EMİN KARACA’NIN KALEMİNDEN DR. HİKMET – NAZIM HİKMET İLİŞKİ VE ÇELİŞKİLERİ

12 Ocak 2021 tarihinde kaybettiğimiz kıymetli yazar ağabeyimiz Emin Karaca’yı 17-18 Ocak 2013 tarihinde yapılan “Dr. Hikmet Kıvılcımlı Sempozyumu”na yazılı olarak yolladığı DOKTOR HİKMET KIVILCIMLI’NIN NÂZIM HİKMET’LE İLİŞKİLERİ ve ÇELİŞKİLERİ başlıklı bildirisini yayımlayarak anıyoruz.

17-18 Ocak 2013 tarihinde Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin Sedat Hakkı Eldem Oditoryumu’nda yapılan “sempozyum”a 30’u aşkın sözlü ve yazılı bildiri sunulmuş. Bu bildiriler yine Ocak 2013 tarihinde Köksüz Yayınları tarafından bir kitap halinde toplanıp yayımlanmış.

“Sempozyum”a katılmadığımız için Emin Karaca’nın aşağıda yayımladığımız bildirisinin okunup okunmadığını bilmiyoruz. Ancak kitapta yayımlanan 30 bildiri içinde bu bildiri olmadığı gibi, kitabın sunuş yazılarında da sözü geçmiyor.

Uzun yıllardır tartışma konusu yapılan Dr. Hikmet – Nazım Hikmet ilişki ve çelişkilerini ayrıntılarıyla inceleyen ve daha önce yayımlanmamış olan bu bildiriyi bizlere ulaştıran Aydemir Güler’e teşekkürlerimizle bildiriyi sizlere sunuyoruz.

Ahmet Kale – Göksal Caner Malatya

DOKTOR HİKMET KIVILCIMLI’NIN NÂZIM HİKMET’LE İLİŞKİLERİ VE ÇELİŞKİLERİ -EMİN KARACA

İzmir’de katılacağım bir etkinlikle çakıştığından, “Doktor Hikmet Kıvılcımlı Sempozyumu”nda fiilen bulunamıyorum. Hazırladığım tebliği; kadîm, devrimci arkadaşım Necmi Kaymakçı sizlere iletecektir. Sempozyumun başarılı geçmesini diler, hepinize devrimci selamlarını sunarım.

Doktor Hikmet Kıvılcımlı ile Nâzım Hikmet, birbirlerini, 1925’te Türkiye Komünist Partisi’nin Akaretler Kongresi’nde tanıdı. Nâzım Hikmet Kongre’ye KUTV delegesi olarak katılmıştı. Doktor Hikmet Kıvılcımlı ise, henüz daha genç bir Tıbbiye öğrencisiydi, Kongre’ye “Aydınlık” delegesi olarak katılmıştı. Kongre öncesinde de birkaç kez Aydınlık’ta görüşmüşlükleri olmuştu. Kongre’den hemen kısa süre sonra Takrir-i Sükun Kanunu’nun ardından hepsi bir yerlere dağıldığından, doğru dürüst bir araya gelip görüşüp konuşma imkanlarını yıllarca bulamadılar.

Bilindiği gibi Doktor Hikmet Kıvılcımlı; Tıbbiyelilerle birlikte Ankara İstiklâl Mahkemesi’nce tutuklanıp yargılandı ve 10 yıl kürek cezasına mahkum edildi. Nâzım Hikmet ise kaçıp kurtulmuştu terör mahkemesinin elinden. 1925’in Ağustos başlarında haklarında karar verildiğinde, İstiklâl Mahkemesi onu gıyaben (yokluğunda) 15 yıl kürek cezasına mahkum etmişti. Nâzım Hikmet, bir süre İzmir’de gizlendikten sonra tekrar “Yukarı” (Sovyetler Birliği)ya gitmişti.

Doktor Hikmet Kıvılcımlı, Ankara’da cezaevinde yatarken, ertesi yıl, yani 1926 Mayısı’nda Şefik Hüsnü’nün Viyana’da topladığı Konferansa Nâzım Hikmet, Moskova’dan delege olarak katıldı.

1927 Tevkifatı’nda da Moskova’da olduğu için gene gıyaben (yokluğunda) mahkum edilmişti.

1929 Tevkifatı’nda ise Nâzım Hikmet; “kovuşturmaya yer olmadığı” kararıyla davanın dışında tutulmuştu.

Türkiye Komünist Partisi’nin 1932 Halıcıoğlu Kongresi yapıldığında; Doktor Hikmet Kıvılcımlı Elazığ hapishanesinde yatıyordu, Nâzım Hikmet ise Kongre kararına göre MK’den ve Partisi’nden kovulmuş bir komünist olarak dışarıdaydı. Bir süre sonra, yani 1933 Martı’nda kendi grubuyla birlikte (Muhalif TKP) tutuklanmış, olay yeri Bursa olduğu için orada yargılanmaya başlamıştı. Doktor Hikmet Kıvılcımlı; 10’ncu Yıl Affı’yla 29 Ekim 1933’te Elazığ Cezaevi’nden çıktığında Nâzım Hikmet, Bursa Hapishanesi’nde hâlâ yatıyordu. Bu tutuklama ve mahkumiyetten, ertesi yıl, yani 1934 Ağustosu’nda kurtulabilmişti.

Nâzım Hikmet’le Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın şöyle dört başı mamur karşılaşmaları ancak 1935 yılının 1 Mayıs’ında mümkün olabildi. İkisini de öteki müseccel komünistlerle birlikte, her yıl olduğu gibi, 1 Mayıs arifesinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün müteferrikasına kapatmışlardı.

Yıllar sonra, bu karşılaşmalarında zorunlu olarak birkaç gün bir arada kalışları sırasındaki ilişki ve çelişkilerini Doktor Hikmet Kıvılcımlı, 12 Mart 1971 Darbesi’nden kaçarken yazdığı anılarında şöyle anlatacaktı:

“Müteferrika’daki bu karşılaşmamızda; beni, Hasan (Hasan Ali Ediz) ve Vasıf’la (Eczacı Vasıf Onat-Tokuzlu) “Partinin Triumvirası” saydığından Şefik’le (Şefik Hüsnü Değmer) Hasan’ın (Hasan Ali Ediz) kendisini nasıl haksız yere Parti’den attıklarını yana yakıla anlattı. Müteferrika’nın pis helasına uzanan çamurlu, dar koridorda onu acıyarak dinledim:

Gizli matbaayı Parti’ye vermemiş.

Almaya gelen sarhoşmuş.

Israr edilmiş.

Güveni kaçmış.

Ara açılmış…

— Bak şimdi Nâzım, dedim. Ben bu işin ayrıntılarını bilmiyorum. Senin anlattıklarını dinleyince ne hükme varılır? Parti disiplinine uymamakla, disiplinsiz duruma düşmüşsün. Belki sana şahsen düşmanlar. Ancak sen onların ellerine koz vermişsin. Vereydin matbaayı.

— Kör kütük sarhoşa mı?

— Canım bilmiyorum. Parti emriyle gelmiş ya.

— Nasıl teslim ederim zil zurna sarhoşa?

— Belki sarhoş görünüyordu.

— Hayır, leş kokuyordu.

— Haklı olabilirsin. Vermem diyeceğine, usulü ile haber yollardın. Oysa sen, sonra yapılan ısrarları da dinlememişsin. Kendin söylüyorsun.

— Sıtkım sıyrıldı bunlardan.

— İyi ama, işte o primitivizmdir. Parti içinde fraksiyondur. Enternasyonal ölçüde fraksiyonculuğa karşı ne yaman savaş güdüldüğü, bilinen şey.

— Sen de mi beni mahkum ediyorsun?

— Ben seni mahkum etmiyorum. Parti demek, biçim demektir. Sen özde haklı bile olsan, biçimi çiğnedin mi, eloğlu yakana yapışır.

Nâzım gene aynı konuyu başka başka versiyonlarla tekrarlıyordu:

— Nâzım, dedim. Sen lider şöhreti mi istiyorsun?

— Vallaha, billaha, hayır. Hiçbir şeyde gözüm yok. Bir yol bende lider vasfı arama. Çabuk heyecanlanıyorum. Serinkanlılığım nerde!

— Şair olarak epey anılıyorsun (O zaman… Demek Parti’den atılınca, Nâzım’ın şiirleri plaklara alınıp satılmaya başlamıştı.) Bu işi herkesten iyi yaptığına göre, şairlikle yetinemez misin?

— Yetinirim. Şeflikte, liderlikte gözüm varsa kör olayım.

— Öyleyse neyi paylaşamadınız?

— Hiç. Bilmem ki. Şefik Hüsnü bana taktı. Hasan (Hasan Ali Ediz) dersen onu bilirsin.

— Bilirim. Ona ne diye koz verdin?

— Sarhoşu mahsus yolladı.

— Sen de bastın.

O, gülüyor mu, kızıyor mu, alay mı ediyor, ciddi mi belli olmayan ince, sitemli bakışı ile beni süzdü.

— Doğru, dedi, bastım. Zaten beni herkes böyle bastırır. Ben enayinin biriyim.

— Yok canım. Bırak o duygu parçalamayı. Şiirlerine sakla. Bana sordun; ben de senden aldığım bilgiye göre objektif olarak düşündüğümü söyledim. Haklı görseydim onu da saklamazdım. Biliyorsun, yahut bilmezsin, hatır için adam kayırmam da, kınamam da.

Nâzım’da gene o süzüş ve süzülüş. Böyle baktı mı, söylediğinden bambaşka şeyler düşündüğü, çoğu karşısındakini atlattığı yahut bir oyuna getirmek istediği anlaşılırdı. Satrançta bu hâli daha belli olurdu.

— Şimdi ben ne yapayım, dedi. Sen benim yerimde olsan ne yapardın?

Uzun boylu düşünmedim. O zamanki Parti anlayışını açıkladım:

— Sen Troçkistmişsin!

— Yalan!

Bunu öylesine çabuk, hazır ve hemen söylemişti ki, insan şüpheye düşerdi. Kaç defa yüzde yüz doğru olduğunu bildiğim şeyi, Nâzım hep böyle keskin bir ‘Yalan!’ patlatarak, üstünden atıverirdi.

— Belki sana yalan geliyor ama, Böcür (Hasan Ali Ediz) yazılı belgelerin ele geçtiğini ve Komintern’e gönderildiğini öne sürüyor. Komintern tasdik etmiş.

— Katiyyen yalan.

Böcür’ün (Hasan Ali Ediz) ayak üstünde dokuz yalan kıvırdığını biliyordum. Ancak, o sırada Türkiye’de Büyükada misafiri Troçki’den epey kalıntılar dolaştığı ortadaydı. Heyecan çatlatma ve nutuk çekme bakımından, Nâzım’ın anadan doğma Troçki mizacı vardı. Troçki’nin hangi ideolojiyi nasıl beslediğini, belki Nâzım incelememişti. Şair olarak eğilimi Troçkizm’e yatkındı. Böcürgilin onu bu zayıf noktasından vurduğu muhakkaktı. O, boyuna tekrarlıyordu:

— Sen benim yerimde olsan ne yapardın Hikmet?

— Ben senin yerinde mi olsam?

— Olmazsın ya. Sen Triumvira’dansın.

— Arkadaşlık hemen ‘Üçler Egemenliği’ diye yorumlanmamalı.

— Üçünüzün demir gibi birbirinize bağlı olduğunu biliyorum.

— Nereden öğrendin?

— Onlardan. Yanlış mı?

— Niçin yanlış olsun? Parti içinde bütün üyeler demir disiplinle birbirlerine bağlıdırlar.

— Üçünüzünki başka. Su sızdırmıyorsunuz.

— Ayrı bir fraksiyon yapacaksın neredeyse bizi.

— Eh. Onu demedim ya.

— Sen, fraksiyon kumpaslarına fazla bel bağlamışa benziyorsun Nâzım. Bende öyle bir tohum arama. Sana da tavsiye etmem. Bak başına neler geldi…

Nâzım şairane bir göğüs geçirdi.

— Ben fraksiyon yapmadım. Ama, öylesine getirdiler.

— Kimlerle yapmadın?

— Hiç kimseyle.

Oysa müteferrikada Nâzım’ın kimlerle lokmasının ayrı gitmediğini görüyordum: Hamdi Şamilof – Musolini Ahmet.

Musolini Ahmet’in polis olduğu ısrarla söyleniyordu. Kendisine ‘Musolini’ diyenleri mahkemeye vermişti. (Adliye’ye.) Şamilof’un ise, 1927 Tevkifatı’nda berbat bir durumu oldu. Dayak yedi. Çok şey söyledi.

Nâzım müteferrikada birkaç kez daha; “Sen benim yerimde olsan ne yapardın? Seni hiç yoktan atsalar” deyip durdu.

Troçki’nin kendisinin bilmediği “Troçkizm”i, Nâzım’ın kabul etmesi de, inkâr etmesi de saçma olurdu. Bu kanımla, Nâzım’ın Parti’de kalmasını pek yararlı bulmamakla birlikte, Parti’den atılma trajedisini beyannamelerle “Millete” (beyannameyi okuyacak birkaç yüz işçi ve aydına) yaymanın da pek yararlı olacağına inanmıyordum. Kimse bundan bir şey anlamayacaktı. Nâzım da belki yok yere tükenecekti.

Başka “Komünist Şair” henüz piyasaya sürülmediğine göre, Nâzım’ı harcamanın enerji ekonomisi sağlamayacağını biliyordum.

— Sen şairliğine devam et Nâzım, dedim. Şiirinde fazla saçmalamadığın sürece davaya yararlı olursun.

— Değil mi? Ne istiyorsunuz benden? Bırakın çalışayım.

— Senden bir şey isteyen yok Nâzım. Senin uğradığın çaprazlığı yeni öğrendim. Değer mi, değmez mi, ikinci mesele. Şiirlerin bir işe yaradıkça, birkaç aydını “lâl’ü epkem” bırakmakla da kalsa, senden yararlanmalıyız.

Şair coşkunca haykırdı:

— Değil mi ya canım. Ben de onu söylüyorum. “Beni kullanın” yahu. Neden kullanmayasınız? Beni kullanın.

— Aksini söylemedim. Ne var ki, sen de, aşırı hayallerini nankör pratik faaliyette, Parti gidişinin üstüne çıkarmak hevesinden cay.

— Namussuzum öyle bir iddiam yok.

— İnanmak isterdim. Ne yazık ki elinde değil senin de. Kendini tutamıyorsun demek.

— Ne yapıyorum?

— Canım, onu sen daha iyi bilirsin. Gizli matbaayı ne yaptın?

— Ziyan oldu gitti. Bir polis baskınında…

— Demek öyle… Bu çeşit ziyanlıklara meydan vermemek daha iyi olmaz mıydı? Şair adamsın. Hiç değilse. Daha önemli işler düşünceye dek, öyle kal. Karıştırma ortalığı.

— Ben mi karıştırmışım?

— Sen de karıştırma, başka kimse de karıştırmasın. Bu durumu işbölümü say. Zamanla haklı haksız belli olur. Sürtüşmeler düşmandan başkasına yaramıyor.

— Ama benim kovulmama bir çare göstermiyorsun.

— Göstermek istemiyorum sanma. Meseleni derinliğine incelemeden, ağızdan kapma laflarla hüküm veremem. Ayrıca, her işin formalitesi küçümsenemez. Sana ben ezbere hiçbir şey vaat edemem. Yalnız, Türkiye’de taktik bakımdan legal faaliyet ağlanacak derecede cılız. Onu diriltmek için yeni parolalar ve biçimler bulunacak. Senin de legal faaliyette bir yerin olmalıdır bence.

— Parti üyesi olmadan mı?

— Bu noktada duygululuğunu anlıyorum. Yetmez. Realist olmalı.

— Ben realist olarak ne yapabilirim?

— Madem Türkiye ölçüsünde Parti dışı edilmişsin. Şimdilik sabredeceksin. Kahrı sineye çekerek işine bakacaksın.

— Ben o denli derviş olamıyorum.

— Olamazsan, gerçek durum belli. Dünyada bir tek “Parti” var: “III. Enternasyonal”. Her Parti onun seksiyonu, şubesi. Bu şartlar altında bir şubenin kararı haksızsa, merkeze itiraz edilir.

— Nasıl edeyim? Bütün yollar falan filan…falan filanın elinde. Tıkalı yani.

— Ama III. Enternasyonal’in yeri belli.

— Yerini biliyorum. Yolu yok.

— Yolu da olur. Sen bildiğin yere gider, şikayetini yapar, davanı güdersin.

— Hikmet, sen çok… nasıl diyeyim, safsın, dersem kızma.

— Ben ne isem oyum Nâzım. Bildiğim tek şey: Ağır ceza mahkemesi bir hüküm verdi mi, temyiz edilir. Senin temyiz katın III. Enternasyonal. Git hakkını ara.

— Nasıl gideyim?

— Bayağı. Herkesin gittiği gibi.

— Kaç defa denedim. Daha kayığa binmeden yakalandık.

— Kimler tutuyordu kayığı?

— Hamdi ile Ahmet…

Elimde olmayarak gülümsedim. Şair kuşkuyla yüzüme baktı:

— Onlara güvenirim.

— Her seferinde de yakalanırlar, ha?

— Olmayınca ne yapılır?

Boşuna uzamıştı konu:

— Nâzım, oğlum, dedim. Bırak şakayı. Senin yerinde olsam ne yapacağımı sordun. Ben senin yerinde olsam: Kayık tutamadım… Denize atlar, yüze yüze geçer giderdim. Anladın mı?

— Anladım… Yalnız gitmek de ayrı problem.

— Korkuyorsun gitmekten.

— Korkuyorum, doğru.

— Bunu açık söylesene. Neden korkuyorsun?

Nâzım, duraladı. Etrafına bakındı. Kızardı, kızardı. Ağzından kaçırdı:

— Beni öldürürler Hikmet orada!

Hiç beklemiyordum bu itirafı.

— Hadi canım sen de… ettim. Başka öldürecek adam mı bulamadılar.

— Vallahi öldürürler sağ komazlar.

“Kim?” diye soracaktım. Vazgeçtim. Karşılığım Nâzım’ın hiç beklemediği oldu:

— Öldürürlerse öldürsünler. Manen ölmektense… Öldürenler düşünsün.

