KIVILCIMLI’DA GERÇEK KOMÜN GÜCÜ

Bir önceki yazımızda Kıvılcımlı’nın “Toplum Biçimlerinin Gelişimi” kitabından “SOMUT KİŞİ GÜCÜ” bölümünü paylaşmıştık. O eserinde Kıvılcımlı, kendi TARİH TEZİ’ni Marks’ın Grundrisse eseriyle karşılaştırır. Bu karşılaştırmasında antika toplumun gidiş kanunlarıyla birlikte, KOMÜN’ün etkilerini, sınıflı topluma doğru parçalanışını da çok net biçimde ortaya koyar ve Marks usta ile çelişmediğini, aksine onu tamamladığını ve geliştirdiğini ispatlar.
SOMUT KİŞİ GÜCÜ bölümünde, Lenin ustanın kişiliğinde, tarihte kişilerin de bazen çok belirleyici roller üstlenebileceğini Ekim Devrimi gerçekliğiyle açıklar.
Bugün yayımladığımız SOMUT KOMÜN GÜCÜ bölümünde Kıvılcımlı Komün’ün gelişimi, rolü, etkileri ve parçalanışını, Marks’ın yazılarından da örnekleyerek işler. Deyim tam yerindedir. Bu bölüm Kıvılcımlı’daki GERÇEK KOMÜN GÜCÜ incelemesidir.
Bilindiği gibi burada daha önce de birkaç defa, 2000 yılında sahtekarca Kıvılcımlı imzasıyla yayınlanmış olan “Komün Gücü” kitabıyla ilgili teşhir yazıları yayımlamıştık. Bu yazılarımıza karşı sahtekarlığı yapan S. Şaşmaz ve onun yeminli ekibinden herhangi bir ses çıkmadı. Susuşla geçiştirebileceklerini sanıyorlar ve ne yazık ki şimdiye kadar da geçiştirmiş gibiler. Bu susuş ve geçiştirme çabalarında “Kıvılcımlıcı” insanlarımızın da büyük katkıları var elbette. Sosyal medyada meczupça savunmaya çalışan ya da küfürler savuran bir iki müptezeli saymazsak, Kıvılcımlıcı camia da anlaşılmaz –ya da çaplarına bakarsak anlaşılır- bir umursamazlık içinde. Bu konu aydınlanana kadar kitabı satıştan çekmelerini önerdiğimiz iki yayınevi aymazlığa devam ediyor. Bizim ve birkaç arkadaşımızın dışında herkes bu sahtekarlıktan memnun sanki. Kitabın yayımlanmadan önceki orijinalini ortaya çıkarmadıkları takdirde ilk yayınlayanlar sahtekar, daha sonra yayınlayıp uyarılarımıza kulak tıkayanlar sahtekarlığın katılımcısı, hiç tartışmayan diğer kalabalık ise susarak destekçi durumunda kalmaya devam edecekler. Bizler ise elimizden geldiğince sahtekarların peşinde olmaya devam edeceğiz.
Kıvılcımlı’nın Gerçek Komün incelemesi olan bu SOMUT KOMÜN GÜCÜ yazısını meraklıların dikkatine sunuyoruz.
Ahmet Kale – Göksal Caner Malatya

SOMUT KOMÜN GÜCÜ

İnsan topluluğunu Komün zamanında yürüten somut insancıl üretici güçler hangileri oldu?

Marks şunu belirtiyor:

Komün, aynı zamanda kendi diyalektiği ile, fukaralaşma ve ilh. yoluyla değişebilir; özellikle savaş yoluyla, fütuhat yoluyla değişebilir; savaşın ve fütuhatın etkisi, örneğin Roma’da Komünün esaslı ekonomik şartları arasında sayılır ve Komünün üzerine yaslandığı gerçek bağı yıkar ve tahrip eder.” (23)

Yani, ortak mülkiyetin tabii kalesi olan Komün, gene kendi iç diyalektiğinin gelişimiyle, Komünü, kendisini yıktı. Burada, maddeci diyalektiğin vurucu gücü, İNSAN üretici gücü oldu.

İnsan üretici güçlerinin iki görünüşü vardır:

1- İÇ GÖRÜNÜŞ: NÜFUS ARTIŞI oldu. Bütün klasik Grek Kentlerinde görülen olay bu idi. Kent içinde nüfus beslenemeyecek kertede çoğaldı mı yahut babalarla oğullar arasında beliren çekişmeler yığıldı mı, iç boğazlaşmalara kalkışıldığı oldu. Kardeşçe ikiye bölünüldü. Kent Kandaşlarından bir bölüğü, başının çaresine bakmak yoluna girdi. Uzak illerde yeni bir Kent kurmak üzere başına bir kahraman geçirdi. Tanrı tapınağından Kâhin veya kadın Kâhinden gidilecek yanı ve yeri sembolleştiren kehanetler bekledi. Bulduğu kehanetleri direktif saydı. Böylece, ortasından bölünerek sonsuzca çoğalabilen tek hücreler gibi Kadim Komün de, zaman zaman bölünmelere uğradı. Yeni iklimler, yeni görenekler, yeni tanrılar, yeni ilişkiler aramaya ve yaratmaya çıktı. Her çıkış, ister istemez bir sürü değişikliklere kapı açtı.

2- DIŞ GÖRÜNÜŞ: SAVAŞLAR oldu. İlk savaşlar, yeni kurulan gürbüz Kentin, çevresindeki dayanıksız, eskimiş Kentleri talan etmesiyle başladı. Eşit Kandaşlı Komün, her ele geçirdiği yerde, yabancı ulusları veya kabileleri kendi patenti altına aldı. Bu yayılış ve ele geçirişler Komünün içinde YENİLEN-YENEN, YABANCI-YERLİ, YANAŞMA-ASİL, ZÜĞÜRT-ZENGİN gibi kutuplaşmalara çığır açtı. Ve tarih, bu zembereğin yayları ile işleyerek, 7 bin yıllık yolunu bata çıka aldı. Hele Kadim tarihin bütünü içinde hemen bütün büyük alt üstlükler gibi, mülkiyet biçimlerinin ve sosyal ilişkilerin şu veya bu duruma gelişleri de insancıl üretici güçlerin büyük rolleri ile gerçekleşti. GÖÇLER ve SAVAŞLAR, Tarihcil GELENEK-GÖRENEK üretici güçlerine uygun olarak işleyen KOLLEKTİF AKSİYON üretici güçlerinin eserleri oldular. Küçük ekincilerin kurduğu Roma adlı ilkel Kandaşlar Kenti, SAVAŞ yoluyla Köleliği yarattı. Barbarların akınıyla Roma’yı yıkan Komün, Köleliği yıktı, yerine Serfliği geçirdi. Bu sonuca varan insancıl üretici güçler, önce Roma Kenti içinde derin değişiklikler yapmıştı. Savaş Köleleri arttıkça, önce ilkel küçük Romalı ekincilik eridi. Roma Medeniyetinde eski küçük ekinci Patriciler, büyük arazi sahibi “ASİL” beyler haline geldi yahut iflas durumuna girdi. Eskiden yabancı ve aşağı sayılan Pleblerden, Tefeci ve Bezirgan ilişkiler sayesinde, giderek zenginleşenler kudretli parababaları kesildiler. Eski kudretli Patriciler cılız düştüler. Böyle bir toplumun gelişimini Marks ile birlikte izlemek için iki çeşit tarihcil proseyi göz önüne getirmelidir.

A) BİR NUMARALI TARİHCİL PROSE:

Kurulan Kadim EFENDİ-KÖLE toplumunda aynı insancıl güçler, hem Köleliği var eden, hem Köleliği yok eden elemanlar ve faktörler oldular. Tarihin diyalektiği, işleye işleye, en ilkel Komün durumunda olan insanlığı bulunduğu yerden alıp Köleliğin çözülüşüne dek ister istemez getirdi. İlkin küçük ekincilik, Komünü erite erite Köleliği yarattı. Sonra yaratılmış olan Kölelik, hem küçük ekinciliği, hem kendi kendisini eritti. Toplum, Roma Medeniyeti sonlarında görülen KOLON sistemine geçti.

Mülkiyetin ilkel biçimleri, ister istemez, üretimi şartlandıran (ve sahip olunan) objektif faktörlerin (elemanların) ilişkileri içinde çözülür. Bu faktörler (yahut elemanlar), çeşitli topluluk biçimlerinin tabanı olurlar ve kendi paylarına özel topluluk biçimlerinin ön şartı haline gelirler (Kölelikte ve Serflikte olduğu gibi). Emeğin kendisi OBJEKTİF ÜRETİM ŞARTLARI sırasına girer girmez, bir numaranın kapsamına giren her mülkiyet biçimindeki basit teyid edici (affirmative: Olumlu) karakterin eriyip değişmesi sonucu olarak, o biçimler açıkça önemli (manidar, derin) değişikliğe uğrarlar. Bütün bunların bağrında hem kölelik saklı bulunur, hem de dolayısıyla köleliğin ortadan kaldırılışı potansiyeli saklı bulunur.” (38)

B) İKİ NUMARALI TARİHCİL PROSE:

İki numaraya gelince… Orada emeğin özel türü, -yani, ustalık gücü ve dolayısıyla da çalışma aletinin mülkiyeti- üretim aletinin mülkiyetine eşit olduğundan (üretim aygıtına sahip olmakdemek olduğundan), burada Köleliğin ve Serfliğin imkansız (dışarıda) kalması kabul edilebilir. Ama o da, benzer olumsuz bir güdümle bir Kast sistemine yol açabilir.” (38-39, İng. 101-102)

Grundrisse’de Marks, kapitalizme geçiş bakımından, BİRİNCİ BASAMAĞI, “bir numaralı tarihcil prose” saydığı ekincilikte buluyor, İKİNCİ BASAMAĞI, “iki numaralı tarihcil prose” dediği kadim küçük esnaflıkta buluyor. Yani, esnaflık, kapitalizme uzanan zincir içinde kapitalizme üretmen çiftçilikten daha yakın düşen bir halka oluyor. Yalnız bu halka, ardından mutlak kapitalizm halkasını sürüklemez. Batı Avrupa’da Derebeylik çağının esnaflığı en sonra kapitalizme doğru çözülmüştür. Hindistan’da ise, tersine, esnaflık taşlanıp Kastlaşmıştır. Niçin? Marks orasını aramıyor. Aranmasın da demiyor tabii. Ancak, biz Grundrisse’de bulduğumuz açıklamaları ele alalım:

1- ZANAATKAR, ustalık gücüyle aletin mülkiyetine sahip olduğundan, Köleliğe ve Serfliğe gitmez. Burada elbet sosyal tekniğin (aletin) kendi ölçüsünde bir rolü vardır. Ama her zanaatın aleti toplumda Köleliği imkânsız bırakmış yahut Kastlaşmayı getirmiş midir? Arkeoloji gösteriyor. Değil Orta Çağlarda, en yüce Antik Medeniyetlerde bile, pek orijinal sayılan keşiflerin başlıcaları, hep o Fırat-Dicle ağızlarının batağı içinde 30-40 metre derine gömülüp unutulmuş Sümerler toplumunda bulunmuştur. Bu hal, Irak’ta ve Mısır’da köleliği imkânsız kılmadığı gibi, Kastlaşmaya da yol açmamıştır. Demek tek başına teknik üretici güç (alet), mülkiyetin şu veya bu biçimi almasına yetmemiştir. Marks da, tekniği Tanrılaştıracak öyle bir kavrama yer vermiyor. “USTALIK GÜCÜ” diyor. Bu bakımdan Orta Çağ esnaf mülkiyeti, ustalık gücüne, yani insancıl üretici güce dayanır. Ancak, her insancıl güç de bir toplumun veya bir mülkiyetin biçimi belirlendirmeye yetmez. Aynı USTALIK GÜCÜ;

a) Batı Avrupa’da esnaflığın çözülmesiyle kapitalist üretim biçimine yol açmıştır.

b) Hindistan’da, yıldırım çarpması ile kömürleşmiş vücutlar gibi, kaskatı kesilen Kastlar biçiminde insanları fosilleştirmiştir. Öyle ise, her insancıl güç gibi, ustalık gücünün de şu veya bu sonuca doğru gelişmesini, ancak “TARİHCİL PROSE” içinde somutça görürsek kavrayabiliriz. Tarihcil maddeciliğin ana prensibi budur.

2- Grundrisse, bize, Kastlaşmanın hangi tarihcil prose yüzünden geliştiğini de az çok veriyor. Marks şöyle yazıyor:

Kadim devletlerin kabileleri (STAEMME) iki yolda teşekkül etmişlerdi: Ya GENTE’lere (Kan teşkilatına) göre yahut tuttukları YER’lere göre. Kancıl kabileler, tarih bakımından, yercil kabilelerden önce geldiler ve hemen her yerde onlar tarafından yerlerinden edildiler. Bunun en aşırı uç ve katı biçimi Kastlar kurumu (Kast sistemi)dur. Birbirlerinden ayırt edilen, ara-evlenme hakkından yoksun bulunan Kastlar, büsbütün başka başka tüzüklü (statülü) olurlar; her birinin kendisine has ve değişmez iş gücü vardır.” (18, İng. 70-77)

Bu anlatış, Kastların oluş sebebini, üzerinde hiç durmaksızın iki sözle açıklayıvermiştir.

İlkel Komünler, boyuna kımıldama, çalışma, savaş ve göç durumundadırlar. Bunlardan, üstün gelenler altta kalanları ne yaparlar?

Morgan’dan Engels’in aktardığı gibi; üstün gelen Kabile, yenilenleri ya bire dek kırıp yok eder yahut kendi içine katar. Yenilip de üstün kabileye katılmaya katlananlar, ister istemez, üsttekilerin buyruğuna boyun eğmiş duruma girerler. Mesela, Orta Asya da, bizim Türk oymakları gibi henüz kul köle etmeyi insana yaraştırmayan toplumlarda bile, Oğuz töresinde görüldüğü gibi, yenilenlere “kara”, yenenlere “ak” gibi zıt sıfatlar yakıştırırlar. Hindistan gibi ülkeleri işgal eden akıncı kabilelerden Çoğu Orta Barbarlıktadır. Akın edip ele geçirdikleri yerlerin eski toplumları ise, Zanaat ve tarım yolundan Medeniyete değilse bile, Yukarı Barbarlığa erişmişlerdir. Yani, yenenler sosyal gelişim basamaklarında daha alt ve aşağı iken, yenilenler daha üst ve yukarı bir konağın insanlarıdırlar. Yenenler, ilkel sosyalist Komün insanları oldukları için, yenilenleri köle etmezler. Ama, onlarla kız alıp vermemek, kaynaşmamak şartı ile yenilenleri eskiden beri gördükleri işlerine kapanıp çalışmak ve üretim yapmak zorunda bırakırlar. Eskiler, tarımcı ve zanaatkar Kastlara dönerler. Yeniler, üst insanlar, kutsal idarecilik veya savaşçılık mesleğinde imtiyazlı, hazır yiyici Kastlar durumuna girerler. Bu şartlar altında Kastlaşmayı yapan nedir? Tarım yahut zanaat tekniği değil, tarih prosesi içinde, belirli somut şartlar altında işleyen (işleyişi belli somut şartlar tarafından reel bir biçime uğratılan) insancıl üretici güçlerin KOLLEKTİF AKSİYONU ile GELENEK-GÖRENEKLERİ‘dir.

TOPLUMUN “BİR MERKEZDEN” GİRİŞİMİ

Cansız üretici güçlerle canlı üretici güçler, toplumun ekonomi temelindeki üretim ilişkilerini durmaksızın geliştirdiler. Bu gelişim, ister istemez, diyalektik gidişle zıtları bir arada yaylandırdı ve önce inkâr ettiğini sonra bir daha inkâr ederek yürüdü. Bu yürüyüş, bir mahşer ortasındaymış gibi gözükür. Ancak, tarihin bütünü göz önünde tutulursa, anarşik bir rastgelelik olmadığı, işin içinde bir determinizm bulunduğu görülür. Yürüyüş, bir yerden ötekine doğru geçişlerinde de gelişigüzel olmadı.

Somut, elle tutulur tarih şöyle görünüyor:

1- Tarım temeli üzerinde kurulu Kentten Medeniyet doğdu. İlk Tarım üretimi, Irak güneyinde, ister istemez TOPLUMCUL insan üretici gücü ile gerçekleşti ve ORTAK MÜLKİYET’e dayandı. Irak balçıklarında oturulacak arsa ve ekilecek tarla açmak, çamurları kurutmayı, Irak çölünde Tarım yapmak, su yolları açmayı gerektirdi. Her iki bakımdan üretim, büyük bayındırlık işleri istedi. O işleri tek başına KİŞİ yapamazdı. Ancak KOMÜN’ün bütünü birden kolektif emekle başarırdı. Bu yüzden; gerek Kent, gerekse Tanrıdan Bezirgana dek uzanan Kent kurumları, ancak kolektif insan gücünden yararlanabildi. Medeniyetin bu ilk konağında tek kişiye tek başına iş yoktu. Toplumu bütünüyle yaratan ve yaşatan Komünün kutsal varlığı tanrı idi. Irak Kentlerini vuran Barbarlar, Tarıma oturdukları vakit, aynı Komün güçlerini yenilediler. Bu sayede, sübtropikal ırmak Medeniyetleri ve o Medeniyetlerle ilişkili Komün gelişimleri, Marks’ın “Asyalı” yahut “Doğulu” dediği üretim sistemine uygun kaldı.

2- Bir yol gelişen Medeniyet, daha Irak’ta iken demiri buldu. Ormanı tarla yapacak demir balta, balçıktan ibaret olmayan katı toprağı sürecek demir saban, yararlı ülkeleri (maden, orman kaynaklarını) ele geçirecek ve Barbarları zorla işletecek çelik kılıç sahneye çıktı. Demir aygıtlar bilindikten sonra; Tarım yapmak, artık (Irak, Mısır, Sind, Sarı Irmak boylarında olduğu gibi) büyük bayındırlık işlerini gerektirmedi. Akdeniz (Grek ve Roma) Kentlerinde her üretmen, kendi sabanı ile kendisine düşen tarlacığını sürüp meyvalandırabilirdi. Ne var ki, Kent kurumu sürüp gittikçe toprak mülkiyeti, bir türlü, kesinlikle ORTAK MÜLKİYET BİÇİMİNDEN SIYRILAMADI. Kişi, tek başına üretmen olabildi. Ama kendisini, Komünün veya Komüne somut mümessil olan Kentin ortağı, ayrılamaz üyesi saydı. Böyle olmakla birlikle; üretimin küçük tarla işletmeciliği tipine dönüşmesi ile mülkiyetin Kent ölçüsünde ortak oluşu arasındaki çelişme ortak mülkiyetin İNKARI’nı gittikçe olağanlaştırdı. Akdeniz Medeniyetleri, Marks’ın Antik yahut “Romalı” dediği üretim ve mülkiyet karakterine doğru gelişti. Medeniyet, sübtropikal ırmak boylarından yeryüzünün öteki kesimlerine doğru adım adım ve sistemlice açılarak yayıldı. Kısır sınıf çekişmeleriyle Kent Medeniyetleri soysuzlaştıkça, bir avuç gürbüz Barbar Komün akını önünde yenildi. Böylece, sık sık tarihcil devrimler patlak verdi. Bir yandan savaşlar, bir yandan Tarihcil Devrimler ile sarsıla sarsıla ilerleyen Medeniyet içinde, ilkel Komünün ortak mülkiyeti gibi birçok kurumları ve ilişkileri de cılızlaştı. Onun için, Marks şu kuralı belirtti:

Belki Dil ve ilh. bir yana bırakılırsa, üyelerinin başka hiçbir ortak şeyleri kalmayacak kertede soyutlaşmaya ulaşmış bir topluluk, besbelli çok daha geç görünen tarihcil çevre şartlarının ürünüdür.” (43)

Böylece; Doğulu Komün ile Romalı Komün arasındaki fark, -Marks’a göre dahi- Doğunun daha erken Medeniyete erişmiş, Roma’nın hemen hemen sondan bir önce Medeniyete varmış olmaları gibi ZAMAN içinde akmış değişik gelişim derecelerine bağlıdır. Grundrisse, bütün saydığı toplum örneklerinde, hep o gelişim hiyerarşisini izlemiştir.

Ortak üretimle ortak mülkiyet, örneği Peru’da görüldüğü gibi açıktan açığa ikincil (sekonder: Tali) birer biçimdirler; fatih kabilelerce aktarılıp ithal edilmiş oldular. Bu fatih kabileler de, Hindistan’da ve Slavlarda rastlanıldığı gibi, daha Kadim ve daha basit biçimli ortak mülkiyetler ve üretimler tanırlar. Tıpkı onun gibi, Keltlerde, örneğin Galler ülkesinde bulduğumuz biçim, fatihlerce fethedilen ve edilir edilmez alt düzeye itilen Kabilelerin içine sokulmuş ikincil, miras kalmış bir biçime benzer.” (27, 28)

Görüyoruz. Morgan’ın tarih öncesi sınırlamasını öğrenmeden önce dahi Marks, ortak mülkiyetin yeryüzünde çok yaygın olduğunu, Peru’dan Hindistan’a, Slavlar’dan Keltler’e dek, hemen bütün uluslarda bulunduğunu iyice kavramıştır ve bu uluslararası ilişkilerde yenen Komünün yenilenlere kendi sosyal düzenini dayattığını belirtmiştir.

Çeşitli uluslarda rastlanılan ortak mülkiyet ve üretim biçimleri arasında Marks az çok bir HİYERARŞİ (basamaklar zincirlemesi) sezmiştir. Ona göre; en kadim Komün biçimi, Hindistan’la Slavlarda görüleni andırır. Sonra Perulularda görülen Komün gelir. Gallerin Kelt uluslarında görülen biçim, fatih kabilelerin dayatmış oldukları ortak mülkiyet biçimidir.

Bir ekonomik düzen dayatmış fatih kabile nedir? Barbar akınlarının vurucu gücüdür. Orada, insancıl üretici güçlerden kolektif aksiyon ve gelenek-görenek güçleri, tarih öncüsü olarak yenici durumdadır. Bu bakımdan Marks, “FETİH” olaylarını “KABİLELER”e bağlamakla, Kadim tarihte görülen BARBAR AKINLARl’nın önemine değinmiştir. Ortak üretim ve mülkiyet biçimleri arasında görülen hiyerarşi ve o biçimlerin birbirlerinden çıkışları, teker teker alınırsa, “tesadüf” gibi görülebilirler. Ancak, Engels’in deyimiyle, bütün bu tesadüfler mahşeri içinde gelişen billurlaşmalar göz önüne getirildi mi, ortaya, ister istemez birtakım kanunlar çıkar.

