi olmuştur. Bu gelişimin somut adına AVRUPA ORTA ÇAĞI diyoruz. Marks’ın soyut olarak ele aldığı Orta Çağ yahut Cermen Çağı, Serflik çağı diye de adlandırılabilir. Orta Çağda iki tip emekçi insan ortaya çıktı:

1- KÜÇÜK EKİNCİLER,

2- ESNAFLAR… Bu iki tip insan da, Orta Çağın KÜÇÜKBURJUVA kümelerini teşkil ederler. Kapital öncesi gelirler. Kapitale sebep olurlar.

Grundrisse Orta Çağ küçük ekinciliğini şöyle karakterize eder:

Çalışan kişi toprakla kendisine ait bir şey imiş gibi ilgilenir. Toprağın mülk sahibi imiş gibi çalışır ve üretir. En iyi durumda yalnız toprağı işleyen kişi olmakla kalmaz; aynı zamanda toprağı kendi mülkiyetinde tutarak, toprakla çalışan kimse olarak ilişkili bulunur. Farazi olarak, toprağın mülkiyeti içinde, hem ilk maddenin, hem orijinal (aslından beri) aletin, toprağın kendisinin ve kendiliğinden bitmiş yer ürünlerinin mülkiyeti de bulunur. İlkel biçimiyle göz önüne getirilen bu ilişki, bize kişiyi, toprağı benimseyen, orada ilk maddeyi bulan, aleti bulan ve emekle yaratılmamış olup toprağın kendisince yaratılmış yaşama araçlarını bulan kişi olarak gösterir. Bu ilişki yeniden üretilir üretilmez, ikinci kerte aletlerin ve bizzat emeğin yarattığı ürünlerin fışkırdığı görülür; ve bütün bunlar ilkel biçimleriyle arazi mülkiyeti içinde bulunur.” (36-37)

Marks, bu çeşit üretim yordamındaki mülkiyet ilişkisine “DAHA CEVHERLİ MÜLKİYET İLİŞKİSİ” der.

Bu bir numaralı tarihcil hal, (emeğin sermaye ile olan) ilişkisi içinde inkâr edilir yahut o ilişki içinde tarihcil çözümünü bulmaya adanmış olur.” (37)

Grundrisse’nin yukarıki tanımlaması, Kent içinde ilk eşit Kandaşların paylaştıkları toprakları göz önüne getiriyor. Orada, çalışan ile mülk sahibi aynı kişidir. Ancak, Kent içinde bile, ilk zamanlar, Kentdaş üretmen çiftçi, toprağın açıkça “mülkiyet sahibi” olmaktan uzaktır. Kentdaşlar, daha çok, tapınağın veya toplumun, yani Allah’ın sayılan toprak üzerinde eşit haklı TASARRUF sahipleri olarak görünürler. Bunu, “Asyalı” olan Irak ve Mısır Kentlerinde daha açık görüyoruz. Ne var ki, Akdeniz Bezirgan Kentlerinde bile keyfiyet, nitelik bakımından Kent, aynı ilişkilerle doğmuştur. Roma’da belli sürelerle yapılan CENS araştırmaları vardır. Orada bütün Kentdaşlar, yoklama yerine bir eksiksiz toplaşırlar. Varlarını yoklarını açıklayıp doğruca yazdırırlar. Osmanlı toprak düzenindeki “TAHRİR” adını alan resmi kontroller de, Roma’nın “Cens” usulünü andırır. Bütün bunlar toprak üzerindeki mülkiyet sahibinin henüz KOMÜN olduğunu gösterir. Kişilere verilen, yalnız tasarruf (işleyip yararlanma) hakkıdır ve bu hak bile, eşitliği bozmasın diye, sık sık denetlenir. Göçebelikten gelen Komün, fütuhatla ele geçirdiği topraklar üzerinde, daha başka türlü bir münasebet kuramaz. Ancak, kendiliğinden bir basamak ileri bir toplum olan Kent içindeki toprak ilişkilerini, hemen hemen oldukları gibi benimseyip uygular. Bu uygulamanın en belli örneği, Osmanlılıkta görülen ünlü DİRLİK DÜZENİ’dir. Bu düzene göre (Roma’nın AGER PUBLİC dediği) “MİRÎ TOPRAK”ların “RAKABESİ” (yani mülkiyet ve kontrolü), “MÜSLÜMANLAR MAL EVİNİN”, yani bütünüyle toplumundur.

“Çiftçi”ye, verimi de göz önünde tutularak, eşitçe üleştirilen toprağın yalnız tasarruf hakkı bağımlanmıştır. Beyin bu toprak üzerinde ne mülkiyet, ne tasarruf diye hiçbir hakkı bulunamaz.

Sonra nasıl oldu da ÇİFTÇİLER, kimi yerde mülk sahibi, kimi yerde “YERLERİN ESİRİ” durumuna girdi? Buna karşılık, nasıl oldu da ne mülkiyet ne de tasarruf hakkı bulunmayan “SAHİB-ÜL ARZ” Beyler, yavaş yavaş “EŞRAF, AYAN, MÜTEGALLİBE” adlarıyla, koruyup savunacakları topraklar ve üretmen insanlar üzerinde, mal sahibi haline geldiler? Yani Batının “FEODAL: Derebeyi” dediği sosyal sınıfı biçimlendirdiler? Buna, Osmanlı toprak düzeni üzerine “OSMANLI TARİHİNİN MADDESİ” etüdümüzden bir özet olarak aktardığımız “TARİH-DEVRİM-SOSYALİZM” kitabında kısaca dokunduk.

Marks, o gelişimin derin mekanizmasını çok daha ilkel başlangıcından ele alıyor. İlk toprağa el atan çiftçi, toprakta, hemen her şeyi hazırca, “Hudayinabit” olarak buluyor. Onlara Komün aracılığı ile sahip çıkıyor. Onun için, başta toprak gelmek üzere, Komün sayesinde edindiği aletleri, ilk maddeleri, ürünleri modern anlamdaki MÜLKİYET biçiminde kendi kişiliğinin tekeline koyamıyor. Gel zaman, git zaman emekçi kişi toprak üzerinde üretime devam etti mi, her seferinde YENİDEN ÜRETİM yapmaya başlar ve bu daha küçük köylü ekonomisinde yeniden üretilen “aletler ve ürünler”, çiftçi emeğinin yaratığı olurlar. Bu yüzden, emek ürünü olan her yeniden üretilmiş nesnenin benimsenmesi, “KİŞİ MÜLKİYETİ” biçimine doğru gelişir. Nitekim Osmanlı “Miri Toprak” düzeninin ilk çağı olan DİRLİK DÜZENİ sırasında, Kanunlara göre dahi toprak, toplumun mülkü sayılır. Ama toprak üzerinde kurulan “EBNİYE, ESCAR ve GÜRÜM” (yapılar, ağaçlar, asmalar) gibi çiftçinin alın teri ile yarattığı nesneler, gerçekten KİŞİ MÜLKÜ sayılır. Bu durum toprakla üzerinde yaratılan nesneler arasında kapanmaz bir çelişki yaratır. Zaman ilerledikçe mülkiyet hakkı yapılar, ağaçlar ve ürünler kanalından toprağa da bulaşıp yerleşecektir.

İşte Marks’ın gerek Grundrisse, gerekse “Kapital” yazılarında “KÖYLÜLÜĞÜN ALTIN ÇAĞI” diye andığı İngiliz “YEOMEN” tipi böyle doğdu. Engels’in (Orijin etc.), Roma Medeniyeti batarken, Kölelik artık verimsizleştiği için, Barbar akınları altında ortaya çıkıp yayıldığını belirttiği “KOLON”lar tipi de böyle doğdu. Antik tarihte, her orijinal Medeniyet batıp yerine yenisi çıkarken, ikisi arasında, daima Barbar akınlarının yaptığı “TARİHCİL DEVRİMLER” görüldüğünü biliyoruz. Bu devrimlerin üretim temelinde yarattığı şey, bir çeşit Antik ve kendiliğinden TOPRAK İHTİLALİ denilecek şeydi. O toprak ihtilali sayesinde, örneğin Osmanlı Dirlik Düzenine bağlı ilk “ÇİFTÇİ” veya “REAYA” tipleri de böyle doğdu.

ORTA ÇAĞ KÜÇÜK ESNAFI

Roma Kadim Medeniyeti çökerken, barbar akınları ortasında, Marks’ın “İkinci Çözülüş” dediği olay belirdi. Bu olay, kişinin ortak mülkiyetle bağlarını büsbütün koparması idi. Bu kopuşma ile ortaya çıkan emekçi insan tipinin en son biçimi “ORTA ÇAĞ ESNAFLIĞI” oldu. Orta Çağ dışındaki esnaflığı, Orta Çağ esnaflığı ile karıştırmamalıdır. Örneğin kapitalizmde de “ESNAF” vardır. Kapitalist sınıfı, sayıca azalıp, büyük güçleri tekelinde tuttukça, yapma tedbirlerle, işçi sınıfı içinde bile, aristokrat bir yarı esnaf tipi türetir. O tip türeme “esnaf”, Roma’nın son günlerinde her sabah zenginleri “EKMEK VE SİRK” dileğiyle selamlayan, modern ayak takımına benzetilebilir. Modern şehir küçükburjuvazisi, en ufak kolektif savunma örgüt ve aracından yoksuldur. Finans-Kapital, attığı olta yemleriyle o küçükburjuvaziyi kursağından yakalar, bağırta çağırta kendi zafer ve zulüm (sömürü ve baskı) arabasına beygir yerine takıp kullanabilir.

Faşizm, bu trajedinin en acıklı örneğidir. Orta Çağ esnaflığı, Komünün ortak mülkiyetine Orta Çağ ekincilerinden daha uzaktır. Ortak mülkiyeti anaya benzetirsek, küçük ekinci, olgunlaşmış ve doğum sancılarından az önce havsala berzahına [legen kemiği aralığına] girmiş çocuğa benzer; henüz ana karnında sayılır. Esnaf doğmuş, yalnız, göbek bağı henüz anasının plasentasından kopmamış çocuğa benzer. Eski Komünün gölgesi olsun, Orta Çağ esnafının üstünde Jürandlar, Loncalar biçiminde koruyuculuk yapmaktan henüz çıkmamıştır.

Marks bu durumu bütün canlılığı ile karakterize eder:

İkinci hal: ALETİN MÜLKİYETİDİR; emekçinin, şahsına ait olan aletle ilişkisidir; emekçi, aletin mülk sahibi gibi çalışır. (Not12: Burası aletin kişi emeğine boyun eğdiği konaktır; bu durum,emeğin üreticiliğinin prodüktivitesinin özellikle dar bir gelişimdüzeyidir. s. 44) Buradaki kişi mülkiyet sahibi emekçidir. Yahut emekçi mülkiyet sahibidir. Bu durum, arazi mülkiyetinin yanı başına ve dışına konulmuş bir bağımsız biçimdir; bu durum, emeğin esnafcıl ve şehircil gelişimidir. Orada emek artık, birinci biçimde olduğu gibi, arazi mülkiyetinin arızi ve ek bir faktörü olmaktan çıkmıştır. Esnafın mülkiyeti olan ilk madde ile yaşama araçları, bundan böyle, kendi zanaatı ve alet mülkiyetiyle dolaylandırılmış (mediatize edilmiş) bulunur. Artık ikincil bir tarihcil sahanlıktayız. Bu tarihcil basamak, emekçisiyle aynı zamanda ve onun dışında var olur ama önemli bir değişikliğin alametlerini gösterir; çünkü, İKİNCİ MÜLKİYET TÜRÜ VEYA BU MÜLKİYETE SAHİP EMEKÇİ, ÖZERK (OTONOM) BİR KURUM HALİNE GELMİŞTİR. Aletin kendisi bir emek ürünü olduğundan, o da emekle elde edilmiş mülkiyeti teşkil edici bir eleman olduğu için, bundan önceki durumda olduğu gibi topluluk, artık kendiliğinden (spontane: Hudayinabit) ve tabii biçimiyle gözükmez. Tam tersine, burada, emekçinin kendisince üretilmiş bir topluluk, neden sonra, ikinci kerte düzeyde (ikincilseviyede) doğmuş bir topluluk vardır. Şüphe yok, aletin mülkiyeti emeğin üretim şartlarının mülkiyeti demek olduğu vakit, alet, gerçek faaliyet içinde kişicil emeğin ARACI’ndan başka bir şey değildir. Aleti olduğu gibi benimsemek zanaatı, üretim aracı olarak elden geçirmek ve işletmek zanaatı, emekçinin hususi bir becerisi, bir mahareti gibi gözükür; zanaat, emekçiyi aletin mülkiyet sahibi olarak ortaya koyar. Kısacası, içinde zanaatkar emeğinin hem kimesne (süje: Teba) olarak ve hem mülkiyet sahibi olarak teşekkül ettiği Jurandlar veya Loncalar sisteminin esaslı karakteri, üretim aracı ile (mülkiyet olarak iş aletiyle) ilişkisinin hadleri (terimleri) içinde incelenebilir. Bu durum, mülkiyet olarak elde tutulan toprakla, yerle (olduğu gibi ilk madde ile) olan ilişkiden bambaşkadır. (İngilizcesi: Birinin mülkü olan toprakla, yerle ilişkiden, daha doğrusu toprağın mülkiyet olarak hammadde oluşundan bambaşkadır.[İng.101]) Kimesneyi (süjeyi), ister mülkiyet sahibi emekçi, ister emekçi mülkiyet sahibi olarak koysun, bu durum, üretim şartlarının hususi bir momenti (bir manivela anı) ile ilgilidir. Bu iki numaralı tarihcil haldir; bu hal, tabiatı iktizası [gereği], ancak birinci hale karşıt durumda var olabilir yahut, istenirse, değişikçe bir tamamlayıcı durumda var olabilir; ve kendisi de, sermayenin birinci formülü içinde inkâr edilir.” (40)

Orta Çağ esnaflığı, bugünkü gibi cidden “sahipsiz” ve “Başıbozuk” esnaf, yani tek başına anarşiye düşmüş Donkişot değildir. Temiz, ilkel sosyalist Komünden gelmiş ortaklık ve kardeşlik havası ile yaşar.

2. Emekçinin alete mülk sahibi olarak göründüğü ilişkisinin çözülüşü: Nasıl, birinci mülkiyet biçimi, gerçek bir topluluğu ön şart biliyorsa; tıpkı öyle, bu alet mülkiyeti de, zanaatkar emeği olarak Manifaktür emeğinin hususi bir gelişim biçimini ön şart bilir; Jurandlar, Loncalar ve ilh. sistemi o biçime bağlanır. Orada emek, henüz yarı artistiktir, yani kendi kendisini amaç edinmiş ustalıktır. Hususi beceriklilik, aynı zamanda alete sahip olmayı garantiler. O zaman, söz yerinde ise, bir çalışma yordamının, örgütünün ve aletinin mirası olur. Orta Çağ Kenti: Çalışma henüz şahsidir; kısmi istidadın [yetenek, yatkınlık] iyice belirli gelişimi ve kendiliğinden kabul edilmiş gelişimi vardır, ve ilh.” (35)

Toplumdaki üretim ilişkileri, mülkiyet biçimini yukarıki durumlara getirince, yeni prose başlar. Doğan kapital, küçük köylünün toprağını, esnafın aletini elinden alır. Her iki üretmen, çalışma araçları üzerindeki mülklerinden edilir. O zaman, bu kişiler, “hür” emekçi adını alırlar. Onların, işgüçlerinden başka satacak şeyleri kalmamıştır. Ücret karşılığı işgücünü satın alan kişi, kapitalist olur; satan kişi, işçi olur ve kapitalizme geçilir.

Bundan sonra gelişen kapitalist mülkiyet biçimi, Marksizm’in ana kitaplarında yeterince, ayrıntılarıyla ve bütünlüğü ile en ufak elden geçirilmeye hacet kalmayacak biçimde açıklanmıştır.

106. DOĞUM YILINDA VEDAT TÜRKALİ

Kıvılcımlı’nın 48. ölüm yıldönümü olan 11 Ekim 2009’da Kıvılcımlı’nın mezarı başında bir anma yapıldı ve bu anmayı yapan kalabalık, etkinliği İstanbul Aksaray’daki Su Tiyatrosu’nda sürdürdü. Anmanın daha önceki anma toplantılarından farkı, ilk defa neredeyse tüm Türkiye Sosyalistlerinin (15 kadar farklı siyasi parti, platform, gazete çevresi) ortaklaşa anmasıdır. Bu anmanın tüm süreci detaylarıyla sitemizde bulunan BİR YAYINEVİNİN ÖYKÜSÜ (Sosyal İnsan Yayınları) başlıklı e-kitaptan okunabilir. Bu metin, on beş sosyalist grup tarafından yapılan bu etkinlikte, tüm grup ve partiler adına Vedat Türkali’nin yaptığı konuşmadır. Konuşma daha o zaman tarafımızdan yazıya geçirilmişti. Sonraki yıllarda bu konuşma-yazı 2017 yılında Dipnot Yayınları için hazırladığımız HİKMET KIVILCIMLI KİTABI’nın “Kıvılcımlı Üzerine Yazılar” bölümünde kendisinin izni alınarak ilk kez yayımlanmıştı.

Bu çok önemli konuşma metnini 106. doğum gününde yeniden yayımlıyoruz. Anısına sonsuz saygıyla.

Ahmet Kale – Göksal Caner Malatya

“BİZE IŞIK TUTAN DR. HİKMET KIVILCIMLI’YDI

Vedat Türkali

Çok değerli genç arkadaşlarım, yoldaşlarım hepinize selamlar sevgiler…

(…)

Şimdi biz konuşacağız, söyleşi yapacağız aramızda. Ben 90 yaşında bir komünistim. Kendimi çok talihli saymışımdır. 1919’da çok yoksul bir semtte, emekçi bir aileden doğdum.

Bu bir defa büyük avantajdı benim için. Mahallemde okuyan tek kişiydim. Ve asıl talihim de o zaman TKP ile ilişkisi olan bir komünist genç arkadaşın bizim okulda olması ve bana ışık tutması oldu. Yani dünyayı, tam 11. sınıftaydım, liseyi bitirmek üzereyken -hatta hatırladığım, yani tatildi- kavramaya başladım, evvela şüphelerle…

Sonra tanıdığımız bir köy öğretmeni vardı. Onunla başladık yakınlaşmaya. O solcuydu ve o zamanki TKP’nin Samsun temsilcileri ile ilişkisi vardı.

Sonra kalkıp İstanbul’a geldim. Sene 1937 ve ben TKP’yi arıyorum, niye? Sonradan öğrendik ki TKP 36 yılında desantralizasyon kararı almış Komintern gizli faaliyette bulunmuyor. Bu uzun yıllar parti nerede, kiminle ilişki kuracağız, bunu bulmakta zorluk çektik. Samsun’dakilerle ilişkimiz vardı ama onlar da zaten sorumlu durumdalar, hiçbir gizli ilişkiye girmiyorlar kimseyle. Öyle bir ilk dönem, biz, bir emekleme safhası geçirdik. Bunu zaten ben gerek Komünist kitabımda gerekse uzun destansal anlatmaya çalıştığım Güven romanımda anlatmaya çalıştım. Şimdi evet, anlamaya başlamıştım dünyayı, çok daha erken birçoklarından, sınıfımdaki hemen hemen herkesten daha erken kavramaya başlamıştım. Çünkü sınıf arkadaşlarımın hemen hemen çoğu zaten küçük burjuva, burjuva memur ailesiydiler. Ben açlığı biliyordum. Ha bir de, bir Ermeni arkadaşım vardı. Doktor Hayk Açıkgöz. Onun da anıları çıktı zaten. O kadar. Öğrenmeye çalışıyoruz dünyayı. O yıllarda ise son sınıfta zaten şimdi bu salonda olan o nesil nineniz, anneanneniz bir gül babaanneniz, biriyle tanıştık. Yani biz üç komünist olduk üniversitede o zaman. Arıyoruz, bulamıyoruz, komünist faaliyeti gizli tutuyor ve ağır bir mahkeme safhasından sonra Dr. Hikmet, Nazım Hikmet hemen hepsi hapislere atılmışlardı. Hepsi bizim için bir efsane… Kimdirler, nedirler, çok merak ediyoruz. Kitaplarda okuyoruz, heyecan veriyor bize. Ama görmek konuşmak mümkün değil. Yasak. Meşhur Harbiye Mahkemesi ve Harp Okulu Mahkemesi… Donanma Mahkemesi onaylıyor, bunları sonra ayrıntılarıyla öğrendik. Peki biz Marksizm’i nasıl öğreneceğiz? O zaman Türkiye çöl. Kemalizm’in ağır baskısı var, Kemalist solculuk, o yeter. Memlekette Kapital yok. Gün Gelir külliyatı diye Vakit gazetesinin bir fikir tercümeleri var. Haydar Rıfat diye bir avukat oradan yayınlar yapıyor. İlk defa işte biz orada, daha Samsun’dayken Devlet ve İhtilal, İşçi Sınıfı ve Kautsky Mel’unu gibi kitapları gördük, okuduk. İlk okuduğum kitap Devlet ve İhtilal olmuştu. Çok başka şeyler söylüyordu ama çok çarpıcı şeyler söylüyordu. Ama bunu tam anlamak lazımdı tabi. Nasıl, çok zor. TKP’yle böyle bir örgüt bağı yok, kurulamıyor. Çünkü TKP 36’da Komintern’in kararıyla desantralizasyona geçmiş. Yani ayrılmış ve Kemalizm’i destekleme görevi verilmiş. Bunları gerekirse ayrıca uzun uzun konuşabiliriz, yazılabilir… Ben şöyle bir kısaca geçiyorum. O zaman bizde, Ha bir de Carl Capiyero diye bir İtalyan anarşistinin Kapital tercümesi var, Haydar Rıfat’ta bir tercümesi var, nasıl tercümedir nasıl bir iktisat dergisinde Capiyero’nun tercümesi çıktı parça parça… Bu Rasih’in babası olur. Suphi Nuri İleri, iktisatçı, solcu o da. Fakat o sırada İstanbul’da biz bir grup ve gruplarla ilişki kurmayı başardık. Zaten savaş başlamış savaş yıllarında olaylar değişmiş ve bir kaynaşma başlamıştı Türkiye’de. İlk defa Doktor’un kitaplarını görmeye başladık. Marksizm’in Bibliyoteği kitaplarından ve pek ciddiye almamamıza rağmen niyeyse Ferit Sait’in kitaplarından da yararlandık. Fakat 1936-37’lerde asıl bizi doyuran, bize ışık tutan Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ydı. Ha şunu önce söyleyeyim ondan evvel bizim düşünsel dünyamızı, ruhsal dünyamızı besleyen, destekleyen Nazım’dı. Lisedeyken Nazım hayranıydık, Nazım’ı okuyorduk. Ve sonradan öğrendik ki Nazım ve parti çatışması o günlerde artık sönmeye başlamıştı 36’larda… Ve Nazım da, ben sonra belgesini gördüm, Moskova’da. O teşkilatı diye, Komitern adına o günkü TKP yetkilileri suçlamışlardı ağır bir biçimde. Tabii ki Dr. Hikmet, o suçlayanlar safındaydı. Biz aramızda, partiyi bulamayınca hücre kurmaya karar verdik ve tahsil olayı vardır meşhur… “Saraçoğlu faşisttir” yazılı pankartı asar Mihri’yle beraber -arkadaşımız Asaf, Dr. Hayk Açıkgöz ve çok yiğit bir arkadaşımız olan Hasan Basri Aydın. Hasan Basri Aydın’ın bir avantajı vardı, daha evvel İstanbul’a gelmiş. Dr. Hikmet’i tanıyor, Nazım’ı da tanıyor, biz zaten o Nazım ve parti kavgasına karışmadık. Üzülüyoruz niye böyle diye, daha bir şeyler de bilmiyoruz doğru dürüst. Şimdi şöyle bir giriş mahiyetinde bunları söyledim.

Ve Doktor’a biz o zaman işte o küçücük kitaplarıyla, Marksizm Bibliyoteği… İşte Edebiyatı Cedide’nin Otopsisi, Emperyalizm… bütün o kitapları yer gibi okuduk. Bize ilk ışık tutan oydu. Yani bilimsel olarak Marksizm’i öğreten oydu. Zaten o daha önce Kapital çevirisi vermeye başlamıştı. Kemalistlerle aralarının biraz düzelmesi havası içinde bunların da olabileceği bir demokratik bir fırsat yakalayacağını sanarak… Halbuki işler öyle gitmedi, biliyorsunuz zaten Komintern’in de kaygıları var, sonradan ben bütün belgelere baktım. Bütün istediği Sovyetler Birliği’nin, savaş geliyor… Komintern dünya devletlerini ikiye ayırmış: Savaştan çıkarı olanlar, çıkarı olmayanlar. Kemalist Türkiye çıkarı olmayanlar arasına konmuş. Ve TKP’ye demişler ki, git ülkene ve gizli çalışmayı kesinlikle bırak ve sekter kavgalara kalkışma, karakolluk işe kalkma evet ve mevcut CHP idaresi, Kemalistleri, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını Alman aleyhtarı, anti-faşist Sovyet dostu ve emekçi halkın haklarına saygılı bir çizgiyi geçirmenin savaşını ver. Kolay bir şey değildir bu tabii.

(…)

Şimdi bu arada tabii ki Nazım hayranıyız. Nazım hapishanede o meşhur büyük ölmez insanlarını yazmaya başladı. Bir biçimde elimize geçiyordu ve Doktor’un kitaplarını toplatmaya başlamışlardı o zaman. Sakladık ve oradan da öğrenebildiklerimizi öğrendik. Sonra, diyorum ya, ben çok talihli bir adamım. 1951 yılında tevkifata uğrayan gruba bağlayayım da belirsiz kalmasın: 1943-44 yıllarında tam örgütü düzelttik, hazırlık yapmışız, baskı makinası aldık, baskıya gireceğiz, kendimizce parti adına güya yayın yapacağız.

1944’ten sonra asıl TKP ile temasa geçtik. Ve o zaman Mihri Belli arkadaşla çalışmalarımıza başladık. Bütün ekibi dağıttık. Ayrı ayrı yerlerde herkes üyesini buldu. Ve ben de o arada Akşehir’de hocaydım. Askeri öğretmendim. Oradan irtibat kuruyorduk. İstanbul’a geldiğimizde de zaten 44 hareketi hemen yakalandı. (…) Zaten ben yazılarımın birçoğunda değindim romanlarda da ve biz o zaman gene dışarıda yalnız kaldık ve bize bekleyin dediler ve belki yıllarca bekledik. O arada Mihri Belli gençlerle beraber harekete geçti. Biz de Mihri’yle beraber çalışıyoruz merkezde, o zaman Ankara’daki hareketleri izliyoruz falan ama Dr. Hikmet Kıvılcımlı hayal bizim için. Nazım’a varmak mümkün değil, onlar partinin kahramanları, eserler veriyorlar. Ve sonra 45’ten sonra… yalancı bir demokrasi ve partiler açıldı. Doktor Şefik Hüsnü harekete geçti. Şefik Hüsnü ile ben gizlilik zamanında tanıştırıldım. Bizim Mihri tevkif edilince bana bir adres vermişti oraya gidersin, dedi o gittiğim adres merkez komünistlerinin bağlantısıymış, o da beni Şefik Hüsnü’ye götürdü. Sonra o dönem başladı.

Yani diyeceğim, o yıllarda gizlide olan işlerden şu veya bu biçimde haberli olmaya çalıştık, ilişkiyi kaybetmemeye çalıştık ve Dr. Hikmet’i ve Nazım’ı hep özlemle, hayranlıkla seyrettik dışarıdan. Sonra tekrar harekete geçtim. 51 tutuklamasından içeri alındım, bunlar uzun hikaye tabi. Bunların ayrıntıları daha sonra yazdığım romanlarda geçiyor. Sonunda yine büyük bir talih eseri ile birlikte tutuklandım, kimlerle: Reşat Fuat, Zeki Baştımar -zaten tanıyorum onu-, Şefik Hüsnü, Mihri, Ahmet Fırıncı, Halil Yalçınkaya, Celal Benneci, TKP’nin bütün Merkez Komitesi, şimdi bu felaket bir olay… Ama benim için talih oldu; onları bir tek, yıllarca hapishanede gördüm. Ben üniversiteyi bitirdim ama benim gerçek üniversitem cezaevi eğitimim olmuştur.