— Yoo! O kadar uzun boylu değil… diyerek Nâzım yanımdan kaçtı.”

Doktor Hikmet Kıvılcımlı ile Nâzım Hikmet’in ilişkileri ve çelişkileri İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün Müteferrikası’ndaki bu zorunlu buluşmalarından sonra da yoğunlaşarak sürdü gitti.

Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın aynı yıl, yani 1935’te kurup faaliyete geçirdiği “Marksizm Bibliyoteği”nin yayımladığı kitaplardan biri; “İnkılâpçı Münevver Nedir? Henri Barbüs” idi. Bu vesileyle Nâzım Hikmet’le aralarında bir çatışma, bir anlaşmazlık daha çıktı:

“Gözleri-kendi deyimi ile- onanizmden iyi görmez olan, Almanya’da işçilik yapmış Galip’ten bir mektup geldi. “Bizim Henri Barbüsümüz sensin” gibilerden övmeler yazmış. Yadırgadım. Bana uğramak istediğini de bildiriyordu.

Çok geçmedi.

Bir akşam Nâzım’la çıkageldiler.

Nâzım fena halde üzgündü:

— Bana polis demişsin. Bunu ya ispat edersin, yahut sözünü bu işçi arkadaş önünde geri alırsın, diyordu.

Öyle bir şeyin nereden çıktığını anlayamadım.

— Kim söyledi?

— Ben duydum.

Kimden işittiğini de saklar. Acep “İnkılâpçı Münevver”de Nâzım adını da anarak yaptığım sert eleştirilere sapa yoldan karşılık mı vermeyi kurmuştu?

— Nâzım, dedim. Senin polis olduğun kanısında değilim. Öyle bir kanım yokken ise, varmış gibi gözüküp, o lafı kullanmama imkan yok. Ya bir uydurmadır, yahut yanlış anlama.

Nâzım “gaz tenekesi” gürültüleri çıkararak, eğer Parti’den Troçkist diye atıldıysa, ona bir de polis suçlamasının yapılmasındaki kötü niyeti yerden yere çalıyordu.

— Oğlum, dedim. Kimseden korkmadığımı bilirsin. Senin polisliğine inansam, onu da arkandan değil, yüzüne karşı bağırmakta sakınca görmem. Niye direniyorsun? Başka bir maksadın varsa, buyur, onu açıkça koy!

Nâzım daha bir hayli höykürüp, yüklük kadar ufacık yatak odamın tavanını sesle deldikten sonra, sözünü bağladı:

— Senden bunu beklemezdim.

— İyi ama yok öyle bir şey. Kim işitmiş?

Nâzım, miyop Galip’e döndü:

— Söyle kardeşim, sen işitmedin mi?

Galip, işe alınmak için, vakitsiz ağarmış saçlarını hep ustura ile kökünden tıraş ettiği dazlak kafasını biraz kaşıdı:

— Polis değil ama, ona benzer bir laf olacak, dedi.

— Ne?

— Bizim dilimiz dönmez. Alafranga laf.

— Bir ucunu olsun anamaz mısın?

Galip, gene başını kaşıdı:

— Kasyon, masyon… dedi.

— Nasıl kasyon?

— Hah aklıma geldi: Provokasyon olacak.

Nâzım’a baktım:

— Provokasyon demişim, demek.

— O da polis değil mi?

— Yerine göre polis de provokasyon yapar, polis olmayan da. Fransızca’yı benden öğrenecek değilsin Nâzım.

— Ben ne provokasyonu yapmışım peki?

— Sen mi ayol, önce neye provokasyon dediğimizi göz önüne getirelim.

— Provokasyon diplomasisi.

— Halt etmişsin sen. Diplomasi yanımdan geçmez. Bizim bildiğimiz: Organ içinde geçenleri, karar almaksızın, organ dışına sızdırmak bir provokasyon yapmaktır. Sen bunu yaptın mı?

— Yapmam.

— Haydi efendim, sen ne yaptığını bilmiyorsun öyleyse. Şairlik huylarınla her yaptığın bir provokasyona çıkmıyor mu sanıyorsun?

— Ne yapmışım?

— Canım, senin kendi anlattığın: Parti ile aranda geçen “sarhoş” hikayesi bir provokasyon değil mi? Provokasyonun Türkçesi “kışkırtma”dır. Sen o davranışınla neleri kışkırttığını benden iyi biliyorsun.

— Ya onların bana yaptıkları?

— Senden söz ediyoruz şimdi. Ona bakarsan senin her halin bir provokasyon. Kışkırtıcısın.

— Bu benim polis olduğumu mu gösterir?

— Deminden beri söylediklerimi anlamazlıktan gelme. Senden korkacak değilim. Polis olup olmadığını bilmiyorum. Bilmediğim şeyi iddia edemem. Ancak organlar içinde geçen şeyleri dışarı sızdırdığın bir gerçektir. Buna ise bizim dilde provokasyon derler, Ağam!

Galip araya girdi:

— Canım, işte ben de bilmiyordum. Provokasyon polislik değilmiş. Biz kaba işçiler karıştırmış olacağız.

— Şunu da söyleyeyim dedim. Ben provokasyonu polislikle karıştırmam. O kadarlık dilden anlarım. Ancak, gizli bir Parti terör içinde çırpınırken, yapılan her organ dışına olay kaçırmak, her provokasyon polise yarar mı? Yarar.

— Demek biz polise yarıyoruz?

— Polise yaramak için insanın mutlaka müdüriyet emrinde olması, kıçına tabanca, omzuna üniforma takıp maaş alması gerekmez Nâzım. Sen de o kadarcığını bilirsin. Senin maaşlı polis olacağını düşünemiyorum. Bu senin ölümün, intiharın olur. Yaşamanı, İşçi Sınıfına yaramanı isterim. Ne var ki, başkalarından ve senden kulağımla dinlediklerim, provokasyondan yakanı kurtaramadığını açıklıyor. Onları yapma. Kendini de, bizi de üzme. Son sözüm bu. Polis olduğuna inanmıyorum. Polise yarayacak taşkınlıklar, aykırılıklar yapabilirsin.

Nâzım geldiğinden içerlemiş olarak gitti. Arkasından üzüldüm. Mizacı onu taşırıyor, ama ben ne yapabilirim? Her şeyi, her yerde uluorta yayıyor. Bir yol çıkmaza girdi.”

Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın Marksizm Bibliyoteği’nden 1936’da yayımladığı kitaplarından biri de; “Marksizm Kalpazanları Kimlerdir? Tip No: 1: Kerim Sadi” idi. Bunun “Psödo Marksizmin Tarihi Kökleri” başlıklı ilk bölümünün bir yerinde şöyle bir paragraf yer alıyordu:

“Türkiye’deki Marksist harekete sürtünüp geçen tipler arasında, bir de Nâzım Hikmet gibileri vardır. Bunlar burjuva toplumundaki kimliklerini, konumlarını, Marksizm kılığına bürünerek elde ettiklerinden, bu kılıktan bir türlü ayrılamazlar. Şair Nâzım Hikmet’in şiirlerle vermek istediği ‘sözde Marksist’ şekli, eğreti bir gömlek gibi soyup atınız: Altından, Babıâli kaldırımlarında her dakika rastladığımız bir küçük burjuva şairliği fırlayıp çıkacaktır. İşte Nâzım’ın bazı radikal ‘Marksist’ terimlerle sahnede görünmek isteyişi, hep o ‘edebî kimliği’ni maskeleyerek mistikleştirmek ve korumak kaygısındandır. Bu tipler, muhakkak ki, Marksizme herkesten daha zararlıdırlar. Bir zamanlar ateşli komünist geçinen Şevket Süreyya, Vedat Nedim, Ahmet Cevat ve ilh… gibilerinden söz bile etmek istemiyoruz.”

Türkiye Komünist Hareketi’nin tarihindeki bir çatışmayı, Nâzım Hikmet’le Doktor Hikmet Kıvılcımlı arasında kişisel bir kavga gibi anlayıp algıyanlar, sonraki yıllarda ikide bir bu paragrafı ileri sürerek Kıvılcımlı’nın Nâzım Hikmet’i canı öyle istediği için karaladığını sanmayı sürdürdüler. Nâzım Hikmet’le ilgili yukarıdaki iddiaları nasıl engellemeye çalıştığını, sözünü ettiğimiz anılarında Kıvılcımlı şöyle anlatır:

“Bir de ‘Marksizm Kalpazanları Kimlerdir?’ kitabımda geçen birkaç cümlelik paragraf üzerine Nâzım köpürmüştü. Orada Nâzım’ın burjuva sosyetesindeki durumuna iki sözcükle dokunuluyordu.

Kitapta sırf Kerim Sadi eleştiriliyordu. Parti’den, Şevket Süreyya ve Nâzım Hikmet için niye susulduğu soruldu. Konuların ayrılığını bilirdim. Yoksa, ‘Kadro’nun Kadrosu’ diye yazdığım uzun eleştiride, Şevket kalpazanı yerine oturtmuştum. Şimdilik zihinleri karıştıran Kerim Sadi idi. Onu temizlemek aktüalite idi. Gerekirse gerekçeli ‘Kadro’nun Kadrosu’ yayımlanırdı.

Nâzım’a gelince, onun hakkındaki fikrimi herkes biliyordu. Şairdi. Pişmandı. Üzgündü. Bir tolerans payı bırakmakta yarar olabilirdi.

Israr edilmiş: ‘Hiç değilse bu iki adam için birer satır konulsun’. Bibliyoteğe yeni kattığım Böcürgil (Hasan Ali Ediz’le Eczacı Vasıf Onat-Tokuzlu) de o kanıdaydılar. Bir oyum vardı, formelman. Çoğunluğa uymamak harcım değildi.

Bu tartışma sırasında Böcür (Hasan Ali Ediz) hemen kalemi eline aldı. Kitapta Şevket’le Nâzım adlarının geçtiği iki üç satırı döktürüp önüme koydu. Yazıdaki kanı, kelimesi kelimesine benim söylediklerimdi. Böcür (Hasan Ali Ediz) onları almış, kendi kârihasındanmışçasına önüme sürüyordu.

Kara Vasıf:

— Madem arkadaşlar illa ki istiyorlar, bizce de aykırı değil. Koy bu iki satırı kitabına, ne zararı var?

— Biri: Gerekçesiz yarım kalıyor. Yarım işi sevmem. Ötekisi: Nâzım ‘beni kullanın’ diye, -ikiyüzlüce de olsa- başvurup duruyor. Bir mola deneyelim… Düzelirse, yazılı hükmü kaldırmak güç olur.

— Sen hâlâ Nâzım’ın düzelebileceğini umuyor musun?

— Ummak istiyorum.

— Biz Nâzım’ı senden çok iyi tanırız. Merak etme. Düzelmez. Kamuoyunda kendisini bizdenmişçesine göstermesinin önüne geçmeli. Parti de bunu istiyor.

Disiplin disiplindir. Koydum, ‘Marksizm Kalpazanları Kimlerdir?’in içine o birkaç satırı. Düşünceme aykırı değildi. Taktik bakımdan durdurmak istemiştim.”

1936’da Nâzım Hikmet’le ilgili bu işgüzarlığı yapan ne Hasan Ali Ediz ne de Eczacı Vasıf kalmıştı 1938’den sonra Türkiye Komünist Hareketi’nde… Onun için işin aslını bilmeyen ve öğrenmek de istemeyen Nâzımcılar ikide bir Doktor Hikmet Kıvılcımlı’ya kızarlar yukarıdaki paragraf yüzünden…

İki Hikmet arasında bir olay daha…

Nâzım Hikmet’le Doktor Hikmet Kıvılcımlı, 1936’nın son günlerindeki bir tutuklamada aynı kelepçeye vurulurlar.

26 Aralık 1936 tarihli Cumhuriyet gazetesinin 1’nci sayfasından “Tahrikat yapan komünistler”in gözaltına alındığı duyurulurken, Nâzım Hikmet’in de nezaret altına alındığı haberi veriliyordu. Aynı gazetenin 30 Aralık 1936 tarihli nüshasında nezaret altına alınan komünistlerin 20 kişi olduğu duyuruluyordu. Aynı gazetenin 1 Ocak 1937 tarihli nüshasının 5’nci sayfasında da, Komünistlik tahrikatı yapan komünistlerin tevkif edildikleri haber veriliyor, haberin hemen yanında da Nâzım Hikmet’le Doktor Hikmet’in birbirlerine kelepçelenmiş iki sütuna resimleri yer alıyordu ve lejandı şöyleydi:

“Maznunlardan Nâzım Hikmet ve Doktor Hikmet tevkifhaneye giderlerken…”

Doktor Hikmet Kıvılcımlı, bu olayı anılarında şöyle anlatıyordu:

“Gel zaman git zaman, Süreyya Paşa Tekstil Fabrikası grevi oldu. Bir manyak işçi, artık polis kışkırtmasıyla mıdır bilmiyorum. Nâzım’a da uğramış. Akıl sormuş. Kendisine çok güvendiğim Bastoncu (Fevzi Güçiz) da, hücresinin bir çatlağı önünde ve kemik veremi bacağına rağmen uğradığı işkence altında beni ‘tanıdığını söylemek zorunda kalmış. O da yetmiş.

Paldır küldür tevkif edildik. Adliye’nin kapı altında Nâzım’la aynı suçtan buluştuk.

— Ee Hikmet, dedi. Görüyorsun ya, Polisle aynı davadan içeriye düştün.

— Ulan gene saçmalama. Nedir bu mesele?

— Hiç. Biri geldi. Senin kitaptan bir cümleyi anlamamış, bana sordu. Gitti. Meğer gizli örgüttenmiş. Beni de yakaladılar. Ya sen?

— Ben hiçbir şey bilmiyorum.

Az sonra birer ikişer grevciler, Nâzım’a lügat soran kavruk çocuk, bizim aksak Bastoncu getirildiler. Kimi Nâzım’dan bir şiir okumuş, kiminde benim kitapçıklardan çıkmış.

Bastoncu yakınıyor:

— Nereden sizin adınızı ağzıma aldım. Bir şey de demedim ya. Maksadım oyalamaktı. Hem size oldu, hem bize.

— İnsan insanı tanır, dedim. Başka bir konuşmamız yok ya?

— Yok.

— Aldırma. Geçer.

— Bütün bıyıklarımı yoldular. Çok gaddar herifler. Ona yanmıyorum. Kütüphane ne olacak? Siz içeriye girince Marksizm Bibliyoteği yayın yapamayacak.

— Hele canını sıkma yoldaş. Kurtuluruz.

— İyi ama, durup dururken sizi tevkif etmeleri! Buna da benim bir ‘tanırım’ sözüm neden.

— Olur böyle şeyler. Maksatları o yayınlara ket vurmak. Çıkarsak devam ederiz.

Leş kokan, ışıksız, havasız, daracık Kapıaltı, hırsız, sahtekâr, katillerle hıncahınç dolu. Boğuluyoruz. Geç vakit ‘Sevkiyat’ başladı. En sona bizi, ‘Siyasiler’i bırakmışlardı, iyice bunalalım diye.

Sıra bize gelince Nâzım yanıma yaklaştı:

— Hadi bakalım, aynı kelepçeye girelim.

Onbaşı bu teklifi kahkahayla onayladı:

— Tam bir sabana vurulacak çiftsiniz! Neydi adınız? Hikmet. Seni tanıyacağım bir yerden. Sen… Nâzım mı? Tamam. Nâzım’la Hikmet, uzatın kollarınızı.

Adliye kapısından çıkıyoruz. Şaşkın yabancılar sıralanmış, İçlerinden yakışıklı bir delikanlı:

— Merhaba Nâzım, dedi. Geçmiş olsun Doktor.

Nâzım’a sordum:

— Kim bu kabadayı?

O güldü:

— Senin hayranlarından.

— Tanımıyorum öyle birisini.

— O seni çok iyi tanıyor. Babasıyla İstiklâl Mahkemesi’ndeyken yatmışsın. Kaç aydır kafamın etini yiyor. İstanbul’a gelmiş. Beni buldu. Senin adresini soruyordu.

— Benim adres saklı mı?

— Vermedim sana sormadan. Bir şey dersin.

— İyi ettin… Belki vereydin, şimdi o çocuk da aramızda kelepçeli yürürdü.

— Kelepçe de sıktığı bileğimi yahu, kelepçe.

— Altın bilezik takacak değillerdi ya.

Kimi ‘Saltanat’, kimi ‘Salamuna’ arabası denilen berbat kırmızı hapishane arabası gelmemiş. Yayan Babıâli’den geçiyoruz, yokuş yukarı. Nâzım bitişik koluyla kolumu havaya kaldırdı:

— Görsünler Hikmet… Kelepçe bizi gene birleştirdi. İstediğimiz denli ayrılalım.”

Bundan sonra olup bitenleri kısaca özetleyecek olursak: Doktor Hikmet Kıvılcımlı ile Nâzım Hikmet 1938 yazında Donanma Davası’nda yargılanarak ağır hapis cezalarına mahkum edildi.

15 Temmuz 1950’deki afla hapisten çıktılar.

Ertesi yıl Nâzım Hikmet “ikinci vatanı” Sovyetler Birliği’ne kaçtı, orada 3 Haziran 1963’te öldü.

Doktor Hikmet Kıvılcımlı, 1954’te Vatan Partisi’ni kurdu, 1957 sonunda tutuklandı, partisi kapatıldı. İki yıl hapisten sonra tahliye edildi, partisi beraat etti.

1960’tan sonra da mücadelesine kaldığı yerden devam etti. Yayıncılığını Tarihsel Maddecilik Yayınları adı altında sürdürürken, 1967’de “Sosyalist” gazetesini yayımladı.

İşte o sıralarda; Sol’da henüz daha yeni yeni başlayan çok başlılığa ve dağınıklığa çareler aranırken; şu yukarılardan beri bir kaçını sıralamaya çalıştığımız, özellikle Nâzım Hikmet’le Doktor Hikmet Kıvılcımlı arasındaki çelişkileri, sol siyaset bezirgânı yaşlı kurtlar, gençlerin kulaklarına fısıldamaya başladı.

