Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Nazım Hikmet’in ilişkileri hep tartışmalı olmuştur. Bu iki partili birbirlerini eleştirmekle beraber, gerektiğinde övmekten de geri kalmamışlardır. Kıvılcımlı’nın Nazım Hikmet’le ilgili eleştiri ve değerlendirmelerini daha çok Günlük Anılar diye kitaplaşan, kaçış sürecindeki günlüklerinde buluyoruz. Onlar oradan detaylıca okunabilir.
Nazım Hikmet’in Kıvılcımlı ile ilgili değerlendirmeleri şiirlerine ve mektuplarına dağılmış durumdadır. Eşine ve Kemal Tahir’e yazdığı mektuplarda sık sık Kıvılcımlı’dan söz eder. Ayrıca Memleketimden İnsan Manzaraları gibi şiir kitaplarında da vardır Kıvılcımlı.
Biz burada iki önemli değinisini alacağız Nazım Hikmet’in. Birincisi Şeyh Bedreddin Destanı kitabının sonuna eklediği Zeyl yazısı, ikincisi ise yine Nazım Hikmet’in yayınlanmamış, Sultanahmet cezaevindeki insanları ve ilişkileri anlattığı Orası başlıklı roman taslağından Emin Karaca’nın derlediği bir bölüm.
İlk yazı olan Zeyl (ek)de adı geçen Ahmed’in Kıvılcımlı olabileceği ilk olarak değerli hoca Necmi Erdoğan tarafından söylenmişti bize. Necmi Erdoğan, Yordam Yayınları tarafından yeniden basılan Osmanlı Tarihinin Maddesi kitabına uzun inceleme-önsözünü yazarken dikkatini çekmiş, bize de hatırlatmıştı.
İkinci olarak da İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nde “Ernst Bloch ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı’da Sosyalizm, Din, Tarih ve Kültür Tartışmaları Üzerine Mukayeseli Bir İnceleme” başlıklı doktora tezi yazan kıymetli arkadaşımız Barış Aydın da bu konuya dikkatimizi çekmişti.
Aşağıya Nazım Hikmet’in, Şeyh Bedreddin Destanı kitabına sonradan eklediğini söylediği Zeyl bölümünü olduğu gibi alıyoruz. Bizce de orada tanımlanan Ahmed kişiliği Kıvılcımlı’dan başkası değildir.
“SİMAVNE KADISI OĞLU ŞEYH BEDREDDİN DESTANI’NA ZEYL
MİLLÎ GURUR
“SİMAVNE KADISI OĞLU BEDREDDİN DESTANI” risalemin dördüncü formasının makina tashihlerini sabahleyin matbaada yaptıktan sonra eve gelmiş, bu destanı yazmak için kullandığım notları, bir hapishanede geceleri doldurulmuş hatıra defterimi gözden geçiriyordum.
Artık son forması da baskı makinası altında gidip gelmeğe başlayan risaleme bir kelime bile ilâve edemeyeceğimi biliyordum. Fakat bana bir şeyler unuttum gibi geliyordu. Bana öyle geliyordu ki, tek bir satır yazı yazdım; fakat bu satırın sonuna nokta koymasını unuttum.
Vakit öğleye yakındı. Şafakla beraber çalkalanmağa başlayan lodos, ağır bulutların üstüne boşanmasıyla durulmuştu. Çok geçmeden yağmur da dindi. Gökyüzünün karanlığı yol yol yarıldı. Ağır perdeleri birdenbire düşen bir pencere gibi hava açıldı.
Ve ben, hapishane gecelerinde doldurulmuş bir hatıra defterinde “Destan”ımın sonuna koymasını unuttuğum noktayı arayıp dururken Süleymaniye’yi gördüm.
Açılan öğle güneşinin altında Sinan’ın Süleymaniye’si bulutlara yaslanmış bir dağ gibiydi.
Evimin penceresiyle Süleymaniye’nin arası en aşağı bir saattir. Fakat ben onu elimi uzatsam dokunacakmışım gibi yakın görüyordum. Bu, belki, Süleymaniye’yi en küçük girinti ve çıkıntısına kadar ezbere, gözüm kapalı bile görebilmeğe alıştığım içindir.