Şimdi içerideyken biz, Doktor Vatan Partisi’ni kurdu. Onları izliyorduk zaten hapishaneden. Şefik Hüsnü’nün Dr. Hikmet’e nasıl büyük bir sevgi ve hayranlık duyduğunun ben tanığıydım. Ama hiçbirisini tanımıyorum, Kıvılcımlı yoldaşı biliyorum, hayranıyım…

Bizim asıl davadan başka, belli başlı üç tane dava açılmış. Gardiyan dövmekten tut, üste hakaretten… üç ay beş ay filan bunlar için ben azar azar devamlı İstanbul’a getiriliyordum. Talih bir defa yüzüme güldü. Doktor Hikmet Kıvılcımlı’yı ilk defa orda tanıdım. Şimdi o günden sonra hep beraber olduk daima, yanından ayrılmamaya çalıştım, çok şey gördüm, çok şey öğrendim ama bugün de daha iyi anlıyorum ki yazık ki onun kitaplarını ben gerçek hakkını vererek o zamanlar tam kavramamışım. Şimdi niye ben bu kadar duruyorum bunun üzerinde? Birçokları zaten der ki, ben Doktor Hikmet’le aman aman çok iyi anlaşırdık. Hayır öyle değildi, işte Nizamettin burada, bizim arkadaşlar bilirler, devamlı tartışırdık onunla ama tabii büyük kısımda hiç de haklı olmadığımı bugün daha iyi anlıyorum.

Doktor bizim Marksist-Leninist kavganın en yiğit önderlerinden biridir. Yalnız odur demem, vardır yiğit insanlar… Fakat Marksizm’e bir hizmet Türkiye’nin gerçekleri içerisinde gerçekten düşünsel katkılarda bulunmuş, bakın sözüme dikkat edin, tek adamdır. Şefik Hüsnü’yü tanıdım, biliyorum, çok iyi biliyorum büyük saygım var. Reşat Fuat öyle. Bu konuda iyi kötü yazı yazanlar var ama Doktor Hikmet çok farklı bir şey yaptı bu memlekette.

Ne yaptı Dr. Hikmet? Şimdi bugün Türkiye’nin en ünlü sorunlarını alalım. Din sorunu. Din sorunu hakkındaki bizim eski ve yeni o zamanki militan yoldaşlarımızın fikri vardı. Hala bugün Marksistim diyenler işte Marx’tan öğrenmişler din afyondur filan. Ama sosyal bir kurum olarak Türkiye’de din nelere oturuyor, neleri yapmamız lazım bizim bu konuda? Bu konuda ciddi biçimde düşünce yolunu açan Doktor Hikmet’tir. Bir gün bana, çok yanılıyoruz, dedi. Afyon, dedi Marx, doğru afyon ama afyon olmasaydı dedi, dişinizi çekemezdik dedi, ağrıdan kıvranır dururdunuz felaket olurdu sizin için dedi. O acıyı azaltma vasfı sınıflı bir toplumda egemen sınıfların hırsızlığı için kullanılıyor, işin felaketi orada. O zaman tutumumuzun farklılığı da ortaya çıkıyor, olması gerekiyor. İkincisi Kürt meselesi. Kemalist dönemde bizim kuşaklarda Kürt meselesi bilesiniz ki tam örtbas edilmiştir. Hele İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra. Kürtler o zaman çok geri bir şey istediler. İşte bu yobazların efendim gericidirler; İngiliz emperyalizminin, Fransız emperyalizminin maşasıdırlar; Kemalist Türkiye bunlara karşı korunmalıdır… Bir bakıma o günkü TKP’nin de aşamadığı nokta bu oldu. Neden? Bu çok çok kapsamlı bir konu, anlatırken bile çekiniyorum, eksik bakmaktan korkarım. Şimdi Kürtler Ortadoğu’nun en eski halklarından biridir. Geçende MHP Başkanı Devlet Bahçeli, biliyorsunuz büyük kurt, liderimizden biri maşallah. Diyor ki, gerekirse Anadolu’yu yeniden fethederiz! Bakın, çok büyük laflar. Şimdi İzmir’de ben, imza günü yaptılar… Bu arada orada bölge temsilcileri bana sordular bunu. Dedim ki valla iftihar ettim, böyle bir kahraman çıkmış Anadolu’yu fethedecek, fena mı dedim. Fatih Mehmet vardı, bir de Fatih Devlet olur. Ha, yalnız dedim üstada hatırlatmak lazım, biz Anadolu’ya girerken yani Malazgirt vadisinde Romen Diyojen’in yüz binlik Bizans ordusunu Alparslan on bin kişiyle dağıttı. Biliyor musunuz, bu on bin kişinin çoğunluğu, bir rivayete göre de hemen hemen hepsi Kürt’tü. Onun için dedim bu adama söyleyin, Anadolu’yu fethe kalkarsa yanına aman Kürtleri almayı unutmasın. Şimdi Kürtlerin bir talihi var ama bu bir talihsizlik oldu İdris-i Bitlisi diye bir ünlü alimi onların. Bu Uzun Hasan’ın da galiba medrese tahsilini yapmış, ulemadan bir adam… Yavuz Sultan Selim’le İdris-i Bitlisi sonra anlaşma yaptı ve Kürtleri Osmanlı’ya bağladı. Bir nevi özerk idareler verdi. Ayrı ayrı şıhlar, işte aşiret başkanları, beyler kendilerine göre bölgesel haklara sahip oldular. Bu toplumun değişmesinde olumsuz etki yaptı ve Kürtler bir araya gelip yeni bir döneme geçmek ve ekonomik birlik yapmak, burjuvazi yetiştirmek ve yeni bir toplumda bir ortak bir devlet kurmak -bunu beceremediler. Olmaz da, kolay değildir bu. Şimdi şu mesele bile saatlerce konuşulabilir. Ha, o zaman gerçekten gördük ki Kürtler aşiret başkanlarını koruyucu olarak görüyorlar bugün de öyle bazı solcular bunu diyorlar ama bu, sorunun çözülmesi için sihirli bir laf değil. Ha o arada bunların bir kısmı, birisi pardon şey… Nuri Dersimi’yi okudum, birçoklarını okudum. Tabii ki orada İngilizler de Fransızlar da Kürt beyleri ve aşiret derebeyleriyle işbirliği yaptılar. Nasıl ki bugün Ortadoğu’da adeta her türlü pisliği yapıyor ise. Şimdi bunlar aynı zamanda kimi rahatsız etti? Sovyetler Birliği’ni. Sovyetler Birliği yanıbaşlarında bir İngiliz veya Fransız emperyalist gücünün olmasına izin vermiyorlardı. O zaman ne yapıyorlardı Kemalist Türkiye’yi tuttular, TKP de bir nevi Komintern’in çizgisi dahilinde yürümekte olan bu çizgiden ayrılamadı. Ama buna rağmen, bakın buna rağmen yanımda keşke getirseydim, TKP’nin içinde, programında aynen şöyle diyor: Türkiye işçi sınıfı, işçi-köylü iktidara geldiği zaman Türkiye’deki büyük çoğunlukta var olan azınlıkları yani Kürtleri ve Lazları isterlerse ayrı bir devlet kurmak hakkını bahşeder, onlara verir, diyor. Yazılı bu. Bu görülmüyor. Şefik Hüsnü’nün yazısı var. Bu Ağrı harekâtı için, bu görülmüyor. Şefik Hüsnü diyor ki; yazık ki biz de yapamadık bir şey. Örgütlü alanına girmek bu arkadaşlarımızın kardeşlerimizin diyor. Nasıl girerdi? O zaman Kemalizm Doğu’da öyle bir terör yaratmış ki, Abdullah Paşa aşiret başını oğluyla birlikte çağırıyor, Elazığ’da sabah mahkeme yaptırıyor. Öğlende evvela oğlunu astırıyor, sonra babayı astırıyor. Bunları yaşadık. Kürt geçiniyor diye hangi Kürt, hangi komünist demokratik kitle örgütü nerede, kim hangi… kaldı ki TKP hiçbir zaman güçlü olmadı öyle. Kürtlerin önemli vilayetlerinde çok da güçlü olamadı. Kemalizm çok ciddi yağmaladı bizi. Şimdi o dönemde… niye bu kadar anlattım size ben? Bir kişi var ki Kürt meselesine dair, hala eskimemiş olan dört dörtlük bir kitap bıraktı.

Biliyorsunuz Kürt sorunu üzerine yazılmış Dr. Hikmet’in kitabı var. Bizim İsmail Hoca (Beşikçi) görmüyor bu olayları. Biz o zaman Kürt sorununun varlığını biliyorduk ve doğru yaklaşıyorduk olaya. Biz dediğim kim? Biz komünistler, kim? Doktor Hikmet’in kitabını okuyanlar. Bakın Kürt meselesine yaklaşımı bu.

Din meselesinde bunları aynen böylece söyledi adam. Vatan Partisi’nin kuruluşunda bu Eyüp konuşması var, tarihi bir konuşma… Ha o yüzden yakaladılar onları zaten, aldılar içeriye. Demin onu dedim, büyük mutluluk hissettim ama bir yandan üzülüyorum tevkif edildikleri için, bir yandan da mutluyum. Doktor Hikmet’i tanıdım. Doktor orada İslâm’ı tarif eder. İslâm’ın nasıl sınıfsal bir yapısı olduğunu anlatır ve bu Ebu Süfyan tayfasını anlatır. İslâm’ın, temelinde nasıl ilkel komünal bir takım öğelere dayandığını anlatır. Uzun uzun anlatır birçok şeyleri. Ben orda öğrenmişim programı. O zaman anlaşılmadı ama sonra olayların Doktor Hikmet’in ne kadar haklı olduğunu gösterdi.

Şimdi bakın, benim son zamanlarda değindiğim bir iki nokta var, zaten çoğunu yazdım, ilgili notlar var. Kürt meselesi ve din meselesini ben Doktor’dan öğrendim. Geçenlerde genç bir sosyalist arkadaşımız bir yazı yazmış. Bana diyor ki, işte Marx’ın o sözü alıp işte din dediğin afyon falan… Sonra da diyor ki, ya Vedat Türkali işte böyle diyor. Ee öyle, sağol da, bir şey öğretmedin ki sen; değil mi? Bakın bugün koca bir kitle İslâmi esaslar çizgisinde aldatıldı, aldatıldı ve bir şey değişmedi. Neydi, eskiden laikler soyuyordu, şimdi dinciler laikleri soyuyor, değişmiyor. Laikti-şeriatçıydı kavgasıyla bir yere varılmaz. Laiklik yapıp şeriatçıları tasfiye etmek bir zamanlar belki sloganıydı Kemalistlerin… İşte o Jakoben tavrı içerisinde Batı burjuvazisinin kazanımlarını bize bildirmek gibi çabası oldu, onu da gördük, yaşadık zaten ama bugün olaya farklı bakmamız lazım. Bu farklı bakışta geçmişte bize kim ışık tutacak, işte başta Dr. Hikmet Kıvılcımlı.

Üçüncüsü Osmanlı eski tarihimiz ve bu tarihe bakışımız… O konuda da bize çok önemli yapıtlar verdi. Osmanlı Tarihinin Maddesi, zaten bütün bunları sonunda ne yapıyor, asıl büyük Tarih Tezi’ne bağlıyor. O Tarih Tezi çok önemli bir tarihsel buluştur. Marx’a katkıdır, Marksizm-Leninizm’e katkıdır. Kendisi ilk defa Finans Kapital’in, Türkiye’de kapitalizmin olmadığını ve egemen olan şeyin finans kapital olduğunu… o bilinci veren Dr. Hikmet’tir. O, Demokrasi diye şöyle ufak bir kitabı var. Hepiniz onu okuyun, tavsiye ederim. Şimdi bakın, bu adam bunu hangi şartlarda yaptı? Komintern o zaman Doktor Hikmet’in biraz sertçe çıktığı Kemalizm’e karşı işte kışkırtıcı olunmamasını tavsiye ediyordu. Hem o disiplini bozmamak durumundaydı, hem de doğruları söylemek… Ufacık şeyde çok şeyi ispatlamıştır, göstermiştir. Evet, şimdi ben o kitabı okumanızı tavsiye ederim, Doktor’un çoğu kitaplarını okumanızı tavsiye ederim.

[…]

Evet, bugün Doktor Hikmet’ten, asıl bugün öğreneceğimiz şeyler var. Dr. Hikmet politik tavırları içerisinde başarılı oldu mu? Hayır olamadı. Olamadı, çünkü o dönemde onu anlayabilecek kadar hazır bir ortam Türkiye’de oluşmamıştı. İkincisi o konuda pek talihli sayılmaz, yanına yaklaşanların çoğu yeteri kadar ona destek olma yükünü taşımıyorlardı. Çünkü Türkiye’nin birikimi daha çok ilkeldi. İşin bu kadar ayrıntısına gidemiyordu. Bilinçsiz sol hareket, ister istemez Kemalist sol hareketin gölgesinde devam ediyordu, çok aykırı geliyordu bu sözler, birçok iddialar o günkü Türk soluna. Bugün bile mesela ben Türk solu içerisinde Kürt sorununu doğru dürüst anlayan, din sorununu doğru dürüst anlayan, tarihe doğru bakan çok az adam gördüm.

Beni suçluyorlar mesela Kürt sorununa yaklaşımım yüzünden. On beş senedir yazıyorum ben. Birçokları anlamıyor. Kürt deyince hemen aklına başka şeyler geliyor. Neden? Önyargılardan dolayı, Doktor yazmış kitabında bunu okumak gerekiyor, bunları iyi kavramak gerekiyor. Şarkı der ki “Bedbaht ona derler” ki bilmem anımsadınız mı? “Bedbaht ona derler ki elinde cühelanın/Kahrolmak için kesb-i kemâl-i hüner eyler” anımsadınız mı? O kadar talihsizdir ki CHP’nin elinde kahrolmak için “kesb-i kemâl-i hüner eyler” yani okur ama kimseye derdini anlatamaz, acı bir söz tabii. Şimdi Doktor emekçiden şaşmıyordu. Temel, emekçiler… Emekçi halkın vasıfları ne, emekçi halk dinli dinsiz diye ayrılmaz? Soyan soyulan insanların içerisinde ayrı gücü temsil eder; asıl gücü, tarihin gücünü temsil eder. Millet ayrımı da yoktur tabii ki. Doktor’un bütün çabası, tarihe oturmak, halka oturmak ve emekçi halkla birlikte ülkede bir şeyler yapılabilmesi… Türkiye o günlerde buna hazır değildi. Belli sloganlar Batı sosyalizminden kalmış, bazı şeyler bunların tekrarından öteye gidilemedi maalesef, gidilemiyordu. Türkiye İşçi Partisi’nin en revaçta olduğu zamanlardan birinde ben Avşa’daydım. Behice Boran, benim iyi ahbabımdı. Ailece görüşürdük, onla da beraberdik. Kalktı Doktor da geldi. Doktor bana geldi, Behice Hanım’la beraber. Oturduk ettik. Benim kafam direkt acaba bu ikisini birleştirebilir miyim? Birlikte olabilirler mi? Doktor’a söyledim, “hemen” dedi. Behice Hanım kati yanaşmadı. Şimdi Behice Hanım iyi bir sosyalist, bilirsiniz, vay hain mi diyeceksiniz. Hayır, değil. Anlamamıştı, tanımıyordu. Yıllarca benim anlatmama rağmen… anlatamadım. Bunlar çok basit gibi görünür ama aslında çok kapsamlı sorunlar ve bizim ilacımız, bu kapsamlı sorunların çözümünden geçiyor.

Şimdi bakın bu salonda aşağı yukarı belki on küsur örgüt var bildiğim kadarıyla. Şimdi bakın bu şöyle bir şeyden doğuyor, vaktiyle yok muydu bunlar, vardı. Şimdi Marx’ın, Engels’in medeni tavırlarına bakmak gerekiyor. İkinci Enternasyonal zamanında sosyal demokrat partilerin ülkeleri bir harbe girdiler. Dönek dediğimiz Kautsky de… Kautsky ile Menşevik gruplar işi iyice bozdular. Ne yaptılar? Bir can havliyle mecliste burjuvazinin savaş planlarını desteklediler, harp bütçesine oy verdiler. O zaman bütün sol, hepsi isyan etti. İsyan ettiler ama büyük bir kısmı da oy verdi. Ha bir kısmı ayrıldı, bunlara pasifist dendi, biz bu savaşı reddediyoruz dediler. Bu karıştırılıyor bir defa. Üçüncü bir yol vardı. Kimdi onlar, işte Leninistlerdi. Leninizm’in çizgisinde olan başka ilerici Marksistlerdi. Onlar ne yaptılar? “hayır, silahı alın elinize ama karşıdaki insanla vuruşmayın, başındaki soyguncuları, onları temizleyin” dediler. İşin özü bu. Şimdi bunu dedikleri zaman azınlıkta kaldılar. Ve sol ismi altında birçok partiler de maalesef bu çizgide tereddüte düştüler. Brest Litovsk anlaşmasını yaptı Lenin. Birçok partiler karşı çıktı. Halbuki net olarak “halka biz barış vaat ettik, bunu yapmalıyız” dedi. Birçok sorunlarda böyle açık şeyler çıktı. Şimdi bakın bütün bunlara rağmen niye bunları anlatıyorum? Birçokları karşı çıktı, çıkacak tabii ama bütün bunlara rağmen Lenin o partiden ayrılmadı. Sosyal Demokrat Partisi Bolşevik grubu diye ayrı bir çizgi olarak durdu içlerinde, ayrılmadı. Çünkü ayrılık çok zaruri olmadığı zaman düşmana hizmet olur. Ben iyi kötü takip ediyorum, bakıyorum ne kadar basit şeylerde, kolayca beraber olabilmesine hiçbir engel olmamasına rağmen bile bir ortamda parçalanmalar oluyor. Bu sağlıklı değil. Bugün bütün arzumuz şu, birleşmeliyiz. Bizi kim birleştirebilir? Benim yaşadığıma göre şöyle bir toparlamaya çalıştım. Eskiden bize hazır olarak bol malzeme bırakan, bol düşünce bırakan kişi, galiba tek kişi Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dır. Ama efsaneyi sevmem. Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın hiç mi bir eksiği yoktu, yanlışları yapmadı da bütün hep etrafındakiler mi suçluydu. Hayır, öyle değildi. İnsanlar yanlış yapabilir hele politik hayata düşüldüğü zaman kaçınılmaz olur bu. Marx ve Engels 19. yüzyılda Alman işgali zamanında yanlış yaptılar Almanya’da. Londra’da kendileri itiraf ettiler. Biz şu konuda yanlış karar aldık, diye. O başka, Marks’ın, Engels’in ve Lenin’in ana hatlarla ortaya koyduğu şeyler başka. Şimdi Lenin diyor ki: “Biz hata yaparız” diyor. “Onun için tarihte üç dört siyasi partiler oldu, battılar, biz batmayız” diyor komünistler. Ama biz battık, iktidarı kaybettik neden demek ki yanlışlık yaptık. Çünkü biz o kendi kendimizi eleştiri mekanizmasını doğru işletmedik, doğru işletmedik yanlış işlettik. Ve o hale geldi ki iktidarı ellerine geçiren kişilerin fikri değişir, şunu kabul et yoksa hainsin durumuna düşürüldük. Çok sert davrandık. Bakın, Bolşevikler savaşa hazırlanıyorlar, Kırım Savaşı’na, orada bir karar veriyorlar. Bir çıkış yapacaklar, gizli karar veriyorlar. Kamanev ve Zinovyev tutuyor diyorlar ki yanlış bu, bir buçuk iki yapmayalım. Şubat hareketidir galiba. Ve Lenin diyor ki, denememiz lazım. Kavgalar gürültüler birlik kararı alıyorlar. Ne yapıyor? Gidiyor, Kamanev’le Zinovyev, dedim ya Sovyetler’de Bolşevikler yakında isyan hazırlıyor diyorlar. Bu bir suç! Hem de affedilmez bir suç. Şimdi daha sonraki dönemde ne yapıyorlar, ne yapıyorlardı, böyle birisini öldürüyorlardı. Ama bu yoldaşların ne kadar eski, değerli hizmet vermiş kişiler olduğunu bildiği için Lenin ne yapıyor, iki sene Türkistan’a sürgün yapıyor. Sonra gene görev verdiler.

Diyeceğim, insanca tavrın, asıl o tavrın bizim için çok gerekli, çok lüzumlu olduğunu unutmamamız lazım. Tartışmaları yaparken, siyasi görüşlerimiz arasındaki farkları belirlerken birbirimize kıyıcı olmayalım, anlamaya çalışalım. Anlaşılacak mesele o kadar zor değil, mesele özünde çok basit ama lütfen bu işlere giren insanlarımız da, militanlarımız da ille de başkası suçlu ben haklıyım deyip sekter bir tavra girmesinler ve kontrollü uzlaşma kültürümüz olmalı, demokrasi kültürümüz olmalı. Anca bizi bu yol, belki aydınlığa çıkarır. Ben hayalci değilim. Her şeyi konuşacağız da, hayır diyenlerin yollarına bakın, biz anlaşamazsak düşman sevinir. Bizi istemeyenler sevinir.

Şimdi din meselesinde ne vakit bir ülkede devrimciler dincilerle yani halk kitlesine, daha doğrusu, dini inançlarına saygı göstermesini bekleyen halk kitlesiyle aralarına din meselesini sokmamışlarsa iktidara yakın olurlar. Zaten okudum ben yazılarını diyorlar ki niye sizin partinizde din ile ilgili bir söz yok. “Çünkü” diyor, “biz aptal değiliz de ondan diyoruz biz”. Herhangi bir ilerici ateist bir mimarlar doktorlar grubuyla ilerici bir işbirliğine kalksak burjuvazi egemen sınıf hemen bak Allahsızlar şunlara bakın dinsizlere takılıyorlar diye bizi kışkırtır halkımızı diyor yani. Şunu bilirim, halk kitlelerinin dini inançları rahatsız edilmeden işbirliği yapıldığı anda her vakit egemen sınıflar eyvah din elden gitti diye halkı kışkırtırlar. Ama siz biliyorsunuz Maraş katliamı Komünistler Kur’an-ı Kerim’i lağımlara attılar, cami bastılar diye yaygarayla milleti taktılar peşlerine, çok yerde bu böyle oluyor. Bunda dikkatli olmak lazım. Bakın İtalya’da ne oluyor. Aldo Moro diye bir adam… Aldo Moro, Hıristiyan Demokrat Partisi’nin başkanı, böyleler o zaman, ki rakipler İtalyan Komünist Partisi’yle. İtalyan Komünist Partisi çok güçlü ama Amerika CIA da çok güçlü. Kendince bir savaş veriyor, anlıyor ki adam, Aldo Moro, bugün Amerika bizi mahvediyor. Tarihi anlaşma diyorlar. Komünist Partisi’ni çağırıyor, ittifaka başlıyorlar, iktidara geçecekler ama böyle bir durumda ne oluyor? Amerikan emperyalizmi diyor ki çok tehlikeli oyunlar oynuyorsunuz Bay Aldo Moro diyor, o kadar. Ve adamı kaçırdılar öldürdüler. Adam kaçıranlara demiş ki ben başıma geleceği biliyordum yazdım bile, öldürüldü ve o iş kaldı. Peki kimdi kaçıranlar kimdi, Kızıl Tugaylar. Bakın en keskin slogan atanlar, Kızıl Tugaylar ne olduğu belli değil. Son derece karmaşık bu işler ve tabii CIA yapıyor. Bakalım şimdi İtalyan Komünist Partisi bu sürprizi nasıl gösterdi? Onların dünyada ekol olmuş Togliatti gibi bir liderleri var. Birinci dünya savaşında Moskova’da Komintern’de. Almanlar Avrupa’yı işgale başlayınca Afrika’dan gitti İtalya’ya. Komünist Partisi’nin bütün militanları, liderleri karşıladılar onu. Adamlar yıllardan beri en ağır baskıda, kelle pahasına kavga yürütmüşler. Diyorlar ki, işte şu kadar insanımız var, bu kadar mücadele ediyoruz burada ama diyorlar parti yönetiminden bir yoldaş ama burada bir şey var diyor, nedir diyor. Bizim parti üyelerinin yüzde yetmiş sekseni kiliseye gidiyor diyor. Bakın şimdi. Hemen Togliatti, katiyen diyor engellemeyeceksiniz, karşı çıkmayacaksınız, olduğu gibi bırakın diyor, aynen devam etsin, adam hayatını tehlikeye atmış, işkencelerden geçmiş, partimizi tutmuş, siz şimdi adamı vay sen dincisin diye kovacaksın. Bakın Lenin partili olan kişilere illa da bir partiye girmeye mecbur değil ama girecekse kabul etmiyordu çünkü Rus kilisesi Çarlık sisteminin çok çirkin iğrenç bir aletiydi ama Müslümanlara öyle demedi. Müslümanlar isterlerse dedi camiye gidebilirler ve Türkiye’deki Komünist Partisi, Türkiye’nin komünist partilerinde militanlar ayrılmak zorunda değildirler dedi. Demek ki, bilimsel Marksizm diyor ki: Marksizm’in bilimini öğren diyor, kafanı işlet diyor, kafanı işlet diyor, kafanı. O gün, halkı nasıl yanına alacaksın ve bu hırsız soygun çetesini başımızdan nasıl kovabilirsin? Halkı yanına almazsan ne olur, işte öyle oluyor. Bakın Güney Amerika’da bugün başarılı oluyor. Biliyor musunuz Güney Amerika’da Katolik papazları ve radikaller kardinaller içinde, ki bunlar aforoz edilebilirler yani. Dağda, dağa çıkan devrimcilerin yanında yer alan papazlar var bakın. Küba üst üste başarı sağlıyor. Ben Fidel Castro’nun kitabını okudum. Güney Amerikalı bir kardinalle konuştu üç gün üç gece. Okumanızı tavsiye ederim ve din kesimiyle nasıl ilişki kuruyorlar, niye onlar önleyemiyor onlar böyle bir şeyi? Ve Amerika kıyamet koparıyor. Bakın Amerika kaç sene geçti, burunun dibindeki adayı durduramadı, susturamadı, işgal bile edemedi. Halkınla sen eğer çatışmaya girmezsen, halkın seni tutarsa istersen yüz bin kişi ol, beş yüz bin kişi ol, güçlüsün. Eğer halkın sana yanaşmıyorsa çok çok önemli şeyler düşünebilirsin ama yazık, o düşüncen senin yanında kalır. Şimdi biz de bu konuda en gerçekçi yolu gösterebilecek kişi ben yetmiş yıldır komünist partisinde şu ya da bu şekilde oldum. Gördüğüm kadarıyla dört dörtlük, Dr. Hikmet’in gösterdikleridir, öğretmeye çalıştıklarıdır. Ama buna rağmen demiyorum ki bunu belleyin slogan atın… Hayır, lütfen hep okuyalım, demin dediğim yumuşaklıkta bunu aramızda tartışalım. Vay hain, diye çıkmayalım. Yanılma payı da kabul edelim ve halkımızı yanımıza alalım. Bu hırsız çetesi başka türlü gitmez. Kaldı ki bu gün dünya Doktor’un çok önem verdiği finans kapitalizminin çöküşünü yaşıyor. Bakın ne palavra sıktılar değil mi? Yeni bir dönem başlattılar ve o yeni dönem de daha şeyden başladı biliyorsunuz Friedman’dan yeni liberalizm diye. Thatcher ve Reagan dönemi… Dünyayı soydular ve yıkılan sistemlere karşı da korkunç tepkiliydiler. Ve biliyorsunuz, Thatcher, ben Londra’daydım o zaman, diyor ki, sosyalizm döneminde dikilmiş ağaçları bile keseceğiz, Sosyalizmin hiçbir şeyini istemiyoruz diyor. Şimdi bakın bütün bu keskinlikleri ne oldu? Dünya kapitalist-emperyalist sistemi yani finans kapital çöktü. Düzeltemez kolay kolay. Dünyanın bu çizgide kavga vermenin uyarması içinde ve geldiği çağda biz kendi ülkemizde bizi bu konuda çok daha ileri uyaran bir düşünürümüze sahip çıkalım yani devrime sahip çıkalım.