Bunun üzerine Doktor Hikmet Kıvılcımlı; Sosyalistler Arası Konferansı gerekçelendirirken 1930’lardaki bu duruma Sosyalist’te şöyle değindi:

“TİP ve YÖN gibi yeni güçler yanında Eski Sosyalistlerin “Kaç Tümeni var?” demeyelim. Eski adsız birikimin mirasyediliğine düşeriz. Fincancı katırlarını ürkütme bahanesi de çağını yitirdi. Nitekim şimdi başka bahane uyduruluyor: Eskilerin kırgınlıkları ile yeni kuşakların kulak tozları, hatta ödleri patlatılmak isteniyor. Aşağısı sakal yukarısı bıyık diye tükürülmediğinden cüretlenilmesin. Hikmet Kıvılcımlı: Nâzım Hikmet’e ve Kerim Sadi’ye ağır saldırmış… Kerim Sadi: Hikmet’e ve Nazım’a verip veriştirmedik şey bırakmamış. Nâzım daha “şairane” sözü gümüş sayıp, davranış altınlarıyla onlara taş çıkartmış. Bu madalyonun bilinen bir yüzüdür.

Kimsenin bilmediği, bilenlerinse yeni kuşaklardan sakladıkları madalyonun inanılmaz öbür yüzü vardır: O “üç silahşör” Eski Sosyalist, birbirlerini yaraladıkları ölçüde sevmeyi öğrenmişlerdir. Teoride ve pratikte birbirlerinin yanlışlarını yalın kılıç delik deşik etmekte gözlerini kırpmayan bu üç insan; ilk buluşmalarında, çocuksu şen kahkahalarla kucaklaşmaktan bir gün geri kalmamışlardır. Özellikle Eski Sosyalistler bu bakımdan, yeni sosyalistler arası bağlılıklarda maya rolünü oynayabilirler. Yeni kuşaklara, kişisel deve kinleri ve sülale kan davaları yerine bu eski sosyalist kardeşlik mayası aktarılabilir.”

***

“Eskilerin kırgınlıkları”ndan her zaman medet ummaya bir misal de; 1940’lardan Kemal Tahir’in bir münafıklığından verebilirim.

Bu tebliğin sunucusu; (yani ben Emin Karaca) 1990’larda “Memleketimden İnsan Manzaraları” poeminde Nâzım Hikmet’in, Doktor Hikmet Kıvılcımlı’yı “Mahkum Halil” tipinde anlattığını bulup çıkardı.

Destan’da ilk göründüğü yerde Kıvılcımlı-Mahkum Halil benzerliğini, Nâzım Hikmet şu dizelerle anlatıyordu:

“Kitap okuyor mahkûm Halil.

Çevirirken dizinde duran kitabın yapraklarını

çok rahat bir ustalıkla kullanıyor

bileklerinden demirli parmaklarını.

Kitap ve kelepçelerle

on üç senedir

bu beşinci yolculuğudur.

Gözlerinin altında çizgiler

şakaklarında beyaz.

Halil belki ihtiyarladı biraz.

Fakat kitap, kelepçe ve yürek eskimedi.

Ve şimdi

yürek her zamankinden umutlu

Halil okurken kitabını

“-Kelepçem” diye geldi aklına

(…)

Seni pulluk yapacağız kelepçemin demiri”

Ve öyle güzel söylenmiş buldu ki bu fikri

yine üzüldü birdenbire

ölçülü ve ölçüsüz

şiir yazmak hünerini bilmediğine.”

İlerleyen sayfalardaki şu dizelerde ise; Kıvılcımlı-Mahkum Halil benzerliğini şöyle görkemli şekilde destanlaştırıyordu:

“Evinin her basılışında

aynı rahatlıkla açtı kapıyı,

Ve Müdüriyet’te her kalkışında sopanın altından

(yanaklarında parçalanmış gözlüğü

ve tabanlarında ayıpladığı bir sızı)

yüreğinde fakat

hiçbir şey söylememiş

hiç kimseyi ele vermemiş olmanın rahatlığı.”

Nâzım Hikmet, “Memleketimden İnsan Manzaraları”na Bursa Cezaevi’nde çalışırken; şöyle bir şeyi adet edinmişti: Bitirdiği bölümleri eşi Piraye Hanım’a ve Malatya Cezaevi’nde yatan Kemal Tahir’e göndermek.

Yukarıda aktardığımız dizelerdeki “Mahkum Halil” tipolojisinin kimi ve neyi anlattığını gayet iyi bilen Kemal Tahir, Nâzım Hikmet’e gönderdiği mektupta itiraz ediyordu, “Doktor Hikmet Kıvılcımlı” “Mahkum Halil” adıyla Destan’ının kahramanlarından biri yapmasına… Kemal Tahir’in bu mektubu orta yok ama, neler yazdığını az çok tahmin edebiliyoruz. Nâzım Hikmet’e diyor ki: “Seni TKP’den atan Üst Yönetici ekibin içindeki bir kişiye Manzaralar’da nasıl böyle bir yer verirsin? Üstelik senin için, aynı ekiple birlikte “Marksizm Kalpazanı” iddiasında bulunan kişiyi Destanı’nda nasıl müspet ve hem de muhteşem şekilde çizersin? Böyle yapışına üzüldüm.”

Mektuplaşmada, aralarında böyle şeyler geçtiğini Nâzım Hikmet’in Bursa Cezaevi’nden Kemal Tahir’e yazdığı 10 Şubat 1941 tarihli mektubunda söyledikleri bizi doğrular mahiyette. Kemal Tahir’in münafıklığına ve itirazına karşı şunları söylüyor Nâzım Hikmet:

“Mektubunu aldım. Üzüldüm. Üzüldüğüne üzüldüm. En münasebetsiz hatta muzır insanlarla dahi münasebetinde emniyetli bir rahatlığa kavuşmak merhalesi vardır. Bunu benim söylediğime hayret etme, bütün harici tezahürlerine rağmen ben zaman zaman muayyen insanlar için belki uzun bir didişmeden sonra böyle emniyetli, unutkan bir rahatlığa kavuşurum. Senin için de temennim budur.”

Nâzım Hikmet, Komünist siyasetteki “didişmeden” artık, “unutkan bir rahatlığa” geçtiğini söylüyordu.

***

Rahmetli Piraye Hanım’ın küçük, ceviz sandığından zaman zaman bir şeyler çıkar; gerek sağlığında gerekse ölümünden sonra.

Sonuncusu 2008’de bulunup çıkarılıp kitap olarak basıldı. Özellikle “Öteki Defterler”in içindeki “Orası” romanında kim kimdir’i ele almıştık o yıl.

1938 yılı sonbaharında Sultanahmet Cezaevi’ndeki 8 komünistten söz ediyordu Nâzım Hikmet. Bunların tek tek gerçek hayatta hangi komüniste denk düştüğünü ele alıp yayımlamıştık.

“Orası” romanında, “Mimar Ali” adıyla okuyucunun karşısına çıkan 7’nci komünist Doktor Hikmet Kıvılcımlı’dan başkası değildi. Nâzım Hikmet, romanında “Komün” toplantısı yapan 8 komünisti anlatıp betimlerken şunları yazıyordu:

“Reis Mimar Ali elindeki kalemi kerevetin tahtasına vurdu. Sonra uzun, kumral, dalgalı saçlarını kemikli alnında arkaya doğru sıvazlayarak:

— İçtimaı açıyorum yoldaşlar, dedi.”

Burada Nâzım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı’nın mesleğini “mimar” olarak gösterirken, aynı zamanda “doktor” kelimesiyle bir sesdeşlik de yaratmıştı. “Ali” ise Kıvılcımlı’nın göbek adıydı. Kendi kaleminden, biyografisinden öğreniyoruz bu gerçeği:

“Osmanlı İmparatorluğu Makedonyası’nın Priştine kasabasında Hüseyin Bey, Posta-Telgraf Müdürü iken, eşi Münire Hanım’dan Hikmet doğuyor. Kosova vilayetinin İştip kazasında hastalanıyor. Bir gece, Bektaşi tekkesi türbesinde yatan Ali Baba, sandukasından fırlayarak Seher teyzesinin rüyasına giriyor. Çocuğun iyileşmesi isteniyorsa Ali adıyla adlandırılması, o zaman Hazreti Ali gibi ‘kılıcı kuvvetli olacağını, yoksa öleceğini bildiriyor. Hikmet ‘Ali’ oluyor.

İlerleyen satırlarda Nâzım Hikmet, “Mimar Ali”nin fiziğini de betimliyordu:

“Ayaklarını altına topladı, çok uzun gövdesini öne eğerek…” Başlarda işaret ettiğimiz gibi, Doktor Hikmet Kıvılcımlı, Nâzım Hikmet’in kendisi gibi çok uzun boylu, uzun gövdeli bir insandı.

“Komün” toplantısının bir gündemi (ruzname) var.

“Mimar Ali” okuyor:

“1- Geçen haftanın masrafı, bakayası, bu haftanın geliri ve yemek listesi.

2- Ders programlarında tadilat yapılması teklifi.

3- Haftalık dahili ve harici vukuat ve politikanın tahlili.

4- Enternasyonal Marşı’nın tercümesinde bir satırın tashihi.

5- Cari meseleler.”

“Mimar Ali” yani Doktor Hikmet Kıvılcımlı, toplantıyı şu sözlerle açıyor:

“Bir bakıma göre, hapishane, genç yoldaşlar için nazarî (teorik) bilgilerini inkişaf ettirdikleri (geliştirdikleri) bir mektep ve bilgili yoldaşlar için de eser vermek fırsatıdır.”

Nâzım Hikmet, Mimar Ali’nin böylesi topluluk önünde konuşmaya “mukaddemesiz” (Girizgâhsız) giremediğine işaret ediyor. Selami’nin Ressam Halim’in kulağına, Ali Yoldaş’ın kendisine çatacağını fısıldadığını söylüyor. Gerçekten de Selami’nin öngörüsü çıkıyor. “Mukaddeme”sinden (Girizgâhından) sonra sadede gelen Mimar Ali, şunları söylüyor:

“Yoldaşlara ders verilirken bol ve geniş malzeme kullanmak lâzım. Halbuki bir aydır dikkat ediyorum Halim Yoldaş, Siyasi İktisat dersinde arkadaşlara kitap tavsiye etmiyor. Bu hususta benim neşrettiğim kitaplardan pekâlâ istifade edilmesi kâbilken ve bu benim kitapları içeri sokmak gayet kolayken Halim Yoldaş bunu teklif dahî etmemiştir. Halim Yoldaş’ın bu çeşit hareketi hatalıdır. Tashih edilmelidir.”

“Mimar Ali”nin; “benim neşrettiğim kitaplardan”, “benim kitapları” derken, 1935-1938 yılları arasında “Marksizm Bibliyoteği” ve “Emekçi Kütüphanesi” adı altında telif-tercüme kitaplar yayımlayan Hikmet Kıvılcımlı olduğu açıkça ortaya çıkıyor.

“Mimar Ali” tarafından eleştirilmesi üzerine söz isteyen “Ressam Halim”, yani Nâzım Hikmet şu yanıtı veriyor:

“Arkadaşlara kitap tavsiye etmiyor değilim. Dışardan lâzım olan kitapları getirtiyorum. Kendileri size bunu söylerler. Ali Yoldaş’ın yazdığı ve tercüme ettiği broşürlere gelince, lisanlarının ve muhtevalarının ağırlığı yüzünden şimdilik bunlardan istifade edeceğimizi sanmıyorum.”

“Ressam Halim”in yani Nâzım Hikmet’in, hacimleri yüzünden “broşür” olarak adlandırdığı, Ali Yoldaş’ın yani Hikmet Kıvılcımlı’nın “Marksizm Bibliyoteği”nden ve “Emekçi Kütüphanesi”nden yayınladığı telif ve tercüme kitaplar şunlardı:

  • Karl Marx, Gündelikçi İş ile Sermaye (Dilçevirgeni: Hikmet Kıvılcım)
  • Edebiyat-ı Cedide’nin Otopsisi No:1, Sentetik Otopsi (Yazan: Hikmet Kıvılcım)
  • V.İ.Lenin, Karl Marx’ın Hayatı, Felsefesi, Sosyolojisi (Çeviren: Hikmet Kıvılcım)
  • Türkiye İşçi Sınıfının Sosyal Varlığı (Hikmet Kıvılcım)
  • İnkılâpçı Münevver Nedir? Hanri Barbüs (Hikmet Kıvılcım)
  • Marksizm Kalpazanları Kimlerdir? Tip No 1: Kerim Sadi (Hikmet Kıvılcım)
  • V.İ.Lenin, Karl Marx’ın Ekonomi Politiği, Sosyalizmi, Taktiği (Çeviren: Hikmet Kıvılcım)
  • Emperyalizm Geberen Kapitalizm, (Hikmet Kıvılcım)
  • Demokrasi, Türkiye Ekonomi Politikası (Hikmet Kıvılcım)
  • Karl Marx, Kapital, 8 fasikül, (Çeviren: Hikmet Kıvılcım)
  • Marx-Engels Hayatları (Hikmet Kıvılcım)

(Not: Doktor Hikmet’in soyadı “Kıvılcım”da bir yanlışlık yok. Soyadı kanununa göre kendisine, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin yayın organı Iskra’nın motamo karşılığı olan “Kıvılcım”ı almış, 1940’lardan itibaren “lı” ekleyerek “Kıvılcımlı” olarak kullanmıştır.)

Bundan sonra, “Orası” romanında Nâzım Hikmet’in kaleminden, uzun yıllar “Ressam Halim”le yani kendisiyle, “Mimar Ali” yani Hikmet Kıvılcımlı arasında; romanın yazıldığı tarihe kadar süregelen daha sonra da süregidecek olan bitmez tükenmez anlaşmazlığın çözümlenmesini okuyoruz:

“Ressam Halim’le Mimar Ali arasında nazarî (teorik) görüş, taktik meselelerini telakki ediş ayrılığı yoktu. Bunu ikisi de biliyordu. Fakat ikisi de vakit vakit böyle bir ayrılığın vehmine düşmek ihtiyacındaydılar. Birbirlerinin değerini, içlerinden, kendi kendilerine takdir ediyorlardı. Fakat hemen hemen her toplantıda, ilk hücum Mimar Ali’den gelmek şartıyla en ufak bahanelerle çekişiyorlardı. Mimar Ali; Rus Bolşevik Fırkası’nın tarihindeki kavgaları gayet iyi biliyor ve bunları, ille, Türkiye şeraitinde (koşullarında) de görmek, bu kavgalardan sapıklığı olmayan biricik insan gibi çıkmak istiyordu. Kavgada faal ve kavgaya bağlı, ona yardım edici bir unsur olarak mimarlığını kullanamadığı için (doktorluğunu yapamadığını demek istiyor. E.K.) mesleğinden vazgeçmişti. Fakat mesleği (yani doktorluk. E.K.) ona şemacılık itiyadını (alışkanlığını) bırakmıştı. Bunda samimiydi. Ve samimi olduğu içindir ki, herhangi bir sahada sivrilen bir arkadaşın bir gün, Bolşevik Fırkası tarihinde, filanca zaman, falancanın yaptığı inhirafa (sapmaya) düşebileceğinden titizleniyor, sinirleniyordu. Ve kendisinin yani Mimar Ali’nin sonuna kadar sapmayacak ve Bolşeviklerden falanca gibi keskin işler görecek bir komünist olduğuna yüzde yüz iman ettiği için kendisinin en akla gelmez, en kurnaz yollarla ikinci plana atılmak, kendisiyle alttan alta mücadele edilmek istendiğini vehmederek bunu ilerideki inhirafların (sapmaların) ilk âlâmetleri sayıyordu.

Bundan dolayı günün birinde Menşevizm’e, Ekonomizm’e, Troçkizm’e, Buharinizm’e sapabilir diye, şimdiye kadar her fırsatta, hele en uzaktan kendini alâkadar edebilecek meseleler olursa, insafsızca, Ressam Halim’e hücum etmiş, onun hiçbir resmini (Burada “şiirini” demek istiyor. E.K.) -bunların çoğundan hoşlandığı, hatta bir tanesinin fotoğrafını (yani Nâzım Hikmet’in yayımlanmış bir şiirini. E.K.) evine astığı halde- resmen beğenmemişti.”

Nâzım Hikmet’in kendisinin; Doktor Hikmet Kıvılcımlı ile arasındaki çelişkinin çözümlemesini, yukarıdaki gibi yaptığını bilmesine imkân olmayan birileri, 12 Mart’ın karşısına olabildiğince çok başlı ve dağınık çıkıp yenilen Türkiye Solu’nun sonrasında da taş üstünde taş bırakmamaya sanki yemin etmişti.

Doktor’un anılarının “Kim Suçlamış?” adını verdiği bölümünde Nâzım Hikmet hakkında, hiç yakışık almayan sözler söyletilmesinin acısı yıllardan beri sürmektedir. Özellikle anıların bu bölümüne dayanarak; “Nâzımcılar” “Doktorcular”a, “Doktorcular” da “Nâzımcılar”a hınç duymaktadır.

Oysa ki; Türkiye Komünist Hareketi’nin, biri seksen küsur yıldır, o muhteşem ajit.- prop. şiirleriyle Türkiye insanı için sosyalizme giriş kapısı görevini gören, diğeri sosyalizm yolunda inadın ve direncin âbidesi olan “İki Hikmetinin, değil ayrılık noktalarını öne çıkarmak, her ikisini de sımsıkı birbirine bağlamak, günümüz devrimcilerinin en önemli görevlerinden biridir.

DONANMA DAVASI SAVCISINDAN…

Bugünkü paylaşımımız 1938 Donanma Davası savcısı Binbaşı Şerif Budak’ın esas hakkındaki mütalaasından bazı parçalar olacak.

Donanma Davası’nı ayrıntılarıyla yayına hazırladığımız “KIVILCIMLI’NIN DAVALARI ve SAVUNMALARI” kitabında ayrıntılarıyla yayımlayacağız.

Donanma Davası’nın ilk savcısı Haluk Şehsuvaroğlu, objektif bir hukuk adamı olmaya çalışan biri. Sanıklara saygılı, hukuk kurallarına bağlı biri. Ancak zamanın genelkurmayı sanıkların ağır biçimde cezalandırmasından yana. O yüzden H. Şehsuvaroğlu davadan alınır ve yerine Şerif Budak atanır.

