12 Ocak 2021 tarihinde kaybettiğimiz kıymetli yazar ağabeyimiz Emin Karaca’yı 17-18 Ocak 2013 tarihinde yapılan “Dr. Hikmet Kıvılcımlı Sempozyumu”na yazılı olarak yolladığı DOKTOR HİKMET KIVILCIMLI’NIN NÂZIM HİKMET’LE İLİŞKİLERİ ve ÇELİŞKİLERİ başlıklı bildirisini yayımlayarak anıyoruz.
17-18 Ocak 2013 tarihinde Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin Sedat Hakkı Eldem Oditoryumu’nda yapılan “sempozyum”a 30’u aşkın sözlü ve yazılı bildiri sunulmuş. Bu bildiriler yine Ocak 2013 tarihinde Köksüz Yayınları tarafından bir kitap halinde toplanıp yayımlanmış.
“Sempozyum”a katılmadığımız için Emin Karaca’nın aşağıda yayımladığımız bildirisinin okunup okunmadığını bilmiyoruz. Ancak kitapta yayımlanan 30 bildiri içinde bu bildiri olmadığı gibi, kitabın sunuş yazılarında da sözü geçmiyor.
Uzun yıllardır tartışma konusu yapılan Dr. Hikmet – Nazım Hikmet ilişki ve çelişkilerini ayrıntılarıyla inceleyen ve daha önce yayımlanmamış olan bu bildiriyi bizlere ulaştıran Aydemir Güler’e teşekkürlerimizle bildiriyi sizlere sunuyoruz.
Ahmet Kale – Göksal Caner Malatya
DOKTOR HİKMET KIVILCIMLI’NIN NÂZIM HİKMET’LE İLİŞKİLERİ VE ÇELİŞKİLERİ -EMİN KARACA
İzmir’de katılacağım bir etkinlikle çakıştığından, “Doktor Hikmet Kıvılcımlı Sempozyumu”nda fiilen bulunamıyorum. Hazırladığım tebliği; kadîm, devrimci arkadaşım Necmi Kaymakçı sizlere iletecektir. Sempozyumun başarılı geçmesini diler, hepinize devrimci selamlarını sunarım.
Doktor Hikmet Kıvılcımlı ile Nâzım Hikmet, birbirlerini, 1925’te Türkiye Komünist Partisi’nin Akaretler Kongresi’nde tanıdı. Nâzım Hikmet Kongre’ye KUTV delegesi olarak katılmıştı. Doktor Hikmet Kıvılcımlı ise, henüz daha genç bir Tıbbiye öğrencisiydi, Kongre’ye “Aydınlık” delegesi olarak katılmıştı. Kongre öncesinde de birkaç kez Aydınlık’ta görüşmüşlükleri olmuştu. Kongre’den hemen kısa süre sonra Takrir-i Sükun Kanunu’nun ardından hepsi bir yerlere dağıldığından, doğru dürüst bir araya gelip görüşüp konuşma imkanlarını yıllarca bulamadılar.
Bilindiği gibi Doktor Hikmet Kıvılcımlı; Tıbbiyelilerle birlikte Ankara İstiklâl Mahkemesi’nce tutuklanıp yargılandı ve 10 yıl kürek cezasına mahkum edildi. Nâzım Hikmet ise kaçıp kurtulmuştu terör mahkemesinin elinden. 1925’in Ağustos başlarında haklarında karar verildiğinde, İstiklâl Mahkemesi onu gıyaben (yokluğunda) 15 yıl kürek cezasına mahkum etmişti. Nâzım Hikmet, bir süre İzmir’de gizlendikten sonra tekrar “Yukarı” (Sovyetler Birliği)ya gitmişti.
Doktor Hikmet Kıvılcımlı, Ankara’da cezaevinde yatarken, ertesi yıl, yani 1926 Mayısı’nda Şefik Hüsnü’nün Viyana’da topladığı Konferansa Nâzım Hikmet, Moskova’dan delege olarak katıldı.
1927 Tevkifatı’nda da Moskova’da olduğu için gene gıyaben (yokluğunda) mahkum edilmişti.
1929 Tevkifatı’nda ise Nâzım Hikmet; “kovuşturmaya yer olmadığı” kararıyla davanın dışında tutulmuştu.
Türkiye Komünist Partisi’nin 1932 Halıcıoğlu Kongresi yapıldığında; Doktor Hikmet Kıvılcımlı Elazığ hapishanesinde yatıyordu, Nâzım Hikmet ise Kongre kararına göre MK’den ve Partisi’nden kovulmuş bir komünist olarak dışarıdaydı. Bir süre sonra, yani 1933 Martı’nda kendi grubuyla birlikte (Muhalif TKP) tutuklanmış, olay yeri Bursa olduğu için orada yargılanmaya başlamıştı. Doktor Hikmet Kıvılcımlı; 10’ncu Yıl Affı’yla 29 Ekim 1933’te Elazığ Cezaevi’nden çıktığında Nâzım Hikmet, Bursa Hapishanesi’nde hâlâ yatıyordu. Bu tutuklama ve mahkumiyetten, ertesi yıl, yani 1934 Ağustosu’nda kurtulabilmişti.
Nâzım Hikmet’le Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın şöyle dört başı mamur karşılaşmaları ancak 1935 yılının 1 Mayıs’ında mümkün olabildi. İkisini de öteki müseccel komünistlerle birlikte, her yıl olduğu gibi, 1 Mayıs arifesinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün müteferrikasına kapatmışlardı.
Yıllar sonra, bu karşılaşmalarında zorunlu olarak birkaç gün bir arada kalışları sırasındaki ilişki ve çelişkilerini Doktor Hikmet Kıvılcımlı, 12 Mart 1971 Darbesi’nden kaçarken yazdığı anılarında şöyle anlatacaktı:
“Müteferrika’daki bu karşılaşmamızda; beni, Hasan (Hasan Ali Ediz) ve Vasıf’la (Eczacı Vasıf Onat-Tokuzlu) “Partinin Triumvirası” saydığından Şefik’le (Şefik Hüsnü Değmer) Hasan’ın (Hasan Ali Ediz) kendisini nasıl haksız yere Parti’den attıklarını yana yakıla anlattı. Müteferrika’nın pis helasına uzanan çamurlu, dar koridorda onu acıyarak dinledim:
Gizli matbaayı Parti’ye vermemiş.
Almaya gelen sarhoşmuş.
Israr edilmiş.
Güveni kaçmış.
Ara açılmış…
— Bak şimdi Nâzım, dedim. Ben bu işin ayrıntılarını bilmiyorum. Senin anlattıklarını dinleyince ne hükme varılır? Parti disiplinine uymamakla, disiplinsiz duruma düşmüşsün. Belki sana şahsen düşmanlar. Ancak sen onların ellerine koz vermişsin. Vereydin matbaayı.
— Kör kütük sarhoşa mı?