HİKMET KIVILCIMLI, TARİH TEZİ VE DOĞRUSAL TARİH ELEŞTİRİSİ – ALP YÜCEL KAYA

Bu haftaki yazımız değerli hocamız Alp Yücel Kaya’nın solun Türkiye tarihi yazınını incelediği yazısının “Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Tezi ve doğrusal tarih eleştirisi” başlığını taşıyan bölümü.
Alp Yücel Kaya hocamız, Devrimci Marksizm Dergisi’nin 50. sayısında (Bahar-Yaz 2022) yayımlanan “Üretim tarzı, sınıf, devlet: Solun Türkiye tarihiyle sınavı” başlıklı yazısının 6. bölümünde Kıvılcımlı ustamızın Tarih Tezi’ni sarih biçimde ortaya koyuyor. Kıvılcımlı’yı belli bir bütünsellik içerisinde tartıştığı için yazının tamamının okunmasını öneriyoruz, bunun için de yazının linkini ayrıca paylaşıyoruz. Ve yazıyı yayımlamamıza izin verdiği için kendisine ayrıca teşekkür ediyoruz.
https://www.devrimcimarksizm.net/tr/alp-yucel-kaya-uretim-tarzi-sinif-devlet-solun-turkiye-tarihiyle-sinavi

Ahmet Kale – Göksal Caner Malatya

Fişek’in 1960’lar, Çulhaoğlu’nun 1980’ler ve Savran’ın da 1990’larda Eşitsiz ve Bileşik Gelişme (EBG) üzerinden farklı derecelerde Türkiye tarihi okuması yaptıkları görülüyor ama Nail Satlıgan[1] bu tür bir okumayı ilk ve çok daha kapsamlı bir şekilde yapanın Hikmet Kıvılcımlı olduğunun altını çizmektedir.[2] Satlıgan, Kıvılcımlı’nın (1930’larda TKP içindeki muhalif konumu kadar) aşamalı devrim ve demokratik devrim yaklaşımlarına mesafesi ve aynı kavramlarla konuşmasa da EBGY doğrultusundaki finans-kapital analizi göz önünde alındığında Trotskizm ile bağının kuvvetli olabileceğini ileri sürer.[3] Ergun Aydınoğlu da Kıvılcımlı’nın 1930’ların başlarında yazdığı Yol serisinden Parti ve Fraksiyon’a atıfla (“Komünist Enternasyonal … [d]eğil bir aşamayı, bir konağı, hatta bütün bir dönemi atlama olanağını pratik araştırmalarla saptadı. Çin örneği [1925-1927 devrimi] bir ülkenin hiç kapitalizm dönemine uğramadan, pre-kapitalist ilişkilerden, Sovyetler köprüsü aracılığıyla doğru sosyalizme ve komünizme gitme olanağını gözle görülür, elle tutulur hale getirdi”[4]) Komünist Enternasyonal’de kabul edilen Stalin ve Buharin’in aşamalı devrim tezlerinden haberdar olmadığı ve “hiç farkında olmaksızın, Troçki’nin ‘sürekli devrim’ anlayışını Türkiye devrimine uyarlama çabası içinde olduğunu” söyler.[5]

Ama Kıvılcımlı’nın düşünce dünyasının da hep aynı hatta gittiğini söylemek pek mümkün değildir. Aydınoğlu’na göre, 1930’larda hazırladığı Yol serisi Komünist Enternasyonal’in Stalinizm öncesi teorik birikimini yansıtan bir metindir; II. Dünya Savaşı sırasında kaleme aldığı Devrim Nedir? Komintern’in teorik geleneği çerçevesinde ele alınabilecek bir metindir; EBGY’ye koşut bir okuma yapılabilecek Tarih Tezi 1937-1950 arasındaki uzun tutukluluk döneminde yazılmıştır; Vatan Partisi döneminde aşamalı devrim anlayışını benimsemiştir; 27 Mayıs sonrası aşamalı devrim anlayışı devam etmiştir; bütün bu süreçte bir türlü tipik Stalinist bir çerçeveye girmemiş ya da girememiştir; 1960’ların sonu 1970’de (15-16 Haziran sonrası) Yol yazarı gibi konuşmaya başlamıştır; nihayetinde “27 Mayıs 1960’tan 1971’de ölümüne kadar, 1920’li, 30’lu ve 40’lı yıllarda yazdığı ve yeni konumu itibariyle ‘aykırı’, ‘çelişkili’ görülebilecek pek çok şeyi savunmaya devam ettiği görülür”.[6]

Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi bağlamında Marksist tarihçiliğe katkısı çok özgün ve kapsamlıdır, farklı dönemlerde kendi düşüncelerinde sıçramalar yer aldığından (aynı zamanda düşünceleri ile siyasi müdahaleleri arasında uyumsuzlukları da göz önüne alınca) yorumlanmaları çok ayrıntılı bir çalışma gerektirir.[7] Bu makale çerçevesinde katkısını hakkıyla değerlendirmek tabii ki mümkün değildir. Onun gibi söylersek “[b]uraya kadar … ‘yıldırım hızı’ ile paldır küldür geçtik! Fazlasını ‘bu terazi’ çekmez de ondan”.[8] Yine de özgünlüğünü, sınırlı da olsa ortaya koyabilmek için aynı şekilde (“paldır küldür”) belirli çalışmalarından faydalanarak (geliştirdiği temel kavramlar çerçevesinde) Tarih Tezi’nin ana hatlarını ortaya koymak ve bu anlatının EBGY ile koşutluğunun altını çizmek istiyoruz. Bunun için göreli olarak tutarlı bir bütün arz etmesinden dolayı ağırlıklı olarak 1965-1971 arası yayımladığı veya yayıma hazırladığı çalışmalarını kullanacağız.[9]

Kıvılcımlı’ya göre teori ve pratik kökünü tarihten alır, “[o]nun için, Bilimcil Sosyalizmin soyadı TARİHCİL MADDECİLİK’tir”.[10] Ama “tarihcil maddecilik” farklı ve yoğun bir çabayı gerektirmektedir çünkü iki anlatı literatüre hakimdir ve aşılmayı beklemektedir: tarih öncesinin bilinmeyişi nedeniyle tarihin tekerrür ettiğine dair anlatı; Yakındoğu tarihinin bilinmeyişi nedeniyle Akdeniz çevresinden Batı Avrupa’ya doğru kölelik-derebeylik-kapitalizm gidişatına dair anlatı. Bu iki anlatı Batı toplumunun tarih gerçekliğini az çok sunabilmekte ve Batı’da sosyal devrimciliğin teorik ve pratik bütünlüğünü sağlayabilmektedir ama Türkiye’ye dair hiçbir şey söylememekte[11], “Doğu için … teorik bir boşluk ve karanlık” ortaya koymaktadır. “[B]ugün Klasik Tarih Bilimi Batıda (Kapitalizm’de) ve Doğu’da (Formel Sosyalizm’de) henüz yukarıda değdiğimiz iki genel ve özel eğilimden kurtulamamıştır”.[12] Böylece Batı ve Doğu’nun özgünlüklerine dayalı doğrusal bir tarih yazımı ortaya çıkmaktadır, bu özgünlükleri aşacak doğrusal olmayan bir anlatıya ihtiyaç vardır:

Özellikle Türkiye’nin ve Osmanlı İmparatorluğunun, genellikle “GERİ ÜLKELER” in ekonomik ve sosyal gerçekliklerini gereği gibi düşünmek ve hele davranmak istedik mi, her şeyden önce: O klasik burjuva Tarihçiliğinin SOSYAL DETERMİNİZM DÜŞMANLIĞI diyebileceğimiz eğilimini gidermek zorundayız.[13]

İlk önce Kıvılcımlı’nın evrensel anlatısına bakalım. Kıvılcımlı tarihi yazı ve medeniyetle başlatır, Protosümerlerden Batı Roma’nın yıkılışına kadarki medeniyetler Antika Tarih’in, Batı Orta Çağı’nın bitişinden günümüze dek uzayan kapitalist medeniyet Modern Tarih’in konusudur, her ikisinin arasında ise Orta Çağ yer alır. Kıvılcımlı’ya göre hangi çağda olursa olsun, insan toplumu üretici güçlerle hareket eder. Üretici güçlerin ilk ikisi maddeye, son ikisi insana dayanır:

– Teknik (toplumun doğayla mücadelesinde kullandığı araçlar)

– Coğrafya (toplumu dışardan çevreleyen maddi ortam; iklim, doğa, vb.)

– Tarih (toplumu içerden çevreleyen manevi ortam; gelenek-görenek, vb.)

– İnsan (toplumun dış maddi ve iç manevi ortamını teknik araçla işleyen kolektif aksiyon; güç, vb.).[14]

Tarih, insanın gelenek-göreneklerle yaşadığı coğrafyaya göre, bir tekniğe dayanarak giriştiği “yaşama güreşinde”, kolektif aksiyonundan doğar ve gelişir; “Tarihte her şeye can veren bu Kollektif Aksiyondur”.[15] Antika tarihte barbarların “gelenekli-görenekli üstün kollektif aksiyonları” tek vurucu güçtür, bu dönem aynı zamanda barbarların medeniyete geçiş tarihidir. Antika tarihte medeniyet içinde Modern Çağ’ın sosyal devrimlerinde görüldüğü gibi yeni bir sosyal sınıfın, eski sosyal sınıfı devirip yeni bir medeniyet kuracak kolektif aksiyon gücü yoktur. Yalnızca “eskimiş medeniyetin üretici güçlerini boğan üretim ilişkilerini kökünden kazıyacak barbar yığınları” vardır. Bunlar eskimiş medeniyette olmayan gelenek-görenek ve kolektif aksiyon üretici güçlerini harekete geçirirler; eskimiş medeniyet dayanamayıp yıkılır. “Bu da bir devrimdir, ama sosyal devrimin tersine eski medeniyeti kurtaracağı yerde yok ettiği için ona tarihsel devrim adı verilir”. [16] Tarihsel devrimlerde barbarlar içeriden, teknik üretici güçler dışarıdan eskimiş medeniyeti yıkarlar; yeni bir medeniyet ortaya çıkar ama “son tahlilde kesin hükmü maddi üretici güçler (teknik, coğrafya)” verir. Bir başka deyişle eşitsiz ritimde ilerleyen toplumların çarpışması farklı aşamaları bir araya getirir ve toplumsal sıçramalar ortaya çıkar, Kıvılcımlı bunu şöyle ifade etmektedir: “[T]arihsel devrimle insanlık durmak, hız almak için gerileyip atlar. Bu atlayış, çöken medeniyetin, Barbarlık içine attığı maddi üretici güç kollarının çeşidine göre çeşitli sonuçlar verir”.[17] Bu çerçevede Kıvılcımlı antika tarihte iki çeşit tarihsel devrim öngörür:

1- Coğrafya ve teknik üretici güçlerine gebe bir ülkede yaşayan ve kentten çıkan barbarlar yıktıkları medeniyetinkinden daha ileri üretim ilişkileri kurabildikleri ve yıktıkları medeniyetin kurum ve kuralları yerine kendi kentlerinin kurum ve kurallarını dayatacak güçte bulundukları için çöken medeniyetten daha ileri özgün bir medeniyet yaratırlar;

2- Coğrafya ve teknik üretici güçlerine gebe olmayan bir ülkede yaşayan ve sürücü çoban konumundaki barbarlar ise eskimiş medeniyetin ekonomi temelini ve üstyapı kurum ve kurallarını olduğu gibi benimserler, yeni üretici güç oluşturamazlar, yaptıkları eskimiş medeniyetin doğuş zamanındaki ilişkilerini diriltmekten ibarettir. Bu şekilde eski medeniyet canlanır, daha ileri ve özgün bir medeniyet doğmasa da eski medeniyet bir “rönesansa” uğramış olur.[18]

Antika tarihte her medeniyet yıkılışında barbar yığınlarından bir bölümü medenileşir, böylece yeryüzünde medeniyet alanı genişler, Kıvılcımlı’ya göre bu niceliksel gelişmedir; medeniyetin fethettiği yeni coğrafya ve yeni teknik üretici güçlerin toplumun ekonomi temelini biraz daha ileriye götürmesi ise niteliksel gelişmedir. Modern Çağ ile yeni üretici güçler sağlayacak coğrafya bölgesi kalmayıp modern sosyal sınıflar ortaya çıkınca tarihsel devrimler sona erer, sosyal devrimler başlar.[19] Yeni sınıfların kolektif aksiyon üretici güçleri “teknik gelişime ve insanlığın ilerleyişine engel olabilecek eski egemen gerici sosyal sınıfların çökkün istibdadını [giderebilir]”, medeniyet yıkılmadan “yeni ve daha ileri üretim ilişkileri sağlayan bir Sosyal Düzen” kurulabilir. 17. ve 18. yüzyıllarda kapitalizmi ortaya çıkaran devrimler, 19. ve 20. yüzyılda sosyalizmi ortaya çıkaran sosyal devrimler böyle ortaya çıkmıştır; böylelikle “Modern Çağ tarihinin geçiş ve atlayış kanunları artık sosyal devrimler kanunu olmuştur”.[20]

Tarih Tezi’nde ortak mülkiyet-özel mülkiyet çatışması da lokomotif görevi görür: Antika Çağ’da tarıma dayanan kent içinde toprak ilk önce ortak mülk olarak toplumundur. Kentte tefeci-bezirgân özel sermaye gelişince toplum sosyal sınıflara bölünür. Kentteki toprak mülkiyeti özel kişi mülküne evrilirken, kent dışı ortak mülkiyete dayalı kalır; medeniyet özel kişi mülkiyetinden yükselir, sınıf çelişkileri içinde yozlaşır; barbarlık ise ortak mülkiyet ile yürür, sınıf çekişmesi bilmeyen kardeşler topluluklarından oluşur. Barbarlıkla medeniyet arasındaki temel çelişki mülkiyet ilişkilerinde yoğunlaşır. Böylelikle barbarlarla medeniyetler, ortak mülkiyet ile özel mülkiyet denizlerle karalar arasındaki Med ve Cezirleri andıran çelişme ve çekişmeler ile mücadele içinde olurlar ki buna tarihsel devrim kanunu denebilir.[21]

Kıvılcımlı’ya göre tarihsel devrimler çağı pre-kapitalist dönemi kapsar, sosyal devrim çağı ise kapitalizmin icadıdır. Ama pre-kapitalist ve kapitalist ekonomi ve toplum ilişkileri biri önden, ötekisi arkadan gelerek birbirini izlemiş gibi gözükmekle birlikte, “birbirleriyle kıyasıya güreşmiş, birbirlerini alt etmiş, yerinde yok etmiş iki insan düzenidirler”.[22] Pre-kapitalist toplumlarda sermaye üretim sermayesi değildir, tefeci-bezirgân sermayesidir, toprağın efendisi toplumu yönetir olduğundan tefeci-bezirgân sermaye fırsat bulur bulmaz kendisini toprağa yatırır, derebeyleşir; kapitalist toplumlarda sermaye, üretimi tekeline geçirmiştir, her şeye egemendir. Kapitalizmde sermayenin egemenliği toplumu bütünüyle tepeden tırnağa altüst ettiği için sosyal devrim ortaya çıkar.[23]

Kıvılcımlı inşa ettiği bu evrensel anlatı içinde özgünlükleri nasıl ele almaktadır, şimdi bunu görelim. “Kapitalizm ilk defa nerede yerleşti?” sorusuna, Kıvılcımlı’nın cevabı “İngiltere’de”dir.[24] Nedeni ise İngiltere’nin hiçbir zaman Doğu gibi tam anlamıyla (hatta Kıta Avrupası gibi de) medenileşememesinden ve “ardı arası kesilmez barbar akınları yüzünden boyuna taze ‘tarih ve insan üretici güçleri’yle aşılan[masındandır]”. Burada krallaşan barbar şefleri, bir türlü Doğu’dakiler kadar insanüstüleşememişler, firavunlaşamamışlar ve nemrutlaşamamışlardır.[25] Barbar kan şefleri kendilerini kralla eşit saymışlar, Magna Carta ona dirençlerinin sonucu olarak ortaya çıkmıştır[26]:

Doğu’da: “Teba’yı şahanenin mal ve canı, ırz ve namusu efendimizindir” denir. İngiltere’de bunu hiçbir kral iddia edememiştir, niçin? Çünkü halk onun alnını karışlamıştır. Şark toplumunda, kim olursa olsun, başa geçen en alçak kişinin önünde hemen kul köle kesilmek prensibi, her türlü tartışmanın her zaman dışında bırakılmıştır. Neden? Binlerce yıllık medeniyet, Doğu insanını paçavraya çevirmiştir de ondan. İngiltere’de Kralın da, sapıtacak hakimin de, işkenceye kalkışacak karakolun da karşısına dikilen şey: Magna Karta’nın 61. maddesi değildir. Bütün dünya Anayasaları böyle “ölü edebiyat”larla doludur. İngiltere’de Magna Karta’yı, yahut anayasasız insan haklarını “tartışılmaz” kılan güç, İngiliz halkının hiç şakası olmayan “ayaklanma tehdidi”dir. Bu güç, Anayasa-babayasadaki “direnme hakkı” değil, burnundan kıl koparttırmayan İngiliz halkıdır.[27]

Bunun kaynağı barbar kalabilmeleridir; bu şekilde birbirlerine karşı müthiş bağlı olmuşlar, eşit, doğru, yiğit bir hürlükle hareket etmişlerdir; “Geliş, doğrudan doğruya her milletin içinden çıktığı tarihöncesinden, ilkel sosyalizmdendir”.[28]

Kıvılcımlı 14. ve 15. yüzyıllarda İngiltere’deki köylülerin, Osmanlı topraklarında yaşayan köylüler gibi, “bey armalarıyla örtülü olmakla birlikte kendi ekonomisine sahip ve hür” olduğunu savunur.[29] İngiltere’de barbar şeflerin Magna Carta’yı krala dayatması sonrasında “köy komünaları” ve akarsu kıyılarında kuvvetlenen kentler krallarla birleşip derebeylerine karşı kuvvet olabilmiştir[30]; dokuma üretimi sayesinde gelişen bezirgân ve hayvan yetiştiricileri seçimle parlamentoya girmişler, devlet işlerinde söz sahibi olmuşlardır. Kapitalizm bu süreç sonunda köylülerin mülklerini ve hürriyetlerini ellerinden alarak doğmuştur.[31]

İngiliz devrimi, tarihsel devrimlerin yerine geçen başarılı ilk sosyal devrimdir. İktidara geçen kapitalizm, derebeylikten bir adım ileridir ama toplum yine insanın insanı sömürdüğü sınıflı bir toplumdur. İnsanlar kapitalizmle de çarpışmıştır, ama kapitalizm ilacı içinde bir hastalıktır, artık sosyal devrim metodu bilinmektedir: “Varolan medeniyeti yıkmadan, zalimleşmiş bir sınıfın TAHAKÜMÜNÜ yıkmak usulü keşfedilmişti”.[32]

Peki, 14. ve 15. yüzyıllarda İngiltere’de ve Osmanlı topraklarında yaşayan köylüler aynı durumdalarsa Doğu’da neden kapitalizm doğamamıştır? Kıvılcımlı’ya göre bunun nedeni Türkiye’de “basit bir Magna Karta taslağı bile” ortaya konmamış olmasıdır:

Türkiye’de beyler, beylerbeyiler, imamlar, şeyhler, Padişah’tan bir söz almayı bile akıllarından geçirme[mişlerdir]. O ‘Eben an ceddin [kuşaktan kuşağa], istibdatla hükümran’ devlet başı[dır]. Kanuni’den sonra gelişen ‘dolap’çı tefeci ve bezirgân sermaye, bütün imparatorluk topraklarını ve hazinesini emrine geçirdiği halde, kapitülasyonlar elde et[miş]ti[r] de, toprak beyi olarak derebeyleşmekten ve Padişaha kapıkulu olmaktan fazlasını istemeyi aklına koyama[mıştır].[33]

Kıvılcımlı Osmanlı toplumunda iki derebeyleşme tespit eder. İlk derebeyleşme Osmanlı devletinin derebeyleşmesidir, 1300-1402 sonrasına denk gelir. Mirî topraklar üzerine kurulan dirlik düzeni bozulmuştur, kamu toprakları kişisel çıkarlarca sömürülmeye başlanmıştır, tefeci-bezirgân soygunlu toprak ağalığı hüküm sürmüştür. Bu derebeyleşme Timur Moğollarının barbar akını ile ortadan kalkmış, “Osmanlı’nın ilk göçebe gelenekleri, Simavnalı Bedrettin kuşağı Akşemsettin gibi, Horasan çırasını elinden düşürmeyen bilginlerin ışığı altında rönesansa (dirilişe) uğramış”, II. Mehmet ile de “tefeci-bezirgân soygunlu toprak ağalığının kökü kaz[ınmıştır]”.[34] İkinci derebeyleşme İmparatorluk derebeyleşmesidir, 1414-1520 sonrasına denk gelir. Dirlik düzeninin bozulması değil ortadan kaldırılması söz konusudur.[35] Kıvılcımlı’ya göre bu süreçte Osmanlı topraklarında ticaret yolları üzerinde yeşermiş ve oldukça gelişkin olan tefeci-bezirgân sermayesi, kapitalizmin doğuşuna engel olmuştur. 15.-16. yüzyıllarla dirlik düzeninin (tımar sistemi) yerine kesim düzenini (iltizam sistemi) geçirerek kamu topraklarını ele geçirmeye başlamış, özel mülkiyet çiftlikler, malikaneler ve vakıflar etrafında gelişmiştir, bu süreçte kendi ekonomisine sahip ve hür köylüler zamanla toprakbent yani yerlerin esiri olmuşlardır.[36]

Aynı gidiş, hemen bütün eski medeniyetlerde olduğu gibi, batı Avrupa’da dahi görülmüştür. Barbar akınları, kavimler göçü (muhaceret’i akvam), bir nevi bağbozumudur. Göçlerin arkasından, bir çeşit cemiyette “ıstıfai tabii” (tabii arınım) yoluyla kurulan büyük saltanatlar: Derlenmiş salkımların bir hazinede çiğnenip şıraya çevrilmesine benzer. Bu şıra ne olacaktır?

O zamana kadar, tarihte daima, tefeci-bezirgan mayalanma en sonra dozunu ve tuzunu kaçırarak şırayı sirkeye çevirmiş: Önsermayeyi derebeylikle soysuzlaştırmıştı. Batıda, insanlık için birinci defa olmak üzere, ortaçağ mayalanışı, soysuzlaşmadan, bildiğimiz ileri rejime, modern kapitalizme doğru tabir caizse şaraplaştı. Osmanlılıkta ortaçağ, hiçbir senteze varamadan çürüyüp ekşidi, sirke kesildi.[37]

Bu çerçevede şıralaşma evrenselliği, şaraplaşma ve sirkeleşme ise özgün (tikel) gelişim yollarını ortaya koymaktadır. Ama Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi şarap ile sirkenin de bir araya gelişini, bileşik gelişimi de ortaya koyar. Zira Türkiye’de eskiden bu yana var olan antika sermaye yani tefeci-bezirgân sermayenin yanına 19. yüzyılda şirket ve borç şekliyle modern sermaye de sokulmuştur. Bunların ikisi de sermaye adını taşısa da bambaşka üretim tarzlarına karşılık gelirler. Tefeci-bezirgân sermaye, sınıflı toplumu yani medeniyeti oluşturmuştur ama kapitalizm öncesi sermaye yani önsermayedir, Osmanlı toplumunda dirlik ve kesim döneminde egemendir ve üretim alanına egemen olan modern sermayeye düşmandır. “Ali’nin külahını Veli’ye diyerek ticaret kârı faiz peşinde”dir, üretimle ilgisi yoktur; modern sermaye kapitalizmdeki üretim sermayesidir, keşifler ve icatlar peşinde üretimde kâr aramaktadır. Modern sermaye Türkiye’ye yönelişi kapitalizmin serbest rekabet aşamasında değil finans-kapital (tekelci) aşamasında yani kapitalizmin çöküş aşamasında olmuştur: “Böylece, Osmanlı Batı’ya yöneldiğinde, demek oluyor ki, çöküş halinde olan iki toplum birbiri ile temasa geliyordu. Buna sosyal rezonans diyoruz. Yerli tefeci sermayemiz ile Batı’nın Finans-Kapitali kaynaşıyorlardı”.[38] Türkiye’de son tarihsel devrim Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması sosyal devrimini de getirmiştir, burjuvazi yarı sömürge şartlarında devrimi yapmıştır; devrim melezdir, Türkiye’deki temel orijinallik budur, “önümüze sürüyle arapsaçı olmuş problem kördüğümlerinin çıkışı ve bizleri şaşkına çevirişi ondandır”. [39]

Kıvılcımlı’ya göre 19. yüzyıl sonrasındaki gelişmelerin tüm evrensel özelliklerine rağmen “bizi bize benzeten” dört gerçek ortaya çıkmıştır:

1- Devletin batının finans kapitalinden borç almaya başlamasıyla, tefeci-bezirgân sermaye finans-kapital ile hareket etmeye başlamış, şirket, banka, kasa gibi adlar altında modern iratçılık yapar hale gelmiştir;

2- Meşrutiyet döneminde tefeci-bezirgân sermaye gelişkin kalırken üretimin temeli Avrupa tekeline, finans kapitale geçmiştir;

3- Yerli sermaye tefeci-bezirgân sermaye olarak devleti haraca bağlarken üretimi tekelinde tutan finans kapitalin dümen suyundan gitmiştir, böylelikle sermayenin temsilcisi Jön Türk hareketinin kökü dışarda kalmıştır;

4- Yarı sömürgelik döneminde yerli sermaye yabancı sermayeye aracılık (“yataklık”) eder olmuştur.[40]

Böylelikle Türkiye antika medeniyetinin iratçı sermayesine boğulmuş, Batı şirketlerinin tekelci finans kapitaliyle kaynaşmış, sanayileşme ile gelişen modern burjuvazi üretimini baltalamıştır.[41] Bir başka deyişle “Batıdaki yatalak, hasta kapitalizm doğudaki bunak pre-kapitalizmi ile eşleştirilerek damızlık bir toplum düzeni [doğurtulamamıştır]”.[42]

“[R]antiyeler [tefeci-bezirgân] sınıfının durumu, Batıda ve Türkiye’de görüldüğü gibi aşırıca diyalektikti. Sosyal devrimi, hem istemez, hem isterdi. O sınıf Abdülhamit’ten sonra da egemenliğini yitirmedi. Ülkeyi örümcek ağı gibi sarmış, mültezim, müteahhit, sarraf, tefeci, eşrâf, âyan zümreli kapitalist sınıfı, Türkiye’de [Cumhuriyet döneminde] hâlâ burjuvazinin ezici çoğunluğudur. Fakat sanayici kapitalist ‘Yok’ değil, olsa olsa ‘Eksik’ sayılabilir. Bu eksikliğin iç sebebi: Türkiye’de İngiltere’dekinden çok daha ağır basıcı bir tefeci-bezirgân prekapitalist sermayeci sınıfın azgınca gelişmiş bulunmasıdır; dış sebebi: O iç sosyal prekapitalist sınıfın Batı finans kapitali ile çabuk ve kolay kaynaşması sayesinde, Batı şirketlerinin Türkiye’de her türlü modern sanayi girişkenliğini daha doğarken boğabilmeleridir”.[43]

Türkiye’nin özgünlüklerini evrensel özellikler, evrensel özelliklerini de özgünlükler bağlamında ortaya koyarken[44] Kıvılcımlı’nın hiçbir zaman atfı olmasa da EBG’yle aynı doğrultuda bir anlatı geliştirdiği görülmektedir. Bu bağlamı Savran’ın EBGY üzerine şu pasajı çok iyi vermektedir:

EBGY, kutuplarını evrensellik ve tikelliğin oluşturduğu diyalektik bir çelişki üzerine kuruludur. Kapitalizm tarihte ilk kez gerçek anlamda evrensel bir tarih oluşturmuştur: insanlığın hiçbir bölümü, hiçbir oluş artık dünyanın geri kalan bölümünden yalıtılmış bir biçimde gelişemez. Ama tam da bu evrensel tarihtir ki, insanlığın farklı bölümlerinin, farklı ulus ve toplumlarının birbirleriyle aynı biçimler altında, özdeş bir süreç içinde gelişmesini engeller. Yani insanlık tarihinin kapitalist çağdaki evrenselliği ifadesini tekil ülkelerin tarihsel gelişmesinin tikelliğinde bulur. Bu tikel gelişmelerin bütünselliği ise evrensel tarihin hareketi düzeyinde kurulur. Buna karşılık, tikellik (özgüllük) evrensel hareketin farklı ilişki, düzey ve alanlarının bir toplum düzeyindeki eşitsiz gelişiminin ürünlerinden başka bir şey değildir.[45]


[1] Satlıgan, “TKP…”, s. 47.