Şerif Budak dönemin bir savcısı. Daha önce aynı yıl açılan Harbiye Davası’nda da savcılık yapmış ve Nazım Hikmet’in 15 yıl ceza almasını sağlamış. Mareşal Fevzi Çakmak’ın isteğiyle önce askeri görev verilir, hatta deniz kuvvetlerine binbaşı rütbesi ile atanır. İşte bu Şerif Budak, davanın son aşamasında “Dr. Kıvılcımlı için delil arayacak kadar saaaafdil değiliz diyen savcıdır.

Buraya aktaracağımız paragraflar işte bu savcının duruşma esnasındaki mütalaalarından bölümlerdir. Bu bölümleri daha önce Kıvılcımlı Enstitüsü’nün düzenlediği “Tanıklarla Kıvılcımlı Sohbetleri” serisinde Emin Karaca bizlere aktarmıştı. Geçtiğimiz aylarda video çekimlerini yayımlamıştık. Aynı videoların bant çözümlerini, 2016 yılında Kıbrıs’ta yaptığımız röportajların metinlerini de ekleyerek önümüzdeki ay kitap olarak yayımlayacağımızı da duyuralım.

Bu vesileyle kıymetli ağabeyimiz Emin Karaca’yı da bir kez daha saygıyla analım.

Ahmet Kale – Göksal Caner Malatya

SAVCI BİNBAŞI ŞERİF BUDAK’IN DONANMA DAVASI SÖZLERİ

Ey yüce hakimim, muhterem mahkeme heyeti, dirayetli Reis Bey. Sizlere utanarak üzülerek söylüyorum, biliniz ki şu anda ünlü şairlerle meşhur doktorlarla, ismini kitaplara gazetelere geçirmiş kadın ve erkek yazarlarla, Rus üniversitelerinde ihtilalcilik tahsil etmiş birtakım şaşkın maceracılarla, mutfağında bulaşığını bile doğru dürüst yıkamayan kadınlarla, politikaya özenmiş henüz bıyıkları bile terlememiş acemi saatçi çıraklarıyla, vatan hizmetini taşınmaz bir yük sayan asker kaçaklarıyla karşı karşıyasınız. Vaktiyle köprü altlarında yatan aç sefil iki üç kuruş para için kundura boyacılığı yapan çıplak ayaklı zavallı kabak çekirdeği satan bahtsızlar, şu gördüğünüz sıralarda oturmaktadır. Devletin kanatları altına aldık. Sığındıktan sonra ancak karınları iki kaşık çorba, sıcak aş görebilen kuş beyinliler karşınızdadır. Yangın yerlerinde vatansız birtakım haydutlara zevk kokması olan yüzü kirli genç insanlar bunlar. Devletin güçlü kanatları altında yani donanmada adam sınıfına kavuşur gibi olunca da amiral olmaya kalkan bir hain kargalar sürüsüyle karşı karşıyasınız. Bunlar ziyana dadanmış vahşi hayvan sürüleri gibi vatanımızdaki her güzel şeyi haince silip süpürmek, kopası gırtlaklarından geçirmek istiyorlar…

“Ey yüce kişiler! Bunlara baş kaldırtmayınız, bunlara katiyen aman vermeyiniz. Şu anda vatan kurtaran kahramanlar, serhatta dizilmiş yaman bir merakla bizleri gözlüyorlar…

Ey yüce hakimim, muhterem mahkeme heyeti, dirayetli Reis Bey. Biliyorsunuz ki öğleden evvelki ilk oturumda karşınızda sıralanan bu bahtsızların yüzlerindeki sis perdesini bir hamlede acımaksızın yırttık. Şimdi de suçun dayanaklarına geldi sıra. Bizler düşmanı kahretmek kararında olsak bile katiyen adaletten ayrılmayız. Yarın gelecek nesillerce bu sözlerimiz kayıtlardan okunacaksa, elbette yüzleri kızaran bizler olmayacağız. Gülüşmeler, yorumlar. Savcı günümüzü değil geleceği de garanti alıyor. Şerif Budak sürdürüyordu. Muhterem mahkeme başkanı. Bu dava aslında iki kutupta toplanır. Bunlardan birincisi Nazım Hikmet, ikincisi de Doktor Hikmet Kıvılcım’dır. Makamımız her iki kutbun da gerçek maksatlarına ta temeline kadar inerek araştırdı. Bir an bile afaki davranmayı elden bırakmadı, ihmal etmedi, göz ardı tutmadı. Şimdi bunları sizlere hem yetkiyle hem de vicdan huzuruyla açıklayabilirim. Ama hedef bizim için hakikatler ve yalnızca onların aydınlanmasıdır. Muhterem Başkan, şimdi açıklamama Nazım Hikmet’le başlarsam herhalde yadırgamazsınız. Biz onun mısralarının, isyankâr da olsalar, elbette farkındayız. Ancak bir an dikkatlerinizi çekmek isterim ki konumuz şiir değil gözbebeğimiz donanmamızın karıştırılmasıdır. Söz konusu olan işte burada ünlü şairi gene yıkıcılıkta başrol oynarken görüyoruz. Şaşmadınız değil mi? Kim derdi ki Harbiye’de yaşananlar bize donanmada ışık tutacak? Oysa bir anlamda şimdi anlıyoruz ki donanma öne geçmiş. Yani şair yıllar önce orduya göz dikmiştir. Şu var ki, bir şeyi açıklarken daha önemli bir şeyi görmezden gelmek gafletine düşmemeliyiz. Üstünde titizlikle durmak, açıklamak gerekir. Donanma için asıl tehlike Doktor Hikmet Kıvılcım ve onun arı gibi çalışan Kıvılcım Kütüphanesi’nden gelmektedir. O burada sinsi sinsi yeraltı metotlarıyla çalışmakta, sadece donanmayla uğraşmakla kalmayıp sözde bilimsel çalışmalarıyla Cumhuriyetimizin temeline dinamit koymaya hazırlanmaktadır. Onun bu yolda en yakın yardımcısı Fatma Yalçı’dır. Unutmayınız, kanunu polisi hiçe sayan yeminli militan Kerim Korcan’ı açıklıyorum. Tahkikat derinleştikçe anlaşılıyor. Nazım Hikmet de şifa bulmaz bir kimlikle yeniden karşımıza çıkmakta. Şurada birçok tutuklu arasında hiçbir şeyden habersizmiş gibi bir havada görünmektedir. Daha bundan birkaç ay evvel benim savcısı bulunduğum bir mahkemede 15 sene temyiz tasdikli ceza almış. İnsanız, bizleri derin derin düşündürmüştü ama donanma dosyasını elime alınca şaştım. Bu kanaatim onun aleyhine değişmiştir. O günden beri Doktor Hikmet Kıvılcım güvenlik kuvvetlerinin varlığından habersiz midir nedir? Hiç perva etmeden bildiğini okumakta, tuttuğu batıl yolda hiç duraksamadan ilerlemektedir. Bir taraftan harıl harıl tercümeler yaparken, nasıl yapar bilinmez, bir taraftan yeni yeni eserler telif etmektedir. Birinin ismini merak eder misiniz? Geberen Kapitalizm. Dileriz bu badireden ulus kurtulur ama o bir şeyleri öldürmekte kararlıdır bu vatanda. Son derece kararlı bir adam karşısındayız. Yüksek heyetinizi naçizane uyarıyorum. Evet Nazım Hikmet’in Ankara’da Harbiye Mahkemesi’nden aldığı 15 senelik hüküm aslında çok ağır bir cezadır ve bunu çekmesi sanıldığı kadar kolay değildir. Ama Muhterem Başkan, ülkemizde hakimiyet bilâ kayd ü şart milletindir. Bir Büyük Millet Meclisimiz vardır. Onun nedamet duymuş, yata yata ıslah olmuş mahkûmu affetmek şanından değil midir? Daha dün Yüzellilikler affedilmediler mi? Hem bunlar milli mücadeleye karşı haince bayrak açmış kişilerdi. Bendeniz Ankara’da oturur Muhterem Başkan. Bu bakımdan İstanbul’da bulunan Doktor Hikmet Kıvılcım’a muayene olmadığımı elbette söylemeye gerek yok. Ancak bir noktaya dikkatlerinize çekmek isterim. Bu fikir eserlerini meydana getiren bir hekim. Hem de askeri hekim. Elbette iyi bir doktordur. Peki öyleyse neden kendi öz mesleğiyle uğraşmaz da ki askeri doktorların değeri aşikar, tutar fikir hareketlerine en vurucu siyaset akımlarına soyunur, bu çalışkan kabiliyetli bey? Bunu anlamayacak ne var? O kendisini sakat bir davaya adamıştır. Biraz evvel de söylediğim gibi donanma dosyasını elime alınca derin bir hayrette kaldım. Nazım Hikmet şaşırttı beni. Bu büyük şaire Harbiye’den aldığı ağır cezadan dolayı duyduğum merhameti, acımayı da kaybettim. Öyle ya, o bizler onu Harbiye’de mahkeme altına almadan tam 4 sene evvelde açık açık askeri kişilerle temasa gelerek birtakım gözü dönmüş Rusya’da ihtilalcilik tahsil etmiş maceracılarla onların desteğinde şanlı donanmamızın içine sızmaktan hiç perva bile etmemiştir. Bunu derin hayretlerimle sizlere de duyuruyorum. Öte yandan Doktor Hikmet Kıvılcım elbette boş durmuyor. Gördüğünüz gibi kitaplarının harıl harıl satılması onu durdurmuyor. Ötelere, ta ilerilere ulaşmak niyetindedir. Çok iyi de bilir ki silahsız bin kişiden silahlı bir kişi her zaman için kuvvetlidir. Onun için ele geçirdiği kendisine kayıtsız şartsız bağlı yeminli militan Kerim Korcan’la Kıvılcım Kütüphanesi’nde basılan kitapları koli koli donanmaya sevk etmeye başlamıştır. Bazı gafil gedikliler de bu kitapları okumuş ve sapıtmışlardır. Demiştim ya belki de amiral olmak istiyorlar. Ey yüce hakimim, muhterem mahkeme heyeti, dirayetli Reis Bey. Harbiye’den aldığı ağır cezaya rağmen Nazım Hikmet gene ıslah olmaz bir kişi olarak yeniden karşımızdadır. Onun gözleri dönmüş taraftarları, suç ortakları Hamdi Şamilof ve karısı Emine Alev, başgedikli Hamdi Alevdaş, Kemal Tahir ve diğer arkadaşları dosyaları geçmiş olayları bütün ayrıntılarıyla ele veren ifadelerinin hesap kitabı ile meşguldürler şimdi. Lütfen birer defa bakın. Hiç nedamet hissine benzeyen bir alamet görüyor musunuz yüzlerinde? Boşuna zahmet etmeyiniz, boşuna aramayınız. Onlar bir kere bu günaha bulaşmış, öyle de gideceklerdir. Bakın Doktor Hikmet Kıvılcım tuttuğu yolda kararlıdır. O Marksist fikirlerini hummalı bir şekilde memleketimize taşımakla Kemalizm’i tarihin çöp sepetine atmaya çalışmaktadır. Fatma Yalçı onunla yakınlığından zerre kadar pişmanlık duymamıştır. Kerim Korcan fakir bir saatçi çırağı parçası olduğu halde acaba üstçavuş Seyfi Tekdilek’e bedava kitap göndermekle hangi maksadı mahsusa hizmet etmiştir? Bu noktaya da yüksek nazarlarınızı çekmek isterim. Bunlar katiyyen ıslah kabul eden kişiler değildir.”

HİKMET KIVILCIMLI’DA SOSYOLOJİK TEMALAR VE DURKHEİM SOSYOLOJİSİNİN ERKEN DÖNEM ELEŞTİRİSİ – VEFA SAYGIN ÖĞÜTLE & GÜNEY ÇEĞİN

Kıymetli arkadaşlar. Bir süredir sitemizde yazı paylaşmıyoruz. Yaz durgunluğu, bizim seyahatlerimiz, “Tanıklarla Kıvılcımlı Sohbetleri” ve “Kıbrıs Röportajları” kitaplarının hazırlığı derken 2 ay kadar bir şey paylaşmadık. Bundan böyle yine on beş günlük aralıklarla paylaşımlar yapacağız.
Bu arada daha önceden ara sıra paylaştığımız bazı akademik tez ya da akademisyenlerin yazıp yayımladıkları bazı makaleleri belli aralıklarla yazarlarından izin alarak burada paylaşmayı düşündük. Ayda bir defa gibi bu tür tez ve makaleleri de paylaşacağız.
Bu hafta Pamukkale Üniversitesi öğretim üyelerinden arkadaşımız Güney Çeğin’in Vefa Saygın Öğütle ile birlikte yazdıkları ve 2008 yılında Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi’nin 6. Cilt 11. Sayısında yayınladıkları HİKMET KIVILCIMLI’DA SOSYOLOJİK TEMALAR ve DURKHEİM SOSYOLOJİSİNİN ERKEN DÖNEM ELEŞTİRİSİ başlıklı makaleyi yayınlıyoruz.
Daha önce de defalarca katkısını aldığımız sevgili Güney Çeğin ve arkadaşı Vefa Saygın Öğütle dostlarımıza izin verdikleri için teşekkürlerimizle.
Ahmet Kale – Göksal Caner Malatya

Hikmet Kıvılcımlı, 1902 yılında, Posta-Telgraf Müdürü Hüseyin Bey ile eşi Münire Hanım’ın oğlu olarak Priştine’de doğdu. Yaşamına dair belli kesitler sunarsak: 1919’da İzmir’in işgâli üzerine Yörük Ali Efe’nin çetesine gönüllü olarak girerek, Yunanlılara karşı savaştı. Köyceğiz’de Menteşe adlı bir gazete çıkardı. Sonrasında İstanbul’a gelen Kıvılcımlı, 1925’te Askeri Tıbbiye’yi bitirdi. 1925 yılı Kıvılcımlı için bir dönüm noktasıdır. Zira bu yıl, Kıvılcımlı, Türkiye Komünist Partisi’ne girdi ve aynı yıl içinde iki kere tevkifata uğrayarak, birincisinde 1 ay yatıp çıktıktan sonra ikincisinde 10 yıl hüküm giydi. Ancak dönemin Türkiye Cumhuriyeti ile Sovyetler Birliği arasındaki hassas dengeler sonucu bir yıla kalmadan yoldaşlarıyla birlikte salıverildi. 1929 yılında, İzmir Davası kapsamında tutuklanarak 4,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve Elazığ Hapishanesi’ne gönderildi. İlk eserlerini yayımlamaya başlaması bu hapislikten sonrasına rastlar. 1935–1936 yıllarında kurduğu “Marksizm Biblioteği” serisinde Fatma N. Yalçı ile birlikte 13 kitap yayımladı, daha sonra iki arkadaş “Emekçi Kütüphanesi”ni kurarak bu seriden de beş kitap yayımladılar.

1936 yılı, Kıvılcımlı’nın politik yaşamı açısından önem arz eder. Zira bu yıl Komintern, TKP için likidasyon, yani partinin dağıtılması kararı aldı. Bu kararın ardından, Kıvılcımlı’nın TKP ile ilişkisi koptu ve karardan hemen sonra, 1932’de partiden atılmış olan Nâzım Hikmet ile kendisine gizli komünist cemiyet kurdukları suçlamasıyla dava açıldı. Yaklaşık iki yıl süren davanın ardından 1938 yılında Nâzım Hikmet’le birlikte ünlü Harp Okulu davasında 15 yıl hapse mahkûm oldu. Uzun yıllar yattıktan sonra, 1950’deki af kapsamında salıverildi. Kıvılcımlı, 1954’te Vatan Partisi’ni kurdu. Ancak bu partinin ömrü uzun olmadı. Parti 1957’de kapatıldı ve buradaki faaliyetlerinden dolayı Kıvılcımlı 1 yıl hapis yattı.

Kıvılcımlı’nın çok önceleri kendini gösteren TKP’den kopuşu 60’ların ortalarındaki yol ayrımında Milli Demokratik Devrim (MDD) tezinden yana tavır almasıyla son hâlini aldı. Kıvılcımlı, 12 Mart 1971 darbesini sağlığı oldukça kötü bir hâldeyken karşıladı ve bu yüzden yeniden tevkifata uğramamak için yurtdışına çıktı. Önce Bulgaristan’a gittiyse de, TKP Genel Sekreteri İsmail Bilen’in gayretli çabaları sonucu (!) Bulgaristan’dan sınır dışı edildi ve yaklaşık 22 yılı hapiste geçen ömrünün son günlerini yaşayacağı Yugoslavya’ya geçti. Prostat kanserinin yol açtığı dayanılmaz ağrılar, 11 Ekim 1971’de Belgrat’ta sonsuza dek dindi. Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla Türkiye’ye getirilen cenazesi, 23 Ekim 1971 günü İstanbul Topkapı mezarlığına, Ulubatlı Hasan’ın bayrak diktiği rivayet edilen burcun tam karşısına defnedildi. Mezar taşına kendi isteği üzerine, Marx’ın da mezar taşında bulunan Latin düşünürü Terentius’a ait şu söz yazıldı: “İnsanım, insana ait hiçbir şey bana yabancı değildir.”