— Canım bilmiyorum. Parti emriyle gelmiş ya.
— Nasıl teslim ederim zil zurna sarhoşa?
— Belki sarhoş görünüyordu.
— Hayır, leş kokuyordu.
— Haklı olabilirsin. Vermem diyeceğine, usulü ile haber yollardın. Oysa sen, sonra yapılan ısrarları da dinlememişsin. Kendin söylüyorsun.
— Sıtkım sıyrıldı bunlardan.
— İyi ama, işte o primitivizmdir. Parti içinde fraksiyondur. Enternasyonal ölçüde fraksiyonculuğa karşı ne yaman savaş güdüldüğü, bilinen şey.
— Sen de mi beni mahkum ediyorsun?
— Ben seni mahkum etmiyorum. Parti demek, biçim demektir. Sen özde haklı bile olsan, biçimi çiğnedin mi, eloğlu yakana yapışır.
Nâzım gene aynı konuyu başka başka versiyonlarla tekrarlıyordu:
— Nâzım, dedim. Sen lider şöhreti mi istiyorsun?
— Vallaha, billaha, hayır. Hiçbir şeyde gözüm yok. Bir yol bende lider vasfı arama. Çabuk heyecanlanıyorum. Serinkanlılığım nerde!
— Şair olarak epey anılıyorsun (O zaman… Demek Parti’den atılınca, Nâzım’ın şiirleri plaklara alınıp satılmaya başlamıştı.) Bu işi herkesten iyi yaptığına göre, şairlikle yetinemez misin?
— Yetinirim. Şeflikte, liderlikte gözüm varsa kör olayım.
— Öyleyse neyi paylaşamadınız?
— Hiç. Bilmem ki. Şefik Hüsnü bana taktı. Hasan (Hasan Ali Ediz) dersen onu bilirsin.
— Bilirim. Ona ne diye koz verdin?
— Sarhoşu mahsus yolladı.
— Sen de bastın.
O, gülüyor mu, kızıyor mu, alay mı ediyor, ciddi mi belli olmayan ince, sitemli bakışı ile beni süzdü.
— Doğru, dedi, bastım. Zaten beni herkes böyle bastırır. Ben enayinin biriyim.
— Yok canım. Bırak o duygu parçalamayı. Şiirlerine sakla. Bana sordun; ben de senden aldığım bilgiye göre objektif olarak düşündüğümü söyledim. Haklı görseydim onu da saklamazdım. Biliyorsun, yahut bilmezsin, hatır için adam kayırmam da, kınamam da.
Nâzım’da gene o süzüş ve süzülüş. Böyle baktı mı, söylediğinden bambaşka şeyler düşündüğü, çoğu karşısındakini atlattığı yahut bir oyuna getirmek istediği anlaşılırdı. Satrançta bu hâli daha belli olurdu.
— Şimdi ben ne yapayım, dedi. Sen benim yerimde olsan ne yapardın?
Uzun boylu düşünmedim. O zamanki Parti anlayışını açıkladım:
— Sen Troçkistmişsin!
— Yalan!
Bunu öylesine çabuk, hazır ve hemen söylemişti ki, insan şüpheye düşerdi. Kaç defa yüzde yüz doğru olduğunu bildiğim şeyi, Nâzım hep böyle keskin bir ‘Yalan!’ patlatarak, üstünden atıverirdi.
— Belki sana yalan geliyor ama, Böcür (Hasan Ali Ediz) yazılı belgelerin ele geçtiğini ve Komintern’e gönderildiğini öne sürüyor. Komintern tasdik etmiş.
— Katiyyen yalan.
Böcür’ün (Hasan Ali Ediz) ayak üstünde dokuz yalan kıvırdığını biliyordum. Ancak, o sırada Türkiye’de Büyükada misafiri Troçki’den epey kalıntılar dolaştığı ortadaydı. Heyecan çatlatma ve nutuk çekme bakımından, Nâzım’ın anadan doğma Troçki mizacı vardı. Troçki’nin hangi ideolojiyi nasıl beslediğini, belki Nâzım incelememişti. Şair olarak eğilimi Troçkizm’e yatkındı. Böcürgilin onu bu zayıf noktasından vurduğu muhakkaktı. O, boyuna tekrarlıyordu:
— Sen benim yerimde olsan ne yapardın Hikmet?
— Ben senin yerinde mi olsam?
— Olmazsın ya. Sen Triumvira’dansın.
— Arkadaşlık hemen ‘Üçler Egemenliği’ diye yorumlanmamalı.
— Üçünüzün demir gibi birbirinize bağlı olduğunu biliyorum.
— Nereden öğrendin?
— Onlardan. Yanlış mı?
— Niçin yanlış olsun? Parti içinde bütün üyeler demir disiplinle birbirlerine bağlıdırlar.
— Üçünüzünki başka. Su sızdırmıyorsunuz.
— Ayrı bir fraksiyon yapacaksın neredeyse bizi.
— Eh. Onu demedim ya.
— Sen, fraksiyon kumpaslarına fazla bel bağlamışa benziyorsun Nâzım. Bende öyle bir tohum arama. Sana da tavsiye etmem. Bak başına neler geldi…
Nâzım şairane bir göğüs geçirdi.
— Ben fraksiyon yapmadım. Ama, öylesine getirdiler.
— Kimlerle yapmadın?
— Hiç kimseyle.
Oysa müteferrikada Nâzım’ın kimlerle lokmasının ayrı gitmediğini görüyordum: Hamdi Şamilof – Musolini Ahmet.
Musolini Ahmet’in polis olduğu ısrarla söyleniyordu. Kendisine ‘Musolini’ diyenleri mahkemeye vermişti. (Adliye’ye.) Şamilof’un ise, 1927 Tevkifatı’nda berbat bir durumu oldu. Dayak yedi. Çok şey söyledi.
Nâzım müteferrikada birkaç kez daha; “Sen benim yerimde olsan ne yapardın? Seni hiç yoktan atsalar” deyip durdu.
Troçki’nin kendisinin bilmediği “Troçkizm”i, Nâzım’ın kabul etmesi de, inkâr etmesi de saçma olurdu. Bu kanımla, Nâzım’ın Parti’de kalmasını pek yararlı bulmamakla birlikte, Parti’den atılma trajedisini beyannamelerle “Millete” (beyannameyi okuyacak birkaç yüz işçi ve aydına) yaymanın da pek yararlı olacağına inanmıyordum. Kimse bundan bir şey anlamayacaktı. Nâzım da belki yok yere tükenecekti.
Başka “Komünist Şair” henüz piyasaya sürülmediğine göre, Nâzım’ı harcamanın enerji ekonomisi sağlamayacağını biliyordum.
— Sen şairliğine devam et Nâzım, dedim. Şiirinde fazla saçmalamadığın sürece davaya yararlı olursun.