Barbar akınlarının öyle tesadüf görünüşlü tarihcil kanunlarla gelişmeleri Marks’ta dahiyane bir sezgi daha yaratmıştır. Elektronik aletlerin son mucizesi olan Ordinatörler gibi, Marks’ın beyni de içine aldığı her elemanı bin bir yanı ile işlemiştir. Ve o işleyişten insancıl TARİHİ gelişiminin bir noktadan başlayıp dünyaya sistemlice yayıldığı sonucunu çıkarmıştır. Slav-Pers-Kelt ve ilh. sistemlerini anarken şöyle der:

Bu sistemlerin daha geç doğuşları gösteriyor ki, onlar yüce bir merkezden yola çıkılarak metotluca elden geçirilmiş ve tamamlanmış bulunmaktadırlar. Nitekim, İngiltere’ye ithal edilen Derebeylik, Fransa’da kendiliğinden doğmuş bulunan Derebeylikten daha başarılı idi.” (28)

Grundrisse’de açıkça sezilen “YÜCE MERKEZ” neresi idi? Marks’ın onu 1858 yılı açıklaması ve kestirmesi beklenemezdi. O “Merkez”, gerçek tarihte, Yakın Doğu’nun batmış Irak Medeniyetleri idi. O Kent Medeniyetleri ise, henüz yerin altında gömülü yatıyorlardı. Yüce merkezden yola çıkan Medeniyet, önce Barbar akınlarıyla İNKAR edildi. Sonra Barbarlığın, yani İNKÂRIN İNKÂRI yolundan daha yeni bir Medeniyet kuruldu. Ve ilkel Komün, kurulu saat düzeniyle 7 bin yıl kimi bozuldu, kimi yeniden kuruldu. Her yeniden kuruluşta, toplum bağlarını gevşeten etkiler altında, ORTAK MÜLKİYET ve ÜRETİM eski gücünü biraz daha yitirdi.

Bu gidiş dünyaya yayıldıkça, ortak mülkiyet cılızlaşarak yerini KİŞİ MÜLKİYETİ’ne doğru kaydırdı.

SOSYAL DİYALEKTİKTE BİRİNCİ TERİM

(Komün Kandaşlığının inkârı: Kölelik-Serflik), kişinin kamu ortak mülkiyetinden ayrı, ona zıt ve düşman, onu yok eden bir mülkiyete sahip olması Kadim dünya için basit ve olağan bir şey değildi. Onun için bu olay basit ve olağan bir düz çizgi üzerinde yürüyerek gelişmedi. Tümüyle diyalektik çelişkiler içinde düşe kalka oldu ve oluştu.

Kişi mülkiyeti ne demekti? Kişinin ana karnında yatarca içinde bulunduğu Komünden kopması demekti. Kapitalist kültürün deyimi buna kişinin “HÜR” olması adını verdi. Bir bakıma insanlık, ilkel Komün hayatı içinde yaşarken, çocuğun ana karnında yaşamasını andıran bir prekapitalist karanlıkça hayat geçirdi. Komünden kapitalizme geçiş, bir çeşit çocuğun doğması gibi, insanlık için daha ışıklı bir dünyaya serbestçe hür kişiler olarak girmesi demekti. Ne var ki, kişi mülkiyeti denilen “hürlük” ortaya çıkmadan önce, kişinin bir berzahtan [aralıktan] geçmesi gerekti. Olayı doğumla kıyaslamıştık. Çocuğun doğumu hadisesi, rahim içinde kendisine göre geniş ve rahat bir ortamda iken ana karnının havsala [leğen] gibi dar ve kemikli bir geçit yolundan sıkışarak dünyaya gelmesi idi. Tıpkı onun gibi, insan kişi, Komün denilen ana karnında kandaşlık gibi rahat bir canlılık geçirmişti. Orada her kişi az çok eşit ve hür kandaştı. Komünden kopup kapitalist anlayışla hür denilen duruma girmesi için kişinin en mutlak ve korkunç anlamda hürriyetini inkâr etmesi gerekti. Başka deyimle kişi kendisi hür ve mülkiyet sahibi duruma gelmeden önce ve gelebilmek için, kişinin kendisi “MÜLK” haline girdi. Kişi, Komünün göbek bağından “Hür” olabilmek üzere, ilkin KÖLE yahut SERF (toprakbent) oldu. Yani; kişinin, hürriyete doğru giden yolda en acıklı esaret kozasından geçmesi gerekti. Kendi Komününden ayrılması, ilkin yabancı Komünlerin, sonra düşman kişilerin esiri olması biçiminde ortaya çıktı. Onun için Marks, çok ince bir keskinlikle, ortak mülkiyet olmasa idi Köleliğin de Serfliğin de olmayacağını belirtti.

Kabile kurumu üzerine yaslanan mülkiyetin (ki Komünün ilkel çözeltisinin bir neticesidir) temelli şartı kabileye mensup olmaktan ibarettir. Bu şartın sonucu şöyle olur: Fethedilen ve boyunduruklanan yabancı kabileler, mülkiyetlerinden çıkarılırlar (mülksüzleştirilirler) ve kendileri de topluluğun benimsediği anorganik (gayrı uzvi) yeniden üretim şartları sırasına itilirler. Kölelik ve Serflik, kabile kurumu üzerine temel atmış mülkiyetin daha sonraki gelişiminin sonucudur. Bunlar, ister istemez o mülkiyetin bütün biçimlerini değiştirirler. Yalnız Asya-tipi daha az dokunulmuş kalır.” (30)

Bir yol daha öğreniyoruz. Ortak mülkiyetin değişmesi, savaşın yani insancıl vurucu güçlerin sonucu olarak, Kölelik-Serflik kurumundan kaynak alıyor. Nasıl oluyor da eşit Komün Kandaşı kertesinde hür karakterli bir insan, ondan sonra Köleliğe ve Serfliğe katlanabiliyor? Yani bir insan, kendisinin veya başkasının mülkü, toprak gibi, alet gibi, hayvan gibi bir “MÜLK” olabileceğine inandırılıyor ve inanabiliyor? Bu durum, ancak ilkel Komünün tabii mekanizmasından doğabilirdi. Tarım Komününe bakalım. Orada insan, toprağı kendisinin vücudu yerine koyar. Hâlâ köylünün toprak uğrunda can verişi, bu derin ilişki yüzünden gelir. Kendi vücudu ve canı olan toprak Komünün mülkü olunca; üretmen kişi de, insan olarak, kendiliğinden ortak mülkiyetin bir parçası haline gelir. Objektif üretim şartları, topraktır. Sübjektif üretim şartları insandır. Böylece her iki şart yani toprakla insan, birbirine kaynaşık bulunur. O zaman, toprak fethedildi mi, onun bir parçası olan kişiler de toprak gibi fethedilmiş olurlar. Toprakla birlikte fethedilip esir düşen insan KÖLE’dir yahut SERF’tir. O zaman Kölenin toprakla birlikte veya ayrı bir mal gibi satılması, Serfin toprakla birlikte derebeylerce alınıp satılması veya elden ele geçirilmesi tabii bir tutum sayıldı. İnsanlarca olağan karşılandı. Bu gelişime Aristo mantığı ile bakarsak kavrayamayız. Çünkü kişinin, tarihte kişi mülkiyetine, özel mülkiyete sahip olması için, tümüyle mülkiyetten, Komün mülkiyetinden kopması bir çelişkidir.

Metafizik kafa ile bu anlaşılır iş değildir. Ne var ki, tarihin diyalektiği gelişimin başka türlü olmadığını gösteriyor. Marks, bunu sık sık belirtiyor:

Demek ilkel olarak MÜLKİYET, insanın, kendisiyle birlik olan, kendisinin olan ve verili olduğu gibi kendi varlığı ile bitişik bulunan tabii üretim şartlarına karşı davranışından başka hiçbir anlama gelmez. Kendi şahsının tabii ön şartı olan üretim şartları, sözgelimi insanın kendi vücudunun uzayışını teşkil eder. Daha doğrusu burada üretim şartlarına karşı bir davranış yoktur; kişi orada çifte bir varlık olarak vardır. Kişi subjektif (kimesnecil) bir kendi kendisi olarak sübjektifçe (kimesnece) vardır; varlığının organik olmayan tabii şartları içinde ise, objektifçe (nesnece) vardır.” (29)

Kişinin mülk sahibi gibi davranması, bir kabilenin yahut bir topluluğun üyesi olarak yaşayış yordamını tazammun eder [kapsar]. Öyle bir toplulukta, kimesnenin kendisi de bir kerteye dek mülkiyettir.” (33)

Tarım üretimine dayanan toplum Komününde kişi, kendi (KİMESNE) varlığını toprağın (NESNE) varlığı ile et ve tırnak olmuş bilir. Bu bilinç ile toprağın nesne olarak elden gittiği yerde kişi varlığının yani kimesne olarak çalışanın da elden gitmesi gerekir. Bunda anlaşılmayacak bir şey yoktur. Hiç değilse ilkel Komün insanının kafa yapısı bu anlayışla işliyordu. Marks onu belirtiyor. Marks hiçbir önyargıya kapılmıyor. Hatta kendi bulduğu ve koyduğu sosyal sınırlar ve ekonomik determinizm prensiplerini tanrılaştırmıyor. Büyük bir titizlikle yakaladığı bu olayı dört yanından inceliyor. Köle veya Serf, kişi olarak, kendi vücuduyla ve vücudu yerinde olan toprağı ile birlikte ilkel Komünden koparılıp ayrılmıştır.

Şimdi toprağın da ve dolayısıyla kendisinin de ortak sahibi kimdir? Ortak sahip eskiden kendi TOPLUMU idi; şimdi yabancı bir TOPLUMDUR. Ancak, şimdi kendi eski toplumundan kopmuştur, toprağıyla bağlılığı (serfte olduğu gibi az çok devam ettiği zaman dahi) canlı bir bağ değil ölmüş bir bağdır. Gerçi, henüz kapitalizmde işçi için olduğu gibi bir ayrılık yoktur. Toprak bir yana çalışan öbür yana, karşılıklı zıt durumlarda kalmamışlardır. Kapitalizmde, emekçi ile nesnecil çalışma şartları (aletler, toprak, hammaddeler) birbirinden apayrı iki dünyadır. Kapitalizmden önceleri böylesi ayrılık görülmüş şey değildir:

 “O ayrılış, ne Kölelikçi sistemde, ne Derebeylikte olmadı. Oralarda toplumun bir bölüğü öteki bölüğünce kendi yeniden-üretimi için organik olmayan ve tabii bir şart imiş gibi kullanıldı. Kölenin nesnecil üretim şartları ile hiçbir ilişiği yoktur; tersine, Serfin şahsında olduğu gibi, Kölenin şahsında dahi emeğin kendisi, üretimin organik olmayan şartı imiş gibi saf tutar; davarın yanında öteki tabii varlıkların emeği ne ise, insan emeği de odur yahut emek yerin bir ekidir.” (26, 27)

Toplumun derebeylikten kapitalizme geçmesi için, emekçinin Serflikten “hür” işçi durumuna girmesi gerekir. Serfin hür olması, toprak bağının kopması, toprakla, davarla, yani nesnecil üretim şartlarıyla çalışanın hal ve hamur oluşunun ortadan kalkması demektir. Kölelikte ve Serflikte kişinin kendisi, öteki nesnecil üretim şartlarından ayrı ve başka değil, onlardan birisidir.

Köleliği yahut Serfliği ve ilh. göz önüne getirelim: Orada emekçinin kendisi, bir üçüncü kişinin veya bir topluluğun gözü önünde, tabii üretim şartları sırasına girmiştir (bu yalnız Avrupalılarıngörüş ufkunca böyledir, yoksa örneğin Doğunun genelKöleliğinde böyle değildir). Burada mülkiyet, emekçinin objektif emek şartlarına karşı bir davranışı olmaktan çıkmıştır. Bu kölelik, bu Serflik daima ikincildir, hiçbir vakit orijinal (menşeindengelme) değildir; topluluğun ve topluluk içinde çalışma üzerine temelini atmış bulunan mülkiyetin gerekli ve gecikmiş sonuçları bahis konusudur.” (33, 34)

Demek, ilkel komünün ortak mülkiyeti içinde insan kendisini erimiş ve kaynaşmış bulmasaydı, Köle ve Serf tipi, yani toprakla ve davarla kaynaşmış insan kavramı bulunamazdı. Başka deyimle Komün mülkiyeti önceden yaşanmasaydı, Kölelikle Serflik doğamazdı. Onun için birinci basamak, Komünün üyesiyle üretim şartlarını tek vücut haline getirmiş bulunan ortak yaşantıdır. İkinci basamak, o ortak yaşantının gelenek ve görenekleriyle süregeldiği ilişkiler ortasında, ona benzer ilişkilerle Köleliğin ve Serfliğin yaşamasıdır. Avrupalı için Kölelik gibi görünen durumun, Doğulu için komün içinde kişiliği erimiş bir kişi hayatı gibi görünmesi bundan ileri geliyor. İnsan, ayrı seçik kişilik nedir bilmeyen Komün hayatına doğuşundan alışınca; kişiliğinin üretim şartları ile bir tutulduğu Köleliği birdenbire yadırgayamamıştır.

SOSYAL DİYALEKTİĞİN İKİNCİ TERİMİ

(Köleliğin ve Serfliğin Komünü İnkârı)

Diyalektiğin birinci terimini gördük: Kişi, Komünün ortak Kan kardeşi olduğu için, ayrı bir KİŞİLİK iddiası durumu ve Kavramı taşıyamaz. Kişinin bağlı olduğu Komün, olduğu gibi bir yabancı Komüne veya kişiye yenilip esir düştü mü, yeniden Komünün Kişileri de, içinde eridikleri Komünleri gibi, Köle veya Serf olmayı yadırgamadılar.

Bu terim bir yol gerçekleşti mi, yani kişi kendi ana kucağından, hatta ana karnı saydığı ilkel Komünden koptu mu, Kölelik ve Serflik adeta kendiliğinden oldubitti haline gelir. Ancak Kölelik ve Serflik doğar doğmaz, diyalektiğin İKİNCİ TERİMİ başlar. Kölelik ve Serflik olduğu gibi kalamaz ve kıyamete dek süremez. Birinci terimde nasıl Komünün tabii sonucu veya kendiliğinden sonucu Kölelik veya Serflik olduysa, tıpkı öyle, ikinci terim sırasında Köleliğin ve Serfliğin aynı derece tabii yahut kendiliğinden gelen sonuçlarıyla karşılaşırız. Başka deyimle, ilkin Komün, eşit Kan kardeşi olan kişiyi; hayvanlar ve aletlerle bir duruma sokulmuş Köle veya Serf durumuna doğru değiştirdi. Ondan sonra Kölelik ve Serflik, eşit Kan kardeşlerinin ortak mülkiyetine ve yaşayışına dayanan Komünü (artık üstün gelmiş, galip, Fatih Komün de olsa) parçalayarak kendi zıddına doğru geliştirdi. Yani, Komünü Komün olmaktan çıkaran mekanizma, kişinin Köle ve Serf biçiminde insanlıktan çıkarılması oldu.

Marks yukarıda da kısmen değdiğimiz gibi, başlıca dört türlü Komün ve ortak mülkiyet çözülüşü saydı.

DÖRDÜNCÜ ÇÖZÜLÜŞ (inhilâl: Eriyiş), içinde emekçinin kendisinin ve emek biçimlerinin de henüz doğrudan doğruya OBJEKTİF ÜRETİM ŞARTLARI SIRASINDA sayıldığı ve o şartlar gibi yakalandığı şartların çözülüşüdür. O zaman karşımıza çıkan Köleler ve Serflerdir.” (36)

İnsanın canlı ve eşit bir Kan kardeşi iken böyle her türlü insanlık hakkından kopmuş tümüyle aşağılık bir nesne durumuna girmesi, insanlık ilişkileri içinde olumsuz bir olaydı. O zamana dek egemen olmuş insan ilişkilerine en kahredici biçimde zıt bir olaydı. Ama bu zıt olayın mümkün olabilmesi, insanın kardeşler arasında farksız bir kardeş oluşundan kaynak aldı. Böylesine keskin ve olumsuz zıtlıkların bir araya gelmesi, en yaman diyalektik bir zemberek yaratacağına belge idi.

İnsan, toprakla birlikle, toprağın organik eki gibi fethedilince, üretim şartlarının bütünleyici bir parçası olur, Kölelik ve Serflik böyle doğar; bu Kölelik ve Serflik, bütün toplulukların ilkel biçimlerini çarçabuk kalplaştırarak değiştirir ve bizzat o biçimlerin tabanı haline gelir; böylece basit örgüt, eksi (olumsuz) bir anlam kazanır.” (43, Not 6)

Ondan sonra, kapitalizme dek uzanacak olan birçok değişiklikler, çorap söküğü gibi gelişir, ve bu değişiklikler, ilk bakışta o sıra var olan topluluğu “ÇARÇABUK KALPLAŞTIRAN”, Kölelik ve Serflik adlı, o “OLUMSUZ” durumdan kaynak alır. Ne var ki, gerçekliğin diyalektiğinde sırf ve yalnız “olumsuz” ve “eksi” bir yan sonsuzca var olamaz. Her eksinin, ister istemez diyalektikçe bir artı yanı, her olumsuzun, bir olumlu karşılığı ortaya çıkar. Kölelik ve Serflik elemanları, ilkel Komün için elbet “OLUMSUZ” ve “KALPLAŞTIRICI” olmakla birlikte, eski ortak mülkiyet biçimlerini eritmekle kalmadı, yeni mülkiyet ilişkilerine kapı açtı. Böylece olumlu, artı biçimler ve sonuçlar yarattı.

Marks’a göre; ortak mülkiyetten kopan kişi, ya toprağı kişi mülkü eder yahut aygıtı (dolayısıyla emeği) kişi mülkü eder. Unutmayalım ki, İlkel Komünde bu iki şey de yoktur. Orada toprak gibi iş aygıtları ve dolayısıyla emek dahi kişinin değil, toplumun ortak malı sayılır. Onun için kişi, kendisine ait olmayan emeği gibi, aygıtı ve toprağıyla yabancı bir Komüne mal edilirken, ilkin bunu zannedildiği kadar yadırgamadı. Toprağın kişi mülkü oluşu, ROMALI biçimdir. Aygıtın (aletin) kişi mülkü oluşu, ORTA ÇAĞ ESNAFI biçimidir.

Üçüncü bir OLAĞAN BİÇİM vardır ki, orada mülk sahibi (proprietor), ne toprağa, ne alete (ve dolayısıyla da ne emeğin kendisine) değil, sırf ve yalnız çalışan kimsenin tabii şartı içinde erimiş bulunan geçim araçlarına sahip çıkar (is to act: Eylem yapar) (Fransızcası: Çalışan kimsenin tabii şartı olarak verili bulunan geçim araçlarına uygulanır).

Doğrusu bu biçim, Köleliğin ve Serfliğin formülüdür ki bu da, sermaye haline gelen üretim şartlarıyla emekçinin ilişkisi içinde inkâr edilmiş veya tarihçe eritilmiş gibi görünebilir.” (36)

Köle veya Serf, kendisini (emeğini) satın alarak hür azatlı oldu mu çalışma şartlarının (toprağın) sahibine emeğini satabilir. Böylece, mülk sahibi Sermayeci (kapitalist) olur, emek sahibi ise işçi olur. Demek Köle ve Serf denilen insan elemanlar; canlı hayvanlar yahut cansız aletler kertesine indirildikleri zaman dahi bir hayvan veya alet biçiminde bırakıldıkları yerde oldukları gibi kalamazlar. İnsan olarak az çok bilinçli ve iradeli düşünce ve davranışlara girişirler. Bunun sonucu, her şeyden önce, Köleliğin yahut Serfliğin erimesine, dolayısıyla da ilkel mülkiyet biçimlerinin çözülmesine kapı açar.

İlkel mülkiyet biçimleri, ister istemez üretimi şartlandıran çeşitli objektif elemanların mülkiyetle ilişkisi içinde erir.” (36)

İlkel mülkiyet biçimlerinin eriyişi iki türlü oldu:

1- Ortak toprak mülkiyetinden yoksun bırakılan, yani kopan kişi (savaşta yenilip esir düşen kişi), bir nesnecil üretim şartı, bir aygıt, bir araç haline gelir. Ancak, insan, hiçbir zaman cansız ve bilinçsiz bir alet olmadığı için, kendisini ve emeğini olsun efendisinden satın alarak azatlı ve hür olur. Roma’nın son günlerinde görülen KOLONLAR böyledir.

2- Ortak toprak mülkiyetinden kopan kişi, belirli bir sanatın ustalığını ve aygıtını tekelinde tutar. Bu kişi, Komünden kopmuş, topraktan kopmuş olmakla birlikte, kendi vücudu içinde koparılıp ayrılamaz ve alınamaz olan bir şeye sahiptir: Bir sanatın ustalığı ve becerikliliği onun yapısından uzaklaştırılamaz. Bu durumda, üretim aracı da, ancak o ustalığı becerebilen için yararlı bir nesnedir. Böylece, Komününden ve toprağından kopsa da usta kişi, Köleden de, Serften de apayrıdır. Orta Çağ esnafları böyledirler. Batıdaki tarihcil gelişim, hem küçük EKİNCİ’nin, hem küçük ESNAF’ın kişiliklerine bağlı kalan küçük mülkiyetlerini gösterir.

Bu küçük mülkiyetler, zamanla, bir yandan toprak beylerinin, öte yandan Tefeci-Bezirganların etkisiyle güneş gören kar gibi erir. İnsan emeği bir alet veya toprak gibi objektif üretim şartı haline gelince, bu durum, aynı zamanda Köleliği ve Serfliği hem yaratmış, hem sınırlandırmış, hem de ortadan kaldırmış bulunan şartlar durumuna girer.

Burada EGEMENLİK İLİŞKİSİ ile KULLUK İLİŞKİSİ, eşit olarak, o üretim aletlerinin benimsenmesi kavramı içinde toparlanır; o ilişkiler, hem gelişimin köklü mayasını teşkil ederler, hem de her türlü ilkel mülkiyet ve üretim ilişkilerinin sınırlarını deyimlendirirler ve bu sınırların ortadan kalkışlarının da mayasını teşkil ederler.” (39)

Böylelikle Köle ve Serf, insanın toplum içinde bir çeşit “ölü ruh” durumuna getirilmiş, dondurulmuş biçimi gibi görünür. Ne var ki; Köle ve Serf, yaşadığı sürece ve sırf var oluşuyla, ilkel mülkiyet biçimlerini bir yandan sınırlandırır, bir yandan kaldırır. Bu mekanizma, tarihte, en köklü gelişimlerin mayası olur. Onun için, gerek Kölelik, gerekse Serflik, toplum serüveni içinde en ulu gelişim ve atlayışlara manivela rolünü oynar. Marks, bütün Antik Çağların en karmaşık ve derin iç yüzünü böylece basitleştirir. Nasıl, ilkel ortak mülkiyet olmasa, Kölelik ve Serflik doğamaz idiyse, tıpkı öyle, Kölelik ve Serflik olmasa, ondan sonraki gelişimler ve en sonunda kişi mülkiyeti de doğamazdı. Grundrisse’nin büyük aydınlık getiren bir ölmez buluşu da bu gerçekliğin diyalektiğidir.