I. Tarih Tezi ve İlkel Komünal Topluma Dönük Romantik Tavır

Devrim düşüncelerinin tipik izleklerinden biri, o uğursuz bozulmadan önceki kadim zamanlara yönelik kurulan imgelerdir. Haksızlığa uğranıldığı inancı, yaşamın kusursuzca güzel, aydınlık ve eşitlikçi olduğu bir ilkçağa dönük özlemleri tetikler. Bazen bu anlatımlara, pastoral güzellik unsurları da eklenir. Tarih, bir hatalar silsilesidir ve ezilenler, açılan yaraların iyileştirilmesini, uzun yıllardır süren haksızlıkların giderilmesini, bir başka deyişle ilahî adaletin tecelli etmesini talep etmektedirler. Marx’ın, modern messiyanizmin de beslendiği bu damarla tüm bağlantıyı kesmeye kararlı olduğu malûmdur.[1] Ancak bu Altın Çağ söylemi, bilhassa gericilik dönemlerinde, birçok Marksistin yakasına hep yapışa gelmiştir. Hikmet Kıvılcımlı da bunlardan birisidir.[2]

Kıvılcımlı’daki bu romantik geriye bakışın içeriğini tam olarak kavramak ve buradaki sosyolojik içerimleri ortaya sermek için, onun Tarih Tezi’ne çok kısaca da olsa bir göz atmamız lâzım gelir. Hikmet Kıvılcımlı tarafından oluşturulan Tarih Tezi’nin, teorik olarak iki temele dayandığı açıkça görülmektedir. Bunlardan ilki; İbn-i Haldun tarafından Mukaddime’de ayrıntılı olarak ortaya konan, medeniyetlerin gelişimi ve batış-çıkışı ile ilgili düşüncelerdir.[3]

İbn-i Haldun’da Kıvılcımlı’yı etkileyen kavramlardan birisi, “asabiyye” kavramıdır. İbn-i Haldun düşüncesinde, en yüksek derecede “asabiyye”ye sahip toplumlar olarak göçebe barbar kavimler gösterilmektedir. Zira bunların doğayla çetin bir savaş içinde bulunuşu ve savaşçı nitelikleri ile yaşamlarını devam ettirebilmeleri, sınıfsal farklılıklar oluşturmalarına engel olmakta, aralarındaki dayanışma ruhunu diri tutmaktadır. Bu durum, Kıvılcımlı’da olduğu gibi insanî değerlerin en yüksek hâli olarak da okunabilir ki bu, insanı insan eden erdemler olarak hangi erdemleri gördüğünüze bağlıdır. Örneğin, buradakine benzer bir anlatımı, Homeros’un Atina’nın kahramanlık çağına ilişkin anlatımlarında da görmekteyiz: Homerik toplumda aslolan eylemdir ve bütün statü eylem içinde oluşur. Erdem (arete) ise, savaş tanrısı Ares’ten geliyor olup, eril bir özellik taşımaktadır. Dolayısıyla temel erdem “cesaret” olup, bu erdem, dostluk, güvenilirlik ve sadakât ile sıkı bir bağıntı içindedir. Kıvılcımlı’nın, barbar kavimlerin yalansız, riyasız, sözünün eri vb. olduğunu söylerken anlatmaya çalıştığı budur.[4]

İbn-i Haldun medeniyetlerin gelişimine ilişkin teorisini de, yine “asabiyye” kavramı üzerinden şekillendirir. İbn-i Haldun’a göre, toplumların tabiî ömürleri vardır ve buna uygun olarak doğar, yaşar ve ölürler. Güçlenen ve devlet kurma aşamasına gelen yüksek asabiyyeli topluluk, çürüyen ve çökmek üzere olan medeniyeti fethettiğinde, yeni medeniyet doğar ve döngü başlar. Oluşan medeniyet İbn-i Haldun’un teorisinde belli aşamalardan geçer: Zafer Devri’nde, zafere ulaştıran asabiyye henüz varlığını koruduğu için devlet ile halk ayrımlaşması sözkonusu değildir. Asabiyyeye ters orantılı olarak istikrârın artmasıyla birlikte bu ayrım kendini gösterir, devlet bürokrasisi ve ordu kurumlaşması oluşur; medeniyet istibdat, refah-sükûn ve barış aşamalarından geçtikten sonra israf ve yıkım devrine girer. Bu süreç, aynı zamanda asabiyyenin ortadan kalktığı, kişisel hırsların, çekişme ve iç çatışmaların, rehavet sonucu oluşan israşarın medeniyeti yıkıma götürdüğü süreçtir[5] ki bu aşamada medeniyet için tehlike çanları çalmaya başlamıştır: Asabiyye sahibi barbar kavim beklenmektedir artık. Kıvılcımlı tam da bu noktada devreye girerek, söz konusu döngüyü “Tarihsel Devrim” olarak kavramlaştırır ve kapitalizm öncesi toplumlar için yasa düzeyine çıkartır. Kapitalist toplumda “Sosyal Devrim”in görüldüğünü söyleyen Kıvılcımlı “antika” toplumda sosyal devrim olmamasının sebebi olarak, toplumun iç dinamiklerinin ve sömürülen sınıfın yapısının buna elvermediğini, sözkonusu koşulların ancak kapitalizmle birlikte oluştuğunu söyler.[6]

Kıvılcımlı’yı etkileyen ikinci temel kaynak ise, Engels’in Devletin, Ailenin ve Özel Mülkiyetin Kökeni adlı eseri ve dolayısıyla Morgan’ın çalışmalarıdır. İnsanlığın gelişim aşamalarını tanımlarken, Morgan’ın yaptığı vahşetlik çağı, barbarlık çağı ve medeniyet çağı tanımlarını kullanan Kıvılcımlı, yine bu esere uygun olarak, vahşetlik ve barbarlık aşamalarını alt, orta ve üst olmak üzere üçer konağa ayırır. Teoride tarihsel gelişimin motoru olarak görülen barbar kavim eğer barbarlık aşamasının orta konağında ise, fethettiği medeniyete aşı yaparak onu diriltir ve böylece medeniyet rönesansını gerçekleştirir (Macar ve Cermenlerin Hıristiyanlaşarak Roma medeniyetini, Moğol ve Türklerin Müslümanlaşarak İslâm medeniyetini diriltmeleri gibi). Barbar kavmin içinde bulunduğu aşama üst barbarlık konağı olduğu durumda ise, söz konusu kavim eski medeniyeti tamamen ortadan kaldırarak yeni bir medeniyet kurar (Atina’yı fetheden İskender’in Helen medeniyetini kurması ya da Mısır, Hint, Çin, vb. medeniyetlerinin oluşumu gibi).

Sonuçta Tarih Tezi, teorik anlamıyla, İbn-i Haldun’un döngüsel gelişim anlayışı ile Morgan ve Engels’in tarihsel aşamalarının teorik düzeyde bir üst sentezi olarak okunabilir. Politik anlamıyla ise, insanlık tarihinin barbar kavimlere rağmen geliştiğini söyleyen Batı-merkezli anlayışlara karşı, sözkonusu kavimlerin itibarı, tarihin gidişatında onlara merkezî bir rol biçmek suretiyle iade edilmektedir. Kıvılcımlı’nın politik yaşamı göz önüne alındığında, bunu Batı’nın karşısında Doğu’nun iade-i itibarı olarak değerlendirmek gerekir.[7] Ve bunun, İslâm’a yönelik çözümlemelerde de şüphesiz karşılığı olacaktır.[8]

Kıvılcımlı’nın XX. yüzyıl ulusal bağımsızlık savaşları ile ilkel dönem barbar akınlarını benzeştiren tutumu, bize tarihsel materyalist bir anlayışın değil, romantik bir sıçramanın emâresi gibi gözükmektedir. O, kolektif eylemin temel yapıtaşı olarak gördüğü ahlâkî nitelikleri ve karakter özelliklerini, bizzat ilkel komünal toplum insanına (ve tabiî çağdaş bakımdan da Doğu halklarına) yansıtmakta; başka bir deyişle, bu niteliklerle donanmış olduğunu varsaydığı komün insanını (ve tabiî Doğu halklarını) idealize etmektedir. Kapitalizmin parçalanmış ve tutarsız (“asabiyye”sini yitirmiş) bireyine karşıt olarak geliştirilen bu ideal insan, Kıvılcımlı’da, Batı-Doğu karşıtlığının da temeline yerleşmektedir. Alman felsefesinin geneline hâkim olan, madde-bilinç ve olgu-değer arasındaki yarılmaları ilga etme ve bütünlüklü, parçalanmamış insana ulaşma temel yönelimi, nasıl ki kimi zaman olan ile olması gerekenin henüz ayrışmadığı varsayılan Homerik toplumun epik insanına yönelik bir özleme işaret eder; aynı şekilde Kıvılcımlı’da da ilkel komün insanına yönelik benzer bir atıf sözkonusudur. Bu, ekonomik temelli değil, aslolarak antropolojik ve etik temelli bir atıftır. Sözgelimi Çernişevski, mezkûr ideal insanı, çağının köy komünlerinde bulduğunu düşünüyordu;[9] Kıvılcımlı ise bu “alp yiğit”i, başta Müslüman coğrafya olmak üzere tüm Doğu halklarına iz düşürür. Bu amaçla, Animizmi Marksist evren kavrayışının ilkel biçimi olarak tanımlamaktan dahi çekinmez. Çağdaş Marksizm’in kökleri, yani doğa-toplum birliğine yönelik kavrayış, Animist dinlerde basit ve yüzeysel anlamıyla mevcuttur O’na göre; tıpkı komünizmin, ilkel komünal toplumlarda basit hâliyle mevcut olması gibi.[10]

Sosyolojinin Batı kapitalizminin bir ürünü olduğu göz önüne alındığında, Kıvılcımlı’nın metafizik sosyoloji eleştirilerinin bu romantik tavırla ilişkisi sarih bir biçimde ortaya çıkacaktır. Zira resm-i geçit yapan “metafizik sosyolojiler” birer birer çürütülmeye çalışılırken, bu romantik tavırdan doğan argümanlara sürekli bir atıf sözkonusudur.

II. Sosyoloji versus Marksizm

Kıvılcımlı, sosyolojinin sosyalizme karşı oluşturulduğunu düşünür. Bu, bilindik bir Marksist argümandır. Ancak argümanın bilindik olması, bunu savunan herkesi aynı kefeye koyma yanlışına neden olmamalıdır. Zira bu karşıtlığın nasıl bir Marksist sosyal bilim kavrayışı temelinde oluşturulduğu, en az bu karşıtlığın kendisi kadar önemlidir.

Kıvılcımlı’ya göre sosyoloji biliminin ilk ve eşsiz müjdecisi Saint-Simon’dur. Gelgelelim Saint-Simon sosyalisttir ve sırf bu yüzdendir ki sosyalizme düşman olan cephe (ki sosyal bilimler Kıvılcımlı’ya göre “sosyalistler” ve “anti-sosyalistler” şeklinde iki kampa bölünür), Labriola’nın deyişiyle “dâhi Saint-Simon’un soysuz ve gerici öğrencisi” Auguste Comte’u sosyolojinin müjdecisi saymıştır. Comte, Kıvılcımlı’ya göre, Saint-Simon’un eserini hem intihâl, hem de tahrif etmiştir.[11]

Marksist gelenek içerisinde buradan genel olarak iki hat çıkar. Bu hatlardan Karl Korsch’ta en karakteristik ifadelerinden birini bulan ilki; bu ‘iki kamp’ savından hareketle, sosyolojiyle tüm bağları koparır ve Marksizm’in eleştirel biliminin inşâsına yönelir (ya da Althusser gibi, aynı kamplaşmayı tam ters, yani yapısalcı bir istikâmete temel yapar).[12] İkincisi ise; karakteristik örneğini Buharin’de bulduğumuz üzere,[13] “gerçek bilimsel bilim” savından hareketle, tarihsel materyalizmi bir sosyoloji sistemi olarak, yani “işçi sınıfının sosyolojisi” şeklinde inşâ etmeye yönelir. Burada, bir bilim alanını gerçek anlamıyla bilimselleştirme çabası sözkonusudur; sosyoloji bir bilim olarak tanınır ama Ortodoks bir tavırla, gerçek bilim hâline getirilmeye çalışılır. “İşçi sınıfının sosyolojisi”, herhangi bir sosyoloji değil, bizâtihî gerçek sosyolojidir.

Kıvılcımlı kendisini bu Ortodoks tavrın içine yerleştirir; bir başka deyişle, Kıvılcımlı’nın ayrımı Marksist’tir ama buradan hareketle tuttuğu yol Ortodoks’tur: “İşçi sınıfı sosyolojisinin, Tarihsel Maddecilik adıyla, bütün öteki sosyoloji okullarına karşı kesin sınırlı bir bilim cephesi ve ayrı bir dünya olduğunu kavramalıdır”.[14] Ancak Kıvılcımlı’yı herhangi bir Ortodoks Marksistten ayıran iki temel kıstas sözkonusudur. Bunlardan ilki; Kıvılcımlı’nın bizzat kendi politik-pratik tecrübesinden çıkarsadığı bir ortodoksi eleştirisidir: “Sırf sözde ‘Marksizmin yanılmazlığı’ adına, Patrik lâtası gibi sırta geçirilmiş delinmez bir ‘büyüklük manisi’ ile susulurdu. Bu susuş, ‘Stalinist’ bıyıklarımız ölçüsünde uluslararası bir disiplin heybetine bile sokulabilirdi.”[15] Bu eleştirinin geliştirilmesinde, Kıvılcımlı’nın Doğu halklarına dönük romantik vizyonunun dolaysız payı vardır. Gelgelelim bu sezgisel eleştirel tavrın teorik düzeye çıkarılamadığını, bir başka deyişle Kıvılcımlı’nın teorik çerçevesi içersinde merkezî bir pozisyon tutmadığını vurgulamak gerekir. Kıvılcımlı, sadece bu ilk kıstasa bakıldığında, (kesinlikle sıradan değil ama) özgün bir Ortodoks Marksist olarak kalır.

İkinci kıstas ise, Kıvılcımlı’nın Durkheim sosyolojisine yönelik geliştirdiği eleştiridir. Türkiye ölçeğinde Marksistlerin Durkheim’a eleştirel bakmaya başlamalarından çok önce, uluslararası ölçekte ise tam da Sovyetler Birliği’nin yapısal-işlevselci bir sosyoloji pratiğini yaşama geçirdiği bir zamanda[16] geliştirilmiş olan bu eleştirinin mahiyeti, bazılarını bizzat Kıvılcımlı’nın kendisinin dahi fark edemediği önemli teorik ve politik içerimlere sahiptir ve ayrı bir başlık altında ele alınmayı hak etmektedir.

III. Durkheimcılık Eleştirisi

Bu bağlamda yazının bu bölümünü, Hikmet Kıvılcımlı’nın metafizik sosyolojilerin en güzide örneği olarak telâkki ettiği Durkheim sosyolojisini nasıl eleştirdiğinin detaylı tahliline ayıracağız. Ancak evvelâ Kıvılcımlı’nın Durkheim okulunu neden “açıkgöz bir formalizm” numunesi olarak tanımladığı üzerinde durup, ardından da Metafizik Sosyoloji Eleştirileri’nin muhtelif yerlerinde –Ortodoks Marksizm’in toplum kavrayışı açısından da önemli içerimlere sahip olduğunu düşündüğümüz– Durkheim’ın toplumu Tanrılaştırdığına dair önemli ipuçlarını Kıvılcımlı’nın çok erken bir dönemde hangi açılardan tespit ettiğini vurgulayacağız.

Kıvılcımlı’ya göre her şeyden önce tarihsel maddeciliğe teslim olmamak ve ona karşı palazlanmak saikıyla yola çıkan formalizm, bir akım olarak, sosyalbilimsel araştırma tasarımlarında biçimi bütün değerlerin, inşâ normlarının, işlevin ve iktisadî faktörlerin üstünde gören ve sosyal yapıyı biçimden ibaret sayan anlayış olarak tasvir edilebilir. Herhangi bir vakıa açısından sosyolojinin temel analiz biriminin salt “biçim” olduğunu düşünen “genel formalistler” bir yana, Durkheimcı formalizm, Kıvılcımlı’nın hakîkî eleştiri odağını oluşturur. Bu okul, sosyoloji disiplininin diğer bütün sosyal bilimlerle ilişkili olduğunu iddia eder ki; kuramsal niyetleri, sosyal bilimleri yok saymaksızın, onu “elverişli/işlerine gelen” bir biçim altında kurumsallaştırmaktır.

Kıvılcımlı’nın şemasına göre Durkheimcılar ile Formalistler, “biçimcilik” mevzusunda ortaktırlar:

 Formalistlere göreDurkheimcılara göre
Sosyal olayPsikolojiktirEntellektüeldir
Toplumda motor güçMesafedirSayı ve yakınlık kertesidir
Son sığınakPsikolojidirPsikolojidir

Bu tabloda Kıvılcımlı’nın asıl eleştirisi; hem genel formalistlerin, hem de Durkheim okulunun canlı ve somut toplumu, “kırpıla kırpıla Nasreddin Hoca’nın kuşundan beter esrar parçalayıcı, mefruz [varsayılan] ve mevhum [hayalî] Hûma Kuşu’na”[17] çevirdiklerine ilişkindir. Durkheim sosyolojisinin bu noktadaki tahrifi genel sosyolojiyi, sosyal bilimler felsefesine dönüştürme amacı doğrultusundaki biçimci yatkınlık ile sanayileşmeyle beraber insanlar arasındaki mesafeyi toplumun gelişiminin tayin ettiğine değil de, mesafe değişiminin bizzat kendisinin insan ilişkilerini belirlediğine dair idealist yönelimli anlayıştır. Kıvılcımlı’nın iddiasına göre Durkheimcılık, bu hat üzerinden, kendisinde bilimler-üstü bir güç bulacaktır. Dahası sosyolojinin varoluş koşullarını bu eksende, yükselen burjuva toplumunun ihtiyaçlarına nakşedip, maddeciliğe sırt çevirerek maneviyatçılığa sıkışıp kalacaktır. Kıvılcımlı bu yöntemi, bir soysuzlaşma olarak tarif eder ve süreci kronolojik olarak tahlil eder. Öyle ki, Durkheim’ın 1893 tarihli Toplumsal İşbölümü adlı yapıtı, açıkça maddeci yöntemi karşısına alır. Kıvılcımlı bu konuda Durkheim’ın şu cümlesini kendi argümanına dayanak yapar: “Ruhsal yaşantıyı maddecil yaşantının çiçekleşmesinden başka bir şey saymayan bütün doktrinlere savaş açmak.”[18]

İlginçtir Kıvılcımlı, Durkheim’ın haleflerinin tam da Durkheim’ın amacına ihanet ettiklerine dair bir dizi örnek de sıralar. Zira Durkheim, sosyal tahlilleri Marksizm’in ötesine taşıma manevrası içinde iken, takipçileri, özellikle de kendini kolektivist addedenler –Kıvılcımlı’nın ifadesiyle– “tarihsel maddeciliğin sarsılmaz yöntemi”ne kapılırlar. Kıvılcımlı’ya göre Okulun üyelerinin eleştirileri ve sapmaları, Durkheim’ı harekete geçirecek ve 1894’te Sosyolojik Metodun Kuralları’nı yazacaktır. Bu eser Kıvılcımlı’nın kavrayışına göre en dik âlâsından bir formalizmdir. Böylece Durkheim “toplumsal olanı toplumsalla açıklama istencinde somutlaşan sosyolojik emperyalizm” biçiminin kurucusu durumuna yükseltir kendisini.