[2] Halil Berktay yaptığı tarih yazımı tartışmasında Osmanlı toplumunu feodal olarak değerlendirenler ve değerlendirmeyenler ayrımı üzerinden gitmektedir. Bu ikinciler arasında Osmanlı İmparatorluğunun despotik karakterini vurgulayarak AÜT perspektifinden inceleyenlerle, İmparatorluğu (AÜT perspektifine yakın bir şekilde) çağının ilerisinde kerim bir devlet olarak niteleyenleri (Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir, İsmail Cem) ayırarak sıralamaktadır, bkz. Halil Berktay, Kabileden Feodalizme, İstanbul: Kaynak Yayınları, 1989 (1983), s. 292. Berktay’ın Kıvılcımlı’yı AÜT’e yakın nitelemesi ilginçtir, bunda Kıvılcımlı’nın 27 Mayıs ve 12 Mart’a dair yazdıkları ve atıfta bulunduğu Doğu Perinçek’in Kıvılcımlı eleştirisi (Hikmet Kıvılcımlı’nın Burjuva Ordu ve Devlet Teorisinin Eleştirisi, İstanbul: Aydınlık Yayınları, 1975) mutlaka belirleyici olmuştur. Diğer taraftan Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’nin kolayca anlaşılamamasının da bir payı vardır, ama görüşlerinin pek de anlaşılmadan dolaşımının payını da dikkate almak gerekir. Latife Fegan, kendisini Devlet Ana’yı okurken gören Kıvılcımlı’nın “… K. Tahir benim Tarih Tezi’ni okumuştur hapishanede. Nereden aldığını belirtmeden kendi kitaplarında kullanıyor” dediğini yazmaktadır. Ama bu kullanma Fegan’ın Kıvılcımlı’nın Tarih Yazıları kitabının önsözünden yaptığı alıntıda da görüldüğü gibi aslından kopuk bir okumaya dayanmaktadır: “Onun için, 1940 yılında yazılmış ‘Mr Toynbee Tarih Bilimini Alt Üst Ediyor’ yahut ‘Tarih ve Allah’ polemik denememiz ‘kursağımızda kaldı’. Kişicil ilişkili bir iki edebiyatçı, bir iki kez okumakla kaldılar. Kimisi, bizim nasıl olsa ‘otorite’ olmadığımızı düşünerek lütfettiler. Eleştirinin kıyısından köşesinden kestikleri parçaları, eşlerine dostlarına kendi orijinal buluşları olarak sundular. Allah razı olsun. Emeğimizi unutulmaktan kurtardılar. Aslıyla hiç ilgisi kalmamış biçimsizlikte Üniversite yankılarına kapı açtılar”, Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Yazıları, İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 2011, s. 15’ten alıntılayan Latife Fegan, Yazmasaydım Olmazdı, İstanbul: Belge Yayınları, 2021, s. 59. Demir Küçükaydın da Toplum Biçimlerinin Gelişimi’nin önsözünde bu kopukluğun altını çizmekte, hatta Kemal Tahir’in, Tarih Tezi’nin içini boşalttığı ve devletle uzlaştırdığını ileri sürerken Kıvılcımlı’dan şu alıntıyı yapmaktadır: “Bizim ‘Mister Toynbee Tarih Bilimini Altüst Ediyor’ eleştirimiz, o köpeksiz köyde değneksiz gezenlere karşı deneme idi. Birkaç edebiyatçı bu denemeyi şöyle okuyup geçti. İçlerinden o denemenin lanetlenip unutulacağını düşünen birisi, denemede yazılanları anlayabildiği kadar biçimsizleştirerek eşine dostuna, hatta üniversitemizin bilginlerine kendi orijinal buluşları diye, ucuz pahalı, toptan perakende satmakla yetindi.” (Toplum Biçimlerinin Gelişimi, İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 2011 [1970], s. 12). Burada yazılanları biçimsizleştiren edebiyatçının Kemal Tahir olduğu aşikardır, Küçükaydın, herhangi bir kanıt ortaya koymadan, üniversite bilginlerinin ise Cahit Tanyol ve İdris Küçükömer olduğunu iddia etmektedir, bkz. Demir Küçükaydın, Bir Devrimcinin Teorik ve Pratik Otobiyografsi, İstanbul: Köxüz Yayınları, 2009, s. 26. Bu arada Kemal Tahir ile Sencer Divitçioğlu bağının da altını çizmek gerekir, Divitçioğlu kendisinin AÜT çalışmaya başlamasını Kemal Tahir’e borçlu olduğunu açıkça ifade etmektedir; “siz Marks’ta Asya Üretim Tarzı lafını hiç duydunuz mu?” sorusuna olumsuz yanıtı sonrasında Kemal Tahir “Bir kere bakar mısınız? … Bunlara bakın lütfen. Bakın bakalım, bundan ne çıkar?” demiştir, Divitçioğlu ise buna karşılık hiç tereddütsüz ‘peki’ dediğini anlatır, bkz. Sencer Divitçioğlu Anlatıyor (derl. İbrahim Ekinci ve Hakan Güldağ), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2012, s. 92. Kemal Tahir’in Hulusi Dosdoğru’yla 7 Mart 1971 tarihli sohbetinde Kıvılcımlı’nın 1970’in son aylarında çıkmış Toplum Biçimlerinin Gelişimi kitabı üzerine söyledikleri, düşünceler arasındaki kopukluğun boyutlarını göstermektedir: “Yahu, daha düne kadar adam [Kıvılcımlı] asya tipi üretim tarzı için Marks’ın henüz Marksist olmadan önceki döneminde kaleme aldığı icapsız bir yazıdır, asla bilimsel değildir’ diyip duruyordu. Şimdi de kalkmış A.T.Ü.T.’e dayanmaya çalışıyor. Bunu anlamadan insan Marksist olamaz demeye getiriyor… A.T.Ü.T.’nı da üstelik anlayabilmiş değil. Bir defa Osmanlılığı bilmiyor. ‘Osmanlılar çıkıştan çobandılar. Çobanların obadan gelme bir kan dökücülüğü vardır. Bu yüzden Batıdaki Senyörlere benzemezler. Birbirilerini doğramaları bundandır’ diyor. İşte Hikmetin Osmanlı anlayışı…”, Hulusi Dosdoğru, Batı Aldatmacılığı ve Putlara Karşı Kemal Tahir, İstanbul: Tel Yayınları, 1974, s. 514’ten alıntılayan Cenk Ağcabay, Türkiye Komünist Partisi ve Dr. Hikmet, İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 2010, s. 327. Anlaşılan Türkiye’deki AÜT tartışmaları kulaktan kulağa dolambaçlı yollardan geçerek, çoğu zaman da virajlarda dağılarak gelişmiştir; Kıvılcımlı’nın sitemi haklıdır: “Türkiye’mizde özellikle solcu veya sosyalist, hatta koyu Marksist olan kişilerimizin bir güzel huyları vardır. Dünyanın yedi iklim dört bucağında, okyanusun derin diplerinde bir ufacık Batılı düşünce işittiler mi yeryüzünün en coşkun heyecanı ile onu kamuoyuna sunarlar. Batıdaki yazıları Türkçe’ye çevirmek için can atarlar. Türkiye’de kendi içlerinden biri aynı konuları işlemişse, yüzüne karşı “vallaha bilmem” derler, ardından katıla katıla değilse bıyık altından gülerler” (Kıvıcımlı, Toplum Biçimlerinin…, s. 13).

[3] Satlıgan, “TKP…”, s. 49.

[4] Yol, Cilt: 1: Parti ve Fraksiyon, Bibliyotek Yayınları, 1992, s. 326’dan alıntılayan Ergun Aydınoğlu, “Hikmet Kıvılcımlı ve 1960’lar Türkiye Solu”, s. 4 (https://tinyurl.com/4bxynkve, erişim 31 Ocak 2022).

[5] A.g.e., s. 5. Benzer bir değerlendirme için bkz. Demir Küçükaydın, “Önsöz (Tarihsel Maddeciliğin Tarihine Katkı)”, Marksizmi Savunmak ve Geliştirmek Birinci Kitap: Marksizmin Marksist Eleştirisi, Üstyapı, Din ve Ulus Teorisi, Köksüz Yayınları 2009 (2007).

[6] Aydınoğlu, “Sol Hakkında…, s. 241-245. Kıvılcımlı’nın Stalinizm ile sorunlu ilişkisi ve sonuçları üzerine ayrıntılı bir tartışma için ayrıca bkz. Sungur Savran, “Yalnız Komünist” (21.10.2021) https://gercekgazetesi1.net/teori-tarih/hikmet-ve-hikmet, (erişim tarihi 29.04.2022).

[7] Sungur Savran ileride yapmayı öngördüğü daha ayrıntılı bir inceleme öncesi Kıvılcımlı’ya “Tarih Tezinin dehlizlerinde” üç eleştiri getirmektedir: 15-16. yüzyıl Türkiye tarihinde komünal yaşamın hüküm sürdüğü toplum ile sınıfı toplumu özdeşleştirmesi ve buna bağlı olarak tarihsel devrim ve sosyal devrim tartışmalarındaki çelişkiler; İstanbul’un fethinin 500. yıl kutlamalarında tarih tezinin propaganda malzemesi olarak (Fetih ve Medeniyet kitapçığında) kullanılmasındaki politik yanlış; “tefeci-bezirgân” sermaye kategorisinin Türkiye’nin 1950’ler sonrasındaki iktisadi gelişimini açıklamaktaki sınırlı rolü (bkz. Savran, “Hikmet Kıvılcımlı…”). Savran bizce ikinci eleştirisinde haklıdır; ilk eleştirisine Tarih Tezi üzerinde yapılacak ayrıntılı ve kapsamlı bir araştırmanın, üçüncü eleştirisine ise Sosyalist gazetesi ve son yıllarında dergilerde çıkmış yazıları üzerine yapılacak bir araştırmanın tutarlı cevaplar üretebileceğini düşünüyoruz (bkz. dip not 193). Üçüncü eleştiri bağlamında daha önce 1971’de Sosyalist gazetesinde yayınlanmış (güncel niceliksel veriler de içeren) bir konferans konuşma metni için bkz. Hikmet Kıvılcımlı, Finans Kapital ve Türkiye, İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 2008. Aynı şekilde bkz. Hikmet Kıvılcımlı, “Bugünkü Türkiye Ekonomi Politikası”, Sosyalist (8 Aralık 1970).

[8] Orijinal cümle şöyledir: “Buraya kadar, Türkiye’de işçi sınıfının geçirdiği değişimleri tarihi seyri içinde ‘yıldırım hızı’ ile paldır küldür geçtik! Fazlasını ‘bu terazi’ çekmez de ondan”, Hikmet Kıvılcımlı, Yol 2, Yakın Tarihten Birkaç Madde, İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 2009, s. 19.

[9] Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi (1965); Tarih, Devrim, Sosyalizm (1965); İlkel Sosyalizmden Kapitalizme (1965); “Kadı İsrailoğlu Simavnalı Şeyh Bedreddin” (1966-1970); “Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi Üzerine” (1967); “Türkiye’nin Düzeni” (1967); “Tartışılacak Tarih Tezi” (1968); “Üretim Nedir?” (1968); Toplum Biçimlerinin Gelişimi (1970); Osmanlı Tarihinin Maddesi (2008).

[10] Hikmet Kıvılcımlı, “Tartışılacak Tarih Tezi”, Tarih Yazıları, İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 2011 (1968), s. 19-20. Kıvılcımlı tarih incelemelerindeki yolculuğunu şu şekilde açıklar: “Bugünkü Türkiye’yi anlamak için, onun, dün içinden çıktığı (daha doğrusu bir türlü içinden çıkamadığı) Osmanlı Tarihine inmek gerekti. Osmanlı Tarihinin maddesine girince, onun İslâm Medeniyeti’nde bir “Rönesans” olduğu belirdi. İslâm Medeniyeti: tıpkı Grek ve Roma Medeniyetleri gibi, Kent’ten (Cite’den) çıkmış Antika (Kadim) Medeniyetlerden biriydi. İlk Sümer öncesinden (Protosümerlerden) İslâm Medeniyeti’ne gelinceye değin sıralanan Antika Medeniyetlerin hepsi de hem birbirlerinin aynı, hem birbirlerinin gayri olarak birbirlerinden çıkagelirlerken, hep aynı gidişi-süreci (proseyi) gösteriyorlar ve bir tek kanuna uyuyorlardı. Günümüze değin uzanmış bütün problemlerin, sebep-sonuç zincirlemesiyle nasıl ta Protosümerlere dek dayanıp çıktığı dupduru anlaşılmadıkça, hiçbir somut (konkret) Tarih olayı gereği gibi aydınlanamıyordu.” Hikmet Kıvılcımlı, Tarih, Devrim, Sosyalizm, İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 2014 (1965), s. 13.

[11] Kıvılcımlı, “Tartışılacak Tarih Tezi”, s. 21.

[12] A.g.e., s. 21.

[13] A.g.e., s. 24.

[14] Kıvılcımlı, Tarih, Devrim, Sosyalizm, s. 17.

[15] A.g.e., s. 18.

[16] A.g.e., s. 19.

[17] A.g.e., s. 20.

[18] A.g.e., s. 21-22.

[19] A.g.e., s. 23.

[20] A.g.e., s. 24.

[21] Kıvılcımlı, “Tartışılacak Tarih Tezi”, s. 22-24.

[22] Hikmet Kıvılcımlı, “Türkiye’nin Düzeni”, Türk Solu, no: 4, 1967, s. 6.

[23] Kıvılcımlı, Tarih, Devrim, Sosyalizm, s. 323; Hikmet Kıvılcımlı, Üretim Nedir?, Köxüz Dijital Yayınları, [1968], s. 57-58.

[24] Hikmet Kıvılcımlı, İlkel Sosyalizmden Kapitalizme, İlk Geçiş: İngiltere, İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 2011 (1965), s. 13.

[25] A.g.e., s. 55, 52.

[26] A.g.e., s. 54-55, 78.

[27] A.g.e., s. 82-83.

[28] A.g.e., s. 82-84.

[29] A.g.e., s. 12.

[30] A.g.e., s. 34.

[31] A.g.e., s. 78.

[32] A.g.e., s. 108. “Böylece, 6 bin yıl kökünden kazınmak istenen ilkel sosyalizm, İngiltere’de barbar geleneklerinin dayatmasıyla önce Krala karşı din ve dünya beylerinin, sonra işveren sınıfının Hürriyet Kartası biçimine girdi; en sonunda o kanaldan “Halk Kartası” adıyla modern sosyalizm olarak yeni bir hayat kazandı”, a.g.e., s. 110.

[33] A.g.e., s. 78.

[34] Hikmet Kıvılcımlı, Osmanlı Tarihinin Maddesi, İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 2008, s. 55-56. Kıvılcımlı Şeyh Bedreddin üzerine yazdığı makale serisinde (“Kadı İsrailoğlu Simavnalı Şeyh Bedreddin”, Sosyalist, no: 1-2-3-4-5-6-7, 1966-1970) Timur’un akınını “dıştan yıkıcı tarihsel devrimlerin sonuncusu” olarak tanımlar. Bu tanımlama yukarda açıkladığımız birinci tür tarihsel devrime denk gelmektedir. Kıvılcımlı Fetih ve Medeniyet (İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 2011 (1953)) risalesinde ise II. Mehmed’in İstanbul’u fethini eski medeniyeti dirilten ya da rönesansa uğratan bir tarihsel devrim olarak tanımlar. Bu da ikinci tür tarihsel devrime denk gelmektedir. Savran’ın haklı eleştirisini izlersek, fetih eğer tarihsel bir devrimse barbarlar tarafından yapılması gerekmektedir ama II. Mehmed dönemi Osmanlı toplumunun sınıflı bir toplum olduğu aşikardır, bu da Tarih Tezi’nin önemli bir çelişkisidir. Şimdiye kadarki okumalarımızda bu çelişkiyi net bir şekilde ortadan kaldıracak bir açıklamaya rastlamadık ama Osmanlı Tarihinin Maddesi’nde Timur akınları, Şeyh Bedreddin ayaklanmasının da etkisi altında Osmanlı göçebe geleneklerinin rönesansı, II. Mehmed’in “toprak reformu”nu vurgulayan anlatısı akınlarla fetih arasında, yani birinci ve ikinci tür tarihsel devrim arasında zımnen bir geçişkenlik ve süreklilik inşa etmektedir, çelişkinin bu şekilde göreli olarak da olsa ortadan kalkabileceği düşünülebilir. Tabi bu çerçevede Kıvılcımlı’nın hem antika hem de modern bezirganlığa karşı olan, insanların kardeşliğini öğütleyerek “bir Orta Çağ köylü sosyalizmi” ortaya koyan Şeyh Bedreddin’in ayaklanmasını “ilk sosyal devrim” olarak tanımlamasının da altını çizmek gerekir, bkz. Kıvılcımlı, “Kadı İsrailoğlu Simavnalı Şeyh Bedreddin”.

[35] Kıvılcımlı, Osmanlı Tarihinin Maddesi, s. 66-67.

[36] Batı ile Doğu arasındaki bu ayrışmaya dayalı anlatıya rağmen Kıvılcımlı evrensel özellikleri vurgular. Mirî toprak Osmanlı toplumuna özgü değildir, “[b]ütün antika toplumların başlangıç çağlarında görülen kamu toprağı kurumunun evrenselliği içinde, ayrı ve en sondan bir önceki bölümüdür. Avrupa’da karşılığı ‘benefice’dir”; Malikanenin doğuşu da evrensel bir toplum gelişmedir, “[h]er belirli somut toplum için başlangıç: Miri toprak (kamu mülkiyeti); son: Malikane (özel kişi mülkiyeti)dir. Avrupa’da karşılığı ‘fief’tir”. Kıvılcımlı, Osmanlı Tarihinin Maddesi, s. 355.

[37] A.g.e., s. 559.

[38] Hikmet Kıvılcımlı, “Ek: Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi Üzerine”, Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi, İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 2007 (1967), s. 172-173.

[39] Hikmet Kıvılcımlı, “Türkiye’nin Teorik Devrim Orijinalliği (29 Aralık 1970)”, Sosyalist Gazetesi Yazıları (1967-1971), İstanbul: Diyalektik Yayınları, 1995, s. 173-174.

[40] Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi, İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 2007 (1965), s. 20-24.

[41] A.g.e., s. 107.

[42] A.g.e., s. 121.

[43] A.g.e., s. 104-105.

[44] Kıvılcımlı’nın kullandığı Doğu ve Batı kavramlarına dair açıklaması da bu anlamda önemlidir: “Antika medeniyetin batış çağındaki çürümüş insanını gülen renklerle bezeyemedik. Gerçeği her şeyden üstün tutmalıydık. Bugünkü Batı kültürünün yetiştirmesi kafalara daha iyi dank etmiş olmak için, arasıra “Doğulu insan”, “Batılı insan” deyimlerini kullandık. Böyle coğrafya veya etnoloji, etnoğrafya tipleri yoktur. 1-“Doğulu insan” dediğimiz vakit, bu yalnız hep “antika medeniyet insanı”dır. Yunan ve Roma medeniyetleri, pekala Avrupa ve Batı medeniyetleriydiler. Paçavra insan yetiştirmekte, yahut ilkel sosyalist şövalyeleri medeniyetin çamur insanı durumuna sokmakta ne Irak’ın Nemrut’larını ne Mısır’ın Firavun’larını hiçbir zaman aratmadılar. 2- “Doğulu insan”ı, yahut “antika medeniyet insanı”nı tarihsel kategori olarak aldık. Frenk’lerin “Une fois pour tous” [ilk ve son olarak] dedikleri biçimde ebediyen çürümeye mahkûm bir altlık tiryakisi esrarkeş saymadık. Öylesine kötümser fatalizm ancak burjuva biliminin şanına (çıkarına) yakışabilir”, Kıvılcımlı, İlkel Sosyalizmden Kapitalizme, İlk Geçiş: İngiltere, s. 114.

[45] Savran, “Azgelişmişlik…”, s. 65.

BİR MAYIS NEDİR?

1 Mayıs vesilesiyle Kıvılcımlı ustanın az bilinen ve ilk olarak “Dergi Yazıları” derlememizin üçüncü cildinde yayımlanan “Bir Mayıs Nedir?” yazısını Fuat Fegan’ın notuyla birlikte paylaşıyoruz.

Yaşasın 1 Mayıs!

Yaşasın Devrim ve Sosyalizm!      

Ahmet Kale- Göksal Caner Malatya

“1969 yılı kaleme alındığı anlaşılan yazının sonu yok. Elyazması da aynı noktada bitiyor. Yalnız notlar daha sonraki yıllara kadar sürüp gidiyor. Bu haliyle, yazıda, 2. Enternasyonal’e dek olan işçi hareketleri tarihi özetlenmiş oluyor.” (26.01.1977 Fuat Fegan)

Modern medeniyet, yani KAPİTALİZM gözümüzde dünyaları kaplayan bir büyüklüktür. Nitelik bakımından bugün bütün insanlığı kaplamış görünmesi o muazzam izlenimi yaratıyor. Ancak 19. Yüzyıla dek Kapitalizmin NİCELİĞİ: gülünç denecek bir küçüklüktü. Çünkü Modern Medeniyet (Çağdaş Uygarlık!) tümüyle AVRUPA’da bile değil, Avrupa’nın BATI UCUNDA bir nokta gibiydi. Onun için, Roma ve İslam medeniyetlerine mirasçı olmuş Osmanlı Türkiye’sinin Ulu’ları, Batılı insana en üstün bulduğu günler bile, uzun süre “KEFERE” diye bıyık altından tiksinti ile karışık alaycı bir aşağılık diye küçümserdi.

Bugüne dek, manda batağından beter geriliğimizle böbürlenişimiz oradan kalmadır. Birkaç kilometre karelik sınırı içine kapanmış ilk Sümer kentinde ilk medeniyette olduğu gün de, bir gün geri kalan yeryüzünü kaplamış muazzam Barbar yığınları için, öyle küçücük ve önemsenemez gelmişti. Sonra o nokta, bir yağdanlısının inadı ve kaçınılmazlığı ile yayıldıkça dünyayı sardı. Şimdi, Medeniyetten yana olmayacak kişiye aklı başında insan gözüyle bakılamıyor.

1 Mayıs’ın oluşu ve doğuşu ile dünyayı kaplayışı, aşağı yukarı o Medeniyet serüvenine pek benzer. 1 Mayıs, Modern Kapitalizm adlı Medeniyet içinde, yeni bir Medeniyet biçimi olan Sosyalizmin yaratıcısı işçi sınıfı varlığından ve gücünden kaynak aldı. Tarihte bir Medeniyet kadar derin köklü, tutkun, sabırlı, önüne geçilemez oldu. Neden? Aşağı yukarı şu inanılmaz durumdan.

Kapitalizmin doğduğu, büyüdüğü BATI AVRUPA nedir? İngiltere Birleşik Krallığı Kapitalizme beşik olduğu: genişliği, Türkiye’nin birkaç vilayeti kadar (94 bin mil2) bir toprak. Kapitalizmin daha sonra kapladığı Fransa’yı, Almanya’yı, İtalya’yı, İspanya’yı İngiltere’ye katalım. Hepsi birden 711 bin mil2’yi geçmez. Bugün, Türkiye’den kopmuş Suudi Arabistan tek başına 618 bin küsur mil2. Hemen hemen bütün Batı Avrupa ülkelerini içine alabilecek bir ülke… Avrupa bu. 5 büyük Avrupa Kapitalist Devletinin toprağı yeryüzünün 281’de biri bile güç oluyor.

Gelip görün ki Kapitalizm, o daracık yerdeki insanları Barbar Aşiretler çağından alıp, doğru modern Milletler kılığına acele soktu. Düşünelim: Arabistan yarımadası içine sıkıştırılmış sürüyle Avrupa Devletler mozaiğini. Tek İslam medeniyeti bile Arabistan’ın bütününe sığmamış, Dünyayı kaplamış. Kapitalizm denli yaman genişlikte YENİDEN ÜRETİM temelli bir Ekonomi ve Toplum, nasıl olur da Arabistan kadar daracık bir ülke içinde bile insanları, her aşiret ayrı MİLLETTİR diye paramparça edebilir? Etmiştir. Neredeyse, birkaç aşiret, bir Modern Millet adını ve kalıbını almıştır. Medeniyet, Yakın ve Uzak Doğu’da olduğu gibi, barbar aşiretleri Avrupa’da eritmeye vakit bulamadan, başka bir kalıba aktarıvermiştir. O yeni kalıplara MİLLET adı takılmıştır. Ve her MİLLET, birbirine su sızdırmaz ayrı cam kaplar gibi, insanları ayırmakla kalmamış, ayrıca birbirine “can düşmanı” durumuna da sokmuştur. Kapitalizm böyle istemiştir. Ve öyle de olmuştur.

Ne var ki, gene o Kapitalizmin kendisi, her şeysindeki yordamı ile bir başka büyük çelişkiyi devletleştirmekten geri kalmamıştır. Her Kapitalist ülke (Milli Devlet) ekonomisi BÜYÜK SANAYİ sistemini doğurmuştur. CİHAN PAZARI’nı kurmuştur. Bu Kapitalist Ekonomi, değil Arabistan kadarcık bir Avrupa’ya, Dünyaya sığamaz eğilimdedir. O evrensel ekonominin CANLI GÜCÜ, insan gücü modern İŞÇİ SINIFI (proletarya) adını almıştır. Demek, her Medeniyet gibi, Kapitalizm de, daha doğarken İNSANLIK ölçüsünde: ister aşiret olsun, ister millet olsun, insanları darlığına parçalayıcı her sınırı aşındıracak maddi ve manevi, ekonomik ve sosyal evrensellik güçleri yaratmıştır. Ve her gün Tarihte hiç görülmemiş ölçülerde evrensel insancıllığı yaymaktadır. Üst sınıflarda KOZMOPOLİTLİK, alt sınıflarda ENTERNASYONALLİK adını alan eğilimler ve akımlar, kapitalizmin nasıl her gün biraz daha kendi yarattığı Millet sınırlarını gene kendisinin kimi moda yumuşaklığı ile kimi zor sertliği ile İNKAR ettiğini ortaya koyar.

Bu çelişkili genel gidişin temeli şudur: Kapitalizmle üretici güçler durmaksızın SOSYALLEŞİRken, üretim (mülkiyet) ilişkileri durmaksızın azalan kişiler elinde BİREYCİLLEŞİR. İktidardaki egemen sınıflar, ortalarından çatlayıp havaya uçmamak için başlıca iki çıkar yolu zorlarlar. Dışarıda (DIŞ Politika ilişkilerinde) her kapitalist Devlet öteki kapitalist Devletle can düşmanlığı güden bu can düşmanı Devletlerden her biri: bütün dünyayı ele geçirmek ister. Bu ideal isteği yerine gelse ne olur? Bütün insanlık bir Tek Millet haline gelir: Demek, Milletler mozaiği ortadan kalkar. Demek, ayrı ayrı Milletler idealini yaratan Kapitalizm, bu idealizmi bir an için gerçekleştirdiği gün, yeryüzünde milletlerin kökünü kendi eliyle kazımış olacaktır. Bugün Amerikan SÜPER-EMPERYALİZMİ, onun için, bir çeşit gizli enternasyonalizm anlamı taşıyan uluslararası Finans-Kapital Kozmopolitizmini sosyalizm ekzeması durumuna sokmuş bulunuyor.

Kapitalizmin İÇ Politikası daha başka türlü sonuçlar vermez. Ayrı ayrı her MİLLET içinde ortak ekonomili ve ortak alın yazılı milyonlarca insanın ağzına ortak sloganlara verilmiştir. Bunları en çok ciddiye alanları Halk yığınları olmuştur. “Hürriyet-Adalet-Eşitlik-Kardeşlik: Kapitalistin sömürü hürriyeti ve sömürü aleti olunca, her şeyden önce EŞİTLİK tersine döner ve KARDEŞLİK akrep gibi birbirini sokan akrabalığın düşman-kardeşliği biçimine girer. Politikada her gün örnekleri çoğalan sosyal adaletsizlikler, ekonomide büsbütün inanılmaz ölçülere varır.