AVENE-PLEB KLİYAN

Marks’ın dehası, ortak mülkiyetin çözülüş biçimlerinde görülen karakteristikleri verirken hiç yanılmıyor. Örneğin, Kadim Batı toplumunda iki tip ortak mülkiyeti görüyor:

1- PATRİCİ‘nin mülkiyeti,

2- DEREBEYİ‘nin mülkiyeti…

Marks bambaşka iki tip olan bu mülk sahiplerinin karşısına gene bambaşka iki tip toprak mülksüzü çıktığını belirtiyor:

1- Patrici efendinin KLİYAN’ı (Antik Çağın yanaşması),

2- Derebeyi’nin SERF’i (toprakbendi)…

Grundrisse, bu iki tip sosyal sınıf ilişkisinin her ikisini de “ÜÇÜNCÜ OLAĞAN BİÇİM” içinde topluyorsa bile, bunların arasında “TEMELİNDEN BAŞKALIK” bulunduğunu açıklamaktan geri kalmıyor. Şöyle diyor:

Geçim araçlarının mülkiyeti demek olan üçüncü biçimin içinde, emekçi kişinin üretim şartlarıyla münasebeti ve dolayısıyla emekçinin varoluş şartlarıyla münasebeti hiç bulunmaz; meğerki bu biçim, Kölelik veya Serflik içinde çözülmüş bulunsun. Üçüncü biçim, ancak, toprak mülkiyeti üzerine temel atmış ilkel Komünün PANEM ET CİRCENSES (ekmek ve sirk) çağındaki Romalı PLEB durumunda bulunan üyesinin statüsü olabilir. Bu insan, mülkiyetinin birinci biçiminden yoksun bırakılmıştır, ama ikinci biçimine henüz kavuşmamıştır.” (39, İng. 111)

Buradaki PLEB, ekmek ve sirk diye haykıran “AYAK TAKIMI” oluyor. Roma Kentinin son Medeniyet çağlarında görülüyor. Medeniyet ile birlikte toprak mülkiyetinden ve KÖYLÜ’lükten kopuyor, ama esnaflığa da giremiyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun son çağlarında başkenti dolduran ayaktakımı aynı tip kalabalıktır. Kapitalizmde bile, geri ülkelerin büyük şehirlerinde, buna benzer oy davarı yerinde konulmuş işsiz güçsüz yığınlar bulunuyor.

Marks’a göre bu tip ilişkiler yanında,

Avenesiyle (Trainers) birlikte bey sistemi yahut kişicil hizmet vergisi (prestation personelle) sistemi, temelinden bambaşka şeydir.” (39)

Derebeyi ile Avenesi arasında bulunan kişicil hizmet ilişkisi, neden Romalı Efendi ile Plebin ilişkisinden “bambaşka şey” oluyor? Pleb, doğrudan doğruya KENT olarak mülkiyeti dışında kalmıştır. AVENE, doğrudan doğruya ilkel KOMÜN olarak mülkiyeti dışında kalmıştır. Bu iki tip ilişki arasında, Medeniyet ile Barbarlık arasında yatan başkalık vardır. Marks, haklı olarak (Fransızca’da: Foncierment: temelinden, İngilizce’de: Essentially; Esaslı, diye çevrilen) bambaşka FARK bulmaktadır. Çünkü bu iki tip sosyal ilişki, Kadim Tarihin bambaşka çağlarının özelliklerini taşır. Morgan’ın tarih öncesi sınırlamasına göre; Bey veya Ağa, Osmanlı tarihindeki “SAHİB-ÜL ARZ” adlı tipin gittikçe azan bir gelişim tipidir. Batı tarihindeki SENYÖRLER’le, Doğu tarihindeki BEYLER’in hiçbir farkları yoktur. Çünkü gerek Cermen, gerek Türk ulusları, Kadim tarihe girerlerken, henüz göçebe ÇOBANLIK ekonomisini aşamamış toplumlardı. Senyörlük ve Beylik kurumu, Komünün ORTA BARBARLIK KONAĞl’nın ürünüdür. Orta Barbar çobanlar ansızın çökmek üzere olan Medeniyetlere saldırınca, ilkel Komünleri, ister istemez, yeni biçimlere doğru değişir.

Engels’in “Origine etc…” kitabında pek güzel anlattığı gibi, kabile üyeleri, askercil demokrasi kuralına göre, savaş komutanları seçerler. Bu komutanlar, zafer kazanılıp geniş ülkeler ve kalabalık Medeniyet yığınları fethedildikçe, yavaş yavaş sivrilip ırsi krallar haline gelirler. Bunların ilk işleri, eski Komünde kendilerine eşit olan Kandaşlarını (Osmanlı tarihçisi Naima’nın açıkça anlattığı gibi) temizlemek olur. O zaman, Arapça’da GAZİ, Türkçe’de İLB, Fransızca da ŞOVALYE adını alan yoldaşlar birer birer taranır; onların yerine AVENE durumunda emir kulları ortaya çıkar. Demek Avene; Yukarı Barbarlığa varmasına fırsat ve zaman bulamadan Medeniyet ile ilişkileri hızlanmış yahut Medeniyet içine yenice girmiş olan Orta Barbarlığın yarattığı mülkiyet biçimine uygun düşen tiptir.

Tarihte Kliyan veya Pleb ile Trainers (Avene veya Arkadaş) kurumları ve tipleri, hiçbir zaman saf olarak kalmamışlardır. Çünkü Batı Avrupa’da o sosyal tiplerin belirdiği çağa dek insanlık, 5-6 bin yıl Medeniyet yaşamıştır. Orada KENT-KOMÜN savaşları, durmadan med-cezir yapmıştır. Yukarı ve Orta Barbarlıklarla Medeniyetleri birbirine karıştıran alt üstlükler sürüp gitmiştir. O mahşer ortasında, ne tek başına saf Kliyan veya Pleb kalmıştır, ne de sırf ve dokunulmamış Avene kalmıştır. Bununla birlikte, Kliyan ve Pleb, Yukarı Barbarlığın Kent Komünü içinde mülksüz olanlardır. Avene, Medeniyet yığınları arasına daldığı sırada Orta Barbarlığın Kabile Komünü içinde mülksüz kalanlardır. Daha doğrusu, her iki tip de ortak mülkiyetten kopmuşturlar; ama henüz ne Köle ve ne de Serf olmaya vakit bulamamış olan kişilerdir. İki tipin gerek paralel yanları, gerek başka başka yanları, iki sosyal konakta yaşamış olmalarından ileri gelir.

BASAMAKLARIN SOMUT TARİHLE YORUMLANIŞI

Kadim toplum tarihini somut akışıyla göz önüne getirdik mi, bundan önce sezilenlerin gerçek olduğu daha iyi göze çarpar.

1- KENT: Bildiğimiz gibi temeli toprak ekonomisine dayanan bir HÜCRE’dir. Kurucusu Komün Kandaşları, eşit topraklı ve eşit haklı olurlar. Roma’da Patrici, Mekke’de Kureyş adını alırlar. Sonraları Medeniyet kalabalığı içinde “ASİL” adını alacak kişiler, bu Kent kurucularıdır. Her ünlü Kent, Bezirgan sisteminin yol kavşaklarında az çok emniyetli bir antrepo gibi kuruldu. Bezirgan ilişkilerin çözüp dağıttığı çeşitli eski Komünlerden kopmuş olan kişiler, ister istemez, o yeni Kentlere doğru süzüldüler. Kent koltuğunda bir iş yapabilmek için, Kent “asil”lerinden birinin koltuğu altına sığınmak gerekti. Öyle sığıntı olanların Roma’da en çok ün kazanmış iki tipi görüldü: a) Kliyan, b) Pleb…

a) KLİYAN: Patrici’nin ailesi içine katıldı. Onun bir parçası oldu. Mekke’de Kliyan’ın karşılığında Abd denildi. Ne Kliyan ve ne Abd, sonradan, Medeniyet ilerledikçe beliren KÖLE değildir. Bugün, örneğin “Abd’ül Muttalip: Muttalip’in Kölesi” diye tercüme ediliyor. Yanlıştır. Köle, Medeniyet içinde bezirganca alınıp satılan kişidir. Yukarı Barbarlıkta henüz öyle bir Köle yoktur. Yalnız aile üyelerinden biri durumuna kabul edilmiş Kliyan veya Abd bambaşka kişidir.

b) PLEB: Patrici’nin ailesi dışında kaldı. Mekke’de Plebin karşılığına MÜSLÜM adı verilmiş görülüyor. Roma’nın Plebi gibi Mekke’nin Müslümü de (Hazreti Muhammed’in ve ashab-ı kiramın hepsi gibi), daha çok, ufak tefek alışveriş, küçük sanat ve Tarım işleriyle yaşardı.

Marks, Pleblerin toprak üretmeni olduklarını söylerken, Kent dışında ve ötesindeki -mülkiyeti ortakça Kente ait- topraklarda çalışan kimseleri anar.

Tekrar edelim. Gerek Kliyan, gerek Pleb, Medeniyetten önceki YUKARI BARBARLIK KONAĞI biçiminde yaşayan toplumun ürünüdürler.

2- KOMÜN: Bildiğimiz gibi Kent kurulmadan önce vardır. İlkel toplumlar, gerek VAHŞET, gerekse BARBARLIK çağlarında, toptan ORTAK MÜLKİYET ilişkileri içinde idiler. İster Aşağı Barbarlıktaki AVCI olsun, ister Orta Barbarlıktaki ÇOBAN olsun, ister Yukarı Barbarlıktaki EKİNCİ olsun, insanlar, her zaman, özellikle toprağın mülkiyetine hep birden, ortaklaşa sahip oldular.

Marks’ın ele aldığı Roma tarihi sonları Avrupa’sında ne görüyoruz? Birtakım Senyörlerin çevrelerini silahlı Aveneleri sarmış. Doğuda Senyörlere Türkler BEY, Rumlar AĞA demiştir. İngilizlerin TRAİNERS, Fransızların SUTTE veya SUIVANTS, Almanların GEFOLGE dedikleri tip vardır. Buna Türkçe’de, ilkin Batı dillerindeki anlamına uygunca ARKADAŞ denilmiştir. Sonra Arapça (yardımcılar) demek olan, fakat soysuzlaştıkça kötüleyici anlamda kullanılan AVENE denilmiştir.

Marks, ortak mülkiyette bulduğu ÇÖZÜLÜŞ biçimlerini, SOYUT olarak, daha çok EKONOMİK elemanlar halinde koyuyor ve birkaç türlü çözülüş (dissotlution) eriyiş biçimleri sayıyor. Sayı rakamları bir yana bırakılırsa, çözülüş biçimlerindeki belirlilik kalitece değişmiyor. Somut tarih gelişimi içinde, aynı biçimleri, hiç değiştirilmemiş olarak buluyoruz.

Somut tarih olaylarını Morgan’ın sınırlamasıyla ele alalım. Burada açıkça görüyoruz. İlk toplum, ilkel sosyalizm Komünü biçimindedir. Bu Tarih öncesi Komün KENT biçimine girerken, Marks’ın “ÜÇÜNCÜ OLAĞAN BİÇİM” dediği durumla karşılaşıyoruz. Yani Marks’ın üçüncü saydığı hal somut tarih hiyerarşisinde birinci sıraya giriyor. Marks’ın onu üçüncü sayması şundan ileri geliyor: Konu, Roma’nın yıkılışı üzerine görülen gelişmeler çerçevesinde işleniyor. Doğrusu aranırsa, tarih boyunca bu konak, zaman zaman kimi birinci, kimi de üçüncü konak olarak “TEKERRÜR” etmiş durmuştur. O bakımdan, aynı konağı bir yerde ve zamanda üçüncü, başka bir yerde ve zamanda birinci saymak yanlış olmaz.

İlk Medeniyet Kentte başladığına göre, Kent, ileri bir toplum biçimi idi. Mantıkça, ileri bir toplum, geri toplumu her zaman yenmeliydi. Öyle olduğu halde, Kentten -tarihçe- bir çağ daha geri ve eski olan Komün, zaman zaman Kenti alt edip yıktı. Onun için Kentten önce gelmesi gereken Komün, zaman oldu, Kentten sonra da geldi. Hatta bir yol Medeniyet kurulduktan sonra, hemen daima Kentin ardından onu yıkan Komün gelir oldu. Barbar Komün konağının toplumcul ve ekonomik ilişkileri, Kent yıkılırken, erimiş Medeniyetin üzerinde yeniden suyun yüzüne çıkabildi. Bu, kıyasıya diyalektik gidiştir. Sosyal konakların somut hiyerarşisine göre sıraya dizilince iş başkalaşır. Örneğin, Roma Tarihi için “SON” gibi görünen KOMÜN (Cermen Barbarları), somut insanlık tarihi için “İLK” durumda bulunur.

Somut tarihte eskimiş KENT İLİŞKİLERİ‘ni yıkan KOMÜN, bir tek ve homojen toplum konağı değildir. Tarihcil Devrimlerin hepsi, ilkel sosyalist Komün çağını yaşayan, tümüyle Barbar toplumların vurucu güçlerinden doğmuştur. Ancak, o Barbar güçlerin kimisi YUKARI BARBARLIK konağında, kimisi ORTA BARBARLIK konağında bulunmuşlardır. Grundrisse’de bütün tarihcil ayrıntılara bağlı toplum karakterlerinden özlü ve özet olarak MÜLKİYET İLİŞKİLERİ çıkarılmıştır. Bu mülkiyet ilişkilerinin Doğulu veya Romalı biçimleri arasındaki fark, Kent ile Komünler arasındaki ilişki farklarına dayanır. Grundrisse, daha çok, Akdeniz ortamında yaşamış Kent ve Komün ilişkileri içindeki ortak mülkiyet biçimleri ve çözülüşleri üzerinde durmuştur.

İLKEL BASAMAK-DİRLİK DÜZENİ-BARBAR SALGINI

Buraya dek incelediğimiz karakterlerden şu sonuç ortaya çıkıyor:

1- KLİYAN Kentin (daha doğrusu Medeniyetin), AVENE Komünün (daha doğrusu Orta Çağın) İLK başlangıç dönemlerindeki insan tipleridir.

2- KÖLE Kentin (daha doğrusu Medeniyetin), SERF Komünün (daha doğrusu Orta Çağın) SON gelişim dönemlerindeki insan tipleridir.

Antik tarihte insanın alınır satılır, kırılır atılır aygıt ve hayvan durumuna sokulması demek olan KÖLELİK, çok ayaklanmalara, isyanlara kapı açtı. Yalnız, sosyal bir sınıf olarak, iktidara gelip yeni bir sosyal düzen kuramadı.

Barbarlarca Medeniyete dışarıdan baskın yapılarak başarılan TARİHCİL DEVRİM Medeniyet apsesini yarmadıkça, yüzde yüz Medeniyet etkisi altında kalmış olan toplumlar, bütünüyle taşlaşıp mezara gömüldüler. Irak’taki Sümerler, Akadlar, Mısır’daki Firavun sülaleleri ve ilh. gibi. Tersine, Medeniyet toplumu dışarıdan Barbar akınlarıyla TARİHCİL DEVRİM’e uğradığı zaman, iş başka türlü oldu. Medeni toplumu boyunduruklayan insanlar, ortak mülkiyet prensibine dayanan ve o karakteriyle ilkel de olsa, SOSYALİST olan Komünün insanları idiler. O yüzden, Barbar Komünün boyunduruğuna girenler, bütün insanlık haklarından yoksul bırakılmadılar. Tarım temeli üzerine kurulmuş TEFECİ-BEZİRGAN ekonomisinde boyunduruklanan (Medenilerce esir alınan) insanlar gibi Köle olmadılar. Hatta; Köle adını taşıdıkları sürece, Medeniyet Kölelerinden ayrı durumda kaldılar. Medeniyette Kölelik, çetin şartlı bir alt sınıf idi. Gerçi, bütün Bezirgan Medeniyetleri son günlerini yaşarken, Kölelik verimsizleşti ve bu yüzden Roma’nın son günlerinde olduğu gibi, kendi kendisini inkâra başladı. Ancak, Medeniyet düzeni ayakta kaldıkça, taşlaşmış KÖLE-EFENDİ sosyal ilişkileri, hiçbir zaman katılığını yitirmedi. Tek Tanrılı dinlerin Köle azat etmeyi ibadet saydığı toplumlarda bile, Kölelik kaldırılmadı. Genel ve pratik olarak tümüyle Kölelik, prensip halinden çıkmadı. Barbar Komün, boyundurukladığı insana efendilik değil, sadece egemenlik tasladı. Bu tutum, hiç değilse bir geçit çağı için, orantılı ve izafi olarak, insanların yarım hürriyete kavuşmasına benzedi. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk kuruluş günlerinde yaşayan DİRLİK DÜZENİ içinde, fethedilen insanlar, Toprak Kölesi değil, Serften bile daha hür çiftçi idiler. Batı Avrupa’da Barbar Cermen ve Frank krallıkları başka türlü olmadılar. Fransa’da MEROVELİLER çağı, Osmanlı Dirlik Düzenini andıran toprak ilişkilerini yaşadı.

14. ve 15. yüzyıllar İngilteresi de böyle idi. Yalnız, orada farklı başka yeni bir durum doğmuştu. Kapitalizm başlamak üzere idi. “Das Kapital”in üzerinde durduğu hür ve otonom küçük ekinci tipleri öyle bir “Altın Çağ” köylüleri oldular. Bu özelliği, daha duruca kavrayabilmek için, azıcık soyutlaştıralım. Barbar kabile geldi. Eski yerleşik ve tarımla uğraşan toplumu egemenliği altına soktu. O zaman insan üretim ve mülkiyet ilişkilerinde ne görüyoruz?

Grundrisse öyle durumlar için, bir hipotez veya farz ve kabul edilecek tahmin yapıyor. Yaptığı, gerçek tarih olaylarının en aslına uygun gidişidir. Ve şöyle der:

Öyle tarihcil proseler farz ve kabul etmek yerinde olur ki, orada belirli bir millet ve ilh. bir kişiler yığını gerçekten hür emekçiler durumuna değilse bile, -henüz öyle değildirler- hiç değilse farazi olarak (virtuellemen), hür emekçiler durumuna sokulmuştur; o emekçilerin tek mülkiyeti, var olan değerlerle değiş edebildikleri iş güçleridir. Bu kişilerin karşısında, bütün objektif üretim şartları, onların mülkiyeti değilmiş, başkasının mülkiyeti imiş gibi vardırlar; ama aynı zamanda, belli bir kertede, canlı emek sayesinde edinilebilecek olan değişebilir değerler gibi vardırlar. Bu tarihcil çözülüş proseleri başka başka görüntüde görünürler.” (39-40)

Grundrisse bu satırlarla başlıca iki büyük tarihcil olayın üzerine basıyor:

1- Bir HÜRLEŞME vardır. Ama bu durum, modern kapitalizmde görülen HÜR İŞÇİ gibi gerçekten hürlüğe kavuşmuşluk değildir. Ortada bir hayli FARAZİ (virtuel) karakter gösteren bir hürleşme, serbestlik vardır. Gerçekten hürleşmek iki anlam taşır:

Bir yanda emekçinin, objektif üretim şartlarından serbest kalması vardır, öte yanda emekçinin, gerek Komünden, gerekse herhangi bir Efendi yahut Bey mülkiyet ve egemenliğinden serbest kalması vardır. Bu iki anlamda tam bir serbestlik bulunduğu zaman, Antik Çağ ortadan kalkmış, yerine kapitalizm çağı başlamış olur. Yani, hür işçi ile üretim şartlarının sahibi kesilen patron karşı karşıya kalırlar.

Grundrisse’nin belirtilen farazi hürlük, izafi serbestlik, kapitalizmin hür ücretliliği değildir. Tarihcil prose henüz kapitalizme varamamıştır. Prekapitalizm çağındadır.

2- “TARİHCİL PROSELER” bir tek değil, bir çokturlar. Grundrisse, bunu özenle belirtiyor. Yalnız, o çeşitli proselerin ayrıntılarına girmiyor.

Biz o çeşitli proseleri tarihin sosyal oluşlar zinciri içinde ele alabiliriz. İlk Sümer toplumunun Barbarlıktan Medeniyete geçişi üzerine elimizde hemen hemen hiçbir malzeme net değil. Buna karşılık, ilk Kent Medeniyeti bir yol doğduktan sonra, onu temizleyen Barbar akınlarından pek çok örnekler biliyoruz. Onları başlıca iki toplum biçimi içinde derleyip toparlamak elden gelir:

a) YUKARI BARBARLIK’tan Medeniyete geçiş gerçekleşti mi, Kent içinde Kliyan ile Pleb tipleri kalkar; onların yerine kaskatı, hürriyetsiz KÖLE sosyal sınıfı geçer. Bu, bildiğimiz ünlü orijinal Medeniyetlerin klasik tarihlerde ayrıntılarıyla açıklanmış GİDİŞİ prosesidir.

b) ORTA BARBARLIK’tan Medeniyete geçiş: Yakın ve Uzak Doğuda TÜRK-MOĞOL göçebe akınları, Batıda HUN-CERMEN göçebe akınları (tarihteki deyimiyle ULUSLARIN GÖÇÜ, Muhaceret-i Akvam) bu geçişin örneğidir. Orada Komünün seçimle başa geçirilen asker şefi sivrilerek kral olur. Olur olmaz yanındaki “ARKADAŞLAR”ı yerine kimler geçer? İşte burada tarihcil prose bakımından, birbirine zıt yönde gelişimler önümüze çıkar. Evrencil insanlık tarihinde tuttuğu yere ve zamana göre bambaşka tipler görülür. O tiplerin hepsindeki insan, önce kaskatı hürriyetsiz, yani KÖLE değildir. Böyle olmakla birlikte, içine düştükleri SOSYAL ORTAM’a göre, bu insanların kaderleri, iki zıt yöne çevrilir. O iki yönü gözümüzde en klasik biçimiyle belirtecek örnekler Hindistan ile Batı Avrupa’da görüldü:

1- HİNDİSTAN’DA: Tarihcil prose, kapitalizm gibi GENİŞ YENİDEN ÜRETİM yapan bir ekonomik gelişime uğramadı. Yerinde saydı. Barbar Komünün o topluma getirdiği VIRTUEL hürriyet taşlaşıp kaldı. Fatih kabile, toplumun kutsal din veya savaş Kastı oldu. Yenilgiye uğrayan öteki yığınlar, zanaat yahut tarım işlerinde kastlaştılar. Marks’ın “KASTLAR SİSTEMİ” dediği şey budur. Toplumu o fosilleşen ekonomik ve sosyal ilişkiler durumundan söküp çıkarmak, kendiliğinden, yani kendi iç güçlerinden gelemez. Ancak dışarıdan zor gerekir. Bu da başlıca iki biçimde gerçekleşiyor. Birisi Antik Barbar akınıyla, ötekisi Modern Kapitalist akınıyla…

Klasik Antik Barbar akınları, Tarihcil Devrimler yaptılar, toplumu o taşlaşmış hali içinde altüst ve harman ettiler. Kastlar kabuğunu kırıp yeni gelişimlere kapı açtılar. Ancak; Hindistan, her yanı dünyanın en aşılmaz dağları ve en korkunç derin denizleriyle çevrili bir ülke idi. Barbar akınları, Hint toplumu için, ancak binlerce yılda bir gelen şans oldu. O da, hiçbir zaman, tam bir altüstlük sağlayamadı.