— Değil mi? Ne istiyorsunuz benden? Bırakın çalışayım.
— Senden bir şey isteyen yok Nâzım. Senin uğradığın çaprazlığı yeni öğrendim. Değer mi, değmez mi, ikinci mesele. Şiirlerin bir işe yaradıkça, birkaç aydını “lâl’ü epkem” bırakmakla da kalsa, senden yararlanmalıyız.
Şair coşkunca haykırdı:
— Değil mi ya canım. Ben de onu söylüyorum. “Beni kullanın” yahu. Neden kullanmayasınız? Beni kullanın.
— Aksini söylemedim. Ne var ki, sen de, aşırı hayallerini nankör pratik faaliyette, Parti gidişinin üstüne çıkarmak hevesinden cay.
— Namussuzum öyle bir iddiam yok.
— İnanmak isterdim. Ne yazık ki elinde değil senin de. Kendini tutamıyorsun demek.
— Ne yapıyorum?
— Canım, onu sen daha iyi bilirsin. Gizli matbaayı ne yaptın?
— Ziyan oldu gitti. Bir polis baskınında…
— Demek öyle… Bu çeşit ziyanlıklara meydan vermemek daha iyi olmaz mıydı? Şair adamsın. Hiç değilse. Daha önemli işler düşünceye dek, öyle kal. Karıştırma ortalığı.
— Ben mi karıştırmışım?
— Sen de karıştırma, başka kimse de karıştırmasın. Bu durumu işbölümü say. Zamanla haklı haksız belli olur. Sürtüşmeler düşmandan başkasına yaramıyor.
— Ama benim kovulmama bir çare göstermiyorsun.
— Göstermek istemiyorum sanma. Meseleni derinliğine incelemeden, ağızdan kapma laflarla hüküm veremem. Ayrıca, her işin formalitesi küçümsenemez. Sana ben ezbere hiçbir şey vaat edemem. Yalnız, Türkiye’de taktik bakımdan legal faaliyet ağlanacak derecede cılız. Onu diriltmek için yeni parolalar ve biçimler bulunacak. Senin de legal faaliyette bir yerin olmalıdır bence.
— Parti üyesi olmadan mı?
— Bu noktada duygululuğunu anlıyorum. Yetmez. Realist olmalı.
— Ben realist olarak ne yapabilirim?
— Madem Türkiye ölçüsünde Parti dışı edilmişsin. Şimdilik sabredeceksin. Kahrı sineye çekerek işine bakacaksın.
— Ben o denli derviş olamıyorum.
— Olamazsan, gerçek durum belli. Dünyada bir tek “Parti” var: “III. Enternasyonal”. Her Parti onun seksiyonu, şubesi. Bu şartlar altında bir şubenin kararı haksızsa, merkeze itiraz edilir.
— Nasıl edeyim? Bütün yollar falan filan…falan filanın elinde. Tıkalı yani.
— Ama III. Enternasyonal’in yeri belli.
— Yerini biliyorum. Yolu yok.
— Yolu da olur. Sen bildiğin yere gider, şikayetini yapar, davanı güdersin.
— Hikmet, sen çok… nasıl diyeyim, safsın, dersem kızma.
— Ben ne isem oyum Nâzım. Bildiğim tek şey: Ağır ceza mahkemesi bir hüküm verdi mi, temyiz edilir. Senin temyiz katın III. Enternasyonal. Git hakkını ara.
— Nasıl gideyim?
— Bayağı. Herkesin gittiği gibi.
— Kaç defa denedim. Daha kayığa binmeden yakalandık.
— Kimler tutuyordu kayığı?
— Hamdi ile Ahmet…
Elimde olmayarak gülümsedim. Şair kuşkuyla yüzüme baktı:
— Onlara güvenirim.
— Her seferinde de yakalanırlar, ha?
— Olmayınca ne yapılır?
Boşuna uzamıştı konu:
— Nâzım, oğlum, dedim. Bırak şakayı. Senin yerinde olsam ne yapacağımı sordun. Ben senin yerinde olsam: Kayık tutamadım… Denize atlar, yüze yüze geçer giderdim. Anladın mı?
— Anladım… Yalnız gitmek de ayrı problem.
— Korkuyorsun gitmekten.
— Korkuyorum, doğru.
— Bunu açık söylesene. Neden korkuyorsun?
Nâzım, duraladı. Etrafına bakındı. Kızardı, kızardı. Ağzından kaçırdı:
— Beni öldürürler Hikmet orada!
Hiç beklemiyordum bu itirafı.
— Hadi canım sen de… ettim. Başka öldürecek adam mı bulamadılar.
— Vallahi öldürürler sağ komazlar.
“Kim?” diye soracaktım. Vazgeçtim. Karşılığım Nâzım’ın hiç beklemediği oldu:
— Öldürürlerse öldürsünler. Manen ölmektense… Öldürenler düşünsün.
— Yoo! O kadar uzun boylu değil… diyerek Nâzım yanımdan kaçtı.”
Doktor Hikmet Kıvılcımlı ile Nâzım Hikmet’in ilişkileri ve çelişkileri İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün Müteferrikası’ndaki bu zorunlu buluşmalarından sonra da yoğunlaşarak sürdü gitti.
Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın aynı yıl, yani 1935’te kurup faaliyete geçirdiği “Marksizm Bibliyoteği”nin yayımladığı kitaplardan biri; “İnkılâpçı Münevver Nedir? Henri Barbüs” idi. Bu vesileyle Nâzım Hikmet’le aralarında bir çatışma, bir anlaşmazlık daha çıktı:
“Gözleri-kendi deyimi ile- onanizmden iyi görmez olan, Almanya’da işçilik yapmış Galip’ten bir mektup geldi. “Bizim Henri Barbüsümüz sensin” gibilerden övmeler yazmış. Yadırgadım. Bana uğramak istediğini de bildiriyordu.
Çok geçmedi.
Bir akşam Nâzım’la çıkageldiler.
Nâzım fena halde üzgündü:
— Bana polis demişsin. Bunu ya ispat edersin, yahut sözünü bu işçi arkadaş önünde geri alırsın, diyordu.
Öyle bir şeyin nereden çıktığını anlayamadım.
— Kim söyledi?
— Ben duydum.
Kimden işittiğini de saklar. Acep “İnkılâpçı Münevver”de Nâzım adını da anarak yaptığım sert eleştirilere sapa yoldan karşılık mı vermeyi kurmuştu?
— Nâzım, dedim. Senin polis olduğun kanısında değilim. Öyle bir kanım yokken ise, varmış gibi gözüküp, o lafı kullanmama imkan yok. Ya bir uydurmadır, yahut yanlış anlama.
Nâzım “gaz tenekesi” gürültüleri çıkararak, eğer Parti’den Troçkist diye atıldıysa, ona bir de polis suçlamasının yapılmasındaki kötü niyeti yerden yere çalıyordu.