Rüzgâr, deniz, endamlı ince kemerleri üstünde nasıl durabildiğine şaşılan eski bir taş köprü, «Çarşambayı sel aldı» türküsü, bir yağlığın kenarındaki «oya», bütün bunlar nasıl, ne kadar bir Cami değilse, bütün bunların Cami olmakla ne kadar alakaları yoksa bence Süleymaniye de öyle ve o kadar Cami değildir; minarelerinde beş vakit ezan okunmasına ve hasırlarına alın ve diz sürülmesine rağmen Süleymaniye’nin de camilikle o kadar alakası yoktur.
Süleymaniye, benim için, Türk HALK dehasının; şeriat ve softa karanlığından kurtulmuş; hesaba, maddeye, hesapla maddenin ahengine dayanan en muazzam verimlerinden biridir. Sinan’ın evi, maddenin ve aydınlığın mabedidir. Ben ne zaman Sinan’ın Süleymaniye’sini hatırlasam Türk emekçisinin yaratıcılığına olan inancım artar. Kendimi feraha çıkmış hissederim.
İşte bu sefer de, büyük bir Türk halk hareketi için yazdığım bir risalede unuttuğumu sandığım son noktayı ararken Süleymaniye’mizi, biraz önce yağan yağmurla yıkanmış, açan güneşin altında pırıl pırıl görünce aradığımı birdenbire buldum. Ferahladım. Bulduğumu hatıra defterimin son sayfalarında okudum. Ve anladım ki “Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı” isimli risaleme; belki on satırlık, belki on sayfalık bir zeyl yazmak mecburiyetindeyim.
Mevzuu bahis risalemin sonunda “AHMED’İN HİKÂYESİ” diye bir fasıl vardır. Bulduğum ve hatıra defterimde okuduğum ve risaleme zeyl olarak yazmak mecburiyetini duyduğum «nokta» bana Ahmed bu hikâyeyi anlattıktan sonra onunla yapmış olduğum bir konuşmadır.
Bu konuşmayı olduğu gibi aşağı geçiriyorum:
“Dışarıda çiseleyen yağmura, koğuşun terli çimentosuna ve yirmi sekiz insanına Ahmed hikâyesini anlatıp bitirmişti. Ben:
— Ahmed, demiştim, bana öyle geliyor ki sen Bedreddin hareketinden biraz da millî bir gurur duyuyorsun.
Sesime tuhaf bir eda vererek söylediğim bu cümlenin içinde, Ahmed, “millî gurur” terkibini birdenbire bir kamçı gibi eline almış, onu suratımda şaklatmış ve demişti ki:
— Evet, biraz da millî bir gurur duyuyorum. Tarihinde Bedreddin hareketi gibi bir destan söyleyebilmiş her milletin şuurlu proleteri bundan millî bir gurur duyar. Evet, Bedreddin hareketi aynı zamanda benim millî gururumdur. Millî gurur! Sözlerden ürkme! İki kelimenin yan yana gelişi seni korkutmasın. Lenin’i hatırla. Hangimiz Lenin kadar beynelmilelci olduğumuzu iddia edebiliriz? Lenin, yirminci asırda beynelmilel proletaryanın, dünya emekçi kitlelerinin, beynelmilel proleter demokrasisinin en büyük beynelmilelci rehberi, 1914 senesinde “Sosyal Demokrat”ın 35. numarasında ne yazmıştı?
Eğer Ahmed, “Lenin filânca mesele hakkında ne yazmıştı?” demiş olsaydı, herhalde aramızda böyle bir sorgunun cevabını verenler bulunurdu. Fakat “Sosyal-Demokrat”ın 35. numarası diye konulan mesele hepimizi şaşırttı. Ve hiçbirimiz 35. numarada neler yazılmış olduğunu hatırlayamadık. Ahmed bu şaşkınlığımız karşısında gülümsedi. — Zaten o en derin acıdan en büyük sevince kadar bütün duygularını hep bu meşhur gülümseyişiyle ifade eder — ve aşağı yukarı bütün Lenin külliyatının ana fikirlerini sayfaları ve satırlarıyla taşıyan hafızasından bize şu cümleleri okudu:
«… Biz şuurlu Rus proleterleri millî şuur duygusuna yabancı mıyız? Elbette hayır! Biz dilimizi ve yurdumuzu severiz, onun emekçi kütlelerini (yani nüfusunun 9/10’unu) şuurlu bir demokrat ve sosyalist yaşayışına yükseltebilmek için herkesten çok çalışan biziz. Çar cellâtlarının, asilzadelerin ve kapitalistlerin bizim güzel yurdumuzu nasıl ezdiklerini, onu nasıl sefil kıldıklarını görmek herkesten çok bize ıstırap verir. Ve bu zulümlere bizim muhitimizde, Rusların muhitinde de karşı konulmuş olması; bu muhitin Radişçev’i, Dekabristleri, 70 senelerinin inkilâpçılarını ortaya çıkarmış bulunması; Rus amelesinin 1905 senesinde muazzam bir kitle fırkası yaratması; aynı zamanda Rus mujiğinin demokratlaşarak büyük toprak sahiplerini ve papazları defetmeğe başlaması bizim göğsümüzü kabartır…
«… Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz (doluyuz). Çünkü Rus milleti de inkikâpçı bir sınıf yaratabildi. Rus milleti, de beşeriyete yalnız büyük katliâmların, sıra sıra darağaçlarının, sürgünlerin, büyük açlıkların, çarlara, pomeşçiklere, kapitalistlere zilletle boyun eğişlerinin numunelerini göstermekle kalmadı; hürriyet ve sosyalizm uğrunda büyük kavgalara girişebilmek istidadında olduğunu da ispat etti.
«Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı kendi esir mazimizden nefret ediyoruz. Bizim esir mazimizde pomeşçiklerle asilzadeler Macaristan’ın, Lehistan’ın, İran’ın, Çin’in hürriyetini boğmak için mujikleri muharebeye sürüklemişlerdi. Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı bugünkü esir halimizden; aynı pomeşçiklerin kapitalistlerle uyuşarak Lehistan ve Ukrayna’yı ezmek, İran’da ve Çin’deki demokratik hareketi boğmak, millî haysiyetimizi berbat eden Romanof’lar, Bogrinski’ler, Purişkeviç’ler çetesini kuvvetlendirmek için bizi harbe sürüklemek istemelerinden nefret ediyoruz. Hiç kimse esir doğmuş olduğundan dolayı kabahatli değildir. Fakat esaretini haklı bulan, onu yaldızlayan (meselâ Lehistan’ın, Ukrayna’nın v.s.’nin ezilmesine Rusların «vatan müdafaası» adını veren) esir, yeryüzünün en aşağılık mahlûkudur.»[1]
Lenin’den bu satırları bir solukta okuduktan sonra Ahmed birdenbire susmuş, nefes almış ve yine o meşhur gülümseyişiyle
— Evet, demişti, bizim muhitimiz de Bedreddin’i, Börklüce Mustafa’yı, Torlak Kemâl’i, onların bayrağı altında dövüşen Aydınlı ve Deliormanlı köylüleri yaratabildiği için, ben şuurlu Türk proleteri, millî bir gurur duyuyorum. Millî bir gurur duyuyorum, çünkü derebeylik tarihinde bile bu milletin emekçi kütleleri (yani nüfusunun 9/10’u) Sakızlı Rum gemiciyi ve Yahudi esnafını kardeş bilen bir hareket doğurabilmiştir. Çünkü unutmayın ki «başka milletleri ezen bir millet hür olamaz.»
«Simavne Kadısı Oğlu Bedreddin Destanı» isimli risaleme bir önsöz yazmak istemiştim. Bedreddin hareketinin doğuş ve ölüşündeki sosyal-ekonomik şartlar ve sebepleri tetkik edeyim, Bedreddin’in materyalizmiyle Spinoza’nın materyalizmi arasında bir mukayese yapayım, demiştim. Olmadı. Buna karşılık risalemin zeyline kısa bir «sonsöz» yazdım. Şöyle ki:
Bana Ahmed:
— Senden bir «Bedreddin destanı» isteriz, demişti.
Ben, benden istenenin ancak bir karalamasını becerebildim. Daha iyisini de yapmağa çalışacağım. Fakat tıpkı benim gibi Ahmed’in dostu, arkadaşı, kardeşi olduğunu söyleyenler, benden istenen sizden de istenendir.
Ahmed’e, Bedreddin hareketini bütün azametiyle tetkik eden kalın ilim kitapları, Karaburun ve Deliorman yiğitlerini, etleri, kemikleri, kafaları ve yürekleriyle oldukları gibi diriltecek romanlar,
Ne ah edin dostlar, ne ağlayın!
Dünü bugüne
bugünü yarına bağlayın!
diyen şiirler, boyaları kahraman tablolar lâzım.”