Tarih öncesinde, Sümerlerden İndüs ırmağı boyuna atılmış gözüken Kentleşmeler üzerine, belki Tufan Irak Medeniyetine inerken, Asya Barbarları Hindistan’a indiler. Ondan sonra geçen binlerce yıl, Kastları ebedileştirdi. Akdeniz Grek Medeniyetinin tasfiyesini yapan İskender, Hindistan’ın kapılarından öteye geçmedi. İskender’den sonra Hindistan’a yapılan bütün Barbar akınları, oradaki Antik Medeniyetçe, hemen kolaylıkla -söz yerinde ise- AMORTİZE edildi. Ve Hindistan, Kastlar ile baş başa kaldı.

İkinci ihtimal kapitalizm çağında belirdi. Ta uzaklardaki Batı Avrupa’dan, iliklerine dek kişicil ve çıkarcı kapitalizm geldi. Sarsılmaz Kastlar Sistemiyle, sarsılmaz bir efsane hayvan Dinozor gibi yatan koca Hindistan’ı sistemlice yağma ve çapul etti. Dünyanın en dayanılmaz şartlı SÖMÜRGE durumuna soktu. Kapitalizm, Kastlar kamburu üstüne Emperyalizm kamburunu bindirmekle yetindi. Avrupa metropollerinin Hintli uşaklarına dağıtabildikleri KAPİTALİZM SADAKASI, ülkeyi geniş yeniden üretim ekonomisine ve toplumuna götürmekten uzak kaldı. Böylece; fosilleşmiş acıklı Kastlar Sistemi, uzun yıllar evren işçi sınıfının sosyalizmini bekleyecekti.

2- AVRUPA’DA: Avrupa’da tarihcil prose, yıkılan Roma Antik Medeniyetinin yerine DEREBEYLİK SİSTEMİ’ni getirdi. Burada, Marks’ın deyimiyle: “İSTER ÇALIŞAN MÜLK SAHİBİ OLSUN, İSTER MÜLK SAHİBİ ÇALIŞSIN”, yeni insan kümeleri doğdu. Marks’ın “DÖRDÜNCÜ ÇÖZÜLÜŞ” adını verdiği biçimde ortak mülkiyetin eriyiş ortamı geçildi. Avrupa’da Derebeyliğin yerleştiği çağlarda, o çözülüş biçimlerinden ikincisi ile üçüncüsü akıp geçti. Birinci çözülüşte, ilkel Komün veya Orta Barbarlar, Tarım ekonomisine geçerek Yukarı Barbar Kentini kurdular. Ortaya çıkan toprak ilişkileri, henüz mülkiyeti toplumun olan toprak üzerinde çalışan üretmenleri yarattı. Çözülüşle ilkel Komünün vardığı mülkiyet biçimi ortaya çıktı. Dördüncü çözülüş, o kurulmuş Kent içinde belirdiği zaman, KÖLE-EFENDİ ilişkilerine yol açtı. Kent dışında belirdiği zaman, Orta Barbarlığın zaptettiği SERF-BEY ilişkilerine yol açtı. Ortak mülkiyet, o sınıf münasebetleriyle damgalandı.

Buraya dek, Marks’ın Grundrisse’de açıkladığı dört çözülüş biçimini özetledik. Bu dört biçimden birinci çözülüş, başlangıcı, dördüncü çözülüş, sonu gösteriyorlar. Biz, bu başlangıç ve son çözülüşleri bundan önce anlatılan iki ayrımda gördük. Şimdi, başlangıçla son arasında orta yere gelen ikinci ve üçüncü çözülüş biçimlerini izleyebiliriz. Marks’ın dört çözülüş biçimini anlattıktan bir sahife sonra belirttiği ve birinci ve ikinci “TARİHCİL HAL: Etat Historique”lere karşılık düşerler.

KÖLE-SERF

Grundrisse, toprak üretimiyle ilgisi bakımından, en çok Köle ve Serf kurumları üzerinde durdu.

Niçin, aynı Tarım üretimi uğruna çalışanlardan bir bölüğü KÖLE, başka bir bölüğü SERF oldu? Grundrisse bunun üzerinde durmadı.

Biz problemi incelemek üzere öncüleyin (a priori) yapıyormuşça, ilkin şu hipotezi koyalım:

1- Köle: KENT’in ürünüdür,

2- Serf: KOMÜN’ün ürünüdür.

Daha doğrusu:

1- KÖLE: Kent’in içinde Kliyan’ın yerini tuttu,

2- SERF: Komünün içinde Avene’nin yerini tuttu.

Kent PATRİCİ’si, ilkin ailesine yardımcı olarak aile içine aldığı yanaşma Kliyanlardan yararlandı. Medenileştikçe fütuhat yapan Kentliler, zaferlerin bol bol getirdiği esirleri Köle olarak çalıştırma yolunu tuttular. Böylece Köle, aile içinde Kliyandan daha çok yadlaşmış (yabancılaşmış) ve hürriyetini yitirmiş bir insan idi.

Komün BEY’i, ilk fütuhatını eşit arkadaşları ile yaptı. Biraz irkilip irileşince, savaş yoldaşlarını Avene durumuna soktu. Gene de Bey, yanında beslediği Avene ile çapul yaparak bir çeşit kolay geçim yolu sağlamıştı. Zamanla; Çobanlık üretimi yerine Tarım ekonomisi geçti. Tarım ürünü yanında, Avene ile yapılacak çapulun verimi ve değeri iğretileşti. Daha oturaklı Tarım üretiminde çalışacak yabancı yığınlar, toprak üzerinde Serf durumuna getirildiler.

Görüyoruz. Kliyan ile Avene gibi, Köle ve Serf de gelişigüzel tesadüf yahut keyfi davranış ile ortaya çıkmadı. Hepsi, belirli toplum biçimlerinin kaçınılmaz ürünleri oldu. Köle, Kentin MEDENİLEŞME KONAĞI’nda, Serf, Komünün MEDENİLEŞME KONAĞI’nda ortaya çıktı. Serfin ortaya çıktığı konağa, Çoban ekonomisinin Tarım ekonomisine geçiş konağı da denilebilir.

Böylece gerek Köle, gerekse Serf, iki ayrı tipte ekonomik ve sosyal ilişkilerden doğdu.

Doğuş karakterlerine göre KÖLE statik, SERF dinamik birer gelişimin elemanı oldular. Köle, bütün Antik Medeniyetleri batırdı. Serf, köleleşmediği ölçüde hürleşmeye doğru gelişti ve Batı toplumunu Derebeylik düzeninden Kapitalizme geçiren döner plakalardan, manivelalardan biri oldu. O sebeple Grundrisse, daha çok Serfliğin gelişimi üzerinden bulduğu ilginç sonuçlara yer verdi. Bu sonuçlar Marks’ın “CERMANİK MÜLKİYET BİÇİMİ” adıyla andığı ORTA ÇAĞ düzeni, yani DEREBEYLİK sistemi içinde görüldü. Batıda “ORTA ÇAĞ” adıyla anılan ekonomik ve sosyal düzen ne idi? Onu Marks’tan daha derin temeliyle belirten kimse bulunmadı.

Şöyle anlattı:

Temelinde, mülk sahibinin kendi var oluş yordamı budur: Mülkiyet sakini artık çalışmaz; onun mülkiyeti içine, üretim şartları arasında, emekçinin kendisi ve Serf ve ilh. olarak girmiş bulunur.” (39)

Batıda Kentin PATRİCİ’si, ilkin bizzat kendisi basit bir toprak emekçisi köylü, küçük ekincidir. Yani, Patrici, Tarım üretiminde fiilen çalışmakla işe başlar. Barbar BEY ise, askercil demokrasinin savaşı zanaat haline getirmiş fütuhat elebaşısıdır. Değil yercil ekonomi işlerinde çalışmasın, istese çalışamaz. Çünkü o Bey doğrudan doğruya Çobanlıktan gelmiştir. Tek sözcükle BİLMEZ Tarımın ne olduğunu. Kentin fatih asilleri (Patriciler) ile Komünün fatih beyleri (önce Şövalyeler, İlbler, sonra Derebeyler) arasında göze çarpan derin başkalık, hatta uçurum buradan gelir. Ne var ki Barbar Beyler, savaş zanaatlarında yürürken, talihleri yüzlerine güldü mü, gözü alabildiğine geniş topraklara ve o topraklar üzerinde yaygın insan yığınlarına ansızın EGEMEN duruma girmişlerdir. Onların bir anda anladıkları şey bu egemenliktir. Mülkiyet değildir. Ne toprağın, ne insanın üzerinde MÜLKİYET ilişkisi kurmak, Barbar Komün insanı için bilinen şey değildir. Onu ancak çok sonraları, geçmiş Medeniyetlerin sofrasında öğrenecektir. Bu yüzden, Komün Beyleri, ellerine geçen topraklara o zamana dek alışageldikleri gözle bakarlar. Onların gelenek ve göreneklerine göre her şey orta malıdır. Toprak da herkesin yararlandığınca ortak mülkiyeti olabilir. İlk Roma çağlarındaki AGER PUBLİCUS, İslamlıktaki MIRI ARAZİ, bu bakışın ürünüdür. Gene aynı gelenek, görenek ve toprak üretimiyle uğraşmamış olmak, Patrici’ce davranışın tersine, insanı Köle olarak çalıştırmayı şart koşmaz. Aslına bakarsak Kent de ilkin bir Komün tarafından kurulmuştur.

Farkı, Kent kuranların Tarıma ulaşmış Yukarı Barbar oluşlarından ileri gelir. Ve Kentte Kandaşların toprak üretimi ile çalışmaları, onlarda, Komünün ortak mülkü olan toprağa karşı bir mülkiyet içgüdüsü yaratır. Orada mülkiyetle egemenlik birbirine katılır. Marks, gerek Serflik, gerekse giderek Kölelik ilişkilerinin toplumda ekonomik anlamıyla gelişmelerini hep birden şöyle anlatır:

Bu DOMINATION: EGEMENLİK İLİŞKİSİ, burada, esaslı bir benimseme (approppriation: Sahip çıkma) ilişkisi gibi görünür. Hayvana, yere ve ilh. karşı egemenlik ilişkisi gösterilemez ve olamaz; çünkü, hayvan da bir görev yerine getirdiği halde, benimseme ilişkisi içinde bulunur. O egemenlik ilişkisini şartlandıran şey yabancı bir iradenin benimsenişidir. İradesi bulunmayan şey, örneğin hayvan, gerçi hizmet edebilir; ama, o şeye sahip olan, o şeyin efendisi haline gelmez. Öyle ise görüyoruz, burada HEM EGEMENLİK İLİŞKİSİ, HEM KULLUK (SERVİTUDE) İLİŞKİSİ, ikisi birden üretim aletlerinin benimsenişi kavramı içinde toparlanır. Bu ilişki, bütün ilkel mülkiyet ve üretim ilişkilerinin, sınırlarını deyimlendirdiği gibi, hem gelişimleri için ve hem de ortadan kalkmaları için gerekli olan mayayı teşkil eder.” (40)

Kliyan ve Avene, henüz böyle sosyal ilişkiler içinde asıl mülk sahibine ve ailesine karşı yadlaşmış birer sosyal sınıf değildirler. Belki ileride, tarihcil gelişim şartlarına göre, sosyal sınıfların tohumu olacaklardır. Bununla birlikte, egemenlik, bir benimseyişin, sahip çıkmanın başlangıcı olmuştur. Osmanlı Miri topraklarında “Beyt-ül Mal-i Müslimin” adına KONTROL yapan Beylere, son zamanlara dek, “Sahib-ül Arz: Yerin Sahibi” denirdi. Sahip sözcüğü, ilkin Arapça’da lügat anlamı ile “KORUYUCU” demektir. Ancak, sonraları, toprağı ve üretmeni korumakla görevli olan “Sahib-ül Arz”ların nasıl “MÜLKİYET SAHİBİ” durumuna doğru soysuzlaştıklarını ve Derebeyleştiklerini yerinde görmüştük. Bu ayrılıkları gözden geçirince anlıyoruz. Kölelik, Kent biçimine girmiş Komünün son basamağıdır. Serflik, Kent biçimine girememiş KOMÜN’ün son basamağıdır. Bu iki kurum, önce Komünün başını yerler; sonra, Kölelik üzerine dayanan Medeniyetin ve Serflik üzerine dayanan Derebeyliğin başını yerler.

ORTA ÇAĞ KÜÇÜK EKİNCİSİ

Tarihte Köleliğin sonu, orijinal Antik Medeniyetin yok olması ve Tarihcil Devrimin başlaması demektir. Kölelikten sonra yeni bir sosyal devrimin toplumda belirdiği görülmemiştir.

Tarihcil Devrimlerin uzun çağını kapatıp Sosyal devrimler çağını aşan, Serflik kurumunun gelişimi olmuştur. Bu gelişimin somut adına AVRUPA ORTA ÇAĞI diyoruz. Marks’ın soyut olarak ele aldığı Orta Çağ yahut Cermen Çağı, Serflik çağı diye de adlandırılabilir. Orta Çağda iki tip emekçi insan ortaya çıktı:

1- KÜÇÜK EKİNCİLER,

2- ESNAFLAR… Bu iki tip insan da, Orta Çağın KÜÇÜKBURJUVA kümelerini teşkil ederler. Kapital öncesi gelirler. Kapitale sebep olurlar.

Grundrisse Orta Çağ küçük ekinciliğini şöyle karakterize eder:

Çalışan kişi toprakla kendisine ait bir şey imiş gibi ilgilenir. Toprağın mülk sahibi imiş gibi çalışır ve üretir. En iyi durumda yalnız toprağı işleyen kişi olmakla kalmaz; aynı zamanda toprağı kendi mülkiyetinde tutarak, toprakla çalışan kimse olarak ilişkili bulunur. Farazi olarak, toprağın mülkiyeti içinde, hem ilk maddenin, hem orijinal (aslından beri) aletin, toprağın kendisinin ve kendiliğinden bitmiş yer ürünlerinin mülkiyeti de bulunur. İlkel biçimiyle göz önüne getirilen bu ilişki, bize kişiyi, toprağı benimseyen, orada ilk maddeyi bulan, aleti bulan ve emekle yaratılmamış olup toprağın kendisince yaratılmış yaşama araçlarını bulan kişi olarak gösterir. Bu ilişki yeniden üretilir üretilmez, ikinci kerte aletlerin ve bizzat emeğin yarattığı ürünlerin fışkırdığı görülür; ve bütün bunlar ilkel biçimleriyle arazi mülkiyeti içinde bulunur.” (36-37)

Marks, bu çeşit üretim yordamındaki mülkiyet ilişkisine “DAHA CEVHERLİ MÜLKİYET İLİŞKİSİ” der.

Bu bir numaralı tarihcil hal, (emeğin sermaye ile olan) ilişkisi içinde inkâr edilir yahut o ilişki içinde tarihcil çözümünü bulmaya adanmış olur.” (37)

Grundrisse’nin yukarıki tanımlaması, Kent içinde ilk eşit Kandaşların paylaştıkları toprakları göz önüne getiriyor. Orada, çalışan ile mülk sahibi aynı kişidir. Ancak, Kent içinde bile, ilk zamanlar, Kentdaş üretmen çiftçi, toprağın açıkça “mülkiyet sahibi” olmaktan uzaktır. Kentdaşlar, daha çok, tapınağın veya toplumun, yani Allah’ın sayılan toprak üzerinde eşit haklı TASARRUF sahipleri olarak görünürler. Bunu, “Asyalı” olan Irak ve Mısır Kentlerinde daha açık görüyoruz. Ne var ki, Akdeniz Bezirgan Kentlerinde bile keyfiyet, nitelik bakımından Kent, aynı ilişkilerle doğmuştur. Roma’da belli sürelerle yapılan CENS araştırmaları vardır. Orada bütün Kentdaşlar, yoklama yerine bir eksiksiz toplaşırlar. Varlarını yoklarını açıklayıp doğruca yazdırırlar. Osmanlı toprak düzenindeki “TAHRİR” adını alan resmi kontroller de, Roma’nın “Cens” usulünü andırır. Bütün bunlar toprak üzerindeki mülkiyet sahibinin henüz KOMÜN olduğunu gösterir. Kişilere verilen, yalnız tasarruf (işleyip yararlanma) hakkıdır ve bu hak bile, eşitliği bozmasın diye, sık sık denetlenir. Göçebelikten gelen Komün, fütuhatla ele geçirdiği topraklar üzerinde, daha başka türlü bir münasebet kuramaz. Ancak, kendiliğinden bir basamak ileri bir toplum olan Kent içindeki toprak ilişkilerini, hemen hemen oldukları gibi benimseyip uygular. Bu uygulamanın en belli örneği, Osmanlılıkta görülen ünlü DİRLİK DÜZENİ’dir. Bu düzene göre (Roma’nın AGER PUBLİC dediği) “MİRÎ TOPRAK”ların “RAKABESİ” (yani mülkiyet ve kontrolü), “MÜSLÜMANLAR MAL EVİNİN”, yani bütünüyle toplumundur.

“Çiftçi”ye, verimi de göz önünde tutularak, eşitçe üleştirilen toprağın yalnız tasarruf hakkı bağımlanmıştır. Beyin bu toprak üzerinde ne mülkiyet, ne tasarruf diye hiçbir hakkı bulunamaz.

Sonra nasıl oldu da ÇİFTÇİLER, kimi yerde mülk sahibi, kimi yerde “YERLERİN ESİRİ” durumuna girdi? Buna karşılık, nasıl oldu da ne mülkiyet ne de tasarruf hakkı bulunmayan “SAHİB-ÜL ARZ” Beyler, yavaş yavaş “EŞRAF, AYAN, MÜTEGALLİBE” adlarıyla, koruyup savunacakları topraklar ve üretmen insanlar üzerinde, mal sahibi haline geldiler? Yani Batının “FEODAL: Derebeyi” dediği sosyal sınıfı biçimlendirdiler? Buna, Osmanlı toprak düzeni üzerine “OSMANLI TARİHİNİN MADDESİ” etüdümüzden bir özet olarak aktardığımız “TARİH-DEVRİM-SOSYALİZM” kitabında kısaca dokunduk.

Marks, o gelişimin derin mekanizmasını çok daha ilkel başlangıcından ele alıyor. İlk toprağa el atan çiftçi, toprakta, hemen her şeyi hazırca, “Hudayinabit” olarak buluyor. Onlara Komün aracılığı ile sahip çıkıyor. Onun için, başta toprak gelmek üzere, Komün sayesinde edindiği aletleri, ilk maddeleri, ürünleri modern anlamdaki MÜLKİYET biçiminde kendi kişiliğinin tekeline koyamıyor. Gel zaman, git zaman emekçi kişi toprak üzerinde üretime devam etti mi, her seferinde YENİDEN ÜRETİM yapmaya başlar ve bu daha küçük köylü ekonomisinde yeniden üretilen “aletler ve ürünler”, çiftçi emeğinin yaratığı olurlar. Bu yüzden, emek ürünü olan her yeniden üretilmiş nesnenin benimsenmesi, “KİŞİ MÜLKİYETİ” biçimine doğru gelişir. Nitekim Osmanlı “Miri Toprak” düzeninin ilk çağı olan DİRLİK DÜZENİ sırasında, Kanunlara göre dahi toprak, toplumun mülkü sayılır. Ama toprak üzerinde kurulan “EBNİYE, ESCAR ve GÜRÜM” (yapılar, ağaçlar, asmalar) gibi çiftçinin alın teri ile yarattığı nesneler, gerçekten KİŞİ MÜLKÜ sayılır. Bu durum toprakla üzerinde yaratılan nesneler arasında kapanmaz bir çelişki yaratır. Zaman ilerledikçe mülkiyet hakkı yapılar, ağaçlar ve ürünler kanalından toprağa da bulaşıp yerleşecektir.

İşte Marks’ın gerek Grundrisse, gerekse “Kapital” yazılarında “KÖYLÜLÜĞÜN ALTIN ÇAĞI” diye andığı İngiliz “YEOMEN” tipi böyle doğdu. Engels’in (Orijin etc.), Roma Medeniyeti batarken, Kölelik artık verimsizleştiği için, Barbar akınları altında ortaya çıkıp yayıldığını belirttiği “KOLON”lar tipi de böyle doğdu. Antik tarihte, her orijinal Medeniyet batıp yerine yenisi çıkarken, ikisi arasında, daima Barbar akınlarının yaptığı “TARİHCİL DEVRİMLER” görüldüğünü biliyoruz. Bu devrimlerin üretim temelinde yarattığı şey, bir çeşit Antik ve kendiliğinden TOPRAK İHTİLALİ denilecek şeydi. O toprak ihtilali sayesinde, örneğin Osmanlı Dirlik Düzenine bağlı ilk “ÇİFTÇİ” veya “REAYA” tipleri de böyle doğdu.

ORTA ÇAĞ KÜÇÜK ESNAFI

Roma Kadim Medeniyeti çökerken, barbar akınları ortasında, Marks’ın “İkinci Çözülüş” dediği olay belirdi. Bu olay, kişinin ortak mülkiyetle bağlarını büsbütün koparması idi. Bu kopuşma ile ortaya çıkan emekçi insan tipinin en son biçimi “ORTA ÇAĞ ESNAFLIĞI” oldu. Orta Çağ dışındaki esnaflığı, Orta Çağ esnaflığı ile karıştırmamalıdır. Örneğin kapitalizmde de “ESNAF” vardır. Kapitalist sınıfı, sayıca azalıp, büyük güçleri tekelinde tuttukça, yapma tedbirlerle, işçi sınıfı içinde bile, aristokrat bir yarı esnaf tipi türetir. O tip türeme “esnaf”, Roma’nın son günlerinde her sabah zenginleri “EKMEK VE SİRK” dileğiyle selamlayan, modern ayak takımına benzetilebilir. Modern şehir küçükburjuvazisi, en ufak kolektif savunma örgüt ve aracından yoksuldur. Finans-Kapital, attığı olta yemleriyle o küçükburjuvaziyi kursağından yakalar, bağırta çağırta kendi zafer ve zulüm (sömürü ve baskı) arabasına beygir yerine takıp kullanabilir.