— Oğlum, dedim. Kimseden korkmadığımı bilirsin. Senin polisliğine inansam, onu da arkandan değil, yüzüne karşı bağırmakta sakınca görmem. Niye direniyorsun? Başka bir maksadın varsa, buyur, onu açıkça koy!
Nâzım daha bir hayli höykürüp, yüklük kadar ufacık yatak odamın tavanını sesle deldikten sonra, sözünü bağladı:
— Senden bunu beklemezdim.
— İyi ama yok öyle bir şey. Kim işitmiş?
Nâzım, miyop Galip’e döndü:
— Söyle kardeşim, sen işitmedin mi?
Galip, işe alınmak için, vakitsiz ağarmış saçlarını hep ustura ile kökünden tıraş ettiği dazlak kafasını biraz kaşıdı:
— Polis değil ama, ona benzer bir laf olacak, dedi.
— Ne?
— Bizim dilimiz dönmez. Alafranga laf.
— Bir ucunu olsun anamaz mısın?
Galip, gene başını kaşıdı:
— Kasyon, masyon… dedi.
— Nasıl kasyon?
— Hah aklıma geldi: Provokasyon olacak.
Nâzım’a baktım:
— Provokasyon demişim, demek.
— O da polis değil mi?
— Yerine göre polis de provokasyon yapar, polis olmayan da. Fransızca’yı benden öğrenecek değilsin Nâzım.
— Ben ne provokasyonu yapmışım peki?
— Sen mi ayol, önce neye provokasyon dediğimizi göz önüne getirelim.
— Provokasyon diplomasisi.
— Halt etmişsin sen. Diplomasi yanımdan geçmez. Bizim bildiğimiz: Organ içinde geçenleri, karar almaksızın, organ dışına sızdırmak bir provokasyon yapmaktır. Sen bunu yaptın mı?
— Yapmam.
— Haydi efendim, sen ne yaptığını bilmiyorsun öyleyse. Şairlik huylarınla her yaptığın bir provokasyona çıkmıyor mu sanıyorsun?
— Ne yapmışım?
— Canım, senin kendi anlattığın: Parti ile aranda geçen “sarhoş” hikayesi bir provokasyon değil mi? Provokasyonun Türkçesi “kışkırtma”dır. Sen o davranışınla neleri kışkırttığını benden iyi biliyorsun.
— Ya onların bana yaptıkları?
— Senden söz ediyoruz şimdi. Ona bakarsan senin her halin bir provokasyon. Kışkırtıcısın.
— Bu benim polis olduğumu mu gösterir?
— Deminden beri söylediklerimi anlamazlıktan gelme. Senden korkacak değilim. Polis olup olmadığını bilmiyorum. Bilmediğim şeyi iddia edemem. Ancak organlar içinde geçen şeyleri dışarı sızdırdığın bir gerçektir. Buna ise bizim dilde provokasyon derler, Ağam!
Galip araya girdi:
— Canım, işte ben de bilmiyordum. Provokasyon polislik değilmiş. Biz kaba işçiler karıştırmış olacağız.
— Şunu da söyleyeyim dedim. Ben provokasyonu polislikle karıştırmam. O kadarlık dilden anlarım. Ancak, gizli bir Parti terör içinde çırpınırken, yapılan her organ dışına olay kaçırmak, her provokasyon polise yarar mı? Yarar.
— Demek biz polise yarıyoruz?
— Polise yaramak için insanın mutlaka müdüriyet emrinde olması, kıçına tabanca, omzuna üniforma takıp maaş alması gerekmez Nâzım. Sen de o kadarcığını bilirsin. Senin maaşlı polis olacağını düşünemiyorum. Bu senin ölümün, intiharın olur. Yaşamanı, İşçi Sınıfına yaramanı isterim. Ne var ki, başkalarından ve senden kulağımla dinlediklerim, provokasyondan yakanı kurtaramadığını açıklıyor. Onları yapma. Kendini de, bizi de üzme. Son sözüm bu. Polis olduğuna inanmıyorum. Polise yarayacak taşkınlıklar, aykırılıklar yapabilirsin.
Nâzım geldiğinden içerlemiş olarak gitti. Arkasından üzüldüm. Mizacı onu taşırıyor, ama ben ne yapabilirim? Her şeyi, her yerde uluorta yayıyor. Bir yol çıkmaza girdi.”
Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın Marksizm Bibliyoteği’nden 1936’da yayımladığı kitaplarından biri de; “Marksizm Kalpazanları Kimlerdir? Tip No: 1: Kerim Sadi” idi. Bunun “Psödo Marksizmin Tarihi Kökleri” başlıklı ilk bölümünün bir yerinde şöyle bir paragraf yer alıyordu:
“Türkiye’deki Marksist harekete sürtünüp geçen tipler arasında, bir de Nâzım Hikmet gibileri vardır. Bunlar burjuva toplumundaki kimliklerini, konumlarını, Marksizm kılığına bürünerek elde ettiklerinden, bu kılıktan bir türlü ayrılamazlar. Şair Nâzım Hikmet’in şiirlerle vermek istediği ‘sözde Marksist’ şekli, eğreti bir gömlek gibi soyup atınız: Altından, Babıâli kaldırımlarında her dakika rastladığımız bir küçük burjuva şairliği fırlayıp çıkacaktır. İşte Nâzım’ın bazı radikal ‘Marksist’ terimlerle sahnede görünmek isteyişi, hep o ‘edebî kimliği’ni maskeleyerek mistikleştirmek ve korumak kaygısındandır. Bu tipler, muhakkak ki, Marksizme herkesten daha zararlıdırlar. Bir zamanlar ateşli komünist geçinen Şevket Süreyya, Vedat Nedim, Ahmet Cevat ve ilh… gibilerinden söz bile etmek istemiyoruz.”
Türkiye Komünist Hareketi’nin tarihindeki bir çatışmayı, Nâzım Hikmet’le Doktor Hikmet Kıvılcımlı arasında kişisel bir kavga gibi anlayıp algıyanlar, sonraki yıllarda ikide bir bu paragrafı ileri sürerek Kıvılcımlı’nın Nâzım Hikmet’i canı öyle istediği için karaladığını sanmayı sürdürdüler. Nâzım Hikmet’le ilgili yukarıdaki iddiaları nasıl engellemeye çalıştığını, sözünü ettiğimiz anılarında Kıvılcımlı şöyle anlatır:
“Bir de ‘Marksizm Kalpazanları Kimlerdir?’ kitabımda geçen birkaç cümlelik paragraf üzerine Nâzım köpürmüştü. Orada Nâzım’ın burjuva sosyetesindeki durumuna iki sözcükle dokunuluyordu.