Kapitalizm kadar dünyayı bir tek üretim sistemi ve bir tek Pazar durumuna sokan bir düzen, milyonlarca işçi ve küçükburjuva yığınlarını, hala Ortaçağ Barbar aşiretlerinden kalma kurullar ve kurumlarla bölerek güdüyordu. Bölük pörçük Milletlerin birbirlerine can düşmanı oluşları sayesinde Kapitalizm dünya ölçüsünde egemen bir sistem ve sömürü sağlıyordu. Barış zamanında, (bugün Alman kapitalizminin ucuz işeli olarak Türk işçilerini kullandığı gibi) Avrupa’nın şu ülke işçilerini, öteki ülke işçilerine karşı rakip olarak kullanıyor, böylece aynı sömürüye uğrayan işçi sınıfının bir bölümünü, öteki bölüğü ile çarpıştırarak kararı arttırıyordu. Yani, birbirine düşman edilmiş Avrupa milletlerinde barış: kapitalist sınıfların çıkarları uğruna işçi sınıfının toptan sömürülüşüne yarıyordu.

SAVAŞ zamanı sömürü büsbütün trajedileşiyordu. Sanki ayrı ayrı kapitalist ülkelerde sömürülen insanların kendi aralarında paylaşamadıkları bir şey varmış gibi, savaşta çıkar arayan kapitalistler, geri hizmetlerinde savaşın kendi çıkarlarını rahatça kasalarına dolduruyorlar; cephelerde ise, gene her ülkenin çalışan sınıf ve tabakaları birbirlerine girip boğazlaşıyorlardı. Vaktiyle o denli kötülenen Ortaçağ derebeyliğinde, hiç değilse birbirleriyle çekişip çatışan Derebeyiler, çıkardıkları savaşlarda gene kendileri cephede ön safa geçip, birbirleriyle kozların paylaşmacasına kendileri savaşırlardı. Savaşta, o kadarcık olsun bir namusluca sertlik var idi. Beyler, savaş ilan edip geri çekilmiyorlar: öne, çalışan toprak esirlerini sürerek kendi hesaplarına kırdırmıyorlardı.

Kapitalizmde, Savaşın bu mertçe namusu sıfıra indirilmişti. Savaşı, her Milletin başına geçmiş Kapitalist sınıfları kışkırtıyorlardı. Sonra, kendileri savaşı istememiş gibi: “dostlar sefere, biz eve” diyerek, kendilerini işlerinin başına çekiyorlar, o güne dek sömürdükleri, fabrikalarda ve işyerlerinde sömürdükleri işçi sınıflarını ve çalışan halk yığınlarını ateşe sürüp, geride kapitalistleri bu yol da Savaş zengini ediyorlardı. Barış zamanı sömürülüp ezilen halk, savaş zamanı yaralanıp pir aşkına (daha doğrusu Kapitalizm çapulu uğruna) ölüyordu. Hani, vaktiyle savaşı açanlar da, yapanlar da derebeyilerdi ya, Kapitalistler Derebeyliği sözde kaldırınca; Beylik milletindir gibi piyazlarla, halkı beşlerin yerine (gerçekte kapitalistlerin yerine) savaşa sürüyorlardı. Halklar da, işin farkına varmaksızın, madem Millet demek biz demekmişiz, savaşı da biz sineye çekeceğiz, diyerek en kanlı ateşler ortasında, hırsla birbirlerine giriyorlardı.

İleri kapitalizmin Avrupa’ya getirdiği “MEDENİYET” bu idi. Bu çok saçma bir şeydi. Ama yedi bin yıllık sınıflı Toplumun insan hayatında ve kafasında, ruhunda bıraktığı gelenekleri ve görenekleri, nalıncı keseri gibi hep kendi yanına yontarak sömürmeyi bilen Kapitalizm açıkgözlüğü, o ilk bakışta en saçma olduğu görülen durumu, en akıllıca davranış gibi insanlara yutturmayı becermişti. Yedi bin yıl önceki ekonomi ve toplum yaşantısı içinden çıkamamış bulunan küçükburjuvazi bu yutturmacayı iliklerine dek benimseyip sindirmişti. Kapitalizm, lafta olsun “Hürriyeti, Adaleti, Eşitliği, Kardeşliği” ona bağışlamıştı ya, lafta bir gün beylik beylikti: Kıyamete dek gider, İşveren sınıfının kışkırttığı savaşlarda bire dek kırılırdı. Hele ara sıra burjuva kayırışı ile Bir memurluk veya subaylık maaşı alan devletli olma şansı da koklatılırsa, küçük burjuvazinin Kapitalizm uğruna beğenmeyeceği ölümlerden ölüm bulunamazdı. Çünkü başka çıkar yolu yoktu.

Ancak, işçi sınıfı küçük burjuva bataklığından fışkırmış, kökü boyuna o batakta kalan bir sosyal sınıf olmakla birlikte, gövdesi, filizi, yaprağı, çiçeği bataktan sıyrılmış en modern sınıftı. Yalnız kısa Savaş mahşeri içinde değil, uzun Barış günlerinde de her anlık yaşayışı ile Avrupa’da kapitalizmin yarattığı anormal çelişkileri ve çatışkıları sonuna dek görmezlikten gelemezdi. Hem işveren sınıfı “Akılcıl” (rasyonel) bir felsefe getirmemiş miydi? Her şey insanca aklın mihenk taşına vurulacaktı. E, şu her ağıza sakız edilmiş: “Hürriyet, Adalet, Eşitlik, Kardeşlik”, “Vatan”, “Millet” gibi güzel, kutsallığına dokunulmaz sözcüklerin anlamları akıl dışı mı bırakılmalıydı?

Üstünkörülüğü yutturmacaya çok elverişli olan burjuva “akılcıllığı” (rasyonalizmi) için: Barışta işçinin İşgücünü soymak, Savaşta (kapitalist çıkarları için savaşta) gene işçi sınıfının kefenini soymak olağan şeydi. İşçi sınıfı için bu durum ve tutum en akıl çatlatan bir saçmalıktı. Çünkü İşveren sınıfı, işçi sınıfını düpedüz işletip soymakla kalsa, belki kıyı köşe yaşama standardına eklenen kırıntılarla sömürü normal bir gelişme imiş gibi öne sürülebilirdi. Ama kapitalizm bir düzü gitmeyip, her 5-10 yılda bir kimi ekonomik bunalıma, (sıklık krizlere), kimi politik bunalıma (daha az sıklık olmayan isyan ve savaşlara) dökülmeden edemiyordu. Bu sakar ve aksak gidişin, ikide bir kızılca kıyametler koparışı, en sonturlu işveren akılcılarını ve en azgın kapitalist “Düzen” bekçilerini bile şaşkına çevirmişti. Bu korkunç şartlar altında “Topa et, Kıvanca et” olan işçi sınıfı ne yapacaktı?

19. yüzyılın başından ortalarına dek, Avrupa Milletleri içinde ya henüz iktidara gelememiş yahut geldiği İktidar yerini sağlama bağlayamamış bulunan işveren sınıfı bol bol isyanla oynuyordu. İktidara gelince, elini verdiği büyük Emlak sahipleri sınıfından Kapitalist sınıfı kolunu kurtaramıyordu. Kapitalist ihtilallerinin MOTORU halk (işçi ve köylü) idi. Egemen olan veya olmak isteyen İşveren sınıfı Emlak sahipleri sınıfı ile KÂR-İRAT paylaşmasında sıkışınca, eski huyunu depreştiriyordu: Emlak sahiplerinin Derebeyi arttığı Krallıklarına karşı ayaklanmak üzere Devrimin halk MOTORU’nu işletiyor, ikide bir halkı silahlandırıp sokağa döküyordu.

Özellikle Fransa’da patlayıp, bütün Batı dünyacılığını sarsan o sosyal depremlerde, burjuvazi İşçi sınıfını koçbaşı gibi kullanıyordu. Tümü İşçi sınıfının İşgücü sömürülerek derlenen sosyal ARTI-DEĞER’e “MİLLİ GELİR” adı verilmişti. Bütün kavga o Artı-değerden İşveren sınıfına düşen kâr ile Emlak sahipleri sınıfına düşen İRAT (RANT) paylarının ne kadar olacağı çevresinde dönüp dolaşıyordu. Böyleyken, hala “Hürriyet-Adalet-Eşitlik-Kardeşlik” bayrağı altında İşveren sınıfının perde ardından kışkırttığı isyanlarda en çok işçi sınıfı kanıyordu. Kumarbazlar (İşveren ve Ağa sınıfları) mana (Kâr-İrat) paylaşacağız diye dalaşırken, mahalleyi (başta İşçi sınıfını) yangına veriyorlardı. Bunun bir çaresi yok muydu?

İşçi Sınıfının emekleme çağıydı. Sosyal bilimin güzel çocukları ÜTOPYA’cı sosyalistler, bu derdin ilk nedenini bulamadıkları için, pek çok davalar yazdılar. Hastalığın ilacı çok, ilacı yoktu. Ancak insan zekasını işçi sınıfı açısından geliştirip işleten Marx-Engels Bilimcil Sosyalizmi kurunca problem kişi yakıştırmalarından kurtuldu. Yeni bilim, yeni sosyal gücün: İşçi sınıfının, proletaryanın yörüngesine oturdu. Bilim soyut insanla değil, somut sosyal sınıfla buluştu. 19. Yüzyılın birinci yarımına gelinmişti.

1848 SOSYAL DEVRİMLERİ gibi 1850 SOSYAL KARŞI-DEVRİMLERİ de, Batı Avrupa denilen küçücük toprak parçasını hallaç pamuğu gibi attı. O kargaşalıkta yeni bilim ile yeni sosyal güç arasındaki kaynaşma ve karşılıklı deneşme yoklamadan öteye geçemedi. Yoklayışları bilince çıkarmak, ister istemez bilime, Bilimcil Sosyalizme düştü. 28 Eylül 1864 günü Londra’nın Saint Martin’s Hall’ünde: Tarihin o zamana dek yazmadığı ayıklıkta bir olay geçti. Ayrı, düşman MİLLETLER diye Kapitalizmin paramparça ettiği Batı Avrupa ülkelerinin irili ufaklı: İngiliz, Fransız, alman, İtalyan, İsviçreli, Leh ve ilh… bütün uluslarından gelmiş delegeler, ilk: İŞÇİLERİN ULUSLAR ARASI ASSOSYASYONU (BİRİNCİ ENTERNASYONAL) işçi örgütünü kurdu. Enternasyonal’in bir “GENEL KONSEY”i seçildi.

Bu, gelişigüzel bir heves miydi? Katılanların bir avuç ülkücü oluşlarına bakılırsa, öyle gözüküyordu. Topuyla, tüfeğiyle mermer saraylara, çelik kalelere yerleşmiş Kapitalizm karşısında kaç kişi, nerelere sığınmışlardı? Avrupa’nın SOSYAL problemlerinde ve çözümlerinde en ileri öncü ülke Fransa idi. Fransa’da, ENTERNASYONAL kurulduktan beş ay sonra, 8 Ocak 1965 günü (Paris, 44 rue des Gravillers’de) kurulan ilk Fransız Enternasyonal şubesi merkezi: 4 metre uzun, 3 metre geniş, poyraza açık bir yer katı odacığı idi. Tek penceresinin baktığı çamurlu ard avlu, leş kokan bir süprüntülüktü. İçindeki eşyalar mı? Yoldaş Tolain’in evinden getirdiği kırık bir saç soba. Yoldaş Fribourg’un üzerinde dekoratörlük zanaatini yaptığı ak ağaçtan bir eski masa, iki tane de ilişilecek tabure. Ancak neden sonra bu taburelerin yanına, bit pazarından seçilmiş 4 “fantezi koltuk” zor katılabilecekti…

İşte, tüm Avrupa iktidarlarını “Komünizm hayaleti geliyor!” diye 19. Yüzyıl boyu tir tir titreten, 20. Yüzyıl boyu sözcüğünü ağzına alanın kellesi uçurulacak diye dehşetlere büründürülen ENTERNASYONAL İŞÇİLER Derneği, maddece bu idi. Anlamca, İnsanlığın en büyük alınyazısını en basit çözümüne kavuşturuyordu. Kapitalizmin Avrupa yolundan bütün insanlığa getirdiği paramparça ULUSLAR kargaşalığı illetini, inanılmaz kertede basitin basiti tek ilaçla: İşçi Sınıfının ULUSLARARASI davranışı ile tedavi ediyordu. 20 yıldır, hastalığın kökünü Tarihcil Maddecilik görüşü ile bulmuştu. Bu kökü yolacak insan gerekti. Bu insan: İŞÇİ SINIFI’ndan başkası olamazdı. Çünkü yalnız, o sınıf, modern üretici güçlerin canlı bilincini elinde tutuyordu. Eziliyor, soyuluyordu. Ama Tarihte ilk defa, kendi kurtuluşunu ancak tüm insanlığın kurtuluşu içinde bulmak zorunda kalan bir küme insandı. “İşçiler kurtulsun, geri kalanın, altta kalanın canı çıksın” diyemezdi. Kendisini de, sosyal sınıf olarak yok etmedikçe, insanlıkla birlikte işçi sınıfına rahat soluk almak yoktu.

Bilimcil Sosyalizm, 20 yıldan beri bu önüne geçilmez yalın kat gerçeği yakalayıp, her yanı ve bütün çelişkileri ile işlemişti. Şimdi bu teoriyi pratiğine vurmak, düşünceyi sahibine vermek gerekiyordu. Düşüncenin de, davranışın da asıl güçlü sahibi İşçi sınıfı denilen genç devdi. Bu dev çocuk saflığı ile henüz gözlerini dünyaya açıyordu. Bütün sosyal hastalıkların iyileşmişi için, Proletaryanın gözünü açması, ayıkması tek şarttı. Yalnız o bilinç belirtildiği ve iyi belletildiği gün, her iş normal yoluna girecekti. “Yapışılacak bu tek halka, tüm zinciri ardından sürükleyecekti.” Halka ENTERNASYONAL idi.

Enternasyonal’in Manifest’i ile Tüzüğü, 20 yıllık emekçisi olan Karl Marx’ın kaleminden çıktı. Hani, o çuvallar dolusu avukat şişirmecesi Tüzük ve Programların kulakları çınlasın. Marx’ın yazdığı Enternasyonal Manifest: bugünkü küçük boy bir kitapçığın 1 tek sahifesi, 11 maddecikten Kuruluş Tüzüğü ise gene ancak 2 sayfacık yer tutuyordu. Bugün dünyaları kaplamış görünen Manifest’in ana düşüncesi şu sözlerde toplanmıştı:

“Göründüğüne göre,

“İşçilerin kurtuluşu, İşçilerin kendi eserleri olmalıdır. Ve işçilerin çabaları, yeni imtiyazlar kurmaya eğilmemeli, herkes için eşit haklar ve görevler yerleştirmeye ve her türlü sınıf tahakkümünü yok etmeye eğilmelidir” diye başlıyordu Manifest ve Tüzük.

Bugün, en azgın faşist Mussolini’den aktarılan biçimi, en gerici Şark ağası kafasıyla yetmez görülüp, kat kat ağır katkılarla sahneye çıkarılan Ceza Kanunları’nın 141 ve 142. Ünlü maddeleri bile Birinci Enternasyonal’in “SINIF TAHAKKÜMÜ”ne karşı çıkan hükmünü savunur görünmeksizin öne sürülemeyeceğini, bir hak savunması yapamayacağını anlamak zorunda kalmıştır. İnsanlık 105 yılda böylesine yol almıştır. En domuzuna soygunculuk bile, 105 yıl önce Birinci Enternasyonal’in “SINIF TAHAKKÜMÜ YASAK!” prensibini yalancıktan da olsa benimsemiş görünmedikçe, hiç kimsenin, en geri milletlerin en cahil halklarının bile önüne “KANUN” adını takınarak çıkamıyor. Bilimcil Sosyalizm Enternasyonalinin Manifest-Tüzük’ü, öylesine ileriyi gören, geleceğe kesinlikle egemen olan büyük ve karşı konulamaz prensiplerle yola çıkmıştır. Ve şöyle yürür:

“İşçinin, çalışma araçlarını, yani yaşama kaynaklarını ellerinde tutanların ekonomi boyundurukları altına girmiş bulunması, çalışanın siyaset, maneviyat ve maddece kul oluşunun birinci nedenidir.”

Dolayısıyla da,

“Bundan ötürü, araçtan başka bir şey olmayan her türlü politika hareketinin bağlı bulunduğu büyük amaç, çalışanların ekonomice kurtuluşlarıdır.

“Şimdiye dek yapılmış bütün çabaların başarısızlığa uğraması, hep her ülkede çeşitli mesleklerden işçiler arasında dayanışma yokluğundan ve çeşitli kıtalardan işçiler arasında kardeşçe birlik yokluğundan ileri gelmektedir.

“Emeğin kurtuluşu, ne mahalli (bölgesel), ne milli (ulusal) değil sosyal bir problem olduğundan, o kurtuluş, modern yaşayışın var olduğu bütün ülkeleri kucağına alır ve çözümü için bütün ülkelerin teorice ve pratikçe yardımlaşmalarını gerektirir.”

Çok dikkat edelim. Bilimcil sosyalizm 1864 yılı hemen bütün ana doktrinini büyük kitaplarının ayrıntıları içinde vermiştir. Marx-Engels: “Biz teorice buyuracağız. Herkes boyun kırıp uygulayacak” demiyorlar. Sadece yolu gösteriyorlar. Problemin “ÇÖZÜMÜ” için gerek “TEORİ” gerekse “PRATİK” alanlarında “BÜTÜN ÜLKELERİN YARDIMLAŞMALARINI” gerekli buluyorlar. Yani, kimi ezeli kılkuyrukların ikide bir demeye getirdikleri gibi, Teori yahut Pratik yalnız: Fransa, İngiltere, şimdi de Amerika gibi “İleri Batı” ülkelerinde yahut Rusya, Çin, şimdi de Vietnam gibi Büyük Doğu ülkelerinde doğmuş kimselerin imtiyazındadır ve ancak oralarda “Tahsil”, “Etüt” edilebilir, oraların patentini taşıyamayan kimsenin teori ve pratikte gık demek ne haddine demiyor Marx-Engels. Geri veya İleri, Doğu veya batı “Bütün ülkelerin” insanları, eğer insansalar “sosyal problemler” uğrunda düşünce ve davranışlarıyla Marx’a ve Engels’e dahi “YARDIM” edebilirler!

Yeter ki, yığınların hareketinden kopulmasın. Emperyalizmin, yeryüzünü iki evli bir köy kadar küçülterek birleştirdiği 20. Yüzyılda değil, 1969 yılı değil, 19. Yüzyılda, 1864 yılı: İşçi hareketi, tüm insanlık hareketi olmuştur. Bu oluş 1864 yılı bütün çizileriyle belirmiştir. Tek engel, kapitalizmin, ayrı ayrı maskara çiftliklere böldüğü küçücük Avrupa ülkelerinde, İşveren sınıfının uydurup kaydırdığı (şimdi ise nasıl silip kaldıracağını düşündüğü) dar sınırlardır. Marx veya Engels yahut Enternasyonal değil, İşçi sınıfının kendiliğinden hareketi: burjuva dar kafalılığı ve dar sınırlılığı içinde işçileri hapsolmaktan kurtarma eğilimindedir.

“En sanayileşmiş Avrupa ülkelerinin işçileri arasında yeniden ortaya çıkan hareket, yeni umutlar doğurarak, eski yanlışlıklara yeniden düşülmemesi için muhteşem bir ihtar yaparak, işçileri henüz birbirinden tecrit edilmiş duran çabalarını hemen derleştirip kaynaştırmaya iter.”

İnsan her işini önce kafasında planlaştırır, sonra uygular. Enternasyonal, modern kapitalizmin alt bilinç alaca karanlığına çıkardığı sosyal gelişimi üst bilince çıkarmanın ilk planı ve uygulaması idi. İster istemez YUKARIDAN, yani: Bilimden, Bilinçten gelen ışığın İşçi sınıfı içine indirilişi oldu. 5 yıl ardarda her Eylül ayı toplanan KONGRE’ler, çok az sayıda üyeler, sayılamayacak kadar çok güçlükler içinde yol aldılar ve yol açtılar.

1870 yılı, Kapitalizmin uluslararası dengesiz gelişimi, Alman Burjuvazisi ile Fransız Burjuvazisine, kopardıkları kanlı savaşla yeniden her iki ülkenin işçi sınıflarını ve halklarını birbirlerine kırdırma fırsatını verdi. Ancak Tarihin diyalektiği, evdeki pazarı çarşıya uydurmadı. O saçma kızılca kıyameti koparan kapitalizmin başına silahlanan Paris halkı gereken çorabı örmeye girişti. Tarihte çalışan yığınların en büyük sıçraması: PARİS KOMUNASI kendiliğinden doğdu. Fransız-Alman kapitalistleriyle ağaları birbirleriyle dalaşırlarken, kendi efendilerinin o dillerinden hiç düşürmedikleri Vatana ve Millete el altından nasıl ihanet ettiklerini yakalayan Parisli çalışkanlar, modern çağın ilk SOSYAL Halk Devletini kurdular.

Bu beklenmedik ayaklanmada Enternasyonal’in hiçbir rolü olmadı. Yalnız, ateş içinde bulunan kimi Enternasyonal üyeleri, kendi eğilimleriyle halkın gidişine katıldılar. Güçlü ve bilinçli bir siyasi sınıf teşkilatı bulunmadığı için, Paris Kamuculuğu, -Marx’ın deyimiyle- “Göklere saldıran… saf çocuk” ülkücülüğüne kurban gitti. Kapitalistler önlerine geleni kurşuna dizerken, onlar üç buçuk burjuvanın ve ağanın silahlı saldırısını affetti. Kapitalist sırtlanların Versaille’da rahat rahat memleketi aldatıp kışkırtmalarına omuz silkti. Halkın çapulcu olmadığını göstermek için, vurguncuların bankadaki milyonlarına dokunmadı. Devrimciler insanlıkta, cömertlikte, feragatte, alicenaplıkta, toleransta, demokratlıkta peygamberleri utandıracak iyilikler ve yücelikler saçtılar.

Versaille sırtlanlarının bitleri kanlanınca, o doğruluk, güzellik, iyilik ülkücülerinin yufka yürekliliklerine verdikleri karşılık yanan oldu: 641’i 7-13 yaşında çocuk, 1058’i kadın olmak üzere 38.568 kişiyi bir günde zindana attılar. 35 bin insanı öldürdüler Fransız sanayinin on yıllarca gerilemesine sebep olacak denli yüzbinlerce becerili işçiyi, sırf işçi oldukları ve işçiler Paris’te çoğunlukla bulundukları için sürdüler… Sonra da, hiç sıkılmadan döndüler: bütün yaptıkları cinayetleri haklı çıkarmak için Paris halkının ayaklanışını Birinci Enternasyonal’e suç diye kullandılar.

Bozgun ortadaydı. Osmanlı “Hüda göstermesin bir yerde âsâr’ı izmihlâl” demiş: dostlar yağmacılıkta düşmanları geçer. İşçi sınıfının ezilişi, bütün küçükburjuva ve derebeyi artığı devrimcileri paniğe uğrattı. Anarşistinden (Bakunin) casusuna dek bir provakasyon ustası, İşçi sınıfının biricik uluslararası örgütünü sarsmakta yarışa kalktı. O yüzden, 1872 Lahey Kongresi Birinci ENTERNASYONAL’ın sonu oldu.

İşçi Sınıfının “Kardeşçe Birliği” on yıl daha gecikti. Ne var ki, İşçi sınıfının kendisi ayakta idi. Kapitalizm kendi Toplumunu kökünden yok etmedikçe, İşçi sınıfını yok edemezdi. Sınıfın insancıl ışığı da yanmıştı. Aydınlık bilince işleyince zorla yok edilemezdi. Edilemedi. Tam tersine, yığınların içinde indi. Birikti. Ve bu yol, Bilinç artık AŞAĞIDAN, modern İşçi sınıfının bağrından kopup yukarılara yüceldi.

1888 yılı “FRANSA İŞÇİ SENDİKALARI VE KOOPERATİF GRUPLARI FEDERASYONU”nun III. Milli Kongresi 28 Ekim’den 4 Kasım’a dek Bordeaux ilinin Bouscat Belediyesinde toplanmıştı. 8 saat işgünü, asgari ücret tespiti, iş kazalarından patronun sorumlu olması, çocuğa, yaşlıya, kadına toplumun bakması, enternasyonal yasağının kalkması, uluslararası mevzuat konulması üzerine Jean Dormoy bir teklif yaptı. Kongre yapılan teklifi şu bildiriyle kabul etti:

“Şimdiye dek kamu iktidarları tek tek yapılmış dileklerimize aldırış etmek şöyle dursun, alay ederek karşı koyuyorlar. Öyle ise, teker teker davranışları bırakıp dileklerimizi yeni, kolektif, genel ve daha dayatıcı biçimde sunmamız gerekiyor.

“Bu hep birden yapılacak harekete daha büyük bir güç verebilmek için, bütün sendika eylemlerini, -başka dileklerimizden vazgeçmemekle birlikte- en genel ve en önemli olan sayısı belli dilekler üzerinde yoğunlaştırmak yerinde olur.”

Bu uğurda:

“10 Şubat günü bütün Fransa sendikaları ve kooperatif grupları şu dilekler için valiliklere, kaymakamlıklara, belediye başkanlıklarına delegeler göndereceklerdir: Günde 8 saat iş, her yerin normal hayat pahasına uygun asgari ücret istiyoruz.

“29 Şubat günü işçi milletinin gösterisiyle birlikte, dileklerin karşılıklarını almaya gidilecektir.”

Kongre’nin ertesinde Milli Federasyon üye sendikalara şu açıklayıcı genelgeyi yolladı:

“Yöneticilerimizden kimi gerçek reformlar elde etmemiz için biricik umut… işçi sınıfının hep birden dayanışmayla dileklerini onlara dayatmasına bağlıdır. Hükümetler ve kanun koyanlar, proleterlerin dolayışız çıkarlarına pek az ilgi duyuyorlar. Ve nasipsizlerin şikâyetlerine kulaklarını sağır ediyorlar. Çünkü yoksul işçilerin teker teker yaptıkları dilekler, onların huzurları için o denli ürkütücü ve tehlikeli gelmiyor. Ancak, emin olalım ki, kamu iktidarı yanında, yurdun bir ucundan öbür ucuna dek hep bir zamanda ve enerjiyle etki yapmaya alışık bir işçi milletiyle karşı karşıya geldikleri zaman, efendilerimiz biraz daha derin düşünmek zorunda kalacaklar ve artık omuz silkip karşılık vermenin yetmediğini göreceklerdir.

“Efendilerinin karşısına, yani sosyal reformların anahtarını ellerinde tutanların karşısına şu işçiler milletinin oybirliği ile dikilip bir tek uçsuz bucaksız sesle yaşama haklarını, medeniyetin iyiliklerine ve rahatlıklarına erişme haklarını isteyişlerindeki dayatıcı, egemen ve dayanılmaz gücü kim, nasıl anlamazlıktan gelebilir?”

Genelgenin burasına gelince, büyük problemler açmış küçücük Batı Avrupa’nın paramparça edilmiş milletlerarası “ENTERNASYONAL” bütünlüğü ansızın bir örnek olumlulukla beliriyordu.

“Önümüzde ayrıca büyük İngiliz ve Amerikan işçi hareketlerinin örnekleri duruyor. Oralarda yüzbinlerce işçi, aynı günün aynı saatinde: daha önce kongrelerince uygun görülüp kararlaştırılmış davranışı hep birden ve elifi elifine yerine getiriyorlar.

“Fransa’da, 10 Şubat toplulukla hareketi, işçilerin bu yolda yapacakları görülmedik bir girişim olacaktır. Bu denemenin kendini dayatıcı olması ve mantıksal sonuçlu olması için, işçi teşkilatlarının oybirliği ile değilse bile, muazzam çoğunluğu ile ona katılması gerekir.”