Faşizm, bu trajedinin en acıklı örneğidir. Orta Çağ esnaflığı, Komünün ortak mülkiyetine Orta Çağ ekincilerinden daha uzaktır. Ortak mülkiyeti anaya benzetirsek, küçük ekinci, olgunlaşmış ve doğum sancılarından az önce havsala berzahına [legen kemiği aralığına] girmiş çocuğa benzer; henüz ana karnında sayılır. Esnaf doğmuş, yalnız, göbek bağı henüz anasının plasentasından kopmamış çocuğa benzer. Eski Komünün gölgesi olsun, Orta Çağ esnafının üstünde Jürandlar, Loncalar biçiminde koruyuculuk yapmaktan henüz çıkmamıştır.

Marks bu durumu bütün canlılığı ile karakterize eder:

İkinci hal: ALETİN MÜLKİYETİDİR; emekçinin, şahsına ait olan aletle ilişkisidir; emekçi, aletin mülk sahibi gibi çalışır. (Not12: Burası aletin kişi emeğine boyun eğdiği konaktır; bu durum,emeğin üreticiliğinin prodüktivitesinin özellikle dar bir gelişimdüzeyidir. s. 44) Buradaki kişi mülkiyet sahibi emekçidir. Yahut emekçi mülkiyet sahibidir. Bu durum, arazi mülkiyetinin yanı başına ve dışına konulmuş bir bağımsız biçimdir; bu durum, emeğin esnafcıl ve şehircil gelişimidir. Orada emek artık, birinci biçimde olduğu gibi, arazi mülkiyetinin arızi ve ek bir faktörü olmaktan çıkmıştır. Esnafın mülkiyeti olan ilk madde ile yaşama araçları, bundan böyle, kendi zanaatı ve alet mülkiyetiyle dolaylandırılmış (mediatize edilmiş) bulunur. Artık ikincil bir tarihcil sahanlıktayız. Bu tarihcil basamak, emekçisiyle aynı zamanda ve onun dışında var olur ama önemli bir değişikliğin alametlerini gösterir; çünkü, İKİNCİ MÜLKİYET TÜRÜ VEYA BU MÜLKİYETE SAHİP EMEKÇİ, ÖZERK (OTONOM) BİR KURUM HALİNE GELMİŞTİR. Aletin kendisi bir emek ürünü olduğundan, o da emekle elde edilmiş mülkiyeti teşkil edici bir eleman olduğu için, bundan önceki durumda olduğu gibi topluluk, artık kendiliğinden (spontane: Hudayinabit) ve tabii biçimiyle gözükmez. Tam tersine, burada, emekçinin kendisince üretilmiş bir topluluk, neden sonra, ikinci kerte düzeyde (ikincilseviyede) doğmuş bir topluluk vardır. Şüphe yok, aletin mülkiyeti emeğin üretim şartlarının mülkiyeti demek olduğu vakit, alet, gerçek faaliyet içinde kişicil emeğin ARACI’ndan başka bir şey değildir. Aleti olduğu gibi benimsemek zanaatı, üretim aracı olarak elden geçirmek ve işletmek zanaatı, emekçinin hususi bir becerisi, bir mahareti gibi gözükür; zanaat, emekçiyi aletin mülkiyet sahibi olarak ortaya koyar. Kısacası, içinde zanaatkar emeğinin hem kimesne (süje: Teba) olarak ve hem mülkiyet sahibi olarak teşekkül ettiği Jurandlar veya Loncalar sisteminin esaslı karakteri, üretim aracı ile (mülkiyet olarak iş aletiyle) ilişkisinin hadleri (terimleri) içinde incelenebilir. Bu durum, mülkiyet olarak elde tutulan toprakla, yerle (olduğu gibi ilk madde ile) olan ilişkiden bambaşkadır. (İngilizcesi: Birinin mülkü olan toprakla, yerle ilişkiden, daha doğrusu toprağın mülkiyet olarak hammadde oluşundan bambaşkadır.[İng.101]) Kimesneyi (süjeyi), ister mülkiyet sahibi emekçi, ister emekçi mülkiyet sahibi olarak koysun, bu durum, üretim şartlarının hususi bir momenti (bir manivela anı) ile ilgilidir. Bu iki numaralı tarihcil haldir; bu hal, tabiatı iktizası [gereği], ancak birinci hale karşıt durumda var olabilir yahut, istenirse, değişikçe bir tamamlayıcı durumda var olabilir; ve kendisi de, sermayenin birinci formülü içinde inkâr edilir.” (40)

Orta Çağ esnaflığı, bugünkü gibi cidden “sahipsiz” ve “Başıbozuk” esnaf, yani tek başına anarşiye düşmüş Donkişot değildir. Temiz, ilkel sosyalist Komünden gelmiş ortaklık ve kardeşlik havası ile yaşar.

2. Emekçinin alete mülk sahibi olarak göründüğü ilişkisinin çözülüşü: Nasıl, birinci mülkiyet biçimi, gerçek bir topluluğu ön şart biliyorsa; tıpkı öyle, bu alet mülkiyeti de, zanaatkar emeği olarak Manifaktür emeğinin hususi bir gelişim biçimini ön şart bilir; Jurandlar, Loncalar ve ilh. sistemi o biçime bağlanır. Orada emek, henüz yarı artistiktir, yani kendi kendisini amaç edinmiş ustalıktır. Hususi beceriklilik, aynı zamanda alete sahip olmayı garantiler. O zaman, söz yerinde ise, bir çalışma yordamının, örgütünün ve aletinin mirası olur. Orta Çağ Kenti: Çalışma henüz şahsidir; kısmi istidadın [yetenek, yatkınlık] iyice belirli gelişimi ve kendiliğinden kabul edilmiş gelişimi vardır, ve ilh.” (35)

Toplumdaki üretim ilişkileri, mülkiyet biçimini yukarıki durumlara getirince, yeni prose başlar. Doğan kapital, küçük köylünün toprağını, esnafın aletini elinden alır. Her iki üretmen, çalışma araçları üzerindeki mülklerinden edilir. O zaman, bu kişiler, “hür” emekçi adını alırlar. Onların, işgüçlerinden başka satacak şeyleri kalmamıştır. Ücret karşılığı işgücünü satın alan kişi, kapitalist olur; satan kişi, işçi olur ve kapitalizme geçilir.

Bundan sonra gelişen kapitalist mülkiyet biçimi, Marksizm’in ana kitaplarında yeterince, ayrıntılarıyla ve bütünlüğü ile en ufak elden geçirilmeye hacet kalmayacak biçimde açıklanmıştır.

DOKTOR DOKTOR KALKSANA… – HASAN BALCI

“Komün Gücü Sahtekarlığı” ifşalarıma bir görüş de devrimci arkadaşım, Sokağın Sesi internet gazetesi yönetmeni Hasan Balcı’dan geldi.

DOKTOR DOKTOR KALKSANA…

Doktor Hikmet Kıvılcımlı’yı 11 Ekim 1971’de kaybetmiştik. Ölümünün 54. yılında Kuzey yıldızımız, ustamız, önderimiz Doktor Hikmet Kıvılcımlı’yı özlem ve saygıyla anıyorum.

Doktor Ölümünün ardından büyük bir Külliyatı yoldaşlarına miras olarak bıraktı. Doktor, Türkiye Sosyalist hareketinin önemli ideologlarından biriydi. Kendi tarafından yazılmış yüzlerce eser, binlerce makale ve notları ile Hollanda arşivi dev bir külliyatı oluşturuyor.

Doktor özellikle hapishane dönemini üreterek geçirmiş yol arkadaşlarımızdan, önderlerimizden biridir. Onun birçok eseri akademik düzeyde eser olup Üniversitelerde ders olarak okutulabilecek hatta kürsü olabilecek nitelikte eserlerdir. Örneğin Tarih tezi,”Tarih Devrim, Sosyalizm”. Doktorun eserlerini burada ayrıntısıyla yazmak onlar üzerinden bir tartışma başlatmak için herhalde onlarca sayfa yazmam gerekir. Bunun yerine Doktor almanağı sayılabilecek bir eser öneriminde bulunmak istiyorum. Sevgili Dostum Ahmet Kale Doktor ’un birçok eserini basmış, bununla birlikte bir Doktor almanağını da kaleme almıştı. Çalışmanın adı “Kıvılcımlı Külliyatı”dır. Kitap 2014 yılında Bilim ve Gelecek yayınlarından yayımlanmıştı.

Bu girizgâhı yaptıktan sonra Doktor üzerinden hiç de hoş olmayan hatta dezenformasyon sayılabilecek bir tartışmayı Ahmet Kale’nin internet sayfasında görmüştüm. Konuyla ilgili bir değerlendirme yazısı yazan Değerli hocamız Güney Çeğin’in dediği gibi, Kıvılcımlı’nın mirasına dönük bir tartışmazlığın tartışması vardı. Güney Çeğin’in konuyla alakalı makalesi, Ahmet Kale’nin internet sayfasından okunabilir.

Ortada büyük bir sahtekârlık, Kıvılcımlı bezirganlığı varken Doktor’un mirasını sahiplenenlerin bu duruma sessiz kalmaları hakikaten endişe verici bir durum. Doktor Hikmet Kıvılcımlı’ya büyük bir saygı besleyen bu ülkenin Komünistlerinden biri olarak bu olaya sessiz kalmak istemedim ve bu konuyla alakalı okurlarla bu makaleyi paylaşmak istiyorum.

Bir iki satır Ahmet Kale’den bahsetmezsem ayıp ederim, o yüzden fazla değil iki satır Ahmet Kale’den söz etmek istiyorum. Büyük zorluklarla Doktorun eserlerini yayımladı ve bunların okurlarla buluşmasını sağladı. Yaptığımız ikinci önemli iş; Doktorun mezarının yeniden imar edilmesiydi. Mezarın yapılmasında Ahmet Kale’nin başını etini yiyenlerden biriydim ve Ahmet’in öncülüğünde Doktor’un mezarını yeniden ihya ederken iki parsel aşağıda bulunan Sınıf sendikacılığının önder isimlerinden olan devrimci sendikacı yalınayak İsmet, İsmet Demir’i de unutmadık. Doktor’un kitabesinde bulunan ve Marks’tan Doktor’un aldığı “İnsanım insana dair hiçbir şey bana yabancı olamaz” vecizesini de koruduk.

Doktor bu vecizedeki gibi bir insan, önderdi.

Bunu anlamak için Doktor‘un Eyüp Sultan konuşmasına bakmanızı öneriyorum.

Uzun yazılar okunmuyor!

Ama Mesele Doktor olunca onu anlatmakta ancak uzun soluklu yazılarla olmak zorunda. Bunun için kusura bakmayın.

Evet ortada ilginç bir tartışma var. Birden aklıma Erdal Öz’ün Sanki Deniz Gezmiş’in ağzından yazılmış gibi kötü bir tartışma aklıma geldi. Sonrasında Erdal Öz özür dilemişti.

Doktor ne yazmışsa elimize ne geçmişse bu eserleri, makaleleri altını çizerek okumuş, Okuduklarımdan, Doktordan biriktirdiklerimi de zaman zaman dergilerde yazmış bir insanım. Doktorun hapishanede yazdıklarını hapishanelerde okudum ve tartıştım.

Doktor’un Türkiye Sosyalist hareketi hatta kendi yoldaşları tarafından da doğru anlaşılmadığı kanaatindeyim. Dolayısıyla herkesin kendine özgün bir Doktoru oldu ve herkes kendi Doktorunu konuşturdu. Külliyatı, fikirleri ortada olduğu halde Doktora her türlü iz ve yaftalar yapıştırılıp duruldu. Oysa Doktorun kendine özgün bir Determinizm anlayışı vardı. Maalesef bu doğru düzgün kavranılmadı.

Ahmet Kale’nin ortaya koyduğu şey çok önemli.

Kıvılcımlı’ya ait olmayan sözler, metinler hatta eserlerin sanki onunmuş gibi lanse edilmesi o metinler üzerinden bir politik hat, yol önerimler, çıkarımları Ustamıza büyük bir saygısızlıktır.

Ahmet Kale önemli bir iş yapıyor dedik. Onun iddiasına göre Kıvılcımlı’ya ait olduğu söylenen Komün Gücü ve Allah Peygamber isimli eserler aslında onun değilmiş. Ahmet Kale bu iddiasını bir yazı dizisiyle İnternet sayfasında belgeleriyle ortaya koymuştu. Ahmet’in burada kullandığı yöntem; Kişinin kendi yazdıklarıyla çelişkilerinin analizini yaparak bir sonuç ortaya koydu. Bunu açığa düşürmek önemli bir iştir.

Aynı şeyleri tekrar etmenin bir mânâsı olmadığından zaten konuyla alakalı olarak Ahmet Kale’nin sayfasından bu konuyla alakalı yazılar okunulduğunda durum görülecektir.

Bir insanın ardından, üstelik sadece coğrafyamız için değil dünya sosyalist hareketinin önemli önderlerinden Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın ardından yapılan bu saygısızlığı kınıyor, aziz hatırası önünde saygıyla duruyorum.

Hasan Balcı – Sokaginsesi Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni

‘KIVILCIMLI MİRASI’NA DÖNÜK TUHAF BİR TARTIŞMASIZLIK HAKKINDA BİR TARTIŞMA – GÜNEY ÇEĞİN

“Dört yıla yakındır Kıvılcımlı adıyla yapılan sahtekarlıkları “Komün Gücü Sahtekarlığı” başlıklı yazılarımla ifşa etmeye çalışıyorum. Bir yankı bulamamaktan yakındığım da yazılarıma yansıyor. Özellikle Kıvılcımlı izleyicilerinin ölümcül sessizliği can yakıcı boyutta. Bu konuda umutsuzluğum ve kırgınlığım artarak sürüyor.

Yazılarımda bu konunun sadece Kıvılcımlı izleyicisi olduklarını iddia edenlerin değil, tüm Türkiye sosyalistlerinin ve akademinin de sorunu olduğunu, bu sahtekarlık karşısında tavır almaları gerektiğini tekrarlayıp duruyorum.

Bu derin sessizlik ortamında nihayet akademiden namuslu bir ses geldi. Daha önce de Kıvılcımlı konusunda çalışmaları ve yazıları olan, 2022 yılında yayınladığımız “Dine ve Politikaya Dair Yazılar” kitabının çevrilmesi ve yayımlanmasına da önemli katkılar vermiş akademisyen arkadaşımız Güney Çeğin bu konuda bir yazı yolladı bize. Yazısını bu hafta yayımlıyoruz.”

Ahmet Kale

‘KIVILCIMLI MİRASI’NA DÖNÜK TUHAF BİR TARTIŞMASIZLIK HAKKINDA BİR TARTIŞMA

İnsanların çoğunda entelektüel vicdan eksiktir. Evet, böyle bir şeyi talep eden biri, en kalabalık bir şehirde çöldeymişçesine yalnız kalır gibi geliyor bana. Herkes size yabancı gözlerle bakıp arabasını ileri sürer, şu iyi; bu kötü derler; önemli saydıklarının önemsizliğini belli ettiğinizde kimsenin yüzü bile kızarmaz.- kimse size kızmaz, olsa olsa kuşkunuza gülerler. Diyeceğim şu: Büyük çoğunluk şuna ya da buna inanmayı; inandığı şeye göre yaşamayı, önceden bu inanç için ya da ona karşı en sağlam temelin bilincine varmaksızın; en azından sonradan bu temeli gösterme zahmetine girmeden böyle yaşamayı aşağılık bir şey saymaz.

(Nietzsche, Şen Bilim’den)

Yoksa “susuş kumkuması” halen Doktor’un yazgısı olmayı sürdürüyor mu?

Hikmet Kıvılcımlı’nın yaşarken bizzat tecrübe ettiği kahredici sessizliği, polemos’a yeltenmeye gücü yetmeyenlerin ona dönük bel altı vuruşlarını, ölümünden sonraki aşikâr (politik ve akademik) ilgisizliği ve kimi cemaatsel yapılarla sınırlandırılmış Kıvılcımlı portresinin yetersizliğini gayet iyi biliyoruz. Zira Doktor bu ülkede her daim cüssesinin büyüklüğünün ceremesini çekmiş bir şahsiyettir ve ne yazık ki halen de çekmeye devam ediyor.

Bu kısa yazıda, ömrünü Kıvılcımlı külliyatının topyekûn takdimine hasretmiş Ahmet Kale’nin iddiaları üzerinden -nedendir bilinmez- bir türlü açılamayan tartışma hattına ilişkin birkaç kelam etmek istiyorum. Bunu yapma nedenim/motivasyonum, salt Hikmet Kıvılcımlı’ya duyduğum saygıyla doğrudan ilgili değil, asıl olarak Türkiye sosyalist solunun en devrimci şahsiyetlerinden birinin çarpık idrak edilişine dair kemikleşmiş hataların mükerrer hale gelmesiyle alakalı.

Akademik hayatımın ilk yıllarından itibaren Kıvılcımlı’ya dair okumalar yapıp, ona dair mütevazi denilebilecek kimi çalışmalar ortaya koydum. Vefa S. Öğütle ile beraber bir makale kaleme aldık[1], birkaç gazete yazısı yazdım ve son olarak (Ahmet Kale’nin teşvik ve yol göstericiliği ve Ömür Yazıcı Özdemir ile) Doktor’un Osmanlıca kaleme aldığı kimi metinleri dilimize çevirdik.[2] Tüm bunlar o devasa külliyatın hakkını veremeyecek derekesinde tabii ki!

Peki doğrudan çalışma konum olmasa da niçin Kıvılcımlı külliyatına mütevazi bir katkıda bulunma zarureti hissettim? Cevabı lafı dolandırmadan vereyim: Doktor, Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde, Türkiye’deki yazgısına benzer şeyler yaşamış birisi olsaydı, muhtemelen hakkında sayısız inceleme, belgesel, tez ve polemik yapılmış epeyce meşhur bir politik figür olurdu; e öyleyse bizdeki bu çöl halini neye yormalı!

Bu anlaşılmaz, anlaşılmaz olduğu kadar utanç verici ahvalin ardındaki neden ve gerekçeler, Kıvılcımlı çalışan yazar ve bilim insanlarınca, yakın zamanlarda farklı savlarla ortaya konuldu. Burası bunları serimleme yeri değil, lakin benim açımdan en görünür olan şey, bir devrimci düşünürü okumaya ilişkin merceklerimizin bir hayli yavan oluşuyla ilişkili. Türkiye’deki entelektüel ve politik saha, nesnelci tefsir standartlarına müsait olmadığı gibi, husumet politikalarının inhisarında şekillendiğinden, binlerce sayfa analiz yapıp, bizatihi siyasetin yakıcı toprağında eylemiş dev bir simayı görmezlikten gelmeler bizi şaşırtmasa gerek. Ama şaşkınlığın da makul bir hududu olsa gerek! Gelgelelim daha da ilginci, elinizdeki yazının da konusu olan, Kıvılcımlı’nın Kıvılcımlı’ya ait olmayan metinler üzerinden okunmaya ve refere edilmeye devam ediyor olması. Ahmet Kale geçenlerde bir dizi yazısında yıllardır Kıvılcımlı’ya ait olduğu bilinen Komün Gücü ve Allah Peygamber Kitap adlı eserlerin başka birine ait olduğunu iddia etti.[3] Art arda yazılmış üç metinde Kale bu zikredilen çalışmaların bizzat başkasınca yazıldığını dedektif titizliğiyle ortaya koydu, hem de bizzat Kıvılcımlı adını kullanan kişinin kendi itirafları (otobiyografisi) üzerinden.

Şimdi bu açığa çıkarmanın bizim açımızdan kıymeti harbiyesi nedir? Kale’nin derdi açık: ‘entelektüel dürüstlük’ bir düşünürün mirasına ilişkin pervasızlığı hiçbir surette kaldırmaz. Etiketlemelerle, sessizlikle, önemsizleştirmelerle ya da tersinden ilahlaştırmalarla, sterilizasyonlarla, kutsamalarla müphem kılınan bir figür, kendisine ait olmayan eserler üzerinden iktibas ediliyorsa birilerinin buna karşı çıkması gerekir. Evet, durum sadece absürt değil, entelektüel veya bilimsel alanının dinamikleri uyarınca hassas yaklaşılması elzem bir mesele.

Her şeyden önce, yazı yazmak bir irade beyanıdır; yazarın dili, tarzı, fikirleri yalnızca ona aittir ve ölümle birlikte bu irade, artık kendini savunamaz hale gelir. Dolayısıyla bir başkasının onun sesini “canlandırması”, sahte bir yankıdan ibarettir. Bu tür bir edim, okuru yanıltma riski de taşır: Daha da önemlisi, yazarın yaşarken onaylamayacağı, belki de karşı çıkacağı görüşler, ölümünden sonra onun adına dile getirildiğinde ortaya çıkan metin yalnızca estetik bir sahtekârlık değil, aynı zamanda bir tür düşünsel gasp anlamına gelir. Yazarın mirasına saygı, onun fikirlerini yaşatmakla mümkündür; onun adına konuşmakla değil. Belleği yaşatmak, sesi taklit etmek değil, onu anlamak ve kendi adımıza düşünmeyi sürdürmektir.

Ahmet Kale’nin titizlikle sayfa sayfa irdelediği (Kıvılcımlı adını kullanan kişinin otobiyografisindeki) itiraflar, Kıvılcımlı’nın eserleri üzerindeki tahrifatları (onun adıyla yazılan eserleri) gözler önüne sermekte. Peki ama bu nasıl mümkün olabiliyor? Bittabi onun eserleri üzerindeki tahrifat ve göz göre göre cinayet, karşısındakilerin (politik ve akademik) yokluğuyla malul değilse, bu nasıl mümkün olabiliyor? İzleyicilerinin dayanılmaz ve katlanılmaz sessizliği; Kıvılcımlı eserleri üzerinde tahrifata yeltenenlere bir cüret vermekte belki de. Zira politik yaşamda yok sayılmanın intikamını; örselenen, gayya kuyusuna atılan, yine ve daima susuş komplosuna maruz bırakılan Kıvılcımlı adıyla almak/edinmek başka türlü açıklanamaz. Bu tahrifatı ve dâhi cinayeti Kıvılcımlı adıyla Marksist bir taktik! ve tavır alış! olarak öne sürmek ise, katlanılmaz. Şayet böylesi bir katlanılmaz hali bizatihi izleyicileri de Kıvılcımlı’yı bir susuş kumkumasına maruz bırakarak var etmediyse?