Her toplumsal sürecin ilk koşulu toplumun kendi içyapısında mevcuttur. Ancak Kıvılcımlı’ya göre bu, totolojiye düşmektir: “Toplum olayları, toplum olaylarıdır” der gibidir Durkheim. Formalizmden ödün vermeyen bu anlayış vasıtasıyla, Durkheim şunu demeye getirir: İnsanlar arasındaki işbirliği, ruh evrenine aktarılmalıdır. Böylece “orada nereden geldiği bilinmeyen kişi ruhları birbiriyle kucaklaşırlar, bundan Ruhçu Sosyologların Tanrılaştırdıkları ‘kollektif bilinç’ doğar”.[19]

Durkheim’ı Meşrutiyet çağının resmî Osmanlı sosyoloji okulu hâline dönüştüren Ziya Gökalp’in “ma’şerî vicdan” olarak dilimize tercüme ettiği mezkûr kavrama ilişkin, Kıvılcımlı şu soruları sorar: Toplumda insan ruhlarının kaynaşabileceğini kabûl etsek de, neden bu kaynaşmadan sonra çıkan kollektif bilinç bugün bireysel bilincin tıpkısı değildir? Geçmişte bu tarz bir bireysel-kollektif bilinç zıtlığı var mıydı? Gelecekte olacak mıdır? İşte Kıvılcımlı’ya göre tarihsel maddecilikten kaçan Durkheim sosyolojisi, sırf bu nedenden ötürü tüm bu sorulara hiçbir cevap getiremez:

Makine bir ekonomik ihtiyaç aygıtıdır. Aynı zamanda bir kapitalistin malıdır. Makinelerin bulunduğu fabrikada yüzlerce işçi bir arada çalışır. Üretilen matahlar [metalar] toplum ölçüsünde dağıtılır, değiş edilir. Bütün bu ekonomik ilişkiler hangi tek kişinin tek başına bir organı olabilir? Durkheim’ın karıştırmak için parmağına doladığı işbölümü: en az birden çok kişinin arasında yapılmaz mı? Durkheim o gibi gerçeklikleri kulağının arkasına atar. “Sırf ekonomik ilişkiler insanları birbirinin dışında bırakır” gibi cevherler yumurtlar. Bir fabrika, üretimiyle yüzlerce işçiyi, uzmanı ve patronu bir araya getirir. İlk madde ve pazar arama yollarından bütün bir ülkeyi kapsadığı gibi, bütün dünya insanlarını da ilgilendirir. Durum böyleyken, Durkheim ekonomik ilişkilerde insanları birbirinin dışında bırakan karakteri nerede buluyor?[20]

Bu sorunun cevabı için, Kıvılcımlı açısından doğru teorik adres, Durkheim’ın Toplumsal İşbölümü değil Marx’ın Kapital’idir. Kapitalist Üretim Tarzı plansız ekonomiye dayandığı için insanın geleceği, metaların değer ölçüsüyle tespit edilir. Meta değerleriyse pazarda belli olur. Bu nedenden ötürü de beşerin geleceği pazardaki gizil güce bağlıdır. Buradan da meta fetişizmi çıkar. İnsan kendi ürününe hükmünü geçirmek şöyle dursun, o ürünlerin hükmü altına düşer. Kıvılcımlı’nın deyişiyle “bezirgân ekonomisi” olarak tasvir edilen bu süreci Durkheim es geçmiş ve o hâlihazırdaki bu düzeni genel ve mutlak bir kategori olarak saymıştır. Tarihsel maddeciliğin ekonomik determinizmini ilgaya dönük bu tavrın ardındaysa, işte Durkheim’ın mistik, formel ve fatalist taklitçiliği vardır.

Oysa Durkheim’ın nesnel toplum kanunlarını bulma yönündeki “ilk olma hülyâsı” beyhûdedir; zira Kıvılcımlı’nın iddiasına göre, ondan bir asır önce Saint-Simon “İnsanlar evrime farkına varmaksızın uyarlar” sözüyle, Marx da “İnsanın varlığını belirleyen bilinci değil, aksine, bilinci belirleyen sosyal varlığıdır” sözüyle, Durkheim’ın kendine mâl etmeye çalıştığı nesnel toplum kanunlarını açıklamıştır. Kıvılcımlı şöyle der:

Tarihsel Maddecilik bilincin maddesel izahını gösteriyordu. Dünya kör gelmiş kör gidecek demiyordu. Sosyal kanunlar bilince çıkarılırsa insanlığın görerek ve bilerek ilerleyeceğini anlatıyordu. Durkheim ise kişi bilinçleri üstünde nedeni bilinmez bir “kollektif vicdan” varlığını Tanrılaştırıyordu.[21]

Hattâ Durkheim daha da ileri giderek “maddesel” ekonomik ilişkileri “kanaat şeyleri” adı altında soyutlaştırmak suretiyle, ekonomi-politiğin incelediği olayları “ya topluma katılmış şeyler ya da sosyal faaliyet ürünü şeyler” olarak tanımlar ve bu bağlamda ona göre ekonomik olayların bütünü, “kımıltısız” ve “statik”tir. Kıvılcımlı Durkheim’ın bu tezine ironik olarak şöyle cevap verir:

Demek üretici güçler: Avrupa’yı uzak dış ülkelerde hammadde ve pazar aramaya götürür, sömürge çapul ettirip büyük endüstriyi kurdurur, serbest rekabeti kaldırıp tekelci şirketlerle cihan dengesini ekonomik ve politik kesin bunalımlar çağına sokar. (…) Ama bütün bu olaylar Durkheim’a göre bayağı durgun birer hareketsizliktirler. Durkheim yaptığı uydurularla tarihin gerçek motorunu bir yana ittikten sonra, topluma kendi işkembesinden bir filozof motoru takmaya kalkışır.[22]

Bu “filozof motoru”nun iki ürünü de ‘etik’ ve ‘epistemoloji’dir. Böylece Durkheim bizi modern ispritizmacılığın lâbirenti içine sokar. Toplumsal bilinç ve bireysel bilinç arasındaki antagonizma burada kasten devre dışı bırakılır. Hâlbuki bireysel bilinç basitçe bir sinir sisteminin somutlaşması değil, toplumsalın bir ürünüdür. Kıvılcımlı Marx’dan mülhem “Bireysel bilinç toplum ilişkilerinin insan beyninde yankılaşması ve minyatürleşmesidir” diye yazar ve sosyal olayın bizzat kendisini özü itibariyle bir “düşünce olayı” olarak tasavvur eden Durkheim’ın aslında ideoloji mefhumuna karşı, kaçak güreştiğini iddia eder.

Sonuç olarak Durkheim sosyolojisi, Kıvılcımlı’nın deyişiyle “bezirgân işbölümünü, ilişkilerini ve onun sonucu olan kapitalist ilişkileri”[23] kollayan bir metafizik sosyolojidir.

Sonuç: Çağdaş Saserdoslar’a Karşı Diyalektik Sosyoloji

Kıvılcımlı’nın çözümleme-odağı olarak Metafizik sosyolojiler, onun eleştirileri göz önüne alındığında, Tarihsel maddeciliğin getirdiği kazanımların ve teorik arayışların tasfiyesine dönük girişimlerin topyekûn adı olarak özetlenebilir. İnsanlar arasındaki mütekabil, sosyal nitelikli ilişkileri kavrayamayan ve hakikat arayışının en üstü örtülmüş alanına müdahil olmaya yönelmiş her teorik hamleyi ekonomik determinizm yaftasıyla karalayan Metafizik sosyolojiler, Kıvılcımlı’ya göre, Diyalektik sosyolojinin anti-tezi olarak burjuvazinin bayraktarlığını yapmaktadır. Hattâ sosyoloji, XIX. yüzyıl serbest rekabetçi kapitalizmin ve XX. yüzyıl tekelci finans kapitalizminin emrine âmâde bir mistifikasyon aracıdır. Kıvılcımlı günümüz sosyologlarını antikite devrinde Tanrı’ya adanmış zenginlikleri tapınak diplerinde halktan gizleyen Saserdoslar’a (kutsal ayrıcalıklı ailelere) benzetir.

Sosyoloji tarihsel maddecilikten sonra icat edilmiş ve işçi sınıfına karşı savaşmak için geliştirilmişken bu disiplinin aktörleri de tarih ile sosyolojiyi birbirinden ayırt ederek her ikisini de kısırlaştırmıştır. Burjuvazinin bilginleri sosyoloji aracılığıyla Tarihi tahrif etmeye ve toplumu dönüştürmekten alıkoymaya çalışmışlardır. Çağdaş Saserdoslar’ın stratejilerine karşı “diyalektik yöntemi” kullanan hakîkî sosyolojiyi bir an evvel kurmalıdır.

Diğer yandan, Kıvılcımlı’nın Durkheim eleştirisinin odak noktasını oluşturan, “kollektif bilinç/vicdan”ın ve bizâtihî toplumun Tanrılaştırıldığı eleştirisi, sosyal istikrârı ve düzeni sağlamaya yönelmiş, bu yolda dizginleyici ahlâkî norm ve değerlerin önemini vurgulayan, bu demektir ki bireylerin ruhlar âleminde birbirleriyle kucaklaştığı Sovyet Toplumu’nu tesis etmeye çabalayan Sovyet Sosyolojisi’ni bilmeden suçüstü yakalamıştır. Burası, Kıvılcımlı’nın Ortodoks Marksizm’den bilinçsizce taştığı yerdir ve kanımızca bu maden filizi, ince ince işlenmeye değerdir. Kıvılcımlı şu basit önermeyi yankılarken, kendisinin dahi izlemediği bir patikaya kerteriz koymuş olur: Adına lâyık bir sosyal bilimin görevi, eşik bekçiliği değildir; her ne surette ve her ne adına olursa olsun…


[1] Karl Marx, “The Eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte”, Marx ve Engels, Selected Works, Londra: Lawrence and Wishart, 1968, s. 97: “XIX. yüzyılın sosyal devrimi, şiirsel anlatımını geçmişten değil, sadece gelecekten alabilir. Bu devrim, geçmişle ilgili tüm hurafelerden kendini sıyırmaksızın kendine varamaz. Daha önceki devrimler, kendi içeriklerine dair kendilerini uyutmak için, geçmiş dünya tarihinin hatıralarına gereksinim duydular. XIX. yüzyılın devrimi ise, kendi içeriğine varmak için, ölülere, kendi ölülerini gömmeleri için izin vermek zorundadır.”

[2] Hikmet Kıvılcımlı, Metafizik Sosyoloji Eleştirileri, İstanbul: Ararat Yayınevi, 1970, s. 47–48: “Bugün biz ‘Altın Çağ’ın sınışı ve kördöğüşlü Medeniyetlerden önceki, sınıfsız kardeşlik toplumu olan ilkel komuna olduğunu biliyoruz. İlk insan Medeniyet berzahına girdikten sonra kaybettiği kan-kardeşlik çağını bir türlü unutamamıştır.”

[3] Hikmet Kıvılcımlı, a.g.e., s. 39: “İbn-i Haldun Kadîm Çağın Müslüman Marks’ı gibidir.”

[4] Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Tezi, İstanbul: Diyalektik Yayınları, 1996, s. 25: “Barbar, ilkel de kalsa ‘SOSYALİST’ bir KAMU düzeninin çocuğu idi. Eşitsizlik bilmiyordu. O yüzden yalanı ve korkuyu kendi toplumu içine sokmayan alabildiğine ülkücü yiğitti. Böyle yüce karakterli kişilerden derleşik olan Barbar topluluğu…”.

[5] Hikmet Kıvılcımlı, Metafizik Sosyoloji Eleştirileri, s. 19: “İlk Kandaşlık demokrasisinde seçimle iktidara getirilen şefler, savaşla zafer ve zenginlik kazandıkça sorumsuz kral olmuşlardı.”

[6] Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Tezi, s. 35–37

[7] “Uzun saçlı Çin’den, kıvırcık başlı Afrika’ya, Amerika’dan Küba’ya dek yeryüzünün ‘geri’ yahut ‘Asyalı’ denerek ‘antika’lığından başka değer verilmeyen ülkeleri mahşer yerine döndü” (Kıvılcımlı, Tarih Tezi, s. 13); “(…) önce ‘sarı insan’, ardından ‘zenci insan’, lânetle damgalanmış organlarına bakmaksızın, organ asâletli seçkin ‘ak insan’a tası tarağı toplatıverdi yeryüzünün yarısından” (Hikmet Kıvılcımlı, Tarih-Devrim-Sosyalizm Işığında İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş: İngiltere, İstanbul: Diyalektik Yayınları, 1994, s. 8). Bu, Kıvılcımlı’ya göre toptan bir “Mazlum Milletler” akını idi ve “Avrupa, Ortaçağdan önce olduğu gibi kapitalizmin sonunda da, tarihinde ikincidir, yeni bir ‘Muhaceret’i Akvam: Ulusların Göçü’ ılgarına, hiç beklemediği yönlerden uğramıştı.” (Kıvılcımlı, Tarih Tezi, s. 14.)

[8] Kıvılcımlı sadık bir Marksist olarak Marx ve Engels’in sınışı topluma karşı mücadelesinde “üstün insan” gibisinden çarpıtmalarla nasıl mücadele ettiklerine değinirken hemen takip eden cümlede şöyle yazar: “Antika çağların en son büyük devrimcisi Muhammed Mustafa da o gerçeği ortaya koydu. 1- Kur’an diliyle: ‘Mâ ene, illâ beşerûn mislikûm’ (Ben tıpkı sizin gibi insandan başka bir şey değilim) demekten korkmadı. Çünkü safkan devrimci olması Muhammed’e yetip artıyordu.” (Hikmet Kıvılcımlı, Tarihte Büyük Devrimler, İstanbul: Diyalektik Yayınları, 1995, s. 13). Yine Kıvılcımlı’nın son eserindeki (‘Tarih Tezi’ Işığında Allah-Peygamber-Kitap, İstanbul: Bumerang Yayınları, 1999) iddiası da bu mesele açısından bir örnek olarak verilebilir: Kuran’ın tarihsel maddeci tefsiri. Bu ve benzeri değerlendirmelerin güncel politik içerimleri konumuz değildir; ama çarpıcı bir örnek olması bakımından, Kıvılcımlı’nın izleyicilerinden birinin ettiği şu sözler, Kıvılcımlı’nın tezlerinin nerelere vardırıldığını görmek açısından tam ibretliktir: “Hz. Muhammed, sınıfsız toplumun Yukarı Barbarlık Konağından medeniyete geçmiş, İlkel Komünal Toplum gelenekli bir halk şefidir. O İlkel Sosyalist Toplum ki, insanlık tarihinin belleğine ‘Altın Çağ’ olarak kazınmıştır. Yalan, dolan, korku nedir bilmeyen insanların oluşturduğu adil ve eşit toplum biçimidir”. ‘%99’u Müslüman olan bir ülkede’ politika yapmak adına, en açık sosyolojik gerçekler iğdiş edilmektedir: “İslamiyet, Hıristiyanlık gibi bir sınışı toplum dini değildir.” (Kurtuluş Yolu Gazetesi, sy. 30.)

[9] Buna benzer fikirlerin, Çernişevski’de antropolojik ve estetik düzeylerde nasıl tezahür ettiğine dair yaptığımız bir analiz için bkz. Vefa Saygın Öğütle, “Çernişevski”, Felsefe Ansiklopedisi c. III, Ahmet Cevizci (der.), Ankara: Ebabil Yayınları, 2005.

[10] Bkz. Hikmet Kıvılcımlı, Metafizik Sosyoloji Eleştirileri, s. 17–18.

[11] A.g.e., s. 58–62.

[12] Korsch ile Althusser arasında bu hususta yaptığımız karşılaştırma için bkz. Vefa Saygın Öğütle, “Sunuş / Karl Korsch’ta Marksizm ve Sosyal Bilimler: Bir Paradoks İmâsı mı?”; Karl Korsch, Sosyal Bilimler ve Marksizm: Seçme Yazılar, V. S. Öğütle (der. ve çev.), İstanbul: Salyangoz Yayınları, 2007, s. 20–30.

[13] Bkz. Nikolai Buharin, Historical Materialism: A System of Sociology, (Source: International Publishers, 1925), http://www.marxists.org/archive/bukharin/works/1921/histmat/index.htm, 2002

[14] Hikmet Kıvılcımlı, Metafizik Sosyoloji Eleştirileri, s. 26.

[15] Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Tezi, s. 12

[16] Stalin sonrası dönemde gelişen Sovyet sosyolojisinde, genel olarak, Parsons’ın “bilimsel yöntem”inin, modern sosyal bilim metodolojisinde “ilerlemeci” bir gelişmeye işaret ettiği düşünülmektedir. Bu husustaki bir tartışma için bkz. Alvin W. Gouldner, The Coming Crisis of Western Sociology, Londra: Heinemann, 1971, s. 447–477 ve Alexander Vucinich, “Marx and Parsons in Soviet Sociology”, Russian Review, 1974, c. XXXIII, sy. 1, s. 1–19. Sosyolojinin Sovyetler’deki genel gelişim sürecine dair bkz. Dmitri N. Shanin, “The Development of Soviet Sociology, 1956–1976”, Annual Review of Sociology, 1978, c. IV, s. 171–191.

[17] Hikmet Kıvılcımlı, Metafizik Sosyoloji Eleştirileri, s. 121.

[18] A.g.e., s. 125.

[19] A.g.e., s. 128.

[20] A.g.e., s. 129.

[21] A.g.e., s. 131.

[22] A.g.e., s. 133-134.

[23] A.g.e., s. 188.