Kitapta sırf Kerim Sadi eleştiriliyordu. Parti’den, Şevket Süreyya ve Nâzım Hikmet için niye susulduğu soruldu. Konuların ayrılığını bilirdim. Yoksa, ‘Kadro’nun Kadrosu’ diye yazdığım uzun eleştiride, Şevket kalpazanı yerine oturtmuştum. Şimdilik zihinleri karıştıran Kerim Sadi idi. Onu temizlemek aktüalite idi. Gerekirse gerekçeli ‘Kadro’nun Kadrosu’ yayımlanırdı.
Nâzım’a gelince, onun hakkındaki fikrimi herkes biliyordu. Şairdi. Pişmandı. Üzgündü. Bir tolerans payı bırakmakta yarar olabilirdi.
Israr edilmiş: ‘Hiç değilse bu iki adam için birer satır konulsun’. Bibliyoteğe yeni kattığım Böcürgil (Hasan Ali Ediz’le Eczacı Vasıf Onat-Tokuzlu) de o kanıdaydılar. Bir oyum vardı, formelman. Çoğunluğa uymamak harcım değildi.
Bu tartışma sırasında Böcür (Hasan Ali Ediz) hemen kalemi eline aldı. Kitapta Şevket’le Nâzım adlarının geçtiği iki üç satırı döktürüp önüme koydu. Yazıdaki kanı, kelimesi kelimesine benim söylediklerimdi. Böcür (Hasan Ali Ediz) onları almış, kendi kârihasındanmışçasına önüme sürüyordu.
Kara Vasıf:
— Madem arkadaşlar illa ki istiyorlar, bizce de aykırı değil. Koy bu iki satırı kitabına, ne zararı var?
— Biri: Gerekçesiz yarım kalıyor. Yarım işi sevmem. Ötekisi: Nâzım ‘beni kullanın’ diye, -ikiyüzlüce de olsa- başvurup duruyor. Bir mola deneyelim… Düzelirse, yazılı hükmü kaldırmak güç olur.
— Sen hâlâ Nâzım’ın düzelebileceğini umuyor musun?
— Ummak istiyorum.
— Biz Nâzım’ı senden çok iyi tanırız. Merak etme. Düzelmez. Kamuoyunda kendisini bizdenmişçesine göstermesinin önüne geçmeli. Parti de bunu istiyor.
Disiplin disiplindir. Koydum, ‘Marksizm Kalpazanları Kimlerdir?’in içine o birkaç satırı. Düşünceme aykırı değildi. Taktik bakımdan durdurmak istemiştim.”
1936’da Nâzım Hikmet’le ilgili bu işgüzarlığı yapan ne Hasan Ali Ediz ne de Eczacı Vasıf kalmıştı 1938’den sonra Türkiye Komünist Hareketi’nde… Onun için işin aslını bilmeyen ve öğrenmek de istemeyen Nâzımcılar ikide bir Doktor Hikmet Kıvılcımlı’ya kızarlar yukarıdaki paragraf yüzünden…
İki Hikmet arasında bir olay daha…
Nâzım Hikmet’le Doktor Hikmet Kıvılcımlı, 1936’nın son günlerindeki bir tutuklamada aynı kelepçeye vurulurlar.
26 Aralık 1936 tarihli Cumhuriyet gazetesinin 1’nci sayfasından “Tahrikat yapan komünistler”in gözaltına alındığı duyurulurken, Nâzım Hikmet’in de nezaret altına alındığı haberi veriliyordu. Aynı gazetenin 30 Aralık 1936 tarihli nüshasında nezaret altına alınan komünistlerin 20 kişi olduğu duyuruluyordu. Aynı gazetenin 1 Ocak 1937 tarihli nüshasının 5’nci sayfasında da, Komünistlik tahrikatı yapan komünistlerin tevkif edildikleri haber veriliyor, haberin hemen yanında da Nâzım Hikmet’le Doktor Hikmet’in birbirlerine kelepçelenmiş iki sütuna resimleri yer alıyordu ve lejandı şöyleydi:
“Maznunlardan Nâzım Hikmet ve Doktor Hikmet tevkifhaneye giderlerken…”
Doktor Hikmet Kıvılcımlı, bu olayı anılarında şöyle anlatıyordu:
“Gel zaman git zaman, Süreyya Paşa Tekstil Fabrikası grevi oldu. Bir manyak işçi, artık polis kışkırtmasıyla mıdır bilmiyorum. Nâzım’a da uğramış. Akıl sormuş. Kendisine çok güvendiğim Bastoncu (Fevzi Güçiz) da, hücresinin bir çatlağı önünde ve kemik veremi bacağına rağmen uğradığı işkence altında beni ‘tanıdığını söylemek zorunda kalmış. O da yetmiş.
Paldır küldür tevkif edildik. Adliye’nin kapı altında Nâzım’la aynı suçtan buluştuk.
— Ee Hikmet, dedi. Görüyorsun ya, Polisle aynı davadan içeriye düştün.
— Ulan gene saçmalama. Nedir bu mesele?
— Hiç. Biri geldi. Senin kitaptan bir cümleyi anlamamış, bana sordu. Gitti. Meğer gizli örgüttenmiş. Beni de yakaladılar. Ya sen?
— Ben hiçbir şey bilmiyorum.
Az sonra birer ikişer grevciler, Nâzım’a lügat soran kavruk çocuk, bizim aksak Bastoncu getirildiler. Kimi Nâzım’dan bir şiir okumuş, kiminde benim kitapçıklardan çıkmış.
Bastoncu yakınıyor:
— Nereden sizin adınızı ağzıma aldım. Bir şey de demedim ya. Maksadım oyalamaktı. Hem size oldu, hem bize.
— İnsan insanı tanır, dedim. Başka bir konuşmamız yok ya?
— Yok.
— Aldırma. Geçer.
— Bütün bıyıklarımı yoldular. Çok gaddar herifler. Ona yanmıyorum. Kütüphane ne olacak? Siz içeriye girince Marksizm Bibliyoteği yayın yapamayacak.
— Hele canını sıkma yoldaş. Kurtuluruz.
— İyi ama, durup dururken sizi tevkif etmeleri! Buna da benim bir ‘tanırım’ sözüm neden.
— Olur böyle şeyler. Maksatları o yayınlara ket vurmak. Çıkarsak devam ederiz.
Leş kokan, ışıksız, havasız, daracık Kapıaltı, hırsız, sahtekâr, katillerle hıncahınç dolu. Boğuluyoruz. Geç vakit ‘Sevkiyat’ başladı. En sona bizi, ‘Siyasiler’i bırakmışlardı, iyice bunalalım diye.
Sıra bize gelince Nâzım yanıma yaklaştı:
— Hadi bakalım, aynı kelepçeye girelim.
Onbaşı bu teklifi kahkahayla onayladı:
— Tam bir sabana vurulacak çiftsiniz! Neydi adınız? Hikmet. Seni tanıyacağım bir yerden. Sen… Nâzım mı? Tamam. Nâzım’la Hikmet, uzatın kollarınızı.