Kişiler çağında! yok sayılmanın intikamını! (Kıvılcımlı adıyla) almak/edinmek, Kıvılcımcı kesimlerin (Kıvılcımlı adını kullanarak kitap yazan kişinin sözleriyle) zaten ölü ve daha da ölü tavırlarıyla mümkündür. Zira onlar, (onun söylemiyle) Kıvılcımlı’nın özene bezene ortaya koyduğu teorik çalışmalarını anlamaktan ve (yanlışları) ayıklamaktan mahrumdular. Üstelik iyilik yapmanın kuralı mı olurmuş! Etik diye tutturmuşlar! Başka türlü yankı bulamamaktan var olanların akıllarını, duygularını deneyerek Kıvılcımlı adıyla ilerletiyordu. Dahası uyuşan beyinlerin sarsılması amacıyla Kıvılcımlı’nın genelde kullanmadığı Siklus kelimesini de kullanarak!

Tüm bu açıklanamaz tuhaflığı Kıvılcımlı izleyicileri arasındaki politik kopuş ve ayrışıma bağlamak mümkün. Yazın dünyasının hayli çorak kaldığı Türkiye arazisinde Kıvılcımlı, dikkatleri celbetmekte ne de olsa. Fakat Kıvılcımlı’nın fikri esastaki verimli mirasının sosyalist sol muhitte izleyicileri arasındaki politik ayrımlarla kuşatıldığı ifade edilebilir. Tam bu noktada Türkiye akademiyasına ilişkin de birkaç kelam etmek lazım. Kıvılcımlı, başka türlü bir akademik sahada muadilleriyle (sözgelimi Gramsci) hakkındaki literatürün oldukça geliştirildiği bir dev sima olabilirdi ki; Cumhuriyet’in fikri çoraklığında Kıvılcımlı, bir vaha görüntüsü vermektedir. Ancak akademik bariyerler, barikatlar ve bariz engeller de Kıvılcımlı okumalarının önüne bir set çekmekte. Kıvılcımlı’nın akademik alanda süreğen bir biçimde itibarsızlaştırılmaya maruz bırakılması sadece onun yadırgatıcı, keyif kaçırıcı temsiliyetiyle açıklanamaz. Zira; sosyal bilimlerin (özelde sosyoloji disiplini) devletçi prakisisin kuramsal payandacısı olarak yapılandırılması ve müdahil bir kamusal pratiğin bileşenine bir türlü dönüştürülememesi de Kıvılcımlı okumalarına engel teşkil etmektedir. Nihai olarak, Kıvılcımlı çalışmalarının önündeki engel sadece bir politik ve akademik susuş komplosu değil; sosyal bilimlerin pozitivizmle malul tedrisatıdır da. Kıvılcımlı’yı algılayış ve kavrayış evvelinde bu hegemonik paradigmanın aşılabilmesiyle mümkün olabilir. Bu bir yana, akademilerin çok parçalı iktidar yapıları karşısında “göreli özerk yapısını” koruyamaması ve neoliberal tahakkümle yapılandırılması da alternatif araştırmaların yeteri ölçüde yer bulamamasındaki başka bir barikat. Akademi pratik-pragmatik bir bilgi üretmeyen, şu an ve hemen gerçekleştirilebilir olmayan tasarımlara rağbet göstermemektedir. Bu vakıa Kıvılcımlı araştırmalarının önündeki bariyerlerden bir diğeri. Ancak sorun tek başına onun yeteri ölçüde (ki bu da başlı başına bir problematik) yeni araştırmalara dahil edilmesi değil; bizatihi çalışmalarının tahrif edilmesi ve dahi onun adıyla eserlerin yayımlanması.

Kıvılcımlı adıyla ideolojik payandalarını gerçekleştirmek isteği; Kıvılcımlı gibi dev bir simanın büyüklüğüne delalet ise de bir düşünsel acziyetin de ifadesi değil midir? Zira bu tahrifatlar ve yanlışlar Kıvılcımlı’yla veyahut Kıvılcımlı’ya karşı ama Kıvılcımlısız bir Türkiye sol tarihinin imkansızlığının ikrarı ve ilanı değil midir?  

“Bir analoji”: Antik dinsel metinler bağlamında, Hikmet Kıvılcımlı’nın başına gelen şey, belki de ‘pseudepigrapha’ olarak adlandırılan ve yazarın kimliğini gizli tutarak metnini ünlü bir kişiye atfetmesi olarak tanımlanabilecek eylemle de ilişkilendirilebilir: Genellikle kilise külliyatında görülen bu eylem en başta kutsal kişilerin hedef olduğu bir talan biçimidir. İlham perilerinin başkalarının gırtlağıyla konuştukları Pseudepigrapha sahteciliği, ironik biçimde “kutsallar” içindir. Doktor açısından bakıldığında ise hem “meczub-ı ilâhi” olarak okunmaması hem de müsaade edildiğinde sadece icat edilen rotada “okunması” gereken bir “kutsal”. Türkiye’deki siyasi kampların hiçbirinin düşünce çekmecesine sığdıramadığı Kıvılcımlı’nın, aslında tarih-yazımını manipüle edebilecek kalibrede bir saklı-müfredat olduğunun üstü kapalı bir ifadesi olarak da değerlendirebiliriz bunu. Hakkı teslim edilmeyecek kadar talan edilmiş, tac-ı devlet tedarikçisi olacak kadar da yükseltilmiş bir Doktor.

Son olarak şunu ekleyerek yazıyı bitirelim: Varsayalım ki, Kıvılcımlı’ya ait olduğu iddia edilen iki çalışma hakikaten Doktor’a ait olsun ve Kale’nin işaret ettiği şahıs da bu iki çalışmayı (sonradan yazdığı otobiyografisinde) kendine temellük etmiş olsun. O zaman Doktor’un politik tilmizlerinden tutun Türkiye solu tarihi çalışan onca insanın bu mesele üzerine gitmemesi nasıl bir ihmalkarlıktır! Ve dahi burada tilmizlik nasıl bir hâleti ruhiyeye tekabül etmektedir!


[1] https://dergipark.org.tr/tr/pub/talid/issue/43493/531263

[2] https://www.amazon.com.tr/Dine-ve-Politikaya-Dair-Yazılar/dp/6055888750

[3] En etraflı tartışma şurada: https://aynahaber.org/yazarlar/ahmet-kale/komun-gucu-sahtekarligi-uzerine-3-yazim/890/

KOMÜN GÜCÜ SAHTEKARLIĞI ÜZERİNE 3. YAZIM

Bilindiği üzere her hafta cuma günleri hem web sitemizde, hem de sosyal medyada Kıvılcımlı ustamızla ilgili bir yazı ya da video paylaşıyor ve bunu Göksal Caner Malatya arkadaşımla imzalıyorduk. Bu hafta Caner arkadaştan izin alarak sadece kendi imzamla bir yazı paylaşacağım.

Bundan üç yıl önce Bilim ve Gelecek Dergisi’nin 1 Mart 2022 tarihli sayısında KOMÜN GÜCÜ VE ALLAH PEYGAMBER-KİTAP KİTAPLARI ÜZERİNE YENİ BİR DURUM başlıklı bir yazı yazmıştım. 2,5 ay sonra 10. 06. 2022’de BİR KEZ DAHA KOMÜN GÜCÜ VE APK ÜZERİNE başlıklı aynı konulu bir yazı daha yazdım ve onu da sadece sosyal medyada paylaştım. Her iki yazıyı da bu yazıya ek olarak aşağıya alacağım.

Aradan 2,5 yıl geçti. Ben bir daha o konuya yazılı olarak dönmedim ama rastladığım herkese, her yerde bu konudaki görüşlerimi aktarmaya devam ettim ve bu sahtekarlığa topyekun karşı durmamız gerektiğini söyleyip durdum. Söylemekten geri durmadım ama yazılı olarak ısrarlı olmama yanlışımı ve açtığı sonuçları da açık yüreklilikle kabullenmem gerek.

Yukarda andığım ve bu yazıya eklediğim önceki iki yazımda özet olarak: “1999 ve 2000 yıllarında Süleyman Şaşmaz ve çevresi tarafından Dr. Hikmet Kıvılcımlı imzasıyla yayınladıkları kitaplarla ilgili bana ulaşan bilgileri paylaşıyor, kitapların Kıvılcımlı imzasıyla yayımlanmasını sahtekarlık olarak nitelendiriyordum. Bu konuda önemli tanıklıkların olduğunu, Kıvılcımlı izleyicileri olarak bu konuyu açıklığa çıkarıcı tartışmalara girmemiz gerektiğini” yazıyordum. Ayrıca konu tartışıldıkça bana ulaşan belgeleri de paylaşacağımı ekliyordum. Bu tartışmalar sonuçlanana kadar da Komün Gücü kitabını 2013’te tekrar yayınlayan Sosyal İnsan Yayınları ve 2018’de bir kez daha yayınlayan Derleniş Yayınları’na da kitabın satışını durdurmaları çağrısı yapmıştım. Adı geçen yayınevlerinden biri hiç duymamış gibi davrandı, diğeri ise pazarlama görevlisine bana küfrettirerek seviyesini gösterdi.

Aradan geçen 2,5 yılda ben büyük bir yanlış yaparak konuya tekrar dönmedim ama bana göre sahtekarlık kesindi. Elimde bana göre önemli yazılı belge de vardı. Ben yazıp teşhiri sürdürmeye devam etmeyince çapsızlara meydanı boş bırakmış oldum. Olanları da özetleyip belgelemeye geçeyim.

İlk yazımdaki tahminlerim doğru çıkmıştı. S. Şaşmaz ve yakın çevresi yaptıkları ortak sahtekarlığın suçluluğuyla sus pus oldular. Bu konuda tek kelime etmediler. İçlerinde eskiden bana yakın davrananlar da sessizce ilişkilerini kestiler. Bu doğaldı. İşledikleri neredeyse cinayet olan bu suçtan dolayı susmak zorunda hissettiler kendilerini. Ancak ben iddialarımı yazmakla kalmamış, kendini Kıvılcımlı izleyicisi sayan kimi gruplarla hem de önderleri düzeyinde görüşüp, onlara ortak ifşa da önermiştim. Buna yanaşmadıkları gibi, yıllardır sahtekarlığın sürmesine sessiz kalarak destek olma durumuna düştüler.

Bu konuda en gayretli olanlar da kitabı 2013’te yeniden yayınlamış olan Sosyal İnsan Yayınları oldu. İlk yazımdan sonra bana küfretmiş olmanın ezikliği içinde bu defa S. Şaşmaz’ı aklamak için ortalığa döküldüler. Önce “Biz Komün Gücünün orijinal metnini gördük” yalanını yaymaya çalıştılar, tutmadı. Sonra S. Şaşmaz’ın suç ortaklarını dolaşıp bilgi almaya çalıştılar. Beylikdüzü’nü, Bursa’yı gezip, sahtekarlıkta Şaşmaz’a birinci elden destek olanlarla görüştüler. Görüştükleri yeminli Şaşmazcılar elbette ağız birliği ile “Süleyman çok dürüst adamdır, yapmaz öyle şeyler. Metin Kıvılcımlı’nın diyorsa öyledir” deyip beni çekiştirdiler. Yetmedi yayınevi sahibi ve küfürbaz pazarlama görevlisi kalkıp Fethiye’ye gittiler. Orada orman içinde bir barakada meczup-inziva yaşantısını sürdüren S. Şaşmaz’la görüşmeye bile gittiler. Ben görüşemediklerini duymuştum ama onlar “Süleyman’la görüştük: asla öyle bir şey olmadı, metin Kıvılcımlı’nın” dediğini yaydılar. Nihayet bunlar da yetmedi, sağda solda “Ahmet Kale yazdıklarına pişman olmuş, beni kandırdılar diyormuş” kuyruklu yalanını söylemekten de utanmadılar.

Ben yazdıklarımdan değil, yazmayı ve teşhiri yeterince kuvvetli ve sürekli yapmadığımdan pişmandım. Kıvılcımlı izleyicileri, belki de tüm sosyalistler bu sahtekarlığı ciddiye alıp, tartışır, ben de elimdeki yazılı belgeyi yayımlarım diye düşünmüştüm. Hiç kimse üzerinde durup tartışmayınca da hayal kırıklığı içinde “hay sizin doktorculuğunuza…” deyip konuyu kendi işlerim arasında rölantiye almıştım. Yapmamalıymışım. Bu yazı pişmanlığımı gösterir. Kimse tartışmasa da ifşaya devam etmeliymişim.

Gelelim bugünkü ifşamıza:

“Konunun tartışılması sürecinde iddialarımızı belgeleyecek durumdayız” demiştim. Hiç tartışılmadığı için bekledim. Yukardaki bel altı vuruş girişimlerinden başka iki konu daha beni harekete geçiren şeyler oldu. Yakın zamanlarda bir akademisyenin yazdığı uzunca bir makalede (Muhammed İnal; Hikmet Kıvılcımlı Üzerinden Din ve Sosyalizm Diyaloğu) Komün Gücü ve APK’yı önemli referanslar olarak görüp, Kıvılcımlı adına övüyordu. Demek ki teşhirimiz fazla yere ulaşamamıştı. İkinci konu ise: Bazı iyi, bazı kötü niyetlilerin yaymaya çalıştığı “Kıvılcımlı tam gündeme biraz girmişken, akademinin ilgisi az biraz artarken, A. Kale’nin bu türden ifşası Kıvılcımlı’nın itibarını zedeliyor” söylemiydi. Bu söylemi söyleyenlere de dinleyenlere de fazla sözüm yok. Son 20 yıldır, en zor ve yoksun şartlarda Kıvılcımlı’yı yaymaya çalışan, bugüne kadar akademik ortamda yazılmış olan 10 adet tezin 7’sinde kendisine teşekkür yazısı bulunan A. Kale için “Kıvılcımlı’nın itibarını zedeliyor” demek vicdanla, izanla bağdaşır mı?

Buyurun belgeyi:

Daha 2022 Mart ayında ilk yazıyı yazdığımda aşağıda alıntılayacağım belge elimdeydi zaten. Bu belge Süleyman Şaşmaz’ın 8 Aralık 2001 tarihinde başlayıp, en son 11 Haziran 2005 tarihli notla biten Biyografi denemesi. Tarihler konarak günlük biçiminde yazılmış bu biyografi 3 bölümden oluşuyor:

1.Bölüm 70 sayfa; daha çok siyasi notlardan oluşuyor. Sahtekarlığın itiraf edildiği paragraflar bu bölümden.

2.Bölüm 56 sayfa; neredeyse tamamını kendi sağlık sorunlarına ve aile ilişkilerine ayırmış, ekstrasistol(kalp teklemesi)ünden, kalp muayene ve tetkiklerinden uzun uzun söz etmiş. Konumuzla ilgili bir şey yok.

3.Bölüm klasik biyografi denemeleri gibi. 9 Ocak 1948’de doğduğundan başlayıp, kendini, ailesini, kökenlerini, yetişmesini, okul yıllarını anlatarak başlıyor. Ağabeyi Ruhan, kardeşi Güngör’den, Şükem dediği eşinden, Vatan ve Gelecek isimli oğullarından ve ilişkilerinden söz ediyor. Uzun yazılar biçiminde köy gezilerini öykülemiş. Yediburunlar, Faralya, Uzunyurt vs. Bu bölüm de bizim ilgimiz dışında. Konuyla ilgili bir şeyler bulabilir miyim diye dikkatle ve sıkılarak okudum 2. ve 3. Bölümleri.

İfşamıza konu olan itirafların tamamı birinci 70 sayfalık bölümde. Bu bölümü tarayarak bulduğum 15 maddelik, 22-23 paragrafı, imlasına ve yazım yanlışlarına dokunmadan, yazıdaki sayfa numaralarını da vererek aşağıda sıralıyorum (Maddelerdeki majisküllerin tamamı bana aittir.):

“1- Usta adına bastığım kitaplar meselesi … (14 Aralık 2001)

“Taif Taşlamalarına karşı kitaplarım:

“Ben kolay unutamam: çok acı günlerimdi. Benim Taif taşlanmam yılları aldı. Kıvılcımlı gibi . Taif Taşlanışımın yılları : çocuklarımın ve arkadaşlarımın bile bana yaklaşmamaları veya anlamamaları yıllarıdır. Ve Şükemin(eşi) bile bana sırt çevirişidir. Sana olan inancımı yitirdim dedi,bir gün. Benim Taif‟ taşlanışımın ne anlama geldiği buradan belli. Ama onlar bilmeden bilerek bana taş ve dedikodu ve kötülük atsınlar; beni sınasınlar dedim ve cevabım yaman oldu : ALLAH PEYGAMBER KİTAP İLE KOMÜN GÜCÜNÜ ÇIKARDIM. Taşa karşı yeni kitap saldırıları yaptım. Ve yine taşlar aldım. Fakat böyle böyle ilerledim de.” (Sayfa 7)

2-“Elimde yeryüzünde şimdiye kadar rastlanmış en güçlü keşiflere ve onların işleniş gücüne sahip bulunuyordum : üç keşifli teorim 1998 projesinden sonra üçüncü keşfini ortaya koymuş dolu dizgin gelişiyordu . Şu doktorcuları – kıvılcımlı sempatizanlarını bir yoklayayım dedim . Hayır çıkmayacağını bilemeyecek bir durum yoktu . Ama çaresiz ki , kişiler çağındaydık ve her kişi varyasyonuna değer vermem , onların ne durumda olduklarını okkalı bir taktikle ölçmem gerekiyordu . Elimdeki teori müthişti ama onu anlatabilecek araçlardan yoksundum . Henüz anlayabilecek durumda da değillerdi . Ne var ki onlara da ulaşmalıydım . Bu teori daha ortaya çıkarken bile her eve girebilecek bir bilim yapısına bürünen bir gidişi olmuştu . Bunu sanki teorinin kendi özel doğuş – oluş karakteri kendiliğinden belirliyor ve beni de bu taktiklere sürüklüyordu .

“Elinde böyle bir teori olan kim olursa olsun benim yaptığımı yapmak üzere yönelmek zorunda kalırdı.  Teorinin gücü her şeyden üstündü, teori kendisini duyurmak istiyordu . Ben buradayım dercesine kendisini daha müsfette durumundayken yayınlatmanın yollarını bulup açıyordu . Elimde Kıvılcımlı‟nın yaşasaydı nasıl düşünebileceğine ve benim ulaştığım teoriye nasıl ulaşabileceğine dair notlarım – eskizlerim ve neredeyse ayet gibi ezberlediğim formüllerim vardı. Onları, onlarca yılda binbir pratik içinde deneyerek edinmiştim . Ve son yıllarda da boyuna geliştirip zenginleştirmiştim . Zaten taktiğim yıllardan beri bende hazır bulunuyordu . KISMET 1999 – 2000 YILINAYMIŞ. BÜTÜN ÇALIŞMALARIMI GÖZDEN GEÇİRDİM . KIVILCIMLI YAŞASAYDI BENİM BUGÜN ULAŞTIĞIM TEORİYE NASIL ULAŞABİLİRDİ SORUSUNUN YANITLARINI , İKİ CİLTLİK ARAŞTIRMAYLA VERDİM : BENİM KONUMU SANKİ KIVILCIMLI İŞLİYORMUŞÇASINA , KIVILCIMLININ AĞZINDAN İŞLEDİM . OTURUP TEKRAR TEKRAR TASHİH ETTİM .

“KONUYU , BİRKAÇ ARKADAŞIMA AÇTIM . H. A böyle aykırı – genel kanıya ters düşen taktiklerden haklı olarak çok çekiniyordu . Onun dışında gençler bu tür taktikleri , gelişmeyi görmek arzularıyla destekliyorlardı .

“Kıvılcımlı kutsallaştırılmıştı , onun adına böyle bir şey yapmak benim linç edilmeye bile bile boynumu uzatmam demekti . Fakat gelişim bizde hep böyle koç başıyla kapıları zorlamaktan geçebiliyordu . ben zaten kararımı vermiştim, karşımdakiler zaten ölüydüler  ve daha da öleceklerini çok iyi biliyordum . KİTAPLARI ARDI ARDINA YAYINLADIM .” (Sayfa 8)

3-“16 Aralık 2001 : Din – Komün – Çekirdek altı :

“Besbelliydi : bastığım bu kitaplar başıma bela olacaktı. Ama hep güvendiğim şuydu : yaptığım büyük bir iyilikti : böyle kitapları oturup kim her gün yazabiliyor ? Usta bile , kutsallaştırma prosesini bildiği halde çekirdek altı kanunları eline geçemedikçe , kutsallaştırma prosesini bir bütün olarak ele alamamıştı . Yaşasa elbette düşünce sistemi oraya gidiyordu .

“Komün Gücü de öyle : şu benim ünlü formülüm ortaya çıkamadıkça , USTA BİLE , KOMÜN GÜCÜNDEKİ SENTEZLERE ULAŞAMADI . Ve komünü hep sınıflı toplumlar ile güreşi açısından ele almayı geliştirebildi . Oysa gerçek çok daha muhteşem ve derinlerdeydi :

“ÖZENE BEZENE İKİ YIL ÇALIŞTIM : ONUN SATIR ARALARINDAKİ DİLİYLE , ONUN DÜŞÜNCE SİSTEMİYLE YAZDIM . Kendi yazılarımı çok daha kolay yazıyordum . bu iki kitabı , çok daha zor yazdım .

“Yine de ustanın kendi mantığı içinde benim ulaştığım mantığa bir miktar ulaşabilme olanağı vardı . Bu iki kitap ile onları denedim . BİRKAÇ YER HARİCİNDE , ONLARIN BANA AİT OLACAĞINI SEZEN OLAMAZDI . ÇÜNKÜ YAZILARIM VE KONUM ÇOK GÜÇLÜYDÜ . USTANIN ASLA ULAŞAMADIĞI BİR YERDEN ONUN KONUSUNU YAZIYORDUM . Okuyanların rüyaları bile o konulara ulaşamazdı . zaten kim konunun derinliklerine inebilmişti ki . benim teorimi kavrayabildikleri zaman bunu düşünebilirlerdi . Fakat o zaman da sadece onlara ve herkese bir iyilik yapmış olduğumu anlayacaklardı . VE BEN BUNU HİÇBİR ZAMAN İTİRAF ETMEYECEKTİM .” (Sayfa 9)

4-“Bu salaklar için neler yaptım . KIVILCIMLI ADINA BASTIĞIM EMEKLERİM . Hepsi domuz gibi biliyorlar . Ama kafaları almıyor ki . Okusunlar da ayıksınlar istiyorum . Yapamıyorlar .” (Sayfa 23)

5-“Ocak 21 . Usta adına yazdıklarım : Yaşamayan bilemez : ne günlerdi benim için : yaşamayı ölümle bilemek benim kendimce işlediğim bir komüncül sanatımdı . Hiçbir kurala saplanmazdım : iyilik yapmanın da kuralı mı olurmuş ; Neşecik , ve başkaları ETİK diye tutturmuşlar : iyilik yapamayan iyilik yapan eli ısırır ancak : Isırsınlar ; bende ne çok el var : ŞU KIVILCIMLI ADINA YAZDIĞIM KİTAPLARI USTA ADINA BASMASAYDIM NE OLURDU ? Hayır başka türlü yankı bulamadım o gün . O günü yaşamayan bilemez . Onu denemeliydim . Varolanların akıllarını duygularını deneyerek ilerliyorum . bilim deney demek . şimdi rahatım işte . Bunun bedelini de ödemeliydim . sabır etsem ne olurdu ? bekleyemezdim . çünkü ilerleyemezdim o zaman . tarihi biraz itelemeliydim . Hep öyle yapıyorum . sanki biraz daha dikkatli mi olsam ?