70 YAŞIN GÜZELLİĞİ

70. yaş. Kimine göre yaşlılık, kimine göre orta yaş sayılır hala.
Önemli olan yaşın sayısı değil, o yılların nasıl geçirildiğidir.
“Doğru yaşamayanlar, doğru ölemezler” anlamında bir şeyler söylemiş Nietzche.
Ben de kendimce muhasebeler yapıyorum “doğru yaşadım mı, doğru ölecek miyim” diye.
Orta ölçekli bir sınır şehrinde, çamurlar içinde bir mahallede geçen çocukluk ve delikanlılık yılları.
Aşırı yoksulluk ve aile baskısı altında geçen hem de.
Lisenin sonlarına doğru Dev-Genç ve Kıvılcımlıcı ağabeylerin etkisiyle sosyalizmle tanışma.
Mühendislik tahsili için Ankara’ya gelince, aile baskısı olmadığından daha çok sosyalizm, daha az okul.
Önce kısa bir süre Kıvılcım dergisi, sonra Kitle gazetesi bürosunda neredeyse tam zamanlı çalışmalar.
Halil Çelimli ağabeyin dürüst, heyecanlı ve ilkeli etkileriyle kişilik geliştirme.
TSİP (Türkiye Sosyalist İşçi Partisi) kuruluş öncesi çalışmalarında Burhan Şahin ve Engin Urcan ile gelişmeyi artırma.
TSİP Altındağ ilçesinin ilk üyelerinden olup, Ethem Kiper, Necati Ertürk ve Suat Bozkuş, Varol Ataman gibi arkadaşlarla yoğun gecekondu çalışmaları.
TSİP Ankara İl Örgütü bünyesinde kurulan Ankara Gençlik Bürosu sekreterliği, ünlü ODTÜ Kissinger boykotunda aktif görevler.
TSİP içinde “doktorcu muhalefet” içinde hızlı çalışmalar ve çok aktif olmaya rağmen TSİP’te asil üye olamayıp parti dışında kalma.
“Doktorcu muhalifler”in sürgün edilip toplandığı Ankara Yenimahalle İlçe Örgütü’nde üye olmamama rağmen çalışmalar. İstanbul yolundaki fabrikalarda aktif işçi çalışmaları.
“Doktorcuların” topluca istifası sonrası bir süre boşlukta kalıp sonra merkezi İstanbul’da olan PİM (Pahalılık ve İşsizlikle Mücadele Derneği)’nin Ankara şubesini örgütleme, 2 yıl şube başkanlığı.
1975 yılında kurulan Yeni Vatan Partisi’ne (bugünkü CIA destekli Perinçek partisiyle alakası yoktur) bir grup arkadaşla birlikte katılma.
Yeni Vatan Partisi içinde yapılan yönetim darbesinde aktif rol alma. Darbe sonrası yeniden oluşturulan Ankara İl Örgütü başkanlığı.
Sonuçta “parti” içindeki gerilim sonucu bazı provakatörlerin kardeş gibi olduğum Doğan Terlemez’i katletmelerinin hâlâ dinmeyen acısı.
Cinayet sonrası ilk kongrede yine aynı grup arkadaşların bazılarıyla birlikte bir bildiri yayınlayarak “parti”den ayrılma.
İskenderun Demir Çelik inşaatındaki örgütlenmeden sonra hapse girip sendikası dağılan İsmet Demir ağabeyin sendikayı yeniden toparlama çabalarına katılıp 6 ay kadar onunla birlikte Çukurova’da çalışmalar. Yine o aylarda evlilik.
Ayrılma sonrası daha önceki aylarda partiye girmemiş bazı arkadaşlarla tekrar buluşup örgütlenerek bir dergi çıkarma kararı. Yine o dağınıklık ortamında çok sevdiğim bazı arkadaşların değişik yerlere tercih koymalarının üzüntüsü.
1976 ve 1977 kanlı 1 Mayıslarında PİM ile etkin katılımlar.
1977 Temmuz – 1980 Temmuz arası 3 yılda düzenli çıkarılan “Proletarya Partisinin Reorganizasyonu ve Halk Kurtuluş Cephesi İçin DEVRİMCİ DERLENİŞ” gazetesi ve o zamanki Derleniş Yayınlarının İmtiyaz sahipliği görevi.
Bu arada 4. Sınıfa geçtiğim halde mühendislik eğitimini bırakıp, yeniden üniversite sınavı ve Sevk ve İdarecilik Yüksek Okulu’na geçiş, ön lisans diploması. 3. Sınıf bitmişken 12 Eylül faşizmi.
1980 12 Eylül faşizminde işçi sınıfı için çekilme çalışmaları. Aralık ayı başında 1 haftalık gözaltı. Dergi yazılarından sorgulanma. Sevgili İlhan Erdost’un Mamak’ta dövülerek öldürülmesi soruşturmasına denk gelen günlerde – başka bir yayıncı skandalı yaşamamak için olsa gerek – Mamak’tan serbest bırakılma.
Serbest bırakılma sonrası acilen ev değiştirme.
Yeni evin adresini bilen birkaç kişiden gözaltında olanların evimin adresini polise vermelerinden sonra ev baskınından kıl payı kurtuluş.
Ankara’da bir iki hafta adres değiştirerek grubu ayakta tutma çabası. Artık barınamayacak hale gelince Ankara’yı terk ediş.
Birkaç ay kaçak gezdikten sonra toparlanırız derken kaçaklığın – bir gün bile yurt dışına çıkmayı düşünmeden – tam 7 yıl sürmesi (1981 Haziran – 1988 Haziran arası). Bu arada evimin ve tüm eşyalarımın polis tarafından darmadağın edilişi.
Yazın tatil yörelerinde, kışın arkadaş evlerinde süren uzun kaçaklık yılları. Nispeten iyi günler olmakla beraber, kabus gibi geçen yıllar. Defalarca yakalanmaktan kıl payı sıyırışlar.
6,5 yıl tutuklu yargılanan arkadaşların 1988 mayısında beraat etmesi sonucu, haziran ayında beraatten yararlanmak için mahkemeye çıkış ve önce tutuklanıp, sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest kalış.
Ağustos ayında daha önce hak etmiş olduğum kısa dönem askerlik başvurusu için memlekete dönüş. Orada 1 gün gözaltı, 19 gün göz hapsi. Sonrasında serbest kalıp askere gitme.
Benim gibi sakıncalı arkadaşların olduğu bir birlikte 4 ay askerlik. 1 hafta disiplin hapsi, komutanla saatler süren sosyalizm tartışmaları. Dönem arkadaşlarımla unutulmaz dayanışma ve dostluklar. Aydın Akyazı, Sedat Göçmen ve Bünyamin İnan gibi sıkı insanlarla geçen zamanlar.
Askerlik sonrası, grup arkadaşlarımdan ayrılma, 12 yıl süren geçim dönemi. Dinlenme ve sosyalizmle eskiye göre uzaktan ilgilenme.
Bu arada dünya güzeli kızım Kardelen’in aramıza katılması. Yaşadığım sürece gururum olması.
2001 sonunda artık benim için dayanılmaz hale gelen evliliğimin sonlanması, evi terk edişim.
1,5 yıl İzmir’de işsiz gezdikten sonra İstanbul’a yerleşme.
Haşmet Atahan’ın 6 katlı binasının restorasyonu için 3 yıl inşaatta çalışma. 3 yılın sonunda yine Haşmet Atahan’ın finansörlüğü ile kurulan Sosyal İnsan Yayınlarında ortak ve yayın yönetmeni olarak 5,5 yıl tam zamanlı mesai. Yayınlar, fuarlar, paneller. Yayıncı ve yazarlarla kalıcı dostluklar. Bu yayınevinde arkadaşlarım Burhan Elçin ve Yavuz Tanrısever’in unutulmaz katkıları.
Bu arada İzmir’de annesiyle yaşayan kızımın velayet davasını kazanarak onu yanıma almam. Yoksulluğuma ortak olan kızımın akıl almaz direnci ve gurur verici başarıları.
Toplamda (56’sı Kıvılcımlı’dan 6’sı başka yazarlardan toplam 62 kitap ve 8 broşür)ün yayımlanması. Çok zor, yıpratıcı ama görev yapmanın hazzıyla geçen yıllarım. Bu yılları “Bir Yayınevinin Öyküsü” başlığıyla e-kitap olarak ayrıntıyla yazmıştım. Sosyal medyamdan okunabilir.
2009 yılında benim gayretlerim ve Vedat Türkali’nin katılımıyla 15 siyasi grupla yaptığımız Kıvılcımlı anması da gururla hatırladıklarımdan.
Sosyal İnsan Yayınları’ndan beş parasız ve barınaksız ayrılma sonrası, dostlarımın katkısıyla ayakta kalabildiğim yıllar. Sorun Yayınları ve sevgili Sırrı Öztürk ağabeyin manevi katkılarını anmasam olmaz.
Geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz sevgili Necmettin Salaz ile birlikte Rezan Yayınları’nı kurup art arda kitapların çıkarılması.
Unutulmaz Gezi direnişimizde aktif yer alış, Taksim dayanışması yürütmesinde etkin görevler.
Kıvılcımlı’ya karşı görevlerimizi sürdürerek, kimi arkadaşlarla 3,5 yıl süren Kıvılcımlı Okumaları grubu, nihayet bu grubun öncülüğünde 2 dönem başkanlığını yaptığım Kıvılcımlı Enstitüsü’nün kuruluşu. Bu arada beni kırmayarak Enstitü’ye kurucu olan 4 sosyalist parti başkanı ve aydın, yazar, sendikacı arkadaşlarıma halen şükran borçluyum.
2013 yılının Kasım ayında arkadaşlarımın davetiyle yaptığım Balkan turunda Kıvılcımlı’nın nefes izlerini takip ediş. Enver Hoca’nın mezarını bulup saygı duruşu.
2016 yılında Enstitü olarak Kıvılcımlı’nın ve unutulmaz sendikacı İsmet Demir’in mezarlarının yaptırılması.
2016’nın son aylarında artık ev kirasını bile ödeyemez durumdayken, bir eski dostumun ikramıyla onun diş kliniğinde 3 yıl sürecek olan klinik müdürlüğü görevi. Kıvılcımlı Enstitüsü yönetimini SODAP grubuna devredişim. Bu arada amatör olarak, dostlarımın katkılarıyla Kıvılcımlı kitapları çıkarmaya devam ediş.
Klinikte çalışırken aynı arkadaşlarımın daveti ve finansörlüğü ile Sovyet Devrimi’nin 100. Yılı dolayısıyla 5 günlük Moskova gezisi. Hayatımın en güzel anılarından.
2018 yazı, prostat kanseri teşhisi. Tetkiklerden sonra 1 Kasım 2018 acil radikal ameliyat.
Ameliyat sonrası yorgun argın kızımın yanına gidiş, Avrupa seyahatleri.
İstanbul’da ve klinik çalışmasında zorlanmam üzerine 2019 Kasımında İstanbul’u terk ediş.
5,5 yıldır Foça’nın köylerinde kira evleri. Kira ödeyemez duruma geldiğimde yakın dostlarımın katkılarıyla bir hobi bahçesinde (konforu iyi) barınmaya başlama.
Bu arada Kıvılcımlı’ya karşı görevleri de aksatmamaya çalışarak art arda yeni Kıvılcımlı kitapları yayınlama.
Eski arkadaşlarımdan, yazdığı kitabın yayımlanmasına katkıda bulunduğum Nasrullah Ayan ile pandemi döneminden başlayarak düzenli olarak video çekip yayınladığımız bir dönem geçirdik.
2021 yılında Kıvılcımlı’nı 50. Ölüm yıldönümü dolayısıyla yapılan etkin çalışmalar. Onlarca video ve epey sayıda grupla birlikte yaptığımız mezar başı anması ve değişik yerlerdeki paneller.
O yıldaki tanışıklıktan 3 yıl sonra Göksal Caner Malatya arkadaşımın çalışmalarıma katılması yeni bir dönem başlattı çalışmalarımda. Eksik olan yönlerimi tamamlayarak araştırmacı ve çalışkan kimliğiyle çok şey kattı, katacak.
70 yaşın muhasebesi derken bunlar geldi aklıma sabah sabah.
Bu yaşamda her insan gibi benim de bir yığın insani hatalarım, yanlışlarım oldu elbette. Ama çok mutluyum ki sevildim, sayıldım. Karşı olanlar da, çalışmalarımı ve beni yok sayanlar da oldu elbette. Hatta durup dururken küfür ve hakaret edenler de. Umursamadım. İşlerim vardı. İşlerim var, işlerim olacak daha. Görev bitmez, nefes aldığım sürece de bitmeyecek.
70’ine geldim, kendimi beğenmedim.” Diyor ustam Kıvılcımlı. O böyle derken, biz sıradan devrimcilerin kendimizi beğenmemiz, yanlışsız, hatasız olduğumuzu ileri sürmenin anlamı olmaz.
“Doğru yaşamalı” diye başlamıştık. Bu 70 yılı doğru yaşadım mı bilemem ama “doğru yaşamaya çalıştım” diyebilirim sonuçta. Böyle kalmaya da devam edeceğim.
Son sözümü yazmadan sevgili dostum, kıymetli şairimiz Şükrü Erbaş’ın bir şiirini almak istiyorum. İzin vereceğine eminim.
AĞARAN BİR SUYUM
Nerden mi anlıyorum yaşlandığımı
Kadınlar gittikçe daha güzel
Güneş daha hızlı adımlıyor gökyüzünü
Sular daha soğuk rüzgâr daha serin
Eskiden her konuda konuşurdum istekle
Bir geniş gülümsemeyle dinliyorum şimdi
Büyük yapılar ışıklı çarşılar bitti
Ara sokaklara salaş kahvelere gidiyorum
Kurtulmak için çırpındığım çocukluğu
Yeniden öğreniyorum çocuklardan şaşarak
Bütün sesler çın çın bir yalnızlık oluyor
İçimden geçenleri söyledim sanıyorum
Birisi bir şarkı söylemesin kederle
Tenimde bir titreme kirpiklerimde buğu
Kısa söz basit eşya kedi sevgisi
Aktıkça ağaran bir suyum zamanın ırmağında
Nerden mi anlıyorum yaşlandığımı
Kadınlar daha güzel kadınlar daha uzak…

    Son sözüm:
    İyi ki yaşamışım bu yılları. İyi ki tanımışım bunca güzel insanı.
    İyi ki sosyalist olmuşum.

    DOKTOR DOKTOR KALKSANA… – HASAN BALCI

    “Komün Gücü Sahtekarlığı” ifşalarıma bir görüş de devrimci arkadaşım, Sokağın Sesi internet gazetesi yönetmeni Hasan Balcı’dan geldi.

    DOKTOR DOKTOR KALKSANA…

    Doktor Hikmet Kıvılcımlı’yı 11 Ekim 1971’de kaybetmiştik. Ölümünün 54. yılında Kuzey yıldızımız, ustamız, önderimiz Doktor Hikmet Kıvılcımlı’yı özlem ve saygıyla anıyorum.

    Doktor Ölümünün ardından büyük bir Külliyatı yoldaşlarına miras olarak bıraktı. Doktor, Türkiye Sosyalist hareketinin önemli ideologlarından biriydi. Kendi tarafından yazılmış yüzlerce eser, binlerce makale ve notları ile Hollanda arşivi dev bir külliyatı oluşturuyor.

    Doktor özellikle hapishane dönemini üreterek geçirmiş yol arkadaşlarımızdan, önderlerimizden biridir. Onun birçok eseri akademik düzeyde eser olup Üniversitelerde ders olarak okutulabilecek hatta kürsü olabilecek nitelikte eserlerdir. Örneğin Tarih tezi,”Tarih Devrim, Sosyalizm”. Doktorun eserlerini burada ayrıntısıyla yazmak onlar üzerinden bir tartışma başlatmak için herhalde onlarca sayfa yazmam gerekir. Bunun yerine Doktor almanağı sayılabilecek bir eser öneriminde bulunmak istiyorum. Sevgili Dostum Ahmet Kale Doktor ’un birçok eserini basmış, bununla birlikte bir Doktor almanağını da kaleme almıştı. Çalışmanın adı “Kıvılcımlı Külliyatı”dır. Kitap 2014 yılında Bilim ve Gelecek yayınlarından yayımlanmıştı.

    Bu girizgâhı yaptıktan sonra Doktor üzerinden hiç de hoş olmayan hatta dezenformasyon sayılabilecek bir tartışmayı Ahmet Kale’nin internet sayfasında görmüştüm. Konuyla ilgili bir değerlendirme yazısı yazan Değerli hocamız Güney Çeğin’in dediği gibi, Kıvılcımlı’nın mirasına dönük bir tartışmazlığın tartışması vardı. Güney Çeğin’in konuyla alakalı makalesi, Ahmet Kale’nin internet sayfasından okunabilir.

    Ortada büyük bir sahtekârlık, Kıvılcımlı bezirganlığı varken Doktor’un mirasını sahiplenenlerin bu duruma sessiz kalmaları hakikaten endişe verici bir durum. Doktor Hikmet Kıvılcımlı’ya büyük bir saygı besleyen bu ülkenin Komünistlerinden biri olarak bu olaya sessiz kalmak istemedim ve bu konuyla alakalı okurlarla bu makaleyi paylaşmak istiyorum.

    Bir iki satır Ahmet Kale’den bahsetmezsem ayıp ederim, o yüzden fazla değil iki satır Ahmet Kale’den söz etmek istiyorum. Büyük zorluklarla Doktorun eserlerini yayımladı ve bunların okurlarla buluşmasını sağladı. Yaptığımız ikinci önemli iş; Doktorun mezarının yeniden imar edilmesiydi. Mezarın yapılmasında Ahmet Kale’nin başını etini yiyenlerden biriydim ve Ahmet’in öncülüğünde Doktor’un mezarını yeniden ihya ederken iki parsel aşağıda bulunan Sınıf sendikacılığının önder isimlerinden olan devrimci sendikacı yalınayak İsmet, İsmet Demir’i de unutmadık. Doktor’un kitabesinde bulunan ve Marks’tan Doktor’un aldığı “İnsanım insana dair hiçbir şey bana yabancı olamaz” vecizesini de koruduk.

    Doktor bu vecizedeki gibi bir insan, önderdi.

    Bunu anlamak için Doktor‘un Eyüp Sultan konuşmasına bakmanızı öneriyorum.

    Uzun yazılar okunmuyor!

    Ama Mesele Doktor olunca onu anlatmakta ancak uzun soluklu yazılarla olmak zorunda. Bunun için kusura bakmayın.