Görüldüğü gibi yazıda Ahmed için “… aşağı yukarı bütün Lenin külliyatının ana fikirlerini sayfaları ve satırlarıyla taşıyan hafızasından bize şu cümleleri okudu” diyor Nazım Hikmet. Bunu tamamlamak için de diğer yazı olan Orası başlıklıtaslak romanından Emin Karaca aktarımına geçelim:
“ORASI”
12 Ocak 2021’de kaybettiğimiz değerli gazeteci yazar Emin Karaca, 17/10/2008 tarihli Radikal Gazetesi Kitap ekinde yazdığı bir yazıda, Nazım Hikmet’in o zaman henüz yayımlanmamış olan ORASI isimli bir romanını inceler. Roman, Sultanahmet Cezaevindeki hükümlüleri tanıtıp, aralarındaki ilişkileri temel almaktadır. Emin Karaca yazısında, cezaevindeki komünist tutuklu ve hükümlüleri konu eder. Yazıda Kıvılcımlı’nın ve diğer hükümlülerin cezaevi yaşamından bir bölüm Nazım Hikmet’in kaleminden aktarılıyor. İlgili bölümü aynen alalım:
“Ve sekiz komünist”; Selami, Mehmet oğlu Mehmet, Cemal Mahir, Tornacı Aziz, Saatçi Kerim, Ressam Halim, Mimar Ali ve Nuri, “bayram yerinden dönen çocukların sevinçli mahzunluğuyla, ellerinde paketler ve kese kaatları avluyu geçerek Localar’a” girerler…
Günümüzde de sosyalistlerin, devrimcilerin, komünistlerin hapishanelerde “komün” (Nâzım Hikmet eski yılların deyimiyle “Komuna” diye yazıyor) olarak, yani yiyecek, içecek ve giyeceklerini ortaklaşa kullanarak yaşadıkları bilinir. 1938 yılının sonbaharında da, Sultanahmet Cezaevi’ndeki 8 komünist “komün” hayatı yaşıyorlar.
“Komuna’nın o ay reisliğine seçilen Mimar Ali gelen erzağı, paraları ve cıgaraları teslim aldı. Komuna’nın aşçılığını yapan Tornacı Aziz erzakları, fasulya, patates, pirinç ve şekeri mutfağa, 3 numaralı locaya yerleştirdi. Cıgaralar derhal taksim olundu. Adam başına birer buçuk paket düştü.”
Komün’de düzenli toplantılar olur, eğitim çalışması yapılır.
Burada da sekiz komünist haftalık toplantıya geçerler.
Altı numaralı locada toplanmışlardır. Bir kısmı kerevete bir kısmı gaz tenekelerinin üzerine oturmuştur.
‘Mimar Ali’ Doktor Hikmet Kıvılcımlı değil mi?
Burada çok belirgin olarak “Mimar Ali” çıkar karşımıza:
“Reis Mimar Ali elindeki kalemi kerevetin tahtasına vurdu. Sonra uzun, kumral, dalgalı saçlarını kemikli alnında arkaya doğru sıvazlayarak:
– İçtimaı açıyorum yoldaşlar, dedi.”
“Mimar Ali” Doktor Hikmet Kıvılcımlı’dan başkası değildir. Donanma Davası’nın 29 Ağustos 1938 günkü karar duruşmasında 15 yıl ağır hapse mahkum edilmiştir. Burada Nâzım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı’nın mesleğini “mimar” olarak gösterirken, aynı zamanda “doktor” kelimesiyle bir sesdeşlik de yaratmıştır. “Ali” ise Kıvılcımlı’nın göbek adıdır. Kendi kaleminden biyografisinden öğreniyoruz bu gerçeği:
“Osmanlı İmparatorluğu Makedonyası’nın Priştine kasabasında Hüseyin Bey, Posta-Telgraf Müdürü iken, eşi Münire Hanım’dan Hikmet doğuyor. Kosova vilayetinin İştip kazasında hastalanıyor. Bir gece, Bektaşi tekkesi türbesinde yatan Ali Baba, sandukasından fırlayarak Seher teyzesinin rüyasına giriyor. Çocuğun iyileşmesi isteniyorsa Ali adıyla adlandırılması, o zaman Hazreti Ali gibi ‘kılıcı kuvvetli’ olacağını, yoksa öleceğini bildiriyor. Hikmet ‘Ali’ oluyor.”
İlerleyen satırlarda Nâzım Hikmet, “Mimar Ali”nin fiziğini de betimliyor: “Ayaklarını altına topladı, çok uzun gövdesini öne eğerek…” Başlarda işaret ettiğimiz gibi, Doktor Hikmet Kıvılcımlı, Nâzım Hikmet’in kendisi gibi çok uzun boylu, uzun gövdeli bir insandı.