“Fikret , bir ara şöyle dedi : ben komün gücünü daha doğru buluyorum ; seninkiler ters gelmeye başladı . Anlaşılmıyor falan . KOMÜN GÜCÜNÜ DE BENİM YAZDIĞIMI BİR ÖĞRENSE . İşte acıklı halimiz bu . demek böyle karşıma gelecekler ileride . Olsun bir adım ilerliyorlar ya . Kıvılcımlıyı bana karşı çıkarıp adam olacaklar . çıkarsınlar ; şenlik olsun ; ben kuşatayım da.” (Sayfa 30)

6-“Bizim doktorcu geçinen salakçıkların dikkatini çekmek için ÖZELLİKLE SİKLUS LAFINI KULLANDIM . ki o uyuşmuş beyincikleri sarsılsın da ters yönden küfür ile zikr etsinler diye . Anladılar mı ?” (Sayfa 40)

7-“ALLAH PEYGAMBER KİTABI USTA ADINA YAZARKEN ,  onun mantığı içinde  onu bana doğru geliştirip  insanların mantığını bana kaydırmaya çalıştığımda ; bütün ayetleri tek tek etüt ettim : ne kadar çok benziyoruz ; büyük ibret . “ (Sayfa 41)

8-“Bak : Bilim ve Ütopya şubat ayında KIVILCIMLI ADINA YAZDIKLARIMI vermiş. (Sayfa 48)

9-“Apo bizim Allah Peygamberi okumuşmuş . Demir Apo dalkavuğu . Kitabın hemen kıvılcımlının olduğuna karar vermiş . Apoyu bu vesileyle övüyor . Türkiyede bir Kıvılcımlı bir de Apo çıkmış : orijinal teorisyenmiş .KİTABIN BANA AİT OLDUĞUNU BİR BİLSE NE DİYE YAZACAK ACABA ?” (Sayfa 51)

10-“13 Mart : Şu bizim Komün Gücü : cinayetlere peçe yapılmaya çalışılıyor.

“İbrahim telefon etti : Demir , Komün Gücünü okumuş , Kıvılcımlının tamamlanmamış eseri olarak selamlamış.

“… (Demir)Komün Gücünden hiçbir şey anlamamış . ORADA ÖZELLİKLE DÖNÜP DÖNÜP ANLATTIĞIM VE KIVILCIMLI ADINI KULLANARAK ÜZERİNE BASTIĞIM EN TEMEL ŞEY : Toplumun çekirdek altı kanunlarıydı . SADECE KULAĞI TERSTEN GÖSTEREREK İŞİ BİRAZ BENDEN ÇIKARIP , KIVILCIMLI YAŞASAYDI KENDİ MANTIĞIYLA BURAYA VARACAKMIŞÇASINA DOĞAL BİR HALE GETİRMİŞTİM . yazık : aradan iki yıl geçti.” (Sayfa 54-55)

11-“İbrahime sordum : yahu bu KİTAPLARI USTANIN ADINA YAYINLADIĞIMA neredeyse pişman oldum . ne dersin dedim ? Yok dedi , eğer kendi adına yayınlasaydın , bunlar ve benzerlerinde hiçbir yeni düşünce dosyası açamazdık ; hiç olmazsa şimdi böyle bayağı yoldan da olsa , yeni bir dosya açtılar gelişecekler ve başkalarını da etkileyecekler . Nasıl olsa zamanız var ; dönüp dolaşıp iş bize dönecektir.” (Sayfa 55)

12-“Memetçik öyle değil . Rıza ile ona İNSANLAŞMA kitabımı göndermiştim . Okumuş belli . Ve nihayet iki yıl sonra doğrudan birey olgusuna girmiş . BENİM KOMÜN GÜCÜ VE ALLAH PEYGAMBER EMEKLERİMDEN yararlanmış. KIVILCIMLI ADINA BASTIĞIM BU EMEKLERİM , en acılı zamanımda geceli gündüzlü onların ağzına göre yazdıklarımdı . Yalnızlığım ve çaresizliğim henüz son bulmamıştı . Hadi dedim : bir de böyle bir taktik deneyeyim : KIVILCIMLI YAZMIŞ GİBİ ONUN AĞZINDAN ONLARA SESLENDİM . Belki okurlar , bir başlıkçıktan olsun biraz bir şey anlarlar . Hadi beni okusalar bile benim yoluma giremiyorlar . Bari Kıvılcımlı yoluna girerek bana ulaşabilirler . Öyle olacaktır sonunda ama ne zaman ? aradan tam iki buçuk yıl geçti . Bizimkiler hala uyanamadılar . Memetçik nihayet KIVILCIMLI‟ da BİREY meselesini aramış ve bulmuş : KOMÜN GÜCÜ VE ALLAH –PEYGAMBER – KİTAP EMEKLERİMİZDEN ALINTILAR YAPMIŞ.” (Sayfa 63)

13-“Onlar kör ve duçar kaldılar . Eski bir tür olarak ölüyorlar . zavallılaşıyorlar . Buna dayanamadım . Onlara KOMÜN GÜCÜ – ALLAH PEYGAMBER KİTAP GİBİ ÇALIŞMALARIMLA yok canımla yardım ettim.” (Sayfa 62)

14-“Ama adım adım ilerliyorum . Şu son iki yıldır hiçbir gerilemem olmadı . Adım adım istikrarlıca ilerliyorum . KOMÜN GÜCÜ – ALLAH – P – K „TAN SONRA İŞLERİM AÇILDI . Doğum başladı.” (Sayfa 64)

15-“Komün Gücü ve Allah Peygamber Kitap ile yeni bir atak yaptım.

“Denklik Yasasını formüle edip demlenmeye bıraktım.” (Üçüncü bölüm sayfa 58)

Üç bölümü toplam 222 sayfa eden metin daha dikkatli incelenirse başka cümleler de bulunabilir belki. Bana göre bu itiraflar suçu yeterince kanıtlıyor. İlk yazımın sonunda olduğu gibi, burada da bundan sonra olabileceklerle ilgili tahminlerde bulunayım:

-Süleyman Şaşmaz ortalarda yok zaten. Olanları ve olacakları da çok fazla umursadığını sanmıyorum. Ama yakın çevresinde olup da ona suç ortaklığı edenler ya susmaya devam edecekler ya da iftiralara yönelecekler. En büyük ihtimalle de böyle bir metnin olmadığını, olamayacağını, sahte olduğunu öne sürecekler. Bunun için alıntılar yaptığım sayfaların fotoğraflarından bazılarını da bu yazının sonuna ekleyeceğim. Ayrıca; Şaşmaz’ın doğum tarihini, abisi ve kardeşinin isimlerini yazdım, inkar edilirse, yazıda geçen bütün yakın çevresinin, sırdaşlarının isimlerini de paylaşırım. Kendisinden başka kimsenin bilemeyeceği ayrıntılar var metinde. Gerekirse onları da yazarım ama konum sahtekarlık. Ayrıntılara boğulmak istemem.

-Kıvılcımlı izleyicilerinden fazla bir beklentim yoktu ama bu kadar sessizlik de dayanılmaz artık. Kıvılcımlı izleyicileri bu kadar duyarsız olursa dışımızdaki sosyalist çevrelerden tepki beklemek de çok gerçekçi değil.

-Kitabı daha sonra yayımlayan ve benim “şu tartışma sonuçlanana kadar kitapları piyasaya sürmeyin” önerisinde bulunduğum iki yayınevine gelince: Derleniş yayınları, kendileri dışında kimsenin doğru bir şey yapamayacağına iman etmişçe kör davranıyor. Bu doğru değil. Konu Türkiye sosyalizminin ustası üzerinden yapılmış bir sahtekarlık iddiası. Daha iddiayı ortaya attığımda örneğin Mustafa Şahbaz benden bilgilenmek isteseydi, sadece ustama saygımdan paylaşırdım bildiklerimi.

-Sosyal İnsan Yayınları ise yayınevi olarak bir ağırlık taşımıyor artık. İlk yazımdan sonra görevlinin bana savurduğu küfür ve hakaretle yetinmeyip dedikodu ve yalanla bana saldırdılar. Küfür ve hakareti misliyle iade eder geçerdim ama tekrar edeyim konu ben değilim, ustamızın üzerinden yapılmış bir sahtekarlık. Süleyman ve çevresi susuşla geçiştirmeye çalışırken bu yayınevinin cansiperane bir şekilde savunup, üstelik küfür ve yalanla bana saldırması görevliye yakışsa da yayınevi sahibi H. Atahan’a yakışmadı. Böyle bir durumda benden bilgi istese yine ustamın hatırına paylaşırdım.

Sonuç olarak:    

İtirafları paylaştım. S. Şaşmaz ve yakın çevresi ustamızın adını kullanarak sahtekarlık yapmışlar. Bunu bütün yakın çevre biliyor. Yazıda Şaşmaz’ın kendisi yakın çevre ile ilgili çok şeyler paylaşıyor. Ayrıca daha uzak çevre denebilecek tüm tanınmış doktorcular için de ağır hakaretler de içeren değerlendirmeler yapıyor.

Tekrar edeyim. Kitapların içeriği şu anki konum değil. İçeriklerine katılan arkadaşlara bile sorayım: Bu sahtekarlık hiç içinizi acıtmıyor mu? Görüşleri doğrultusunda işkenceler gören, hapis yatan, kaçak yaşayan hatta ölenleri olduğu, Türkiye sosyalizminin önderi gördüğümüz birinin isminin gerekçesi ne olursa olsun böyle bir sahtekarlığa alet edilmesi içinizi hiç mi acıtmıyor?

Alıntıları paylaştım. Benim açımdan sorun kalmadı. Bu iki kitap (Allah Peygamber Kitap ile ilgili görüşlerimi ilk yazımda yazmıştım) Kıvılcımlı eserleri listesinden çıkarılmalı, satıştan çekilmelidir. Ben her mecrada, her alıntı yapana uyarılar yapmaya, bu eserlerin sahte isimle basıldığını ve Kıvılcımlı’ya ait olmadığını açıklamaya devam edeceğim.

Bu konuyu samimice tartışmak, sahtekarlığa karşı durmak gibi bir derdi olmayanlar benden metin falan istemesinler. İşte metin ortada, alıntılar ortada. İnanıp inanmamak size kalmış. Usta adına yapılmış bu cinayeti bile önemsememiş olanların bana güvenip güvenmemesinin hiçbir kıymeti yok.

Bu yazımı okuyan sevgili Türkiye sosyalistleri: Konu sizleri de ilgilendiriyor, sizler de konuya dahil olmalısınız bence. Kıvılcımlı hepimizin değeri.

Kıvılcımlı izleyicisi arkadaşlar; bu konuda susmaya, ya da çeşitli komplekslerle bana saldırmaya devam edenler: Konu ben değilim, konu Süleyman Şaşmaz ve yakın çevresinin Kıvılcımlı üzerinden yaptıkları sahtekarlık. Ya usta Kıvılcımlı’nın uğradığı bu haksızlığa karşı duracaksınız ya da istemeseniz de sahtekarların yanında yer alıp gizli Şaşmazcı olacaksınız.

Benim açımdan konu burada kapanıyor. Sahtekarlığı teşhir için elimden geleni yaptım ve ciddi mecralarda yapmaya devam edeceğim. Ucuz saldırılara kalkanlar umutlanmasınlar, onlar gizli ya da açık Şaşmazcı, Ben Kıvılcımlıcıyım.

Ahmet Kale

06.03.2025

Ekler:

Birinci yazım: Komün Gücü Ve Allah-Peygamber-Kitap Kitapları Üzerine Yeni Bir Durum (01.03.2022)

İkinci yazım: Bir Kez Daha Komün Gücü Ve APK Üzerine (10.06.2022)

Alıntıları yaptığım bazı sayfaların fotoğrafları.

Komün Gücü Ve Allah-Peygamber-Kitap Kitapları Üzerine Yeni Bir Durum

Yıllardır Hikmet Kıvılcımlı’nın eserlerini yayıma hazırlayan, yayımlayan, yayımına katkıda bulunan Ahmet Kale, Kıvılcımlı imzasıyla yayımlanan ‘Komün Gücü’ adlı kitabın Süleyman Şaşmaz tarafından yazıldığını öğrendiğini, bu bilginin gerekirse tanıklıklarla belgeleneceğini söylüyor ve bir sahtekârlığı ifşa ediyor. Kale’nin ‘Allah-Peygamber-Kitap’ adlı kitap hakkında ise görüşleri farklı. Öyle gözüküyor ki, Kıvılcımlı’nın çilesi daha bitmemiş…(Bilim ve Gelecek)

1999 ve 2000 yıllarında Bumerang ve Tarih Bilimi Yayınları tarafından Dr. Hikmet Kıvılcımlı imzasıyla 2 kitap yayınlandı: 1999’da Allah Peygamber Kitap2000 yılında da Komün Gücü başlıklı kitaplar. Bu iki kitaptan özellikle Komün Gücü başlığı ile yayınlanan kitap Kıvılcımlı izleyicileri arasında tartışmalar yarattı. Genel kanı kitabın Kıvılcımlı’ya ait olmadığı, kitabı yayına hazırlayan ve önsözünü yazan Süleyman Şaşmaz tarafından yazılmış olabileceği idi. S. Şaşmaz ve çevresi de gizemli tavırlar takınarak bu kanıyı beslediler. Örneğin kendilerinden defalarca bu kitaplara esas olan metnin orijinali sorulduğunda “Emine Kıvılcımlı’dan Ahmet Cansızoğlu eliyle bize daktilo metin geldi, biz de o pelür kâğıtlardan bastık, metni de saklamadık, ne varsa basılı kitaplarda” diyerek kuşkuyu artırdılar. Buna rağmen kitaplar yayıldı, başka başka yayınevleri tarafından yeni baskıları yapıldı. Üzerlerine seminerler, paneller, youtube çekimleri yapıldı, tezlere konu oldu. Ancak bütün bu yayılmalara rağmen özellikle Komün Gücü kitabı üzerindeki kuşku ve tartışmalar süregeldi.
Uzatmadan bu yazının yazılmasının sebebine geleyim. Gerekçeleri ve içinde bulunduğumuz durumu yazının devamına bırakayım.
Kıvılcımlı’nın ölümünün 50. yılı dolayısıyla İstanbul’da olduğum günlerde eskiden S. Şaşmaz çevresinde olan kimi arkadaşlar ısrarla beni arayıp görüşmek istediler. Görüştük. Bana önce Kıvılcımlı’nın tanıtımındaki gayretlerim için takdirlerini belirttikten sonra “arkadaş sen bu Komün Gücü ve Allah Peygamber Kitap eserlerinin Kıvılcımlı’ya ait olduğuna emin misin ki özellikle Allah Peygamber Kitap için bu kadar gayretle tanıtım yapıyorsun?” diye sordular. Ben de onlara özellikle Komün Gücü ile ilgili kuşkularımın sürdüğünü ama Allah Peygamber Kitap için Allah’ın adları ile ilgili bölüm dışında bir kuşkum olmadığını söyledim. Görüşmemiz hem uzun sürdü hem de daha sonra birkaç kez daha görüştük. Özetle bana söylenenler şunlardı:
“Kitapların basıldığı yıllarda S. Şaşmaz çok güvendiği 5 kişiyi Bursa’da toplayıp onlara ‘Arkadaşlar birkaç yıldır görüşlerimizi yayacak kitaplar, broşürler yazıp durduk ama bir yaygınlık sağlayamadık. Ben yeni bir taktik geliştiriyorum, görüşlerimi iki kitapta toplayıp onları Hikmet Kıvılcımlı imzasıyla yayınlamak istiyorum. Ben üslubu öyle güzel taklit ederim ki kimse anlamaz. Böylece Kıvılcımlı’yı okuyoruz diye beni okurlar ve görüşlerim yayılmış olur. Sizler de bunun tanıkları olacaksınız’ der. Bu taktiğe, katılanların bazıları cılız itirazlar getirse de sonunda taktik uygulanır ve kitaplar Kıvılcımlı imzasıyla basılır. Hatta Allah Peygamber Kitap için önce ‘İslam Tarihinin Maddesi’ ismi düşünülür ama baskı aşamasında şimdiki ismiyle basılır.”

Doğal olarak arkadaşlardan bu dediklerini belgelemelerini istedim. Arkadaşlar, bu konuda çok fazla tanıklığın olduğunu, o zaman yakın çevre olan 10-15 kişinin hepsinin bu konuyu bildiğini, kendilerinin ve bazı başka arkadaşların ulaşıldığı ve sorulduğu takdirde bu konuda tanıklık etmekten kaçınmayacaklarını söylediler. “S. Şaşmaz’ın o zamanki yakın çevresi biliniyor ve hepsi de yaşıyorlar. Kolaylıkla ulaşılıp tanıklıkları istenebilir. Kimileri hâlâ imanlı bir şekilde Şaşmaz’a bağlı davranabilir ama devrime ve Kıvılcımlı’ya karşı sorumluluk duygusu daha ağır basan arkadaşlar vardır ve bunlar tanıklığa da gerekirse belgelemeye de hazırlar” dediler.
Söz konusu olan kitaplardan Allah Peygamber Kitap için yazımın sonunda ayrı bir değerlendirme yapacağım. Öncelikle çok tartışılan Komün Gücü için yazayım.
Kitap 2000 yılında “2000 yılı armağanıdır, lütfen kabul buyurunuz” gibi ciddi olmayan bir cümleyle sunulur. S. Şaşmaz’ın yazdığı önsözde de “… Kıvılcımlı 30 yıl öncesinde iki binli yıllarda işimize yarayacak bir armağan gönderiyor bize…” denerek metnin yazılış tarihi olarak da 70 yılları işaret edilir.
Kitabın içindeki konulara, onların değerine ya da değersizliğine girmeyeceğim. Onlar ayrı bir inceleme ve tartışma konusu. Ancak yazarının itiraflarına göre eğer bu kitap öyle olmadığı halde Kıvılcımlı adına yayınlandıysa değeri falan kalmaz bence. Kıvılcımlı gibi bir sosyalizm ustasını böyle bir sahtekârlığa alet etmenin tartışılır ve bağışlanır bir yanı olamaz. Kendine ve tezlerine güvenmeyen birisi güvenlik ya da başka gerekçelerle mahlas dediğimiz takma isim kullanabilir elbette. Ama bunu tüm hayatı sosyalizm mücadelesi içinde geçmiş, sosyalizm literatürüne katkılarda bulunmuş bir ustanın adıyla yapmak ciddi bir sahtekârlıktır, ayrıca da ağır bir suçtur. Bunu yapan, bunun yapılmasına tanıklık edip 20 yılda hiç sesini çıkarmayan hatta 20 yıl sonra bile sorulduğunda sosyalizme ve Kıvılcımlı’ya değil de kerameti kendinden menkul birine bağlılık göstererek sahtekârlığı inkâr edenler de bu suçun ortaklarıdırlar.
Kitabı Kıvılcımlı’nın adıyla basma gerekçesi olarak, “şimdiye kadar yazdıklarımız bir yankı getirmedi, Kıvılcımlı imzasıyla yayınlarsak, millet onun diyerek benim görüşlerimi okur ve bana gelirler” denmiş. Ayrıca “ben üsluba hakimim öyle taklit ederim ki doktorcular bile anlayamaz” diye açıklanmış. Bu ikinci cümle el hak doğru. Aşağıda sıralayacağım örneklerde görüleceği gibi hepimiz, tüm camia ters köşe olmuşuz. Sahtekârlığı yeterince anlayamadığımız bir yana kendilerinin bir türlü yaygınlaştıramadığı bu metinleri yeniden yeniden basarak, tartışarak ekmeklerine yağ sürmüşüz.
Önce kendimin yanılgısından başlayayım örneklemeye. 2014 Kasım ayında Bilim ve Gelecek Kitaplığı yayınlarınca basılan Kıvılcımlı Külliyatı (Ayrıntılı Bibliyografya) kitabımda “Komün Gücü” kitabını tanıtırken art arda yığınla itiraz ve kuşku sıralamışım. Kitabın adından başlayarak, içindeki ve metne esas olan birçok kavramın (Siklus Temeli, Kişiler Çağı, Çekirdek Altı Toplumu, Kişilerin Parçalanışı vs.) Kıvılcımlı’nın hiçbir kitap ve yazısında geçmediğini belirlemişim. Hollanda’daki arşivde böyle metinlerin olmadığını söylemişim. Kitabı yayınlayanların tüm ısrarlara rağmen metnin aslı hakkında tutarlı bir şey söylemediklerini, o yıllarda ikisi de ölmüş olan Emine Kıvılcımlı ve Ahmet Cansızoğlu’nu tanık saymalarını eleştirmişim. Bunlar yayınlayanların dediği gibi dağınık notlardan oluşuyorsa, “Komün Gücü” gibi, sanki Kıvılcımlı’nın böyle tamamlanmış bir eseri varmış gibi iddialı bir isim yerine “Komün Toplumu Üzerine Notlar” gibi daha sade, iddiasız bir başlıkla ve olduğu gibi yayınlanması gerekirdi de demişim. Ancak bütün bu tespitlerimden sonra “Böyle bir araştırma ancak Kıvılcımlı çapında bir antika tarih araştırmacısı tarafından yapılabilirdi” demekten de geri durmamışım. Tam bir zokayı yutma hali. Bu yanılgının bilinçaltımdaki etkisiyle olsa gerek daha sonraları da Komün Gücü kitabı ile ilgili fazla tanıtıcı davranmamışım.
2000 yılındaki bu sahte imza ile yayınlanan kitabın 2. baskısı 2013 yılında Sosyal İnsan Yayınları tarafından yapıldı. Bu baskıya esas olan metni daha 2011 yılında o yayınevinin ortağı ve yöneticisi iken ben hazırlamıştım. Kitabın yayınevini notu bölümünü de yazmıştım ama yayınlanmasını iyice emin olana kadar geciktirmeye karar vermiştik. Yani o kitabın metni ve giriş notu benim hazırlığımdı. 2011 Ağustos ayında o yayınevinden ayrılmak zorunda kaldığımda yayına hazır biçimde masanın üstündeydi.
Sosyal İnsan Yayınları Aralık 2013’te yani benim ayrılmamdan 2 yıldan fazla bir süre sonra kitabı yayınladı. Önem verip benim hazırladığım metin mi diye bakmadım ama “Yayınevinin Notu” bölümü özensizliği anlamak için yeterliydi. Şöyle ki; tanıtım yazısı belli bir yere kadar aynı kalmış. Yukarda kendi kitabım için sıraladığım bütün itirazlar korunmuş, “… Komün Gücü’nü yayınlamadan önce eser üzerindeki kuşkuyu kaldırmak için olabildiğince özen gösterdik. Yayınlanmasına çok önem veriyor ve istiyor olmamıza rağmen; sırf bu nedenle -geçen süre içinde kuşkuları giderebilecek bir çözümü belki bulabiliriz düşüncesi ve ümidi ile- eserin basımını geciktirdik” dendikten hemen sonra “Yayınevi olarak, ‘Komün Gücü’ eserinin Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya ait olduğuna inanıyoruz” (ben vurguladım)” derler. Kendileri kendilerine sormadıklarına göre biz onlara soralım: Kuşkularınızı kaldıracak ne gibi gelişmeler oldu ki böyle kesin bir hükme vardınız? Metinlerin aslı mı bulundu? Emine Kıvılcımlı ya da Ahmet Cansızoğlu’ndan kalmış ikna edici belgeler mi buldunuz? Bu soruların cevabı hiç kimse için yok tabi. Tam bir bilmediğini bilmeme ve kuru iddiayla bilgisizliği örtme hali.
Nihayet 2018 Nisan ayında Derleniş Yayınları da yeniden bastı Komün Gücü kitabını. Üstelik S. Şaşmaz’ın uydurduğu “Siklus Temeli” alt başlığını da kullanarak. Sunuş yazısında yukarda sıraladığımız kuşkuların kimi de paylaşıldıktan sonra, “Ve yine ne yazıktır ki, elimizde ‘Tarih Bilimi Kitapları’ tarafından yayınlanmış metnin dışında bir nüshası bulunmamaktadır” dendiğine göre aynı yanılgılara düşülmesi kaçınılmaz olmuştur. Yayınlayanlar önce Kıvılcımlı’nın Günlük Anılar’ından alıntılarla ustaların işlerini bitiremeden öldüklerine dair Kıvılcımlı’dan aktarmalar yaparlar ve bunlardan Kıvılcımlı ustanın kendisi için söylediği; “İşlerimden hemen hiçbirisi bitmedi. Kimin bitmiştir ki? İçten örnek bildiğim Marks-Engels neyi bitirebildiler?” cümlesine dayanarak şöyle hükümlendirirler bu kitabı yayınlamalarını: “Bu eseri de (Komün Gücü de) Hikmet Kıvılcımlı’nın o bitmemiş işlerinden biridir. Ne yazık ki gözden geçirme fırsatı bulamadığı çalışmalarındandır.” (Adı geçen sunuş yazısı s.13)