    Evet ortada ilginç bir tartışma var. Birden aklıma Erdal Öz’ün Sanki Deniz Gezmiş’in ağzından yazılmış gibi kötü bir tartışma aklıma geldi. Sonrasında Erdal Öz özür dilemişti.

    Doktor ne yazmışsa elimize ne geçmişse bu eserleri, makaleleri altını çizerek okumuş, Okuduklarımdan, Doktordan biriktirdiklerimi de zaman zaman dergilerde yazmış bir insanım. Doktorun hapishanede yazdıklarını hapishanelerde okudum ve tartıştım.

    Doktor’un Türkiye Sosyalist hareketi hatta kendi yoldaşları tarafından da doğru anlaşılmadığı kanaatindeyim. Dolayısıyla herkesin kendine özgün bir Doktoru oldu ve herkes kendi Doktorunu konuşturdu. Külliyatı, fikirleri ortada olduğu halde Doktora her türlü iz ve yaftalar yapıştırılıp duruldu. Oysa Doktorun kendine özgün bir Determinizm anlayışı vardı. Maalesef bu doğru düzgün kavranılmadı.

    Ahmet Kale’nin ortaya koyduğu şey çok önemli.

    Kıvılcımlı’ya ait olmayan sözler, metinler hatta eserlerin sanki onunmuş gibi lanse edilmesi o metinler üzerinden bir politik hat, yol önerimler, çıkarımları Ustamıza büyük bir saygısızlıktır.

    Ahmet Kale önemli bir iş yapıyor dedik. Onun iddiasına göre Kıvılcımlı’ya ait olduğu söylenen Komün Gücü ve Allah Peygamber isimli eserler aslında onun değilmiş. Ahmet Kale bu iddiasını bir yazı dizisiyle İnternet sayfasında belgeleriyle ortaya koymuştu. Ahmet’in burada kullandığı yöntem; Kişinin kendi yazdıklarıyla çelişkilerinin analizini yaparak bir sonuç ortaya koydu. Bunu açığa düşürmek önemli bir iştir.

    Aynı şeyleri tekrar etmenin bir mânâsı olmadığından zaten konuyla alakalı olarak Ahmet Kale’nin sayfasından bu konuyla alakalı yazılar okunulduğunda durum görülecektir.

    Bir insanın ardından, üstelik sadece coğrafyamız için değil dünya sosyalist hareketinin önemli önderlerinden Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın ardından yapılan bu saygısızlığı kınıyor, aziz hatırası önünde saygıyla duruyorum.

    Hasan Balcı – Sokaginsesi Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni

    ‘KIVILCIMLI MİRASI’NA DÖNÜK TUHAF BİR TARTIŞMASIZLIK HAKKINDA BİR TARTIŞMA – GÜNEY ÇEĞİN

    “Dört yıla yakındır Kıvılcımlı adıyla yapılan sahtekarlıkları “Komün Gücü Sahtekarlığı” başlıklı yazılarımla ifşa etmeye çalışıyorum. Bir yankı bulamamaktan yakındığım da yazılarıma yansıyor. Özellikle Kıvılcımlı izleyicilerinin ölümcül sessizliği can yakıcı boyutta. Bu konuda umutsuzluğum ve kırgınlığım artarak sürüyor.

    Yazılarımda bu konunun sadece Kıvılcımlı izleyicisi olduklarını iddia edenlerin değil, tüm Türkiye sosyalistlerinin ve akademinin de sorunu olduğunu, bu sahtekarlık karşısında tavır almaları gerektiğini tekrarlayıp duruyorum.

    Bu derin sessizlik ortamında nihayet akademiden namuslu bir ses geldi. Daha önce de Kıvılcımlı konusunda çalışmaları ve yazıları olan, 2022 yılında yayınladığımız “Dine ve Politikaya Dair Yazılar” kitabının çevrilmesi ve yayımlanmasına da önemli katkılar vermiş akademisyen arkadaşımız Güney Çeğin bu konuda bir yazı yolladı bize. Yazısını bu hafta yayımlıyoruz.”

    Ahmet Kale

    ‘KIVILCIMLI MİRASI’NA DÖNÜK TUHAF BİR TARTIŞMASIZLIK HAKKINDA BİR TARTIŞMA

    İnsanların çoğunda entelektüel vicdan eksiktir. Evet, böyle bir şeyi talep eden biri, en kalabalık bir şehirde çöldeymişçesine yalnız kalır gibi geliyor bana. Herkes size yabancı gözlerle bakıp arabasını ileri sürer, şu iyi; bu kötü derler; önemli saydıklarının önemsizliğini belli ettiğinizde kimsenin yüzü bile kızarmaz.- kimse size kızmaz, olsa olsa kuşkunuza gülerler. Diyeceğim şu: Büyük çoğunluk şuna ya da buna inanmayı; inandığı şeye göre yaşamayı, önceden bu inanç için ya da ona karşı en sağlam temelin bilincine varmaksızın; en azından sonradan bu temeli gösterme zahmetine girmeden böyle yaşamayı aşağılık bir şey saymaz.

    (Nietzsche, Şen Bilim’den)

    Yoksa “susuş kumkuması” halen Doktor’un yazgısı olmayı sürdürüyor mu?

    Hikmet Kıvılcımlı’nın yaşarken bizzat tecrübe ettiği kahredici sessizliği, polemos’a yeltenmeye gücü yetmeyenlerin ona dönük bel altı vuruşlarını, ölümünden sonraki aşikâr (politik ve akademik) ilgisizliği ve kimi cemaatsel yapılarla sınırlandırılmış Kıvılcımlı portresinin yetersizliğini gayet iyi biliyoruz. Zira Doktor bu ülkede her daim cüssesinin büyüklüğünün ceremesini çekmiş bir şahsiyettir ve ne yazık ki halen de çekmeye devam ediyor.

    Bu kısa yazıda, ömrünü Kıvılcımlı külliyatının topyekûn takdimine hasretmiş Ahmet Kale’nin iddiaları üzerinden -nedendir bilinmez- bir türlü açılamayan tartışma hattına ilişkin birkaç kelam etmek istiyorum. Bunu yapma nedenim/motivasyonum, salt Hikmet Kıvılcımlı’ya duyduğum saygıyla doğrudan ilgili değil, asıl olarak Türkiye sosyalist solunun en devrimci şahsiyetlerinden birinin çarpık idrak edilişine dair kemikleşmiş hataların mükerrer hale gelmesiyle alakalı.

    Akademik hayatımın ilk yıllarından itibaren Kıvılcımlı’ya dair okumalar yapıp, ona dair mütevazi denilebilecek kimi çalışmalar ortaya koydum. Vefa S. Öğütle ile beraber bir makale kaleme aldık[1], birkaç gazete yazısı yazdım ve son olarak (Ahmet Kale’nin teşvik ve yol göstericiliği ve Ömür Yazıcı Özdemir ile) Doktor’un Osmanlıca kaleme aldığı kimi metinleri dilimize çevirdik.[2] Tüm bunlar o devasa külliyatın hakkını veremeyecek derekesinde tabii ki!

    Peki doğrudan çalışma konum olmasa da niçin Kıvılcımlı külliyatına mütevazi bir katkıda bulunma zarureti hissettim? Cevabı lafı dolandırmadan vereyim: Doktor, Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde, Türkiye’deki yazgısına benzer şeyler yaşamış birisi olsaydı, muhtemelen hakkında sayısız inceleme, belgesel, tez ve polemik yapılmış epeyce meşhur bir politik figür olurdu; e öyleyse bizdeki bu çöl halini neye yormalı!

    Bu anlaşılmaz, anlaşılmaz olduğu kadar utanç verici ahvalin ardındaki neden ve gerekçeler, Kıvılcımlı çalışan yazar ve bilim insanlarınca, yakın zamanlarda farklı savlarla ortaya konuldu. Burası bunları serimleme yeri değil, lakin benim açımdan en görünür olan şey, bir devrimci düşünürü okumaya ilişkin merceklerimizin bir hayli yavan oluşuyla ilişkili. Türkiye’deki entelektüel ve politik saha, nesnelci tefsir standartlarına müsait olmadığı gibi, husumet politikalarının inhisarında şekillendiğinden, binlerce sayfa analiz yapıp, bizatihi siyasetin yakıcı toprağında eylemiş dev bir simayı görmezlikten gelmeler bizi şaşırtmasa gerek. Ama şaşkınlığın da makul bir hududu olsa gerek! Gelgelelim daha da ilginci, elinizdeki yazının da konusu olan, Kıvılcımlı’nın Kıvılcımlı’ya ait olmayan metinler üzerinden okunmaya ve refere edilmeye devam ediyor olması. Ahmet Kale geçenlerde bir dizi yazısında yıllardır Kıvılcımlı’ya ait olduğu bilinen Komün Gücü ve Allah Peygamber Kitap adlı eserlerin başka birine ait olduğunu iddia etti.[3] Art arda yazılmış üç metinde Kale bu zikredilen çalışmaların bizzat başkasınca yazıldığını dedektif titizliğiyle ortaya koydu, hem de bizzat Kıvılcımlı adını kullanan kişinin kendi itirafları (otobiyografisi) üzerinden.

    Şimdi bu açığa çıkarmanın bizim açımızdan kıymeti harbiyesi nedir? Kale’nin derdi açık: ‘entelektüel dürüstlük’ bir düşünürün mirasına ilişkin pervasızlığı hiçbir surette kaldırmaz. Etiketlemelerle, sessizlikle, önemsizleştirmelerle ya da tersinden ilahlaştırmalarla, sterilizasyonlarla, kutsamalarla müphem kılınan bir figür, kendisine ait olmayan eserler üzerinden iktibas ediliyorsa birilerinin buna karşı çıkması gerekir. Evet, durum sadece absürt değil, entelektüel veya bilimsel alanının dinamikleri uyarınca hassas yaklaşılması elzem bir mesele.

    Her şeyden önce, yazı yazmak bir irade beyanıdır; yazarın dili, tarzı, fikirleri yalnızca ona aittir ve ölümle birlikte bu irade, artık kendini savunamaz hale gelir. Dolayısıyla bir başkasının onun sesini “canlandırması”, sahte bir yankıdan ibarettir. Bu tür bir edim, okuru yanıltma riski de taşır: Daha da önemlisi, yazarın yaşarken onaylamayacağı, belki de karşı çıkacağı görüşler, ölümünden sonra onun adına dile getirildiğinde ortaya çıkan metin yalnızca estetik bir sahtekârlık değil, aynı zamanda bir tür düşünsel gasp anlamına gelir. Yazarın mirasına saygı, onun fikirlerini yaşatmakla mümkündür; onun adına konuşmakla değil. Belleği yaşatmak, sesi taklit etmek değil, onu anlamak ve kendi adımıza düşünmeyi sürdürmektir.

    Ahmet Kale’nin titizlikle sayfa sayfa irdelediği (Kıvılcımlı adını kullanan kişinin otobiyografisindeki) itiraflar, Kıvılcımlı’nın eserleri üzerindeki tahrifatları (onun adıyla yazılan eserleri) gözler önüne sermekte. Peki ama bu nasıl mümkün olabiliyor? Bittabi onun eserleri üzerindeki tahrifat ve göz göre göre cinayet, karşısındakilerin (politik ve akademik) yokluğuyla malul değilse, bu nasıl mümkün olabiliyor? İzleyicilerinin dayanılmaz ve katlanılmaz sessizliği; Kıvılcımlı eserleri üzerinde tahrifata yeltenenlere bir cüret vermekte belki de. Zira politik yaşamda yok sayılmanın intikamını; örselenen, gayya kuyusuna atılan, yine ve daima susuş komplosuna maruz bırakılan Kıvılcımlı adıyla almak/edinmek başka türlü açıklanamaz. Bu tahrifatı ve dâhi cinayeti Kıvılcımlı adıyla Marksist bir taktik! ve tavır alış! olarak öne sürmek ise, katlanılmaz. Şayet böylesi bir katlanılmaz hali bizatihi izleyicileri de Kıvılcımlı’yı bir susuş kumkumasına maruz bırakarak var etmediyse?

    Kişiler çağında! yok sayılmanın intikamını! (Kıvılcımlı adıyla) almak/edinmek, Kıvılcımcı kesimlerin (Kıvılcımlı adını kullanarak kitap yazan kişinin sözleriyle) zaten ölü ve daha da ölü tavırlarıyla mümkündür. Zira onlar, (onun söylemiyle) Kıvılcımlı’nın özene bezene ortaya koyduğu teorik çalışmalarını anlamaktan ve (yanlışları) ayıklamaktan mahrumdular. Üstelik iyilik yapmanın kuralı mı olurmuş! Etik diye tutturmuşlar! Başka türlü yankı bulamamaktan var olanların akıllarını, duygularını deneyerek Kıvılcımlı adıyla ilerletiyordu. Dahası uyuşan beyinlerin sarsılması amacıyla Kıvılcımlı’nın genelde kullanmadığı Siklus kelimesini de kullanarak!

    Tüm bu açıklanamaz tuhaflığı Kıvılcımlı izleyicileri arasındaki politik kopuş ve ayrışıma bağlamak mümkün. Yazın dünyasının hayli çorak kaldığı Türkiye arazisinde Kıvılcımlı, dikkatleri celbetmekte ne de olsa. Fakat Kıvılcımlı’nın fikri esastaki verimli mirasının sosyalist sol muhitte izleyicileri arasındaki politik ayrımlarla kuşatıldığı ifade edilebilir. Tam bu noktada Türkiye akademiyasına ilişkin de birkaç kelam etmek lazım. Kıvılcımlı, başka türlü bir akademik sahada muadilleriyle (sözgelimi Gramsci) hakkındaki literatürün oldukça geliştirildiği bir dev sima olabilirdi ki; Cumhuriyet’in fikri çoraklığında Kıvılcımlı, bir vaha görüntüsü vermektedir. Ancak akademik bariyerler, barikatlar ve bariz engeller de Kıvılcımlı okumalarının önüne bir set çekmekte. Kıvılcımlı’nın akademik alanda süreğen bir biçimde itibarsızlaştırılmaya maruz bırakılması sadece onun yadırgatıcı, keyif kaçırıcı temsiliyetiyle açıklanamaz. Zira; sosyal bilimlerin (özelde sosyoloji disiplini) devletçi prakisisin kuramsal payandacısı olarak yapılandırılması ve müdahil bir kamusal pratiğin bileşenine bir türlü dönüştürülememesi de Kıvılcımlı okumalarına engel teşkil etmektedir. Nihai olarak, Kıvılcımlı çalışmalarının önündeki engel sadece bir politik ve akademik susuş komplosu değil; sosyal bilimlerin pozitivizmle malul tedrisatıdır da. Kıvılcımlı’yı algılayış ve kavrayış evvelinde bu hegemonik paradigmanın aşılabilmesiyle mümkün olabilir. Bu bir yana, akademilerin çok parçalı iktidar yapıları karşısında “göreli özerk yapısını” koruyamaması ve neoliberal tahakkümle yapılandırılması da alternatif araştırmaların yeteri ölçüde yer bulamamasındaki başka bir barikat. Akademi pratik-pragmatik bir bilgi üretmeyen, şu an ve hemen gerçekleştirilebilir olmayan tasarımlara rağbet göstermemektedir. Bu vakıa Kıvılcımlı araştırmalarının önündeki bariyerlerden bir diğeri. Ancak sorun tek başına onun yeteri ölçüde (ki bu da başlı başına bir problematik) yeni araştırmalara dahil edilmesi değil; bizatihi çalışmalarının tahrif edilmesi ve dahi onun adıyla eserlerin yayımlanması.

    Kıvılcımlı adıyla ideolojik payandalarını gerçekleştirmek isteği; Kıvılcımlı gibi dev bir simanın büyüklüğüne delalet ise de bir düşünsel acziyetin de ifadesi değil midir? Zira bu tahrifatlar ve yanlışlar Kıvılcımlı’yla veyahut Kıvılcımlı’ya karşı ama Kıvılcımlısız bir Türkiye sol tarihinin imkansızlığının ikrarı ve ilanı değil midir?  

    “Bir analoji”: Antik dinsel metinler bağlamında, Hikmet Kıvılcımlı’nın başına gelen şey, belki de ‘pseudepigrapha’ olarak adlandırılan ve yazarın kimliğini gizli tutarak metnini ünlü bir kişiye atfetmesi olarak tanımlanabilecek eylemle de ilişkilendirilebilir: Genellikle kilise külliyatında görülen bu eylem en başta kutsal kişilerin hedef olduğu bir talan biçimidir. İlham perilerinin başkalarının gırtlağıyla konuştukları Pseudepigrapha sahteciliği, ironik biçimde “kutsallar” içindir. Doktor açısından bakıldığında ise hem “meczub-ı ilâhi” olarak okunmaması hem de müsaade edildiğinde sadece icat edilen rotada “okunması” gereken bir “kutsal”. Türkiye’deki siyasi kampların hiçbirinin düşünce çekmecesine sığdıramadığı Kıvılcımlı’nın, aslında tarih-yazımını manipüle edebilecek kalibrede bir saklı-müfredat olduğunun üstü kapalı bir ifadesi olarak da değerlendirebiliriz bunu. Hakkı teslim edilmeyecek kadar talan edilmiş, tac-ı devlet tedarikçisi olacak kadar da yükseltilmiş bir Doktor.

    Son olarak şunu ekleyerek yazıyı bitirelim: Varsayalım ki, Kıvılcımlı’ya ait olduğu iddia edilen iki çalışma hakikaten Doktor’a ait olsun ve Kale’nin işaret ettiği şahıs da bu iki çalışmayı (sonradan yazdığı otobiyografisinde) kendine temellük etmiş olsun. O zaman Doktor’un politik tilmizlerinden tutun Türkiye solu tarihi çalışan onca insanın bu mesele üzerine gitmemesi nasıl bir ihmalkarlıktır! Ve dahi burada tilmizlik nasıl bir hâleti ruhiyeye tekabül etmektedir!


    [1] https://dergipark.org.tr/tr/pub/talid/issue/43493/531263

    [2] https://www.amazon.com.tr/Dine-ve-Politikaya-Dair-Yazılar/dp/6055888750

    [3] En etraflı tartışma şurada: https://aynahaber.org/yazarlar/ahmet-kale/komun-gucu-sahtekarligi-uzerine-3-yazim/890/