Görüyoruz. Yapılan girişim artık 24 yıl önceki ENTERNASYONAL gibi bir avuç ülkücünün öne düştüğü AYDIN BİLİNCİ değildi. Modern işçi sınıfının, egemen efendilerin kanlı provakasyonları önünde bile, şaşırmadığı ve tarihcil görevine doğru saf bağladığı ortadaydı. İşçi sınıfı evrensel rolüne uygun, ağırbaşlı, önüne geçilmez insancıl yığınıyla YÜRÜYÜŞ yapıyordu. 10 Şubat 1889 günü Fransa’nın en büyük 50 sanayi şehrinde sendika delegeleri hep birden sözleştikleri gibi dileklerini ve ağırlıklarını yetkililerin önüne önlerine koydular. Yurttaşlık hak ve görevlerini yerine getiriyorlar, milletleri orman kanunlarıyla güden efendilerden işçi kanunları ve insan kanunları istiyorlardı. Henüz 1 Mayıs’ın adı duyulmamıştı.

Dört ay sonra (Temmuz 1889) SOSYALİST ENTERNASYONAL’in Birinci Kongresi toplandı. Bu Kongre’ye FRANSA SENDİKALARI VE KOOPERATİF GRUPLARI MİLLİ FEDERASYONU’nun sekreteri Raymond Lavigne şu teklifi sundu:

“Belirli tarihte büyük bir ENTERNASYONAL gösteri örgütlenecektir. Öyle ki, bütün ülkelerin tüm şehirlerinde hep birden, uygun görülecek aynı günde, işçileri kamu iktidarlarını işgününü 8 saate indirmek ve Paris ENTERNASYONAL KONGRESİ’nin öteki kararlarını uygulamak zorunda bırakacaklardı.

1 MAYIS ŞİİRİ

1 Mayıs şiiri, Amsterdam’daki Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü USTE’de (International Institute of Social History IISH) bulunan Hikmet Kıvılcımlı arşivindeki 34 ve 142 numaralı klasörde bulunuyor. 34 numaralı klasörde 12 Mayıs 1977 tarihli Fuat Fegan’ın notunda şöyle yazmaktadır:

““1 Mayıs”, “Devrim, “İşkence”, “Proletarya” başlıklı şiirler bulunan kâğıdı Belgrat’ta vermişti. Bu arada, ayrıca, “25. Yıl Marşı” ve “Kızıl Cenaze Marşı”nı bana yazdırdı. “25. Yıl Marşı”nın eski yazı orijinali yanımdaydı.

Bunlar verir ve yazdırırken: ” Kafamda ne var, ne yok, -giderayak, – sağıp bırakayım!” demişti.”

Biz de İşçi Sınıfının Birlik ve Mücadele Günü olan 1 Mayıs’ı ustamızın şiiriyle kutlayalım istedik. 

Yaşasın 1 Mayıs!

Yaşasın Devrim ve Sosyalizm!

Ahmet Kale – Göksal Caner Malatya

1 MAYIS

Bir Mayıs ilk yanan ateş

İlkbaharda ilk doğan güneş

Yansın ışıklarında beş

Kıtadaki milyonla kardeş

Sınır ve Kanundan yüksek

Hükmünle işçiler birleşecek

Bütün dünya emekçisi bir tek

Vücut olacak, bir tek istek

Yoldaşlar tutun kızıl yolu

Bağrımız inanç ateş dolu

Haykıralım yüksek şuuru:

Marşmarş! Marşmarş! Marşmarş!

Hep İnternasyonale doğru…

***

Biz o ateşte eriyen

Emekçiyiz, çelik külçeyiz

Devrimlere “Yürü! ” diyen

Tarihe yollar açan deviz

Dünyanın beşte birinde

Düşmana plânlı barikat kurduk

Elektrik Sosyalizmini kurduk

Durduk Komünizmin mihverinde

Yoldaşlar, tutun kızıl yolu

Bağrımız inanç ateş dolu

Haykıralım yüksek şuuru:

Marşmarş! Marşmarş! Marşmarş!

Hep İnternasyonale doğru…

70 YAŞIN GÜZELLİĞİ

70. yaş. Kimine göre yaşlılık, kimine göre orta yaş sayılır hala.
Önemli olan yaşın sayısı değil, o yılların nasıl geçirildiğidir.
“Doğru yaşamayanlar, doğru ölemezler” anlamında bir şeyler söylemiş Nietzche.
Ben de kendimce muhasebeler yapıyorum “doğru yaşadım mı, doğru ölecek miyim” diye.
Orta ölçekli bir sınır şehrinde, çamurlar içinde bir mahallede geçen çocukluk ve delikanlılık yılları.
Aşırı yoksulluk ve aile baskısı altında geçen hem de.
Lisenin sonlarına doğru Dev-Genç ve Kıvılcımlıcı ağabeylerin etkisiyle sosyalizmle tanışma.
Mühendislik tahsili için Ankara’ya gelince, aile baskısı olmadığından daha çok sosyalizm, daha az okul.
Önce kısa bir süre Kıvılcım dergisi, sonra Kitle gazetesi bürosunda neredeyse tam zamanlı çalışmalar.
Halil Çelimli ağabeyin dürüst, heyecanlı ve ilkeli etkileriyle kişilik geliştirme.
TSİP (Türkiye Sosyalist İşçi Partisi) kuruluş öncesi çalışmalarında Burhan Şahin ve Engin Urcan ile gelişmeyi artırma.
TSİP Altındağ ilçesinin ilk üyelerinden olup, Ethem Kiper, Necati Ertürk ve Suat Bozkuş, Varol Ataman gibi arkadaşlarla yoğun gecekondu çalışmaları.
TSİP Ankara İl Örgütü bünyesinde kurulan Ankara Gençlik Bürosu sekreterliği, ünlü ODTÜ Kissinger boykotunda aktif görevler.
TSİP içinde “doktorcu muhalefet” içinde hızlı çalışmalar ve çok aktif olmaya rağmen TSİP’te asil üye olamayıp parti dışında kalma.
“Doktorcu muhalifler”in sürgün edilip toplandığı Ankara Yenimahalle İlçe Örgütü’nde üye olmamama rağmen çalışmalar. İstanbul yolundaki fabrikalarda aktif işçi çalışmaları.
“Doktorcuların” topluca istifası sonrası bir süre boşlukta kalıp sonra merkezi İstanbul’da olan PİM (Pahalılık ve İşsizlikle Mücadele Derneği)’nin Ankara şubesini örgütleme, 2 yıl şube başkanlığı.
1975 yılında kurulan Yeni Vatan Partisi’ne (bugünkü CIA destekli Perinçek partisiyle alakası yoktur) bir grup arkadaşla birlikte katılma.
Yeni Vatan Partisi içinde yapılan yönetim darbesinde aktif rol alma. Darbe sonrası yeniden oluşturulan Ankara İl Örgütü başkanlığı.
Sonuçta “parti” içindeki gerilim sonucu bazı provakatörlerin kardeş gibi olduğum Doğan Terlemez’i katletmelerinin hâlâ dinmeyen acısı.
Cinayet sonrası ilk kongrede yine aynı grup arkadaşların bazılarıyla birlikte bir bildiri yayınlayarak “parti”den ayrılma.
İskenderun Demir Çelik inşaatındaki örgütlenmeden sonra hapse girip sendikası dağılan İsmet Demir ağabeyin sendikayı yeniden toparlama çabalarına katılıp 6 ay kadar onunla birlikte Çukurova’da çalışmalar. Yine o aylarda evlilik.
Ayrılma sonrası daha önceki aylarda partiye girmemiş bazı arkadaşlarla tekrar buluşup örgütlenerek bir dergi çıkarma kararı. Yine o dağınıklık ortamında çok sevdiğim bazı arkadaşların değişik yerlere tercih koymalarının üzüntüsü.
1976 ve 1977 kanlı 1 Mayıslarında PİM ile etkin katılımlar.
1977 Temmuz – 1980 Temmuz arası 3 yılda düzenli çıkarılan “Proletarya Partisinin Reorganizasyonu ve Halk Kurtuluş Cephesi İçin DEVRİMCİ DERLENİŞ” gazetesi ve o zamanki Derleniş Yayınlarının İmtiyaz sahipliği görevi.
Bu arada 4. Sınıfa geçtiğim halde mühendislik eğitimini bırakıp, yeniden üniversite sınavı ve Sevk ve İdarecilik Yüksek Okulu’na geçiş, ön lisans diploması. 3. Sınıf bitmişken 12 Eylül faşizmi.
1980 12 Eylül faşizminde işçi sınıfı için çekilme çalışmaları. Aralık ayı başında 1 haftalık gözaltı. Dergi yazılarından sorgulanma. Sevgili İlhan Erdost’un Mamak’ta dövülerek öldürülmesi soruşturmasına denk gelen günlerde – başka bir yayıncı skandalı yaşamamak için olsa gerek – Mamak’tan serbest bırakılma.
Serbest bırakılma sonrası acilen ev değiştirme.
Yeni evin adresini bilen birkaç kişiden gözaltında olanların evimin adresini polise vermelerinden sonra ev baskınından kıl payı kurtuluş.
Ankara’da bir iki hafta adres değiştirerek grubu ayakta tutma çabası. Artık barınamayacak hale gelince Ankara’yı terk ediş.
Birkaç ay kaçak gezdikten sonra toparlanırız derken kaçaklığın – bir gün bile yurt dışına çıkmayı düşünmeden – tam 7 yıl sürmesi (1981 Haziran – 1988 Haziran arası). Bu arada evimin ve tüm eşyalarımın polis tarafından darmadağın edilişi.
Yazın tatil yörelerinde, kışın arkadaş evlerinde süren uzun kaçaklık yılları. Nispeten iyi günler olmakla beraber, kabus gibi geçen yıllar. Defalarca yakalanmaktan kıl payı sıyırışlar.
6,5 yıl tutuklu yargılanan arkadaşların 1988 mayısında beraat etmesi sonucu, haziran ayında beraatten yararlanmak için mahkemeye çıkış ve önce tutuklanıp, sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest kalış.
Ağustos ayında daha önce hak etmiş olduğum kısa dönem askerlik başvurusu için memlekete dönüş. Orada 1 gün gözaltı, 19 gün göz hapsi. Sonrasında serbest kalıp askere gitme.
Benim gibi sakıncalı arkadaşların olduğu bir birlikte 4 ay askerlik. 1 hafta disiplin hapsi, komutanla saatler süren sosyalizm tartışmaları. Dönem arkadaşlarımla unutulmaz dayanışma ve dostluklar. Aydın Akyazı, Sedat Göçmen ve Bünyamin İnan gibi sıkı insanlarla geçen zamanlar.
Askerlik sonrası, grup arkadaşlarımdan ayrılma, 12 yıl süren geçim dönemi. Dinlenme ve sosyalizmle eskiye göre uzaktan ilgilenme.
Bu arada dünya güzeli kızım Kardelen’in aramıza katılması. Yaşadığım sürece gururum olması.
2001 sonunda artık benim için dayanılmaz hale gelen evliliğimin sonlanması, evi terk edişim.
1,5 yıl İzmir’de işsiz gezdikten sonra İstanbul’a yerleşme.
Haşmet Atahan’ın 6 katlı binasının restorasyonu için 3 yıl inşaatta çalışma. 3 yılın sonunda yine Haşmet Atahan’ın finansörlüğü ile kurulan Sosyal İnsan Yayınlarında ortak ve yayın yönetmeni olarak 5,5 yıl tam zamanlı mesai. Yayınlar, fuarlar, paneller. Yayıncı ve yazarlarla kalıcı dostluklar. Bu yayınevinde arkadaşlarım Burhan Elçin ve Yavuz Tanrısever’in unutulmaz katkıları.
Bu arada İzmir’de annesiyle yaşayan kızımın velayet davasını kazanarak onu yanıma almam. Yoksulluğuma ortak olan kızımın akıl almaz direnci ve gurur verici başarıları.
Toplamda (56’sı Kıvılcımlı’dan 6’sı başka yazarlardan toplam 62 kitap ve 8 broşür)ün yayımlanması. Çok zor, yıpratıcı ama görev yapmanın hazzıyla geçen yıllarım. Bu yılları “Bir Yayınevinin Öyküsü” başlığıyla e-kitap olarak ayrıntıyla yazmıştım. Sosyal medyamdan okunabilir.
2009 yılında benim gayretlerim ve Vedat Türkali’nin katılımıyla 15 siyasi grupla yaptığımız Kıvılcımlı anması da gururla hatırladıklarımdan.
Sosyal İnsan Yayınları’ndan beş parasız ve barınaksız ayrılma sonrası, dostlarımın katkısıyla ayakta kalabildiğim yıllar. Sorun Yayınları ve sevgili Sırrı Öztürk ağabeyin manevi katkılarını anmasam olmaz.
Geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz sevgili Necmettin Salaz ile birlikte Rezan Yayınları’nı kurup art arda kitapların çıkarılması.
Unutulmaz Gezi direnişimizde aktif yer alış, Taksim dayanışması yürütmesinde etkin görevler.
Kıvılcımlı’ya karşı görevlerimizi sürdürerek, kimi arkadaşlarla 3,5 yıl süren Kıvılcımlı Okumaları grubu, nihayet bu grubun öncülüğünde 2 dönem başkanlığını yaptığım Kıvılcımlı Enstitüsü’nün kuruluşu. Bu arada beni kırmayarak Enstitü’ye kurucu olan 4 sosyalist parti başkanı ve aydın, yazar, sendikacı arkadaşlarıma halen şükran borçluyum.
2013 yılının Kasım ayında arkadaşlarımın davetiyle yaptığım Balkan turunda Kıvılcımlı’nın nefes izlerini takip ediş. Enver Hoca’nın mezarını bulup saygı duruşu.
2016 yılında Enstitü olarak Kıvılcımlı’nın ve unutulmaz sendikacı İsmet Demir’in mezarlarının yaptırılması.
2016’nın son aylarında artık ev kirasını bile ödeyemez durumdayken, bir eski dostumun ikramıyla onun diş kliniğinde 3 yıl sürecek olan klinik müdürlüğü görevi. Kıvılcımlı Enstitüsü yönetimini SODAP grubuna devredişim. Bu arada amatör olarak, dostlarımın katkılarıyla Kıvılcımlı kitapları çıkarmaya devam ediş.
Klinikte çalışırken aynı arkadaşlarımın daveti ve finansörlüğü ile Sovyet Devrimi’nin 100. Yılı dolayısıyla 5 günlük Moskova gezisi. Hayatımın en güzel anılarından.
2018 yazı, prostat kanseri teşhisi. Tetkiklerden sonra 1 Kasım 2018 acil radikal ameliyat.
Ameliyat sonrası yorgun argın kızımın yanına gidiş, Avrupa seyahatleri.
İstanbul’da ve klinik çalışmasında zorlanmam üzerine 2019 Kasımında İstanbul’u terk ediş.
5,5 yıldır Foça’nın köylerinde kira evleri. Kira ödeyemez duruma geldiğimde yakın dostlarımın katkılarıyla bir hobi bahçesinde (konforu iyi) barınmaya başlama.
Bu arada Kıvılcımlı’ya karşı görevleri de aksatmamaya çalışarak art arda yeni Kıvılcımlı kitapları yayınlama.
Eski arkadaşlarımdan, yazdığı kitabın yayımlanmasına katkıda bulunduğum Nasrullah Ayan ile pandemi döneminden başlayarak düzenli olarak video çekip yayınladığımız bir dönem geçirdik.
2021 yılında Kıvılcımlı’nı 50. Ölüm yıldönümü dolayısıyla yapılan etkin çalışmalar. Onlarca video ve epey sayıda grupla birlikte yaptığımız mezar başı anması ve değişik yerlerdeki paneller.
O yıldaki tanışıklıktan 3 yıl sonra Göksal Caner Malatya arkadaşımın çalışmalarıma katılması yeni bir dönem başlattı çalışmalarımda. Eksik olan yönlerimi tamamlayarak araştırmacı ve çalışkan kimliğiyle çok şey kattı, katacak.
70 yaşın muhasebesi derken bunlar geldi aklıma sabah sabah.
Bu yaşamda her insan gibi benim de bir yığın insani hatalarım, yanlışlarım oldu elbette. Ama çok mutluyum ki sevildim, sayıldım. Karşı olanlar da, çalışmalarımı ve beni yok sayanlar da oldu elbette. Hatta durup dururken küfür ve hakaret edenler de. Umursamadım. İşlerim vardı. İşlerim var, işlerim olacak daha. Görev bitmez, nefes aldığım sürece de bitmeyecek.
70’ine geldim, kendimi beğenmedim.” Diyor ustam Kıvılcımlı. O böyle derken, biz sıradan devrimcilerin kendimizi beğenmemiz, yanlışsız, hatasız olduğumuzu ileri sürmenin anlamı olmaz.
“Doğru yaşamalı” diye başlamıştık. Bu 70 yılı doğru yaşadım mı bilemem ama “doğru yaşamaya çalıştım” diyebilirim sonuçta. Böyle kalmaya da devam edeceğim.
Son sözümü yazmadan sevgili dostum, kıymetli şairimiz Şükrü Erbaş’ın bir şiirini almak istiyorum. İzin vereceğine eminim.
AĞARAN BİR SUYUM
Nerden mi anlıyorum yaşlandığımı
Kadınlar gittikçe daha güzel
Güneş daha hızlı adımlıyor gökyüzünü
Sular daha soğuk rüzgâr daha serin
Eskiden her konuda konuşurdum istekle
Bir geniş gülümsemeyle dinliyorum şimdi
Büyük yapılar ışıklı çarşılar bitti
Ara sokaklara salaş kahvelere gidiyorum
Kurtulmak için çırpındığım çocukluğu
Yeniden öğreniyorum çocuklardan şaşarak
Bütün sesler çın çın bir yalnızlık oluyor
İçimden geçenleri söyledim sanıyorum
Birisi bir şarkı söylemesin kederle
Tenimde bir titreme kirpiklerimde buğu
Kısa söz basit eşya kedi sevgisi
Aktıkça ağaran bir suyum zamanın ırmağında
Nerden mi anlıyorum yaşlandığımı
Kadınlar daha güzel kadınlar daha uzak…

    Son sözüm:
    İyi ki yaşamışım bu yılları. İyi ki tanımışım bunca güzel insanı.
    İyi ki sosyalist olmuşum.

    ‘KIVILCIMLI MİRASI’NA DÖNÜK TUHAF BİR TARTIŞMASIZLIK HAKKINDA BİR TARTIŞMA – GÜNEY ÇEĞİN

    “Dört yıla yakındır Kıvılcımlı adıyla yapılan sahtekarlıkları “Komün Gücü Sahtekarlığı” başlıklı yazılarımla ifşa etmeye çalışıyorum. Bir yankı bulamamaktan yakındığım da yazılarıma yansıyor. Özellikle Kıvılcımlı izleyicilerinin ölümcül sessizliği can yakıcı boyutta. Bu konuda umutsuzluğum ve kırgınlığım artarak sürüyor.

    Yazılarımda bu konunun sadece Kıvılcımlı izleyicisi olduklarını iddia edenlerin değil, tüm Türkiye sosyalistlerinin ve akademinin de sorunu olduğunu, bu sahtekarlık karşısında tavır almaları gerektiğini tekrarlayıp duruyorum.

    Bu derin sessizlik ortamında nihayet akademiden namuslu bir ses geldi. Daha önce de Kıvılcımlı konusunda çalışmaları ve yazıları olan, 2022 yılında yayınladığımız “Dine ve Politikaya Dair Yazılar” kitabının çevrilmesi ve yayımlanmasına da önemli katkılar vermiş akademisyen arkadaşımız Güney Çeğin bu konuda bir yazı yolladı bize. Yazısını bu hafta yayımlıyoruz.”

    Ahmet Kale

    ‘KIVILCIMLI MİRASI’NA DÖNÜK TUHAF BİR TARTIŞMASIZLIK HAKKINDA BİR TARTIŞMA

    İnsanların çoğunda entelektüel vicdan eksiktir. Evet, böyle bir şeyi talep eden biri, en kalabalık bir şehirde çöldeymişçesine yalnız kalır gibi geliyor bana. Herkes size yabancı gözlerle bakıp arabasını ileri sürer, şu iyi; bu kötü derler; önemli saydıklarının önemsizliğini belli ettiğinizde kimsenin yüzü bile kızarmaz.- kimse size kızmaz, olsa olsa kuşkunuza gülerler. Diyeceğim şu: Büyük çoğunluk şuna ya da buna inanmayı; inandığı şeye göre yaşamayı, önceden bu inanç için ya da ona karşı en sağlam temelin bilincine varmaksızın; en azından sonradan bu temeli gösterme zahmetine girmeden böyle yaşamayı aşağılık bir şey saymaz.

    (Nietzsche, Şen Bilim’den)

    Yoksa “susuş kumkuması” halen Doktor’un yazgısı olmayı sürdürüyor mu?

    Hikmet Kıvılcımlı’nın yaşarken bizzat tecrübe ettiği kahredici sessizliği, polemos’a yeltenmeye gücü yetmeyenlerin ona dönük bel altı vuruşlarını, ölümünden sonraki aşikâr (politik ve akademik) ilgisizliği ve kimi cemaatsel yapılarla sınırlandırılmış Kıvılcımlı portresinin yetersizliğini gayet iyi biliyoruz. Zira Doktor bu ülkede her daim cüssesinin büyüklüğünün ceremesini çekmiş bir şahsiyettir ve ne yazık ki halen de çekmeye devam ediyor.

    Bu kısa yazıda, ömrünü Kıvılcımlı külliyatının topyekûn takdimine hasretmiş Ahmet Kale’nin iddiaları üzerinden -nedendir bilinmez- bir türlü açılamayan tartışma hattına ilişkin birkaç kelam etmek istiyorum. Bunu yapma nedenim/motivasyonum, salt Hikmet Kıvılcımlı’ya duyduğum saygıyla doğrudan ilgili değil, asıl olarak Türkiye sosyalist solunun en devrimci şahsiyetlerinden birinin çarpık idrak edilişine dair kemikleşmiş hataların mükerrer hale gelmesiyle alakalı.

    Akademik hayatımın ilk yıllarından itibaren Kıvılcımlı’ya dair okumalar yapıp, ona dair mütevazi denilebilecek kimi çalışmalar ortaya koydum. Vefa S. Öğütle ile beraber bir makale kaleme aldık[1], birkaç gazete yazısı yazdım ve son olarak (Ahmet Kale’nin teşvik ve yol göstericiliği ve Ömür Yazıcı Özdemir ile) Doktor’un Osmanlıca kaleme aldığı kimi metinleri dilimize çevirdik.[2] Tüm bunlar o devasa külliyatın hakkını veremeyecek derekesinde tabii ki!

    Peki doğrudan çalışma konum olmasa da niçin Kıvılcımlı külliyatına mütevazi bir katkıda bulunma zarureti hissettim? Cevabı lafı dolandırmadan vereyim: Doktor, Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde, Türkiye’deki yazgısına benzer şeyler yaşamış birisi olsaydı, muhtemelen hakkında sayısız inceleme, belgesel, tez ve polemik yapılmış epeyce meşhur bir politik figür olurdu; e öyleyse bizdeki bu çöl halini neye yormalı!

    Bu anlaşılmaz, anlaşılmaz olduğu kadar utanç verici ahvalin ardındaki neden ve gerekçeler, Kıvılcımlı çalışan yazar ve bilim insanlarınca, yakın zamanlarda farklı savlarla ortaya konuldu. Burası bunları serimleme yeri değil, lakin benim açımdan en görünür olan şey, bir devrimci düşünürü okumaya ilişkin merceklerimizin bir hayli yavan oluşuyla ilişkili. Türkiye’deki entelektüel ve politik saha, nesnelci tefsir standartlarına müsait olmadığı gibi, husumet politikalarının inhisarında şekillendiğinden, binlerce sayfa analiz yapıp, bizatihi siyasetin yakıcı toprağında eylemiş dev bir simayı görmezlikten gelmeler bizi şaşırtmasa gerek. Ama şaşkınlığın da makul bir hududu olsa gerek! Gelgelelim daha da ilginci, elinizdeki yazının da konusu olan, Kıvılcımlı’nın Kıvılcımlı’ya ait olmayan metinler üzerinden okunmaya ve refere edilmeye devam ediyor olması. Ahmet Kale geçenlerde bir dizi yazısında yıllardır Kıvılcımlı’ya ait olduğu bilinen Komün Gücü ve Allah Peygamber Kitap adlı eserlerin başka birine ait olduğunu iddia etti.[3] Art arda yazılmış üç metinde Kale bu zikredilen çalışmaların bizzat başkasınca yazıldığını dedektif titizliğiyle ortaya koydu, hem de bizzat Kıvılcımlı adını kullanan kişinin kendi itirafları (otobiyografisi) üzerinden.

    Şimdi bu açığa çıkarmanın bizim açımızdan kıymeti harbiyesi nedir? Kale’nin derdi açık: ‘entelektüel dürüstlük’ bir düşünürün mirasına ilişkin pervasızlığı hiçbir surette kaldırmaz. Etiketlemelerle, sessizlikle, önemsizleştirmelerle ya da tersinden ilahlaştırmalarla, sterilizasyonlarla, kutsamalarla müphem kılınan bir figür, kendisine ait olmayan eserler üzerinden iktibas ediliyorsa birilerinin buna karşı çıkması gerekir. Evet, durum sadece absürt değil, entelektüel veya bilimsel alanının dinamikleri uyarınca hassas yaklaşılması elzem bir mesele.

    Her şeyden önce, yazı yazmak bir irade beyanıdır; yazarın dili, tarzı, fikirleri yalnızca ona aittir ve ölümle birlikte bu irade, artık kendini savunamaz hale gelir. Dolayısıyla bir başkasının onun sesini “canlandırması”, sahte bir yankıdan ibarettir. Bu tür bir edim, okuru yanıltma riski de taşır: Daha da önemlisi, yazarın yaşarken onaylamayacağı, belki de karşı çıkacağı görüşler, ölümünden sonra onun adına dile getirildiğinde ortaya çıkan metin yalnızca estetik bir sahtekârlık değil, aynı zamanda bir tür düşünsel gasp anlamına gelir. Yazarın mirasına saygı, onun fikirlerini yaşatmakla mümkündür; onun adına konuşmakla değil. Belleği yaşatmak, sesi taklit etmek değil, onu anlamak ve kendi adımıza düşünmeyi sürdürmektir.

    Ahmet Kale’nin titizlikle sayfa sayfa irdelediği (Kıvılcımlı adını kullanan kişinin otobiyografisindeki) itiraflar, Kıvılcımlı’nın eserleri üzerindeki tahrifatları (onun adıyla yazılan eserleri) gözler önüne sermekte. Peki ama bu nasıl mümkün olabiliyor? Bittabi onun eserleri üzerindeki tahrifat ve göz göre göre cinayet, karşısındakilerin (politik ve akademik) yokluğuyla malul değilse, bu nasıl mümkün olabiliyor? İzleyicilerinin dayanılmaz ve katlanılmaz sessizliği; Kıvılcımlı eserleri üzerinde tahrifata yeltenenlere bir cüret vermekte belki de. Zira politik yaşamda yok sayılmanın intikamını; örselenen, gayya kuyusuna atılan, yine ve daima susuş komplosuna maruz bırakılan Kıvılcımlı adıyla almak/edinmek başka türlü açıklanamaz. Bu tahrifatı ve dâhi cinayeti Kıvılcımlı adıyla Marksist bir taktik! ve tavır alış! olarak öne sürmek ise, katlanılmaz. Şayet böylesi bir katlanılmaz hali bizatihi izleyicileri de Kıvılcımlı’yı bir susuş kumkumasına maruz bırakarak var etmediyse?

    Kişiler çağında! yok sayılmanın intikamını! (Kıvılcımlı adıyla) almak/edinmek, Kıvılcımcı kesimlerin (Kıvılcımlı adını kullanarak kitap yazan kişinin sözleriyle) zaten ölü ve daha da ölü tavırlarıyla mümkündür. Zira onlar, (onun söylemiyle) Kıvılcımlı’nın özene bezene ortaya koyduğu teorik çalışmalarını anlamaktan ve (yanlışları) ayıklamaktan mahrumdular. Üstelik iyilik yapmanın kuralı mı olurmuş! Etik diye tutturmuşlar! Başka türlü yankı bulamamaktan var olanların akıllarını, duygularını deneyerek Kıvılcımlı adıyla ilerletiyordu. Dahası uyuşan beyinlerin sarsılması amacıyla Kıvılcımlı’nın genelde kullanmadığı Siklus kelimesini de kullanarak!