Burada da kesin hüküm var ama bilgi yok, belge yok. Orijinal metin bulunmamış, Hollanda’daki arşivde bu konuda bir belge yok, kimsenin itiraz edemeyeceği tanıklık da yok ama hüküm var “…bitmemiş işlerinden biridir” diye.
Yine bilindiği gibi yanılgılar sadece alıntı yaptığımız bu 3 yerle sınırlı değil. İrili ufaklı bütün doktorcular bu zokayı yutmuşuz. Nitekim S. Şaşmaz’ın kendi çevresine “D. Küçükaydın kitaplardan alıntı yapıyor, M. Özler konuşmalarında referans olarak kullanıyor” diyerek böbürlendiği de aktarılıyor.
Görüldüğü gibi sahtekârlık amacına ulaşmış durumda. Yazdığı birkaç kitapla 1996-2000 yılları arasında çok çok sınırlı bir çevre dışında bir yankı yaratamayan S. Şaşmaz, büyük bir cüretle ve ustanın ismine saygısızlıkla bu taktiği uygulamış ve 20 yılı aşkın bir zamandır da başarıyla uyutmuş hepimizi.

‘Allah – Peygamber – Kitap’ üzerine
Yukarda da yazdım, S. Şaşmaz Bursa’ya topladığı arkadaşlarına Komün Gücü ile beraber Allah-Peygamber-Kitap’ı da kendisinin yazdığını, bu kitaba önce “İslam Tarihinin Maddesi” ismini koymak istediğini ama sonradan böyle değiştirdiğini yayın faaliyeti sırasında en yakında olanlar söylüyorlar. Bu konuyu biraz açmamız gerek:
2011 yılı Mart ayında Sosyal İnsan Yayınları’nda, Kıvılcımlı’nın bazı yayınlanmış ve yayınlanmamış tarihle ilgili yazılarını Tarih Yazıları başlıklı bir kitapta derlemiştim. O kitaba aldığım yayınlanmamış yazılardan biri Kıvılcımlı’nın muhtemelen Toplum Biçimlerinin Gelişimi kitabına yazdığı ama kullanmadığı bir önsöz yazısıydı. O yazının bir yerinde şunları yazıyor:
“1938 Yavuz Davasında (Donanma Davası) gerek Osmanlı, gerek İslam Tarihinin Maddesi üzerine olan el yazmaları, gizli polisçe birer suç belgesi imişçe gasp edildi. Ve bir daha o el yazmalarının tek tük, eksik taslaklarından başka izini tozunu bulamadık. Hele Kur’an-ı Kerim’i satır satır izleyerek özenle temiz ettiğimiz ‘İslam Tarihinin Maddesi’ kitabının birinci cildi bağırta çağırta yok edildi. Söz verilmişken, yıllarca sonra bulunamadığı gerekçesiyle geri verilmedi.” (Tarih Yazıları s.12. Ben vurguladım.)
Bu alıntıyı yaptıktan sonra ben de 2013 yılı Ekim ayında Bilim ve Gelecek Kitaplığı’yla bastığımız Allah-Peygamber-Kitap’ın tanıtım yazısında şunu demişim:
“‘Kuran-ı Kerim’i satır satır izleyerek özenle temiz ettiğimiz ‘İslam Tarihinin Maddesi’ kitabının birinci cildi (abç), bağırta çağırta yok edildi’ derken, özellikle birinci cilt demesi dikkatimizi çekiyor. Elimizdeki kitap çok büyük bir olasılıkla kastettiği o birinci cildin dışında kalan kılıç artıkları.” (Allah-Peygamber-Kitap, s.7, Bilim ve Gelecek Kitaplığı)

Bugün de aynı düşüncedeyim.
Biraz daha ek yapayım konuya: Kıvılcımlı yurtdışına kaçmadan önce evinden 2 çuval kadar yazılarını Fuat-Latife Fegan çiftine emanet eder. Bu çuvallardaki yazıların akıbetini biliyoruz. Şimdi Hollanda’daki bir enstitünün arşivinde ve kullanımımıza hazır. O el yazmalarının ve diğer evrakların oralara gidişinin öyküsünü Latife Fegan’dan okuyoruz. Latife Fegan arşivin öyküsünü aktardığı yazısının bir yerinde; “Nitekim Ankara’dan Ünsal Gündoğan adlı bir arkadaş, nasıl elde ettiğini pek bilmediğimiz, içinde elyazmaları bulunan bir zarfı İsveç’te bize ulaştırmıştı. İki çuvala ilave edilmiş tek katkı budur.” diye yazıyor. Ben o zarfın (Zarf değil 2 çanta olduğu da söyleniyor) içindeki el yazmalarının nasıl elde edildiğini kaynağından yeni öğrendim. Bu yazıda bizi ilgilendirdiği kadarını paylaşıp, Allah-Peygamber-Kitap’a bağlayayım.
Feganlara emanet edilen 2 çuvaldan başka neredeyse bir o kadar da Kıvılcımlı’nın evinde kalmıştır. Bunlar Emine Kıvılcımlı’nın sorumluluğundadır. Kıvılcımlı’nın ölümünden sonra ilk olarak TSİP’in yayınevi olan Tarih ve Devrim yayınları yöneticileri karargâh kurarlar Emine hanımın evine. Telif haklarını alıp epey kitap basarlar. Bir yıl sonra bu defa Orhan Aksungur ve ailesi girer devreye. Emine hanımı ikna edip TSİP’lilerin telif sözleşmesini iptal ettirip kendileri alırlar telif hakkını. 1975 yılında kurdukları “Vatan Partisi”ne kurucu da yaparlar Emine hanımı. Bu arada 31 Mart 1975’te 1. Milliyetçi Cephe Hükümeti kurulur. Hükümetin gerici faşist yapısından paniğe kapılan O. Aksungur, partisine ve yayınevine kilit vurdurup, Emine hanım dahil tüm parti yöneticilerini ve kendi aile efradını alıp Suriye’ye kaçarlar. Tabi Emine hanımın evindeki bütün Kıvılcımlı emeklerini de kendi zulalarına aktarırlar. Bu emekler 5 yıldan fazla ellerinde kalır. Oradaki yazıların sıkıyönetime kaptırılması, oradan kelle koltukta bir kısmının çıkarılıp F. Fegan’a ulaştırılması film senaryosu gibi bir öyküdür. Onu bırakalım şimdi. Kıvılcımlı’nın evinde kalan ve tamamı küçük boy 3 bavul kadar olduğu söylenen bu yazılar ve emekler 5-6 yıl bu grubun elinde kalmış yani. Orhan Aksungur “Vatan Partisi” ve Tarihsel Maddecilik yayınlarıyla cılız bir faaliyet yürütürler birkaç yıl ve bu grubun yayın işlerini de S. Şaşmaz idare etmektedir. Yani o el yazmalarının tamamına bakma şansı vardır o yıllarda. Oradan Kıvılcımlı’nın “İslam Tarihinin Maddesinin kılıç artıkları kaldı” dediği bölümü kendi zulasına almış olma ihtimali de yüksek kanımca.
1999 yılında Allah-Peygamber-Kitap’ı basarken önce adını “İslam Tarihinin Maddesi” koymaya kalkması da boşuna olmasa gerek. Kitabın içinin incelenmesi ayrı bir çaba konusu tabi. Ancak birbirinin kopyası gibi tamamı da “evrim ve determinizm içeren” Allah’ın isimleri bölümünün sığlığı ile Hz. İbrahim, Semitler, aşağı barbarlık, kurban geleneği gibi bölümlerin derinliği bize bazı ipuçları veriyor aslında.
Sonuç olarak benim kanaatim, Allah-Peygamber-Kitap, Şaşmaz’ın müdahalelerinin olduğu, Kıvılcımlı’nın “İslam Tarihinin Maddesi” çalışmasından kalan notlardır.

Neler olabilir?
Bu yazıyla 21-22 yıl önce yapılmış bir sahtekârlığı, işlenmiş bir ağır suçu anlatmaya çalıştım. Bu sahtekârlığı yapana ve bunu daha ilk gününden bilip de bugüne kadar gizleyip ortak olanlara ne desek, ne yapsak az. Kıvılcımlı ustanın ismini sahtekârlığa alet ederek ona yaşamı boyunca eziyet edenlerin saflarına katılmış oldular. Böylece de affedilmez ağır bir suç işlediler. Sahtekârlığı benimle paylaşan, gerekirse bu konuda tanıklık ederiz, bilgi ve belge de sağlarız diyen arkadaşlara şükran borçluyuz. Geç kalmış olsalar da doğru bir görev yaptılar.

Bundan sonra neler olabilir?
1) S. Şaşmaz ve yeminli müritleri bu konuyu külliyen inkâr edebilirler. O zaman iş, “bu konuda tanık, bilgi ve belge bulabiliriz” diyen arkadaşlara düşecektir. Ama buradan ilan etmekten çekinmeyelim; bu ifşa burada bitmeyecek, teşhir bitene kadar sürecektir.

2) S. Şaşmaz’a körü körüne bağlı olanlar, “işte bakın Şaşmaz nasıl büyük bir teorisyen. Kıvılcımlı’dan ayırt edilemiyor, hatta 21. yüzyılda ondan bile ileri bir teori oluşturmuş diyebilirler. Yani Şaşmaz ve taraftarları bu ifşayı kendi lehlerine kullanmak isteyebilirler. Onlara Şaşmaz’ın bütün sıfatlarının en önüne “sahtekâr” ve “suçlu” ekinin geldiğini hatırlatır geçeriz.

3) Bu ifşamın şimdiye kadar adı geçen kitapları basan gruplarca nasıl karşılanacağı da önemli. Bakalım ne kadar ciddiye alacaklar. Burada sözüm Derleniş Yayınlarına tabi. Sosyal İnsan Yayınları artık cevap oluşturacak yapıda değil.

4) Sonuç olarak kitaplar 20 yıldır okur önünde ve en çok yayılmasını da yazan ve onun grubu değil, bizler yaptık. Dolayısıyla devrimci kamuoyunun tepkisi de önemli. Bu kitaplardan alıntılar yapılmış, araştırmalarda ve tezlerde yararlanılmış. Şimdi herkes bunların sahte imza ile yayınlandığını görmüş olacak.

5) Devrimci kamuoyunun da önemsemez ve umursamaz davranması söz konusu olabilir. En sonunda bu ifşa bir zamanlar S. Şaşmaz’ın yakın çevresinde olan bazı sorumlu arkadaşlar eliyle ve benim aracılığımla yapılıyor. İsteyen inanacak, teşhire katılacak ve bu türden sahtekârlıklara bir daha meydan vermemeye çalışacak ya da herkes kendi yordamınca davranacak.

Selam ve saygılarla…

01.03.2022

Bir Kez Daha Komün Gücü ve APK Üzerine

Tam 1,5 yıldır Kıvılcımlı’nın bütün kitaplarının tanıtımını “Kıvılcımlı Külliyatı” ana başlığı ile tek tek kitapları ele alarak yapmıştık. Gelecek yazımızda tüm bu tanıtımlar hakkında genel ve istatistiki bilgiler paylaşacağız.

Kıvılcımlı’nın eserlerine biraz aşina olan kişilerin hemen anlayabileceği gibi 2 kitaba tanıtımlarımızda yer vermedik. Bunlar 1999 yılında yayınlanan Allah-Peygamber-Kitap ve 2000 yılında yayınlanan Komün Gücü kitaplarıydı. Oysa ben her iki kitabı da 2014 yılında Bilim ve Gelecek Yayınlarından çıkan KIVILCIMLI KÜLLİYATI başlıklı kitabıma almış ve tanıtımlarını yapmıştım.

Ancak 2021 yılında bazı gelişmeler oldu. Bu iki kitabı Kıvılcımlı imzasıyla yayınlamış olan Süleyman Şaşmaz’ın eski çevresinden birileri benimle temas kurarak bazı bilgiler verdiler, tanıklar gösterdiler. Bu bilgilerde S. Şaşmaz’ın açıkça bu kitapları kendisinin yazdığı anlatılıyor ve teyit ediliyordu. Birkaç yönden daha doğrulattıktan sonra bu konunun benim bir yazımla ifşa edilmesine karar verdik.

Bilim ve Gelecek Dergisi’nin 2022 Mart ayı çıkan 215. sayısında “Komün Gücü ve Allah-Peygamber-Kitapları Üzerine Yeni Bir Durum” başlıklı bir yazı benim imzamla yayınlandı. Bu yazıdaki iddia ve görüşleri burada tekrar yazmayacağım. İsteyenler şu linkten açıp okuyabilirler.

Ben bu yazımda dergideki yayından sonra olanları paylaşayım.

Yazımda bu iki kitabın S. Şaşmaz tarafından yazıldığı bizzat Şaşmaz’ın ağzından aktarılıyordu, tanıklı ve ispatlı olarak. Hatta bu konu inkar edilirse belgelemeye de hazır olunduğu yazılmıştı. Yazıyı okuyanlar bilir, okumayanlar da linkten açıp okuyunca göreceklerdir. Öncelikle tüm Kıvılcımlıcı ortamın – başta kendim olmak üzere – bu konuda nasıl yetersiz kaldığımızı da yazmıştım. Son 20 yılda Kıvılcımlı’nın yayınlanmış-yayınlanmamış eserleriyle en çok ilgilenenlerden biri olan ben kendi yanılgımı en başta yazmıştım. Daha sonra da bu kitapları basan 2 yayınevinin yanılgılarını yazıp, onlara bu tartışmalar sonuçlanıncaya kadar kitapları satıştan çekmelerini önermiştim.

Yazıyı uzatmamak için sonraki gelişmelere döneyim. O yazının sonundaki birkaç paragrafı alayım buraya:

“Bundan sonra neler olabilir?

1) S. Şaşmaz ve yeminli müritleri bu konuyu külliyen inkâr edebilirler. O zaman iş, “bu konuda tanık, bilgi ve belge bulabiliriz” diyen arkadaşlara düşecektir. Ama buradan ilan etmekten çekinmeyelim; bu ifşa burada bitmeyecek, teşhir bitene kadar sürecektir.

2) S. Şaşmaz’a körü körüne bağlı olanlar, “işte bakın Şaşmaz nasıl büyük bir teorisyen. Kıvılcımlı’dan ayırt edilemiyor, hatta 21. yüzyılda ondan bile ileri bir teori oluşturmuş diyebilirler. Yani Şaşmaz ve taraftarları bu ifşayı kendi lehlerine kullanmak isteyebilirler. Onlara Şaşmaz’ın bütün sıfatlarının en önüne “sahtekâr” ve “suçlu” ekinin geldiğini hatırlatır geçeriz.

Öyle gözüküyor ki, Kıvılcımlı’nın çilesi daha bitmemiş…

3) Bu ifşamın şimdiye kadar adı geçen kitapları basan gruplarca nasıl karşılanacağı da önemli. Bakalım ne kadar ciddiye alacaklar. Burada sözüm Derleniş Yayınlarına tabi. Sosyal İnsan Yayınları artık cevap oluşturacak yapıda değil.

4) Sonuç olarak kitaplar 20 yıldır okur önünde ve en çok yayılmasını da yazan ve onun grubu değil, bizler yaptık. Dolayısıyla devrimci kamuoyunun tepkisi de önemli. Bu kitaplardan alıntılar yapılmış, araştırmalarda ve tezlerde yararlanılmış. Şimdi herkes bunların sahte imza ile yayınlandığını görmüş olacak.

5) Devrimci kamuoyunun da önemsemez ve umursamaz davranması söz konusu olabilir. En sonunda bu ifşa bir zamanlar S. Şaşmaz’ın yakın çevresinde olan bazı sorumlu arkadaşlar eliyle ve benim aracılığımla yapılıyor. İsteyen inanacak, teşhire katılacak ve bu türden sahtekârlıklara bir daha meydan vermemeye çalışacak ya da herkes kendi yordamınca davranacak.”

Evet, yazımızı bitirirken bunları maddelemişiz. Şimdi ilk yayının üzerinden 2,5 ay geçtikten sonra neler olmuş, onlara da yine maddeleyerek bakalım.

İlk iki maddeyi Süleyman Şaşmaz ve ona körü körüne bağlı kalan birkaç kişiye ayırmıştık. Onların ya inkar edeceklerini ya da bu kitapları Süleyman Şaşmaz’ın ne kadar büyük teorisyen olduğunun ispatıymış gibi savunacaklarını öngörmüştük. Yine yanıldık; duvar gibi susmayı tercih ettiler. Sanki bu yazı hiç yazılmamış, “sahtekar” ve “suçlu” denmemiş gibi yaptılar. Bunu bir tür ikrar (kabullenme) sayabiliriz.

Sonraki maddeyi, bu kitapları tekrar basan 2 yayınevine ayırmışız ve onlara eleştiri ve önerilerde bulunmuşuz. Bu iki yayınevinden Derleniş Yayınları, kendileri dışında yapılan her şeyi görmeme ya da küçümseme tavrıyla hiçbir tepki vermediler. Bakalım bu konu belgelendiği zaman ne diyecekler. Diğer yayınevi ise benim kurucularından olduğum ve 5,5 yıl yönetip 60 kadar kitap bastığım Sosyal İnsan Yayınları idi. Benim ayrılmamdan sonra 11 yılda basılan 2-3 kitaptan biriydi Komün Gücü. Üstelik yazımda değindiğim gibi metni gözden geçirerek yayına hazırlayan da bendim ama basmamıştık. Sosyal İnsan Yayınları için “artık cevap oluşturacak yapıda değil” demiştim. Orada yanılmadım işte. Yayınevinin asıl sahibi değil de satış görevlisi gibi dolaşan bir müptezel, sosyal medyada bana ağır hakaret ettiğini sandığı 2 cümle yazabildi. Böylece ne teorice ne de karakterce yetemeyeceği bir konuda “görevini” yapmış saydı kendini.

Daha sonraki maddelerde devrimci kamuoyunun duyarlılığına seslenmişiz. Çok umutlu olmadığımızı da belirterek tabi. Dergide yayınlanan yazıyı paylaşan, tartışmaya çalışan birkaç kişi dışında önemli bir tepki göremedik ne yazık ki. “Ben yayınlandığından beri bu kitabın Kıvılcımlı’ya ait olmadığını söylüyordum” deyip de tek satır yazı yazmayanları da biz ciddiye almadık.

SONUÇ OLARAK

Şimdiye kadar yayınlanmış bütün Kıvılcımlı kitaplarının orijinalleri hep ulaşılacak durumda. Yayınlanmış, yayınlanmamış bütün eserlerin orijinalleri Hollanda’daki arşivde ve herkesin artık dijital olarak da ulaşabileceği bir durumda. Mesela ben 2011 sonrasında yayınladığım 4-5 kitabın orijinallerini herkese sunabilirim. Ancak bu iki kitabın orijinalleri kimsede ve hiçbir yerde olmadığı gibi gören bilen de yok. 1999 ve 2000 yılında aniden çıkmışlar ortaya ve bütün ısrarlara rağmen orijinaller gösterilememiş. Şimdi ortada “bu kitapları ben yazdım, yıllardır yok sayılmanın intikamını da böylece almış oldum camiadan” gibi itirafları var Şaşmaz’ın. Bu durumda, ilgili herkesi bu konuyu tartışmaya ve sonuca götürmeye katkıda bulunmaya çağırıyorum.

Şaşmaz ve çevresinin bu konuyu susuşa getirerek sahtekarlığı gizlemeye çalışması beyhude bir çabadır. Şaşmazcıdan da daha Şaşmazcı durumuna düşmek pahasına konunun tartışılmasını önlemeye çalışan görevlilerin katkısı da konuyu kapatmaya yetmez. Eninde sonunda bu sahtekarlık belgelenecek ve doğruya ulaşılacaktır.

Devrimci kamuoyunun gündemine tekrar sunuyorum ve ısrarla devam edeceğim.

10.06.2022

Alıntıları yaptığım bazı sayfaların fotoğrafları.