Adliye kapısından çıkıyoruz. Şaşkın yabancılar sıralanmış, İçlerinden yakışıklı bir delikanlı:
— Merhaba Nâzım, dedi. Geçmiş olsun Doktor.
Nâzım’a sordum:
— Kim bu kabadayı?
O güldü:
— Senin hayranlarından.
— Tanımıyorum öyle birisini.
— O seni çok iyi tanıyor. Babasıyla İstiklâl Mahkemesi’ndeyken yatmışsın. Kaç aydır kafamın etini yiyor. İstanbul’a gelmiş. Beni buldu. Senin adresini soruyordu.
— Benim adres saklı mı?
— Vermedim sana sormadan. Bir şey dersin.
— İyi ettin… Belki vereydin, şimdi o çocuk da aramızda kelepçeli yürürdü.
— Kelepçe de sıktığı bileğimi yahu, kelepçe.
— Altın bilezik takacak değillerdi ya.
Kimi ‘Saltanat’, kimi ‘Salamuna’ arabası denilen berbat kırmızı hapishane arabası gelmemiş. Yayan Babıâli’den geçiyoruz, yokuş yukarı. Nâzım bitişik koluyla kolumu havaya kaldırdı:
— Görsünler Hikmet… Kelepçe bizi gene birleştirdi. İstediğimiz denli ayrılalım.”
Bundan sonra olup bitenleri kısaca özetleyecek olursak: Doktor Hikmet Kıvılcımlı ile Nâzım Hikmet 1938 yazında Donanma Davası’nda yargılanarak ağır hapis cezalarına mahkum edildi.
15 Temmuz 1950’deki afla hapisten çıktılar.
Ertesi yıl Nâzım Hikmet “ikinci vatanı” Sovyetler Birliği’ne kaçtı, orada 3 Haziran 1963’te öldü.
Doktor Hikmet Kıvılcımlı, 1954’te Vatan Partisi’ni kurdu, 1957 sonunda tutuklandı, partisi kapatıldı. İki yıl hapisten sonra tahliye edildi, partisi beraat etti.
1960’tan sonra da mücadelesine kaldığı yerden devam etti. Yayıncılığını Tarihsel Maddecilik Yayınları adı altında sürdürürken, 1967’de “Sosyalist” gazetesini yayımladı.
İşte o sıralarda; Sol’da henüz daha yeni yeni başlayan çok başlılığa ve dağınıklığa çareler aranırken; şu yukarılardan beri bir kaçını sıralamaya çalıştığımız, özellikle Nâzım Hikmet’le Doktor Hikmet Kıvılcımlı arasındaki çelişkileri, sol siyaset bezirgânı yaşlı kurtlar, gençlerin kulaklarına fısıldamaya başladı.
Bunun üzerine Doktor Hikmet Kıvılcımlı; Sosyalistler Arası Konferansı gerekçelendirirken 1930’lardaki bu duruma Sosyalist’te şöyle değindi:
“TİP ve YÖN gibi yeni güçler yanında Eski Sosyalistlerin “Kaç Tümeni var?” demeyelim. Eski adsız birikimin mirasyediliğine düşeriz. Fincancı katırlarını ürkütme bahanesi de çağını yitirdi. Nitekim şimdi başka bahane uyduruluyor: Eskilerin kırgınlıkları ile yeni kuşakların kulak tozları, hatta ödleri patlatılmak isteniyor. Aşağısı sakal yukarısı bıyık diye tükürülmediğinden cüretlenilmesin. Hikmet Kıvılcımlı: Nâzım Hikmet’e ve Kerim Sadi’ye ağır saldırmış… Kerim Sadi: Hikmet’e ve Nazım’a verip veriştirmedik şey bırakmamış. Nâzım daha “şairane” sözü gümüş sayıp, davranış altınlarıyla onlara taş çıkartmış. Bu madalyonun bilinen bir yüzüdür.
Kimsenin bilmediği, bilenlerinse yeni kuşaklardan sakladıkları madalyonun inanılmaz öbür yüzü vardır: O “üç silahşör” Eski Sosyalist, birbirlerini yaraladıkları ölçüde sevmeyi öğrenmişlerdir. Teoride ve pratikte birbirlerinin yanlışlarını yalın kılıç delik deşik etmekte gözlerini kırpmayan bu üç insan; ilk buluşmalarında, çocuksu şen kahkahalarla kucaklaşmaktan bir gün geri kalmamışlardır. Özellikle Eski Sosyalistler bu bakımdan, yeni sosyalistler arası bağlılıklarda maya rolünü oynayabilirler. Yeni kuşaklara, kişisel deve kinleri ve sülale kan davaları yerine bu eski sosyalist kardeşlik mayası aktarılabilir.”
***
“Eskilerin kırgınlıkları”ndan her zaman medet ummaya bir misal de; 1940’lardan Kemal Tahir’in bir münafıklığından verebilirim.
Bu tebliğin sunucusu; (yani ben Emin Karaca) 1990’larda “Memleketimden İnsan Manzaraları” poeminde Nâzım Hikmet’in, Doktor Hikmet Kıvılcımlı’yı “Mahkum Halil” tipinde anlattığını bulup çıkardı.
Destan’da ilk göründüğü yerde Kıvılcımlı-Mahkum Halil benzerliğini, Nâzım Hikmet şu dizelerle anlatıyordu:
“Kitap okuyor mahkûm Halil.
Çevirirken dizinde duran kitabın yapraklarını
çok rahat bir ustalıkla kullanıyor
bileklerinden demirli parmaklarını.
Kitap ve kelepçelerle
on üç senedir
bu beşinci yolculuğudur.
Gözlerinin altında çizgiler
şakaklarında beyaz.
Halil belki ihtiyarladı biraz.
Fakat kitap, kelepçe ve yürek eskimedi.
Ve şimdi
yürek her zamankinden umutlu
Halil okurken kitabını
“-Kelepçem” diye geldi aklına
(…)
Seni pulluk yapacağız kelepçemin demiri”
Ve öyle güzel söylenmiş buldu ki bu fikri
yine üzüldü birdenbire
ölçülü ve ölçüsüz
şiir yazmak hünerini bilmediğine.”
İlerleyen sayfalardaki şu dizelerde ise; Kıvılcımlı-Mahkum Halil benzerliğini şöyle görkemli şekilde destanlaştırıyordu:
“Evinin her basılışında
aynı rahatlıkla açtı kapıyı,
Ve Müdüriyet’te her kalkışında sopanın altından
(yanaklarında parçalanmış gözlüğü
ve tabanlarında ayıpladığı bir sızı)
yüreğinde fakat
hiçbir şey söylememiş
hiç kimseyi ele vermemiş olmanın rahatlığı.”
Nâzım Hikmet, “Memleketimden İnsan Manzaraları”na Bursa Cezaevi’nde çalışırken; şöyle bir şeyi adet edinmişti: Bitirdiği bölümleri eşi Piraye Hanım’a ve Malatya Cezaevi’nde yatan Kemal Tahir’e göndermek.