    Tüm bu açıklanamaz tuhaflığı Kıvılcımlı izleyicileri arasındaki politik kopuş ve ayrışıma bağlamak mümkün. Yazın dünyasının hayli çorak kaldığı Türkiye arazisinde Kıvılcımlı, dikkatleri celbetmekte ne de olsa. Fakat Kıvılcımlı’nın fikri esastaki verimli mirasının sosyalist sol muhitte izleyicileri arasındaki politik ayrımlarla kuşatıldığı ifade edilebilir. Tam bu noktada Türkiye akademiyasına ilişkin de birkaç kelam etmek lazım. Kıvılcımlı, başka türlü bir akademik sahada muadilleriyle (sözgelimi Gramsci) hakkındaki literatürün oldukça geliştirildiği bir dev sima olabilirdi ki; Cumhuriyet’in fikri çoraklığında Kıvılcımlı, bir vaha görüntüsü vermektedir. Ancak akademik bariyerler, barikatlar ve bariz engeller de Kıvılcımlı okumalarının önüne bir set çekmekte. Kıvılcımlı’nın akademik alanda süreğen bir biçimde itibarsızlaştırılmaya maruz bırakılması sadece onun yadırgatıcı, keyif kaçırıcı temsiliyetiyle açıklanamaz. Zira; sosyal bilimlerin (özelde sosyoloji disiplini) devletçi prakisisin kuramsal payandacısı olarak yapılandırılması ve müdahil bir kamusal pratiğin bileşenine bir türlü dönüştürülememesi de Kıvılcımlı okumalarına engel teşkil etmektedir. Nihai olarak, Kıvılcımlı çalışmalarının önündeki engel sadece bir politik ve akademik susuş komplosu değil; sosyal bilimlerin pozitivizmle malul tedrisatıdır da. Kıvılcımlı’yı algılayış ve kavrayış evvelinde bu hegemonik paradigmanın aşılabilmesiyle mümkün olabilir. Bu bir yana, akademilerin çok parçalı iktidar yapıları karşısında “göreli özerk yapısını” koruyamaması ve neoliberal tahakkümle yapılandırılması da alternatif araştırmaların yeteri ölçüde yer bulamamasındaki başka bir barikat. Akademi pratik-pragmatik bir bilgi üretmeyen, şu an ve hemen gerçekleştirilebilir olmayan tasarımlara rağbet göstermemektedir. Bu vakıa Kıvılcımlı araştırmalarının önündeki bariyerlerden bir diğeri. Ancak sorun tek başına onun yeteri ölçüde (ki bu da başlı başına bir problematik) yeni araştırmalara dahil edilmesi değil; bizatihi çalışmalarının tahrif edilmesi ve dahi onun adıyla eserlerin yayımlanması.

    Kıvılcımlı adıyla ideolojik payandalarını gerçekleştirmek isteği; Kıvılcımlı gibi dev bir simanın büyüklüğüne delalet ise de bir düşünsel acziyetin de ifadesi değil midir? Zira bu tahrifatlar ve yanlışlar Kıvılcımlı’yla veyahut Kıvılcımlı’ya karşı ama Kıvılcımlısız bir Türkiye sol tarihinin imkansızlığının ikrarı ve ilanı değil midir?  

    “Bir analoji”: Antik dinsel metinler bağlamında, Hikmet Kıvılcımlı’nın başına gelen şey, belki de ‘pseudepigrapha’ olarak adlandırılan ve yazarın kimliğini gizli tutarak metnini ünlü bir kişiye atfetmesi olarak tanımlanabilecek eylemle de ilişkilendirilebilir: Genellikle kilise külliyatında görülen bu eylem en başta kutsal kişilerin hedef olduğu bir talan biçimidir. İlham perilerinin başkalarının gırtlağıyla konuştukları Pseudepigrapha sahteciliği, ironik biçimde “kutsallar” içindir. Doktor açısından bakıldığında ise hem “meczub-ı ilâhi” olarak okunmaması hem de müsaade edildiğinde sadece icat edilen rotada “okunması” gereken bir “kutsal”. Türkiye’deki siyasi kampların hiçbirinin düşünce çekmecesine sığdıramadığı Kıvılcımlı’nın, aslında tarih-yazımını manipüle edebilecek kalibrede bir saklı-müfredat olduğunun üstü kapalı bir ifadesi olarak da değerlendirebiliriz bunu. Hakkı teslim edilmeyecek kadar talan edilmiş, tac-ı devlet tedarikçisi olacak kadar da yükseltilmiş bir Doktor.

    Son olarak şunu ekleyerek yazıyı bitirelim: Varsayalım ki, Kıvılcımlı’ya ait olduğu iddia edilen iki çalışma hakikaten Doktor’a ait olsun ve Kale’nin işaret ettiği şahıs da bu iki çalışmayı (sonradan yazdığı otobiyografisinde) kendine temellük etmiş olsun. O zaman Doktor’un politik tilmizlerinden tutun Türkiye solu tarihi çalışan onca insanın bu mesele üzerine gitmemesi nasıl bir ihmalkarlıktır! Ve dahi burada tilmizlik nasıl bir hâleti ruhiyeye tekabül etmektedir!


    [1] https://dergipark.org.tr/tr/pub/talid/issue/43493/531263

    [2] https://www.amazon.com.tr/Dine-ve-Politikaya-Dair-Yazılar/dp/6055888750

    [3] En etraflı tartışma şurada: https://aynahaber.org/yazarlar/ahmet-kale/komun-gucu-sahtekarligi-uzerine-3-yazim/890/

    YALÇIN OKUT’U ÖLÜMÜNÜN 8. YILINDA İKİ YAZISIYLA ANIYORUZ

    1. YAZI: YAYINEVİNE YAZDIĞI KUTLAMA MAİLİ

    kutlama ve teşekkür…

    Yalçın Okut

    Kimden:yalcinokut@yahoo.com
    Alıcı:akale955@yahoo.com
    2 Eki 2009 Cum tarihinde 15:52 saatinde

    Ahmet Arkadaş,

    Ne zamandan beridir temas kurup çalışmalarınızı kutlamak istiyordum. Fakat İnternet cafe’lerde çocukların savaş oyunları çığlık ve şamataları arasında konsantre olmak ve çalışmak kolay değil. Bizim gazetede ise sadece üç bilgisayar var; onları da boş yakalayabilirsen yakala… Editörümüze kaç kez söyledim, bir bilgisayar daha al diye. Bir kulağından girdi bir kulağından çıktı hep. Hakkaten bütün editörler böyle cimri mi?..

    Her neyse… Çok geç olmakla birlikte bir kablosuz İnternete erişim aparatı edinebildim. O da bazan ulaşıyor, bazan ulaşmıyor, ayrı konu. ‘Psefto Gratos’ta yaşamanın dezavantajları diyelim…

    ‘Psefto Gratos’ Kıbrıslı Rum yurttaşlarımızın KaKaTeCe’ye taktıkları isimdir. ‘Psefto’=yalancı, Gratos, malûm, devlet: Sahte Devlet…

    Sahte Devlet demekte haksız da değiller hani… Türkiye dışında hiç bir ülke tanımıyor; o bir yana BM Genel Kurulu’nda da tanınmaması yönünde alınmış karar var. Denktaş ve yandaşları 35-40 senedir Sarayönü’ndeki Dikilitaş’a bakarak nutuklar irad ettiler; kendi kendilerine gelin-güvey oldular, dünyaya meydan okudular… Tabii, Türk Gladiosundan aldıkları güçle. Ama hepsi fasa fiso… (Sarayönü bizim Lefkoşa’nın -Türk kesimindeki- ana meydanıdır. Sömürge döneminden kalan mahkeme binaları ve diğer idari binalar o meydanın etrafındadır; adını oradan alıyor. Tam ortasında da 15-20 metre yüksekliğinde bir Venedik Sütunu vardır. Venedikliler adaya hakim olunca o sütunu ta Mağusa yakınlarındaki antik Salamis harabelerinden taşıyıp egemenliklerinin simgesi olarak o meydanın ortasına dikmişler. Allahtan Osmanlılar adayı fethedince o Venedik Sütununu yıkmamışlar… Halk ağzında adı Dikilitaş’tır. Türkiye’deki “Anlat derdini Marko Paşa’ya” deyişi, Kıbrıslı Türklerin ağzında “Anlat derdini Dikilitaş’a”dır.)

    Konuyu dağıtmayayım ama durumumuz, Kıbrıslı Rum yurttaşlarımızın Sahte Devlet deyimlendirmelerinden de daha vahimdir. Sivil ve fakat bir “Arş yiğitler vatan imdadına” işaretiyle orduya katılmaya hazır en az 100 bin bön yargılı ‘yeni KKTC’li yanında, 40 bin üniformalı asker ve o kadar değilse bile bir polis teşkilatı ve MİT’in örtüsü olan bir Sivil Savunma Teşkilatı vardır. Biz, Afrika gazetesinde yazan bir grup arkadaşın dillendirdiği gibi, bir “Mandıra”da, ya da “Türk Derin Devleti’nin Arka Bahçesi”nde rehine alınmış durumdayızdır.

    Rum yurttaşlarımız, çok kanlı 74 savaşında çok can, mal ve namus (ırza tecavüzler) ve göçmenlikler yaşamış olmalarına karşın, bir anlamda ‘yırttılar’; ekonomilerini ve yaşam standartlarını Paris düzeyine çıkardılar. Tabii, bu başarıyı, Denktaşgil tayfesinin iddia ettiği gibi, salt ‘dış yardımlar’larla değil, deyim yerindeyse, ‘eşşekler gibi çalışarak’ başardılar. 100 bin civarında Kıbrıslı Rum emekçi Arap ülkelerinden Afrika, Avustralya, Avrupa, ABD, Kanada vb. ülkelere gidip çalıştılar ve kanlı 74 savaşında göçmen düşüp her şeylerini yitiren ailelerine para gönderdiler. Bu hesapça, yaşam standartlarını Paris düzeyine çıkarmalarının temelinde yine işçilerin, emekçilerin emek-gücü yatmaktadır. ‘Demokrasi’leri de bizden kat kat daha ileridedir, diyeceğim ama bizde demokrasi mi var ki?.. Türkiye’deki bütün lumpen-proleterler akın akın buraya geliyor; pasaportsuz, sadece kimlikle giriş serbest bırakıldıktan sonra… Onlar lumpen de olsa, en ağır ve pis işleri yapan proleterlerdirler, hoş görebiliriz, görmeliyizdir de; bir de en güzel sahillerimizin kendilerine peşkeş çekildiği Kârhane-Kerhane-Kumarhane sahibi Ülkücü Mafia bozuntuları vardır. Ve en büyük problemlerimiz de onlarladır. Bir de, Polis Genel Müdürlüğü’nün askeriyeye bağlı olması ve KT Merkez Bankası Müdürü’nün hep Türkiye’den, Türkiye’li biri olarak atanması ve bu dayatma durumumuzu özetler sanırım…

    Neyse, dağıttım yine, bağışla…

    Emeklerinizi izliyorum, izlemeye çalışıyorum. Sosyal İnsan Yayınları’nı kurmakla çok isabetli bir iş yaptınız. Başta sen ve Haşmet Arkadaş olmak üzere hepinizi candan kucaklar, kutlarım…

    Cenk Ağcabay Arkadaşı tanımıyorum, bizden bir hayli genç olsa gerek. Lütfen mahsus selamlarımı ilet ve TKP ve Doktor Hikmet kitabını hayranlıkla, ve Doktor’a yapılan pislikleri-puştlukları okudukça o solucanlara öfkemi daha da artırarak okuduğumu söyle. Ayrıca, Kontrgerilla Kıskacında Türkiye kitabını da istiyorum. Hangi yayınevinden ve ne zaman çıktı?.. Bana gönderdiğin Sosyal İnsan Yayınları seti için canı gönülden teşekkür ederim.

    Cenk’in Yalçın Küçük’ü eleştirdiği Magalomania’yı henüz okumadım, zaten kitaplar geleli daha 3-4 gün; şu anda Edebiyat-ı Cedidenin Otopsisi’ni okumaktayım. Ama Megalomania’nın da çok iyi bir çalışma olduğu bölüm başlıklarından bile belli. Ne var ki, Cenk’in biyografisi hakkında Megalomania’da hiçbir bilgi yok, TKP ve Doktor Hikmet kitabında da çok sınırlı. Tamam, biz Ustamızdan hep Tevazuyu örnek alıyoruz ama, gerekli bilgiler gerektiği kadar verilmemeli mi?..

    11 Ekim’de gelip gelemeyeceğim henüz netlik kazanmadı. Malûm, kahrolası para meselesi…

    Doktor’un Kıbrıs’a gelmesinden önce burada AKEL’le yaşanan bir pasaport meselesi var. Yazdım, ancak yayınlamaktan vazgeçtim; ama sizlere anlatmakta yarar, hatta zorunluluk var. Yayımlamaktan vazgeçtim çünkü her şeye rağmen, bütün eleştirdiğimiz yanlarına rağmen AKEL stratejik müttefikimizdir. Kaldı ki, koskoca Sosyalist Anavatan’ın ve “Abi Parti” SBKP’nin Doktora yaptıkları yanında AKEL’inki ne ki… Ha, eğer ki Doktor Türkiye’den çıkmadan Sıkıyönetim tarafından yakalansa ve yine işkencehanelere atılsa ve kuvvetle muhtemel, o hasta haliyle o işkencehanelerde öldürülseydi, o zaman iki elimiz AKEL yöneticilerinin de SBKP yöneticilerinin de yakasında olurdu. Gerçi, SBKP Doktoru Laz İsmail yılanının bir yalanı üzerine Doğu Berlin’den Batı’ya püskürtmekle ölümünü çabuklaştırdı ama diğer birçok ülkedeki sağlam komünistlere de, örneğin Yunan İç Savaşı’ndaki muzaffer ve kahraman gerilla liderlerine aynı şeyi yapmadılar mı?..

    Kıbrıs’ta, sömürge yıllarında Türk ve Rum emekçiler 1 Mayıs gibi etkinlikleri ortak kutluyorlardı. O ortak kutlamalar en son 1 Mayıs 1958’de yapılmıştı. Ondan sonra, TMT ve arkasındaki ya da başındaki İstirdatçıların emirleri ile Türk İşçi önderleri vurulmaya başladı ve iki toplumun emekçileri terörle birbirlerinden kopartıldı. Yaklaşık yarım yüzyıl sonra kapılar/duvarlar açılınca, biz bir grup Kıbrıslı Türk 1 Mayıs’ı Güney’deki yoldaşlarımızla birlikte kutladık. Ve o gün ağladım… Evet ağladım…

    O gün PEO (Tüm-Kıbrıs Sendikalar Federasyonu) binasındaki konuşmalardan sonra, sloganlar-şarkılar-türküler-marşlarla şehrin merkezindeki Elefteria (Özgürlük) Meydanı’na yürüdük. Elefteria Meydanı’ndaki konuşmalar esnasında yan tarafımızda EDON (AKEL’in Gençlik Kolları) vardı ve seslerinin en gür tonuyla: “İ Turkokiprei İne Adelfi Mas – Kıbrıslıtürkler Kardeşlerimizdirler” sloganını atıyorlardı… 45 seneden sonra yine beraberdik ve bizleri bağırlarına basıyorlardı… İnsan duygulanmaz mı, ağlamaz mı?.. Üstelik de, bu sloganı, Faşist Darbenin, arkasından da Türk işgal ve istilasının başladığı 74 Temmuzundan beri atıyorlar; kendi faşistlerine inat…

    Hepinizi candan kucaklarım…

    Başarılar dilerim…

    2. YAZI: KIVILCIMLI SEMPOZYUMUNA SUNDUĞU “Kıvılcımlı’nın Kıbrıslı devrimciler üzerindeki etkisi Ya da: NASIL ‘DOKTORCU’ OLDUK?..” BAŞLIKLI YAZISI

    Yekten ve kestirmeden söyleyeyim, biz Kıbrıslı öğrencileri Doktor Hikmet Kıvılcımlı ile Fuat ve Latife Fegan tanıştırdıydı. Daha da ötesi, bizim ‘Doktorcu’ olmamızı sağlayan Fuat idi.

    Fuat da, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde okurken tanımış Dr. Kıvılcımlı’yı. Sene 1960’lı yılların ikinci yarısının başlarında ve ortalarında…

    Sadık Göksu’nun, Kuvayı Milliye dergisinde (sayı 21, 2/2000) yazdığı: “Fuat Fegan’ın ‘Kıvılcımlı Bibliyografyası’nın Eleştirisi, Düzeltmeler ve Açıklamalar” başlıklı yazısından öğreniyoruz ki, Fuat Fegan ile Sadık Göksu aynı fakültede sınıf arkadaşıydılar. Ve yine S. Göksu’nun ifadeleriyle, Fuat Fegan Sadık Göksu’ya kızgınmış, kendisini Doktor Hikmet Kıvılcımlı ile niye tanıştırmıyor diye…

    Biz Kıbrıslılar biliyoruz ki, Fuat’ın daha liseyi bitirir bitirmez, hatta belki de lise yıllarında da AKEL ile sıcak ilişkileri vardı.

    Liseyi bitirince bir sene Leymosun limanında gümrük memuru olarak çalışmıştı, benim dayımın oğlu Mehmet Kaya ile birlikte. İkisinin de Rumcaları da İngilizceleri de çok iyi idi.

    İstanbul’da tanıştığımızda ve müteakip yıllarda kendisine dayımın oğlu Mehmet Kaya Abi’nin selâmlarını ilettiğimde, “Evet onun da Rumcası çok iyiydi, ama benimki daha iyiydi” demiş ve eklemişti: “Ben Leymosun limanında gümrük memuru olarak çalışırken, gelip giden Rumlarla bir saat boyunca Rumca konuşurdum ve Türk olduğumu anlamazlardı. Bir saati aşkın sohbetlerimizde arada bir, bir dilbilgisi hatamı yakaladıkları zaman Türk olduğumu anlarlardı” demişti.

    İnanıyorum.

    Benzer anlatımları dayımın oğlu Mehmet Kaya Abim’den de dinlemiştim.

    Bu da bir meziyet. Dil çok önemli…

    ***

    Fuat Fegan, İstanbul’a üniversiteye hangi yıl gitti anımsamıyorum. Ama Londra’ya sık sık gidip gelmekte olduğunu biliyorum.

    1965’te, AKEL Merkez Komitesi tek Türk üyesi Derviş Kavazoğlu’nun yoldaşı Yorgos Mişaulis ile birlikte hain bir pusuda çapraz ateşe tutularak alçakça katledilmelerinden sonra yeni bir MK üyesi seme/atama gündeme gelmişti. (O fotoğrafı görenleriniz hatırlayacaklardır; arabada kanlar içinde kucak kucağa – Türk ve Rum emekçi kardeşliğinin trajik simgesi)…

    O kahpe pusu ve o hain cinayetten sonra AKEL, Fuat’a çağrı yapmıştı: “Gel, kahpece katledilen yoldaşımız Derviş Kavazoğlu’ndan boşalan AKEL Merkez Komitesi Türk üyeliğini sen devral” diye.

    Bana bunu Fuat anlatmamıştı, o nedenle ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum.

    Bana bunu TMT tarafından katledilecekler listesine konan ve bu nedenle İngiltere’ye kaçmak zorunda kalan AKEL’in ‘eski tüfek’ Türk üyeleri anlatmıştı.

    Yine aynı ‘eski tüfek’ler, Fuat’ın bu teklifi kabul etmemesini: “AKEL’in Enosis [Yunanistan’a ilhak] politikasını benimsemediği”nden dolayı diye izah etmişlerdi…

    Ben bu yoruma bir faktör daha eklenmesi gerektiğini düşünüyorum: Fuat, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi’nde felsefe okurken tatillerde Londra’ya gider, orada çalışır ve tabii bu arada Londra’daki AKEL’ci Kıbrıslı komünistler ile de görüşürdü.

    Herhalde, AKEL’in Enosis politikalarına katılmamakla birlikte, o öneriyi kabul etmemesinde İstanbul’da Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile tanışmış olmasının ve o derya-deniz Usta’nın yanından uzaklaşmak istememesinin de rolü vardır.

    Yoksa, AKEL’in teklifini kabul eder, AKEL Merkez Komitesi Türk Üyesi olarak gider Londra’da kekâ bir hayat yaşayabilirdi…

    Tercih etmedi…

    Ve İstanbul’a dönüp Latife Ablamızla evlendi. Bir sürü riski göze alıp Doktor’un yanında kalmayı yeğledi.

    ***

    Yine kendisinden dinlemiştim: İsmet Abi’nin başkanlığındaki YİS o günlerde çok büyük grevler gerçekleştiren çok önemli bir sendika idi. Birçok devrimci genç YİS’in Cağaloğlu’ndaki merkezine gidip geliyorlardı. Tabii, Fuat da gidiyordu. Birkaç kez ben de gitmiştim, Fuat’la buluşmak için.

    “Bir baktım” dedi Fuat, “Doktor oradaki eski bir daktiloda iki parmakla eski Türkçe’deki el yazmalarını Türkçe’ye çeviriyor ve yazmaya çalışıyor.”

    “E, ben on parmak daktilo yazan bir insan olarak, Hocam, bırak ben yazayım” demiş ve Doktor’un el yazmalarını yeni yazıya kazandırma safhası da öyle başlamış…

    1968-69 yılıydı. Biz sosyalist öğrenciler, İstanbul Kıbrıslı Türk Öğrenciler Derneği seçimini ezici bir çoğunlukla kazanmıştık.

    Bir süre sonra Fuat Fegan elinde Doktor’un 1967’de çıkardığı Sosyalist gazeteleri demeti ile öğrenci derneğimize gelmiş ve uzun bir sohbetten sonra o gazeteleri Derneğe armağan etmişti.

    Aynı yıllar, herkes biliyor, 68 Ayaklanması yıllarıydı. Dev-Genç’li olmayanımız yok gibiydi.

    67 yılında yayımlanan Sosyalist gazetelerini okuduktan sonra da artık Doktorcu olmamak mümkün müydü?..

    Doktor’un Tarihsel Maddecilik Yayınları’nda çıkardığı kitaplarını almaya ve okumaya başladık. Bir yandan da her gün işgaller, grevler, yürüyüşler, mitingler ve: “Ho, Ho Chi Minh, İki Üç Daha Fazla Vietnam; Ernesto’ya Bin Selam!” yıllarıydı…

    Anımsıyorum, Doktor’un Tarih-Devrim-Sosyalizm eserini okuyor, okuyor ve fakat anlamakta zorlanıyorduk. Emperyalizm – Geberen Kapitalizm eseri ise nispeten daha kolayımıza geldiydi.

    Derken, İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği’nin etkinlikleri… Aynı dönemde, Aksaray-Langa’da Doktor’un Dev-Genç Seminerleri dizisi gerçekleştiriliyordu. Artık bir yanımız Dev-Genç’ti, bir yanımız da Doktor’cu idi…

    Doktor’un muayenehanesini taşımak…

    Yine Fuat haber saldıydı anımsadığım kadarıyla. “Doktor muayenehanesini bizim eve taşıyacak, yardımcı olur musunuz?..”

    Fadıl Çağda, Hasan Hakkı ve ben koşarak gittikti. Aslında taşınacak fazla bir şey de yoktu ya; taşınma taşınmadır… Bir masa, birkaç koltuk, bir hasta muayene kanepesi, bir kitaplık vs…

    Güle oynaya taşıdıktı. Bu noktada, unutamayacağım şeylerden biri de, Doktor’un evinde buluştuktan sonra, muayenehanesine giderken yetmişine merdiven dayamış bir adamın adımlarına yetişmekte zorlandığımızdı; o kadar çevikti ve o yaşta o kadar hızlı yürüyordu. Zaten birçok yazısında ve kitabında da var ya: ‘yapacak çok iş var, acele etmeliyiz psikolojisi’; o hesap…

    Taşıma faslından sonra, evinde Emine Hanım’ın pişirdiği bir öğle yemeği yedikti. Tabii Latife ile Fuat da vardı; ne de olsa onların evine taşınmıştı Doktor. Fuatlar, öndeki salonumsu odayı kendisine muayenehane ve çalışma mekânı olarak hazırlamışlardı; eşyalarını oraya taşıdıktı.

    Yemekte sohbet ederken, arkadaşlardan biri duvarlardaki Kybele benzeri küçük biblovari el işlerini sormuştu. Kırşehir Zindanı’nda yaptığını söylemişti; ‘ekmek içinden’ diye de eklemişti.

    Ben aptalca bir soru sordumdu:

    –“Niye ekmek içinden Hocam?”

    –“Başka bir şey vermiyorlardı ki, evlat” demişti.

    O gün yemekte sohbet ederken, yine Kırşehir Zindanı’nda yaşadığı kargalarla ilgili bir anısını da anlatmıştı. Taze yumurta yiyebilmek için birkaç tavuk besliyormuş. Bir süre sonra, yumurtalar kaybolmaya başlamış. Olacak iş değildi, koskoca duvarlarla örülü hapishanenin küçük bir avlucuğundan yumurtaları kim çalabilirdi ki?..

    Durumu takibe almaya başlamış. Tavuklar her yumurtlamadan sonra ortalığı velveleye veriyorlar ya, hemen iki karga gelip duvara tünemekteymiş. “Bu yezit kargalarda bir tür kolektif aksiyon da var” demişti. “Kargalardan biri aşağıya yumurtayı kapmaya inince, diğeri duvarın tepesinde bekçilik yapıyordu. Beni görünce de graklayarak diğerine haber veriyordu.”

    Doktoru tanıyanlar benden daha iyi bilirler. Çok konuşmazdı, ama konuşmaya başlayınca da sohbetine doyum olmazdı.

    TÖS’ün İstanbul salonunda verdiği Finans Kapital ve Türkiye konferansında salonun tıklım tıklım dolu olduğunu çok net olarak anımsıyorum. Zaten, o yıllarda hangi konferansı tıklım tıklım dinleyici ile dolmuyordu ki?..

    Keşke daha çok tanıma fırsatımız olsaydı…

    ***

    Tabii, biz Kıbrıslıların bir de Kıbrıs Sorunu ‘Belâmız’ vardı; bir yandan da onunla ilgilenmeli, ona da yoğunlaşmalı, o baş belâsına karşı da mücadele etmeliydik.

    1970 senesinde Makarios’u öldürmek için helikopterine ateş açılmış, fakat pilot yaralanmış olmasına karşın helikopteri yere indirmeyi başarmış, böylece Makarios mutlak bir ölümden kurtulmuştu.

    Makarios’un SSCB ve Üçüncü Dünya Ülkeleri ile geliştirdiği iyi ilişkiler ve Tito, Nehru, Nasır’la birlikte bloksuzlar grubunun liderleri arasında yer alması bizde kendisine karşı bir sempati uyandırıyor, TMT ve EOKA (ve arkalarındaki Gladio’lar) tarafından darbelenen Kıbrıs Cumhuriyeti’ne daha çok sarılmamıza yol açıyordu.

    Helikopterine ateş açılması olayından sonra, Fuat’ın da katıldığı çok uzun süren bir toplantı yaptık ve Makarios’a ‘geçmiş olsun’ diyen bir telgrafı çekme kararı aldıktı. Ne de olsa, Kıbrıs’ın seçilmiş Cumhurbaşkanı olarak bizim de Başkanımızdı ve hayatına kastedilmişti…

    “Ekselansları, hayatınıza kastetmek isteyen menfur suikast girişimini şiddetle protesto eder, sağlıklar dileriz” mealinde bir telgraf metni hazırlandı ve iki arkadaşımız, Fadıl Çağda ve Turhan Korun Sirkeci’deki merkez postaneye gidip telgrafı çektiler. Anımsadığım kadarıyla, bizlere teşekkür eden kısa bir cevap göndermişti.