Yukarıda aktardığımız dizelerdeki “Mahkum Halil” tipolojisinin kimi ve neyi anlattığını gayet iyi bilen Kemal Tahir, Nâzım Hikmet’e gönderdiği mektupta itiraz ediyordu, “Doktor Hikmet Kıvılcımlı”yı “Mahkum Halil” adıyla Destan’ının kahramanlarından biri yapmasına… Kemal Tahir’in bu mektubu orta yok ama, neler yazdığını az çok tahmin edebiliyoruz. Nâzım Hikmet’e diyor ki: “Seni TKP’den atan Üst Yönetici ekibin içindeki bir kişiye Manzaralar’da nasıl böyle bir yer verirsin? Üstelik senin için, aynı ekiple birlikte “Marksizm Kalpazanı” iddiasında bulunan kişiyi Destanı’nda nasıl müspet ve hem de muhteşem şekilde çizersin? Böyle yapışına üzüldüm.”
Mektuplaşmada, aralarında böyle şeyler geçtiğini Nâzım Hikmet’in Bursa Cezaevi’nden Kemal Tahir’e yazdığı 10 Şubat 1941 tarihli mektubunda söyledikleri bizi doğrular mahiyette. Kemal Tahir’in münafıklığına ve itirazına karşı şunları söylüyor Nâzım Hikmet:
“Mektubunu aldım. Üzüldüm. Üzüldüğüne üzüldüm. En münasebetsiz hatta muzır insanlarla dahi münasebetinde emniyetli bir rahatlığa kavuşmak merhalesi vardır. Bunu benim söylediğime hayret etme, bütün harici tezahürlerine rağmen ben zaman zaman muayyen insanlar için belki uzun bir didişmeden sonra böyle emniyetli, unutkan bir rahatlığa kavuşurum. Senin için de temennim budur.”
Nâzım Hikmet, Komünist siyasetteki “didişmeden” artık, “unutkan bir rahatlığa” geçtiğini söylüyordu.
***
Rahmetli Piraye Hanım’ın küçük, ceviz sandığından zaman zaman bir şeyler çıkar; gerek sağlığında gerekse ölümünden sonra.
Sonuncusu 2008’de bulunup çıkarılıp kitap olarak basıldı. Özellikle “Öteki Defterler”in içindeki “Orası” romanında kim kimdir’i ele almıştık o yıl.
1938 yılı sonbaharında Sultanahmet Cezaevi’ndeki 8 komünistten söz ediyordu Nâzım Hikmet. Bunların tek tek gerçek hayatta hangi komüniste denk düştüğünü ele alıp yayımlamıştık.
“Orası” romanında, “Mimar Ali” adıyla okuyucunun karşısına çıkan 7’nci komünist Doktor Hikmet Kıvılcımlı’dan başkası değildi. Nâzım Hikmet, romanında “Komün” toplantısı yapan 8 komünisti anlatıp betimlerken şunları yazıyordu:
“Reis Mimar Ali elindeki kalemi kerevetin tahtasına vurdu. Sonra uzun, kumral, dalgalı saçlarını kemikli alnında arkaya doğru sıvazlayarak:
— İçtimaı açıyorum yoldaşlar, dedi.”
Burada Nâzım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı’nın mesleğini “mimar” olarak gösterirken, aynı zamanda “doktor” kelimesiyle bir sesdeşlik de yaratmıştı. “Ali” ise Kıvılcımlı’nın göbek adıydı. Kendi kaleminden, biyografisinden öğreniyoruz bu gerçeği:
“Osmanlı İmparatorluğu Makedonyası’nın Priştine kasabasında Hüseyin Bey, Posta-Telgraf Müdürü iken, eşi Münire Hanım’dan Hikmet doğuyor. Kosova vilayetinin İştip kazasında hastalanıyor. Bir gece, Bektaşi tekkesi türbesinde yatan Ali Baba, sandukasından fırlayarak Seher teyzesinin rüyasına giriyor. Çocuğun iyileşmesi isteniyorsa Ali adıyla adlandırılması, o zaman Hazreti Ali gibi ‘kılıcı kuvvetli olacağını, yoksa öleceğini bildiriyor. Hikmet ‘Ali’ oluyor.“
İlerleyen satırlarda Nâzım Hikmet, “Mimar Ali”nin fiziğini de betimliyordu:
“Ayaklarını altına topladı, çok uzun gövdesini öne eğerek…” Başlarda işaret ettiğimiz gibi, Doktor Hikmet Kıvılcımlı, Nâzım Hikmet’in kendisi gibi çok uzun boylu, uzun gövdeli bir insandı.
“Komün” toplantısının bir gündemi (ruzname) var.
“Mimar Ali” okuyor:
“1- Geçen haftanın masrafı, bakayası, bu haftanın geliri ve yemek listesi.
2- Ders programlarında tadilat yapılması teklifi.
3- Haftalık dahili ve harici vukuat ve politikanın tahlili.
4- Enternasyonal Marşı’nın tercümesinde bir satırın tashihi.
5- Cari meseleler.”
“Mimar Ali” yani Doktor Hikmet Kıvılcımlı, toplantıyı şu sözlerle açıyor:
“Bir bakıma göre, hapishane, genç yoldaşlar için nazarî (teorik) bilgilerini inkişaf ettirdikleri (geliştirdikleri) bir mektep ve bilgili yoldaşlar için de eser vermek fırsatıdır.”
Nâzım Hikmet, Mimar Ali’nin böylesi topluluk önünde konuşmaya “mukaddemesiz” (Girizgâhsız) giremediğine işaret ediyor. Selami’nin Ressam Halim’in kulağına, Ali Yoldaş’ın kendisine çatacağını fısıldadığını söylüyor. Gerçekten de Selami’nin öngörüsü çıkıyor. “Mukaddeme”sinden (Girizgâhından) sonra sadede gelen Mimar Ali, şunları söylüyor:
“Yoldaşlara ders verilirken bol ve geniş malzeme kullanmak lâzım. Halbuki bir aydır dikkat ediyorum Halim Yoldaş, Siyasi İktisat dersinde arkadaşlara kitap tavsiye etmiyor. Bu hususta benim neşrettiğim kitaplardan pekâlâ istifade edilmesi kâbilken ve bu benim kitapları içeri sokmak gayet kolayken Halim Yoldaş bunu teklif dahî etmemiştir. Halim Yoldaş’ın bu çeşit hareketi hatalıdır. Tashih edilmelidir.”
“Mimar Ali”nin; “benim neşrettiğim kitaplardan”, “benim kitapları” derken, 1935-1938 yılları arasında “Marksizm Bibliyoteği” ve “Emekçi Kütüphanesi” adı altında telif-tercüme kitaplar yayımlayan Hikmet Kıvılcımlı olduğu açıkça ortaya çıkıyor.
“Mimar Ali” tarafından eleştirilmesi üzerine söz isteyen “Ressam Halim”, yani Nâzım Hikmet şu yanıtı veriyor:
“Arkadaşlara kitap tavsiye etmiyor değilim. Dışardan lâzım olan kitapları getirtiyorum. Kendileri size bunu söylerler. Ali Yoldaş’ın yazdığı ve tercüme ettiği broşürlere gelince, lisanlarının ve muhtevalarının ağırlığı yüzünden şimdilik bunlardan istifade edeceğimizi sanmıyorum.”
“Ressam Halim”in yani Nâzım Hikmet’in, hacimleri yüzünden “broşür” olarak adlandırdığı, Ali Yoldaş’ın yani Hikmet Kıvılcımlı’nın “Marksizm Bibliyoteği”nden ve “Emekçi Kütüphanesi”nden yayınladığı telif ve tercüme kitaplar şunlardı:
- Karl Marx, Gündelikçi İş ile Sermaye (Dilçevirgeni: Hikmet Kıvılcım)
- Edebiyat-ı Cedide’nin Otopsisi No:1, Sentetik Otopsi (Yazan: Hikmet Kıvılcım)
- V.İ.Lenin, Karl Marx’ın Hayatı, Felsefesi, Sosyolojisi (Çeviren: Hikmet Kıvılcım)
- Türkiye İşçi Sınıfının Sosyal Varlığı (Hikmet Kıvılcım)
- İnkılâpçı Münevver Nedir? Hanri Barbüs (Hikmet Kıvılcım)
- Marksizm Kalpazanları Kimlerdir? Tip No 1: Kerim Sadi (Hikmet Kıvılcım)
- V.İ.Lenin, Karl Marx’ın Ekonomi Politiği, Sosyalizmi, Taktiği (Çeviren: Hikmet Kıvılcım)
- Emperyalizm Geberen Kapitalizm, (Hikmet Kıvılcım)
- Demokrasi, Türkiye Ekonomi Politikası (Hikmet Kıvılcım)
- Karl Marx, Kapital, 8 fasikül, (Çeviren: Hikmet Kıvılcım)
- Marx-Engels Hayatları (Hikmet Kıvılcım)
(Not: Doktor Hikmet’in soyadı “Kıvılcım”da bir yanlışlık yok. Soyadı kanununa göre kendisine, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin yayın organı Iskra’nın motamo karşılığı olan “Kıvılcım”ı almış, 1940’lardan itibaren “lı” ekleyerek “Kıvılcımlı” olarak kullanmıştır.)
Bundan sonra, “Orası” romanında Nâzım Hikmet’in kaleminden, uzun yıllar “Ressam Halim”le yani kendisiyle, “Mimar Ali” yani Hikmet Kıvılcımlı arasında; romanın yazıldığı tarihe kadar süregelen daha sonra da süregidecek olan bitmez tükenmez anlaşmazlığın çözümlenmesini okuyoruz:
“Ressam Halim’le Mimar Ali arasında nazarî (teorik) görüş, taktik meselelerini telakki ediş ayrılığı yoktu. Bunu ikisi de biliyordu. Fakat ikisi de vakit vakit böyle bir ayrılığın vehmine düşmek ihtiyacındaydılar. Birbirlerinin değerini, içlerinden, kendi kendilerine takdir ediyorlardı. Fakat hemen hemen her toplantıda, ilk hücum Mimar Ali’den gelmek şartıyla en ufak bahanelerle çekişiyorlardı. Mimar Ali; Rus Bolşevik Fırkası’nın tarihindeki kavgaları gayet iyi biliyor ve bunları, ille, Türkiye şeraitinde (koşullarında) de görmek, bu kavgalardan sapıklığı olmayan biricik insan gibi çıkmak istiyordu. Kavgada faal ve kavgaya bağlı, ona yardım edici bir unsur olarak mimarlığını kullanamadığı için (doktorluğunu yapamadığını demek istiyor. E.K.) mesleğinden vazgeçmişti. Fakat mesleği (yani doktorluk. E.K.) ona şemacılık itiyadını (alışkanlığını) bırakmıştı. Bunda samimiydi. Ve samimi olduğu içindir ki, herhangi bir sahada sivrilen bir arkadaşın bir gün, Bolşevik Fırkası tarihinde, filanca zaman, falancanın yaptığı inhirafa (sapmaya) düşebileceğinden titizleniyor, sinirleniyordu. Ve kendisinin yani Mimar Ali’nin sonuna kadar sapmayacak ve Bolşeviklerden falanca gibi keskin işler görecek bir komünist olduğuna yüzde yüz iman ettiği için kendisinin en akla gelmez, en kurnaz yollarla ikinci plana atılmak, kendisiyle alttan alta mücadele edilmek istendiğini vehmederek bunu ilerideki inhirafların (sapmaların) ilk âlâmetleri sayıyordu.
Bundan dolayı günün birinde Menşevizm’e, Ekonomizm’e, Troçkizm’e, Buharinizm’e sapabilir diye, şimdiye kadar her fırsatta, hele en uzaktan kendini alâkadar edebilecek meseleler olursa, insafsızca, Ressam Halim’e hücum etmiş, onun hiçbir resmini (Burada “şiirini” demek istiyor. E.K.) -bunların çoğundan hoşlandığı, hatta bir tanesinin fotoğrafını (yani Nâzım Hikmet’in yayımlanmış bir şiirini. E.K.) evine astığı halde- resmen beğenmemişti.”
Nâzım Hikmet’in kendisinin; Doktor Hikmet Kıvılcımlı ile arasındaki çelişkinin çözümlemesini, yukarıdaki gibi yaptığını bilmesine imkân olmayan birileri, 12 Mart’ın karşısına olabildiğince çok başlı ve dağınık çıkıp yenilen Türkiye Solu’nun sonrasında da taş üstünde taş bırakmamaya sanki yemin etmişti.
Doktor’un anılarının “Kim Suçlamış?” adını verdiği bölümünde Nâzım Hikmet hakkında, hiç yakışık almayan sözler söyletilmesinin acısı yıllardan beri sürmektedir. Özellikle anıların bu bölümüne dayanarak; “Nâzımcılar” “Doktorcular”a, “Doktorcular” da “Nâzımcılar”a hınç duymaktadır.
Oysa ki; Türkiye Komünist Hareketi’nin, biri seksen küsur yıldır, o muhteşem ajit.- prop. şiirleriyle Türkiye insanı için sosyalizme giriş kapısı görevini gören, diğeri sosyalizm yolunda inadın ve direncin âbidesi olan “İki Hikmet”inin, değil ayrılık noktalarını öne çıkarmak, her ikisini de sımsıkı birbirine bağlamak, günümüz devrimcilerinin en önemli görevlerinden biridir.