    Fakat olay gerici çevrelerde büyük bir tepkiye yol açmıştı. Nasıl olurdu, çoğu TC bursu ile okuyan Kıbrıslı Türk öğrenciler, Türkiye ile kavgalı olan “Kahpe Papaz”a geçmiş olsun diyebiliyorlardı?.. Tiz tedbir alınmalı, bu fesadın elebaşlarına hak ettikleri bir ceza verilmeliydi… Kıbrıs Türk Liderliği tarafından 30-35 kişilik bir ‘elebaşılar’ listesinin Türkiye’den atılmaları için MİT’e gönderildiği şeklinde duyumlar alıyor fakat ihtimal vermiyor ve aynı hızla çalışmaya devam ediyorduk.

    ***

    Fuat Fegan’dan da, Fadıl Hasan (Çağda’dan) da dinlemiştim: Fadıl arkadaşımız, bir gün: ‘Hocam Kıbrıs konusunda ne düşünüyorsunuz?’ diye sormuştu da Doktor’un yanıtı çok kısa olmuştu: “Kıbrıs’ı bölecekler” demişti.

    Öngörüsü -bu konuda da- doğru çıktı. Böldüler… Henüz daha Taksim resmen ilan edilmemişse de adamızı fiilen böldüler…

    Yine Fuat Fegan’dan dinlemiştim: Doktor Kıbrıs’a özel bir ilgi duyuyor ve Makarios’u yakından izliyordu. Nitekim 1963 çatışmaları başlayınca, Yeşil Hat’tın güneyinde Rum tarafında bulunan Kıbrıs Cumhuriyeti Devlet Hastanesi’nde mahsur kalan Türk hemşireleri kendi korumasına alarak bir gece sarayında barındırmasını, ertesi gün de bizzat kendisinin o kadınları sınıra kadar sağ-salim getirip Türk makamlarına (veya, güya arabuluculuk yapan İngilizlere) teslim etmesini Doktor bir yazısında kısaca zikretmiş; ve Makarios için ilginç bir devlet adamı demişti.

    Şimdi bana: bul, söyle; nerede ne zaman yazdı Doktor bu satırları diye sorarsanız, açıkçası hatırlayamam, ama polisin SBF yurdunu bastığı ve öğrencileri hunharca dövdüğü tarihten hareketle bulunabilir.

    Muhtemelen, ‘SOSYALİST – Düşünce ve Davranış Gazetesi’ni ikinci kez çıkardığında ilk sayılarından birinde idi. O günlerde, polisin SBF yurdunu basıp oradaki öğrencileri eşşek sudan gelinceye kadar dövdüğünde, çok feci bir dayak yiyenlerden Kıbrıslı bir genç kızın ertesi gün Günaydın gazetesinde, “Bize Rumlar bile bu kadarını yapmadı” figanı üzerine yazmış olacak.

    ***

    Kıbrıs’a kesin dönüş yaptığımdan epey bir zaman sonra, vaktiyle Günaydın gazetesinde “Rumlar bile bize bu kadarını yapmadı” sözleri çıkan kişinin ablası ile tanıştımdı. Kendisine bana kız kardeşini tanıştırmasını, kız kardeşi ile röportaj yapmak istediğimi söylemiştim de, “Bırak Yalçın karıştırma o eski defterleri, o eski acıları” demişti.

    Karıştırmadım…

    Ama görüldüğü gibi, zaman zaman yine önümüze çıkıyor o eski defterler ve o acılar…

    Çünkü anımsıyorum: Doktor, diğer Türkiyeli öğrenciler gibi feci şekilde dövülen o Kıbrıslı kızın Günaydın gazetesinde çıkan figanlarından alıntılar yaparak: “Sınıfsal kinin ne kötü bir kin olduğundan haberdar değil bu Kıbrıslı genç kız” mealinde bir yorum yapmıştı.

    SOSYALİST gazetesi afişlemesi…

    SOSYALİST – Düşünce ve Davranış Gazetesi’nin ikinci kez yayın hazırlıkları sürerken biz Kıbrıslılar -bizim Sirkeci’deki Kıbrıslı öğrenciler yurdumuza da çok yakın olduğundan – Orhan Müstecaplı’nın Cağaloğlu’nda bodrum katındaki o dehliz gibi mekânına gidip geliyorduk.

    Daha, ‘SOSYALİST – Düşünce ve Davranış Gazetesi’ çıkmadan önce, yaz tatili günlerinde, Fadıl (Çağda), Hasan (Hakkı) dostlarım ve ben, İTÜ Taşkışla binasının iç bahçesinde bir afiş basmıştık serigrafi tekniğiyle ve Kıbrıs’a göndermiştik. Dev-Genç’in simgesi haline gelen yumruğu sıkılı o genç afişini kopya etmiş ve Kıbrıs’a göndermiştik.

    Biz o tekniği bilmiyorduk. O tekniği bilen İTÜ’den Şafak Morgül arkadaşımız hem bize o tekniği öğretiyor, hem de yardımcı oluyordu. Açıkçası, baskıyı kendisi yapıyor, biz de bastığı afişleri kurusunlar diye bahçeye seriyorduk.

    Şanlı 15-16 Haziran Direnişi’nin ertesi haftalarıydı ve Sıkı Yönetim vardı. Şafak o Şanlı Direnişte tutuklanmış fakat kısa bir süre sonra serbest bırakılmıştı. O Şanlı Direnişte -anımsıyorum- Latife Fegan da tutuklanmıştı. Emel (Fuat’ın kız kardeşi) de kışlaları gezip gezip yengesi Latife’yi arıyor ve bir türlü bulamıyordu. Akşam saat 8’den sonra da sokağa çıkma yasağı getirilmişti…

    ***

    Hiç unutmuyorum, o gün İTÜ Taşkışla binasında Şafak o afişleri serigrafi tekniği ile basmaya başladığında, besmele diye, işe: ‘Marks-Engels-Lenin Adına..’ diyerek başlamıştı… Hayır, biz Marksist Kıbrıslılarda besmele olayı yoktu (Kıbrıslı genç kuşakta din olayı sönümlenmiş gibiydi) tabii de, Şafak Morgül dostumuzun o söylemi çok hoşumuza gitmişti doğrusu…

    Şafak çok yetenekli ve de çok şakacıydı. İçerden yeni çıktıydı ya, arada bir: “Gidin, ön kapıya bir göz atın, ‘Aynasızlar’ gelip de bizi enselemesinler” derdi. Biz de gidip ön kapıya bakardık. Dönünce de raporumuzu verirdik: “Aynasızlar yok Şafak, sen afişlerimizi basmaya devam et!…”

    ***

    Aynı günlerde, biz Kıbrıslı öğrenciler derneği olarak, Doktor’un ‘Diyalektik Materyalizm – Gerçek Bilim’ kitapçığını daktilo ederek İTÜ Öğrenci Birliği’nin teksir makinesinde çoğaltıp dağıtmaya başladıktı. Kapağına da yayıncı olarak derneğimizin adını yazdıktı… Vay, sen misin o zararlı, o hain broşürü basıp dağıtan?.. İki gün sonra polis öğrenci yurdumuza geldi, Fadıl arkadaşımızı alıp götürdü. Bir araba dayak!…

    İyi saatte olsunlar, “Bunlar iyice azıttılar; Makarios’a telgraftan sonra, şimdi de en azılı komünistin kitaplarını basmaya başladılar” diye düşünmeye başlamış olacaklardı ki, kısa bir süre sonra: Fadıl (Çağda), Kuydul (Turhan), Saydam (Ahmet), Turhan (Korun), Harper (Vehbi), ve Taner (Galip) Türkiye’den sınır dışı edildiler… 30-35 kişilik liste revize edilerek 6’ya düşürülmüştü.

    İki iki yakalanıp kelepçelenerek polis nezaretinde trenle Edirne-Kapıkule sınırına götürülüp oradan Bulgaristan’a şut!..

    Biz Dernek olarak sınır dışı edilen arkadaşlarımıza: “İndiğiniz ilk tren istasyonundan bize telefon edin, size elimizden geldiğince yardımcı olalım” demiştik. Çünkü Fadıl arkadaşımızın bütün ısrarlarına rağmen polis, yurdumuza gelip paltosunu almasına bile izin vermemiş ve kış aylarının o kırıcı soğuğunda Fadıl’ı paltosuz trene atıp götürmüştü; ki, Sirkeci’deki Kıbrıs Öğrenci Yurdu ile polis merkezi Sansaryan Han arasındaki mesafe sadece 300-400 metre idi…

    Fadıl, Kuydul, Saydam, Turhan, Taner ve Harper sınır dışı edildikten sonra derneğimizin bütün sorumlulukları bana, Bektaş’a ve Şefik’e ve tabii çevremizdeki diğer değerli arkadaşlara kalmıştı…

    O yıllarda: “Ankara’da Hakimler var”dı!..

    Ve biz çok değerli hukuk hocalarının örneğin daha sonra faşistler tarafından katledilecek olan Muammer Aksoy Hoca’nın da gönüllü yardımlarıyla Danıştay’da yürütmeyi durdurma davası açtıktı; hükümetin bu adaletsiz, haksız ve gerekçesiz kararının iptali için.

    O çok değerli hukuk hocalarımızın gönüllü müdahaleleri ve çok değerli insan Av. Niyazi Ağırnaslı’nın savunmalarıyla o davayı kazandıktı da… Fakat “anavatan” Türkiye’den sınır dışı edilen “yavru vatan”lı arkadaşlarımız Avrupa’da evsiz-barksız-parasız dolanırlarken Ankara’da Danıştay’daki dava sürecini nasıl izleyebilirlerdi ki?..

    What a fucking coincidence…

    ‘What a fucking coincidence’ der İngilizler bu gibi durumlarda. ‘Ne boktan bir raslantı’ diye çevrilebilir.

    Şeytan Puşt!.. O günlerde Türkiye’de Kolera hastalığı çıktıydı. Her ne kadar, ilgili yetkililer: “Hayır, bu kolera değil, para-koleradır” diye yalan açıklamalarda bulunmuşlardıysalar da, o yaygın hastalığın ‘para-kolera’ değil, doğrudan Kolera hastalığı olduğunu hepimiz biliyorduk ve de suları iki kez kaynatarak içiyor ya da yemeklerde kullanıyorduk…

    Ve Bulgaristan makamları Türkiye’den giden trenlerden hiç kimsenin inmesine izin vermiyorlar, yasaklıyorlardı… Bu nedenle de o trenlerden birinde sürgüne gitmekte olan Kıbrıslı arkadaşlarımız Sosyalist-Dost Bulgaristan’da trenden inememişler, burun kıvırdığımız Yugoslavya’da inebilmişlerdi…

    Gerçekten de: ‘What a fucking coincidence!..’ Aynı günlerde hem sınır dışına atılma trajedisi, hem de kolera vakası…

    Dr. Kıvılcımlı’nın Kıbrıs’la ilgili trajik hikayesi…

    Fuat, 12 Mart Darbesi üzerine İstanbul’dan Ankara’ya gitmiş ve kardeşi Ali Fegan’ın da yardımlarıyla kendisini Kıbrıs’a zor atmıştı.

    Biz de o günlerde Kıbrıs’a seyahat ederken Hacı Bekir lokum paketlerindeki lokumların altında Doktor’un el yazmalarını Türkiye polisinden kaçırıp-kaçırıp Kıbrıs’a aktarıyorduk…

    Kıbrıs’ta Fuat’la görüştüğümde anlatmıştı o trajik hikâyeyi…

    Fuat’ın yukarıda da değindiğim gibi AKEL (Kıbrıs Komünist Partisi) ile iyi ilişkileri vardı.

    Doktor’u Türkiye’den çıkarmak/kaçırmak gündeme gelince AKEL’e gitti ve Doktor adına hazırlanacak bir pasaport istedi.

    “Bakalım, görüşelim, sana haber veririz” demişler…

    Fakat o “bakalım-görüşelim” sözleri sonun başlangıcıydı…

    O her şeyi dumura uğratan kaskatı mekanizma yine işlemiş; ve küçük bir ülkenin partisi olan AKEL yöneticileri, yukarıdaki ‘Abi Parti’ SBKP’ye telefon açıp sormuş: “Şu şu isimdeki Türkiyeli bir komünist bizden pasaport istiyor, ne diyorsunuz?”

    Yukarıdaki ‘Abi Parti’ de o günlerin bürokratik mekanizmaları içinde ‘kardeş parti’ TKP’ye sormuş: kimdir bu adam diye…

    Moskova, Berlin ve Varşova’yı ‘babasının çiftliği’ yapmış bulunan Laz İsmail de: “Biz onu fi tarihinde partiden ihraç etmiştik; o ajan provokatördür” diye rapor yazmış…

    Bunun üzerine, ‘Abi Parti’den AKEL’e: “İlgili şahısa pasaport hazırlanmasın” talimatı gitmiş…

    Hatta dahası: “Sen Bulgarlar’a git” denmiş, “onlar bu konuda daha uzmandırlar” da denmiş…

    Ölür müsün, öldürür müsün deyişinin yeri tam da burası olsa gerek!..

    ***

    Müteakip yıllarda Moskova’da yine rutin Uluslararası Komünist Partiler toplantısı vardı. O toplantıya Kıbrıs’tan giden AKEL Başkanı Ezekias Papayuannu bir ara Zeki Baştımar’a sormuş: “Neydi o, Dr. Kıvılcımlı adlı birinin bizden pasaport istemesi ve reddedilmesi olayı” demiş.

    Zeki Baştımar da: “Bırak canım, o Laz’ın bok yemesiydi” demiş…

    Meğerse o günlerde -göçmen- TKP Genel Sekreteri Zeki Baştımar tatildeymiş de yerine Laz İsmail bakıyormuş; o raporu Laz İsmail yazmış…

    O, Uluslararası Komünist Partiler toplantısından sonra Kıbrıs’a dönünce Fuat’a haber salmış AKEL Başkanı Ezekias Papayuannu: “Arkadaştan özür dileriz” diye… Fakat çok geç idi tabii…

    Bütün bunlar Fuat’ın bana anlattıklarıydı, daha ben İsveç’e gitmeden önce, gerek Kıbrıs’ta gerekse İstanbul’daki sohbetlerimizde.

    1974 sonlarında, önce Almanya’ya sonra da İsveç’e gittiğim zaman Sovyetlere bakışın çok daha farklı boyutlarda olduğunu müşahede ettimdi.

    TDF örgütlenmesi de ki küçümsenemeyecek bir örgütlenme idi; Sovyetler Birliği’ne o bakış açısı etkisinde ve çerçevesinde gelişmiş ya da o çerçeveye kilitlenmişti…

    ***

    Kıvılcımlı’nın Ahmet Usta (Camuşcuoğlu) ve Orhan Aksungur’la birlikte o küçük tenkecikle Kıbrıs’a çıkması hikâyesini Yol Anıları’ndan herkes bilir de Doktor her şeyi yazmamış.

    Kıbrıs’a vardığında, Makarios hükümeti, “düşmanımın düşmanı dostumdur” reel politikerliği ile “Dilediğin kadar Kıbrıs’ta kalabilirsin” demiş. Ve bizzat Makarios kendi talimatıyla dönemin en iyi cerrahlarından Dr. Bibis adlı Rum doktor müdahalesini sağlamış. Dr. Bibis kanser illetine çare olamazdı tabii de, en azından yeniden azmış bulunan kanama ve ağrılarını geçici bir süreliğine olsa da dindirmiş.

    Makarios hükümetinin “dilediğiniz kadar kalabilirsiniz” teklifini Doktor’un kabul etmemesi, o her zamanki ‘düşmana açık vermeme’ tedbirliliğine bağlayabiliriz. Yoksa dönemin en gerici gazetelerinden Tercüman’da: “Biz demedik mi haindir diye, işte gitti Kahpe Gâvurlara, Kızıl Papaz’a sığındı” manşeti tahayyül edilebilir…

    Ve kanamaları durdurulduktan sonra aynı teknecikle Suriye’ye müteveccihen yeniden yola koyulma…

    O günlerde Fuat’la niye Kıbrıs’ta buluşamadılardı, bilmiyorum; ya da hatırlamıyorum. Ama öyle bir durum yaşanmıştı: Doktor güney Kıbrıs’tan Fuat’ın evine telefon açar. O sırada Fuat evde değil. Telefonu babası açar. Doktor: ‘Fuat’la görüşmek istiyorum’ der. Fuat’ın başına bir belâ geleceği hatta öldürüleceği tedirginlikleri içinde yaşayan baba, ‘Kim arıyor?’ diye sorar. Doktor, yine o tedbirlilik içinde: ‘Ben babasıyım’ demesin mi?..

    Tam baltayı taşa vurmak diye buna denir herhalde…

    Ve baba, Fuat’a öyle bir telefondan uzun zaman hiç söz etmez. Böylece Kıbrıs’ta buluşamazlar.

    İzleyen günlerde Rumca gazetelerde fotoğraflarıyla birlikte çıkan haberleri okuyunca Fuat peşlerine düşüp Suriye’ye gider, fakat orada da buluşamazlar.

    Gerisi biliniyor. Suriye’de Sovyet vizesi bekleyişi; fakat Moskova yerine Sofya’ya gönderilişi, Sofya’dan da Doğu Berlin’e ve ‘CIA ajanlarının cirit attığı’ Batı Berlin’e şut!..

    Fuat, Doktor’un Kıbrıs’ta kalmak istememesini sadece Türk ırkçılığının istismarı ile açıklayamayız diyordu.

    Fuat’a göre, Doktor’un ısrarla Moskova’ya gitmek istemesi, orada TKP tarihini didik didik ederek hesaplaşmak istemesiydi…

    ***

    Düzensiz yaşama ve arşivsiz çalışmam nedeniyle unuttuklarım muhakkak ki vardır; affola…

    Yalçın Okut

    31 Aralık, 2012, Kıbrıs

    KIVILCIMLI’DAN DEVRİMCİ EĞİTİM İÇİN TÜZÜK ve PROGRAM

    12 Mart’a gelirken çevresinde toplanan gençlerin eğitimine de önem veren Kıvılcımlı, Kıbrıslı gençlerin önerileriyle, onların da katkısıyla hazırlanan bir eğitim tüzük ve programını düzenleyerek onaylar. Bu tüzük ve programı, o günlerin en yakın tanığı Fuat Fegan’ın notuyla birlikte yayınlıyoruz.
    Bu tüzük-program basılı olarak ilk defa 12 Eylül öncesinde çıkarılan Devrimci Derleniş dergisinde yayımlanmıştı. O derginin notunu da yazımıza ekledik.
    Ahmet Kale – Göksal Caner Malatya

    “Devrimci Eğitim için Tüzük ve Program”
    Yanılmıyorsam 1970 yılı ortalarında idi. Kıbrıslı öğrencilerden Fadıl H. Hilmi, Dr. H. Kıvılcımlı’dan “Eğitim Programı” konusundaki görüşlerini sormuştu. Kıvılcımlı da bazı esasları belirterek bir kitap listesi verdi.
    Fadıl H. Hilmi bunları, kendi notlarına dayanarak yazdı ve Kıvılcımlı’ya götürdü. Kıvılcımlı bazı düzeltmeler yaptı. Ortaya, ilişikte daktilo nüshası bulunan: “Devrimci Eğitim için Tüzük ve Programı” çıktı.
    İfade bozuklukları vs. Kıvılcımlı’ya ait değil, fakat öz fikir tamamen onundur. (Fuat Fegan)
    14.9.1977

    “12 Mart öncesi ortaklaşa kullanılan İşsizlikle ve Pahalılıkla Savaş Derneği, Tarihsel Maddecilik Yayınları ve Sosyalist Gazetesi çalışanlarınca ve üyelerce uygulanan Eğitim Program ve Tüzüğünü sunuyoruz. Program ve tüzüğün Dr. Hikmet Kıvılcımlı tarafından kaleme alınıp alınmadığını bilmiyoruz. Hatta üslup bakımından incelendiğinde ona ait olmadığı izlenimini kuvvetlendiriyor. Fakat en azından Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın onayından geçerek uygulandığı kesin olan bu program ve tüzüğü okurlarımıza kazandırmayı görev bildik.” (Devrimci Derleniş Dergisi 8. Sayı, sayfa 6. 8 Şubat 1978)

    DEVRİMCİ EĞİTİM İÇİN TÜZÜK ve PROGRAM
    Marksist-Leninist eğitim metodu teori, pratik ve örgütü içerir. Militanların eğitilmesini amaçlayıp bu metoda göre uygulamak gerekir.
    Üretimin sosyal karakteri ile, üretin araçlarının özel mülkiyeti arasında bir çelişki vardır. Bu çelişki: üretim araçları ile sonuçlarının da sosyalleştirilmesi yolunda çözümlenir. Bu da işçi sınıfının iktidarı ile mümkün olur. Sosyal değişikliği sancısız gerçekleştirme yöntemini öneren, bilimsel sosyalizm öğretisidir. Program bu öğretidir. Bu program: idealist ideoloji aşılanan, emperyalist işbirlikçileri denetimindeki okullarda olduğu gibi pratik hayattan kopuk, birtakım kitapların hâfızlar gibi okunup ezberlenmesi şeklinde uygulanamaz.
    Devrimci teorinin sosyal pratikle birleşmesi: Disiplin demek olan örgüt çerçevesinde gerçekleştirildiği ölçüdedir ki, başıbozuk uygulamada keşmekeşlikten, her türlü küçükburjuva komplekslerinden kopulacak, bireye toplum içerisinde güven verecek ve bireyin kendine güvenini arttıracak, ve de insanın insanı horlaması, yerini saygıya bırakacaktır.
    İşçi olmıyanların işçi sınıfının ideolojisini işçilerle beraber öğrenmeleri, onlarla organik bağlar kurmaları yönünde adımlar atılmasını sağlıyacağı gibi, işçilere eksik eğitimleri nedeni ile takılacakları noktalarda yardımcı olma imkânını verecektir. Öğrenci ve diğer işçi olmıyanların işçilerle bu eğitim programı çerçevesinde çalışmaları sırasında işçilerin çeşitli işyerlerinden getirecekleri problemlerini tartışıp halli yönünde kararlar almaları, eyleme geçmeleri, bunun yanında yurdun ve dünyanın aktüel konularını da beraberce tartışıp müşterek bir bilince varmağa çalışmaları, işçilerden kalıcı ve gerçek arkadaşlık olan ideolojik arkadaşlar sağlıyacağı gibi, gerçek devrimci olmaya da yardımcı olacaktır. Gerçek Marksist-Leninist eğitim, işçilerin de katılıp beraberce uygulanacak eğitim metodu ile sağlanır.
    Eğitim Tüzüğü:
    1- Eğitim toplumsal, grup çalışması şeklindedir.
    2- Eğitim için 8-12 kişilik gruplar teşkil edilir. Grubun yarısını işçiler, diğer yarısını işçi olmayanlar, – öğrenciler, vs.. – teşkil eder. Toplumun diğer sınıf ve tabakalarından kimselerin de bulunması yararlı olabilir.
    3- Grup, eğitim programını gerçekleştirinceye kadar devam eden bir örgüttür. Eğitim programının herhangi bir bölümünü uygulamak için de grup kurulabilir.
    4- Grup, kadın-erkek-işçi-öğrenci-esnaf şeklinde heterojen bünyededir.
    5- Her oturumda sıra ile değişmek üzere bir başkan seçilir. Başkan oturumu devrimci örgüt disiplini çerçevesinde yönetir.
    6- Muhtemel masrafları karşılamak üzere, gruptan bir kişinin sorumluluğuna verilerek, herkesin tam eşit katılacağı bir bütçe oluşturulur.
    7- Eğitim sonunda mevcut bütçe devrimci kavgada harcanmak üzere devrimci örgütlerden birine devredilir.
    8- Her oturum daha önce tesbit edilen gündemi gerçekleştirir.
    9- Her oturumda bir sonraki oturum için bir raportör görevlendirilir.
    10- Raportörün görevi: daha önce tesbit edilip tin grupça okunan okuma parçasını zaman kaybına sebebiyet vermemek için özetlemektir.
    11- Özetleme yapıldıktan sonra gündem çerçevesinde okuma parçası hakkında tartışma açılır.
    12- Tartışmada söz alacaklara başkan sıra ile söz verir. Başkan, biri konuşurken diğerinin konuşmaya karışmasına veya herhangi bir şekilde toplantının disiplinini aksatmasına meydan vermez.
    13- Eğitim çalışmasına katılan grup üyeleri tesbit edilen saatte çalışmaya başlarlar. Çalışma, gelmiyenler var diye tesbit edilen saatten sonraya ertelenemez.
    14- Katılacak varsa, tek merkeze bağlı ve koordine çalışmak üzere, aynı eğitim bölümünü uygulayan birden fazla grup ta oluşturulabilir.
    15- Okuma parçasında açıklık getirilmeyen noktalar tesbit edilir ve bilgisine güvenilen kişilere müracaat edilir.
    16- Müşterek problemlerin hallinde eğitim merkezi tarafından gruplar arası özel ortak oturumlar düzenlenebilir.
    17- Örnek olarak bir eğitim gündemi şöyle gösterilebilir:
    a) Oturum başkanı vasıtası ile gündem tesbiti,
    b) Okuma parçasının raportör tarafından özetlenmesi,
    a) Okuma parçası hakkında tartışma,
    d) İşçi problemlerinin tartışılması,
    e) Aktüel konuların tartışılması,
    f) Bir sonraki oturum için raportör görevlendirilmesi..
    18- Gündemin (d) maddesinde eğitim grubuna katılan işçilerce işyerlerine ait problemler ortaya konur, tartışılır. Gerekli görülen kararlar alınır, ve ona göre eyleme geçilir. Karar alma (e) maddesi için de geçerlidir.
    19- Grup eğitim programının bir bölümün bitirmeden diğer bölüme geçemez.
    20- Eğitim programının bir bölümünü yapmış kişilerden sıraya göre eğitimini yapmadıkları diğer bölümü yapmak üzere bir grup oluşturulabilir.
    21- Marksist-Leninist eğitim programı şu bölümlerden oluşur.
    Eğitim Programı:
    Bölüm 1.- EKONOMİ POLİTİK
    a) Marks: Ücretli Emek ve Sermaye
    b) Marks: Ücret, Fiyat, Kâr
    c) Nikitin: Ekonomi Politik, s.35-171
    d) Lenin/Kıvılcımlı: Karl Marks’ın Ekonomi Politiği
    e) Lenin: Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aganas
    Bölüm 2.- FELSEFE
    a) Engels: Ütopik Sosyalizmden Bilimsel Sosyalizme
    b) Engels: L. Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu
    c) Stalin: Diyalektik ve Tarihî Materyalizm
    d) Mao: Teori ve Pratik
    Bölüm 3.- SOSYOLOJİ
    a) Kıvılcımlı: Marks-Engels Çağı (Bilimsel Sosyalizmin Doğuşu)
    b) Kıvılcımlı: Tarih-Devrim-Sosyalizm, s.66-89
    c) Kıvılcımlı: Metafizik Sosyoloji Eleştirileri
    d) Kıvılcımlı: Sosyete ve Teknik
    Bölüm 4.- POLİTİKA
    a) Marks-Engels: Komünist Manifestosu
    b) Marks: Fransa’da Sınıf Savaşları, 1848-1851
    c) Marks: L. Bonapart’ın 18.Brümeri
    d) Lenin: Devlet ve İhtilâl
    Bölüm 5.- ÖRGÜT
    a) Stalin: Leninizmin İlkeleri
    b) Lenin: Ne Yapmalı?
    c) Lenin: Bir Adım İleri, İki Adam Geri
    d) Lenin: Proletarya İhtilali ve Dönek Kautski
    e) Lenin: Marksizmin Çocukluk Hastalığı
    Bölüm 6.- ÖZEL PROBLEMLER
    a) Lenin: Köylü Meselesi
    b) Lenin: Ulusların Kendi Kaderlerini Tâyin Hakları
    c) Stalin: Marksizm ve Millî Mesele
    d) Engels: Almanya’da Köylü Savaşları
    Bölüm 7.- TÜRKİYE
    a) Kıvılcımlı: Türkiye’nin Yakın Tarih Notları
    b) Kıvılcımlı: Emperyalizm – Geberen Kapitalizm
    c) Kıvılcımlı: Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi
    d) Kuvayımilliyeciliğimiz ve II.Kuvayımilliyeciliğimiz (Kıv.)
    e) Kıvılcımlı: Siyasetimiz
    Okunacak Kitaplar:
    a) Dünyayı Sarsan On Gün (J. Reed)
    b) Dün Köleydik Bugün Halkız (Paloczy Horvath)