“Komün” toplantısının bir gündemi (ruzname) var.
“Mimar Ali” okuyor:
“1-Geçen haftanın masrafı, bakayası, bu haftanın geliri ve yemek listesi
2- Ders programlarında tadilat yapılması teklifi.
3- Haftalık dahili ve harici vukuat ve politikanın tahlili.
4- Enternasyonal Marşı’nın tercümesinde bir satırın tashihi.
5- Cari meseleler.”
‘Komün’ toplantısında tartışma…
“Mimar Ali” yani Doktor Hikmet Kıvılcımlı, toplantıyı şu sözlerle açıyor:
“Bir bakıma göre hapishane genç yoldaşlar için nazari (teorik) bilgilerini inkişaf ettirdikleri (geliştirdikleri) bir mektep ve bilgili yoldaşlar için de eser vermek fırsatıdır.”
Nâzım Hikmet, Mimar Ali’nin böylesi topluluk önünde konuşmaya “mukaddemesiz” giremediğine işaret ediyor, Selami’nin Ressam Halim’in kulağına, Ali Yoldaş’ın kendisine çatacağını fısıldadığını söylüyor. Gerçekten de Selami’nin öngörüsü çıkıyor. “Mukaddeme”sinden sonra sadede gelen Mimar Ali, şunları söylüyor:
“Yoldaşlara ders verilirken bol ve geniş malzeme kullanmak lazım. Halbuki bir aydır dikkat ediyorum Halim Yoldaş, Siyasi İktisat dersinde arkadaşlara kitap tavsiye etmiyor. Bu hususta benim neşrettiğim kitaplardan pekala istifade edilmesi kabilken ve bu benim kitapları içeri sokmak gayet kolayken Halim Yoldaş bunu teklif dahi etmemiştir. Halim Yoldaş’ın bu çeşit hareketi hatalıdır. Tashih edilmelidir.”
“Mimar Ali”nin; “benim neşrettiğim kitaplardan”, “benim kitapları” derken, 1935-1938 yılları arasında “Marksizm Bibliyoteği” adı altında telif-tercüme kitaplar yayımlayan Hikmet Kıvılcımlı olduğu açıkça ortaya çıkıyor.
“Mimar Ali” tarafından eleştirilmesi üzerine söz isteyen “Ressam Halim”, yani Nâzım Hikmet şu yanıtı veriyor:
“Arkadaşlara kitap tavsiye etmiyor değilim. Dışardan lazım olan kitapları getirtiyorum. Kendileri size bunu söylerler. Ali Yoldaş’ın yazdığı ve tercüme ettiği broşürlere gelince, lisanlarının ve muhtevalarının ağırlığı yüzünden şimdilik bunlardan istifade edeceğimizi sanmıyorum.”
“Ressam Halim”in yani Nâzım Hikmet’in, hacimleri yüzünden “broşür” olarak adlandırdığı, Ali Yoldaş’ın yani Hikmet Kıvılcımlı’nın “Marksizm Bibliyoteği”nden yayınladığı telif ve tercüme kitaplar şunlar:
* Karl Marx, Gündelikçi İş ile Sermaye (Dilçevirgeni: Hikmet Kıvılcım)
* Edebiyat-ı Cedide’nin Otopsisi No:1, Sentetik Otopsi (Yazan: Hikmet Kıvılcım)
* V.İ.Lenin, Karl Marx’ın Hayatı, Felsefesi, Sosyolojisi (Çeviren: Hikmet Kıvılcım)
* Türkiye İşçi Sınıfının Sosyal Varlığı (Hikmet Kıvılcım)
* İnkılapçı Münevver Nedir? Hanri Barbüs (Hikmet Kıvılcım)
* Marksizm Kalpazanları Kimlerdir? Tip No 1: Kerim Sadi (Hikmet Kıvılcım)
* V.İ.Lenin, Karl Marx’ın Ekonomi Politiği, Sosyalizmi, Taktiği (Çeviren: Hikmet Kıvılcım)
* Emperyalizm Geberen Kapitalizm, (Hikmet Kıvılcım)
* Demokrasi, Türkiye Ekonomi Politikası (Hikmet Kıvılcım)
* Karl Marx, Kapital, 8 fasikül, (Çeviren: Hikmet Kıvılcım)
* Marx-Engels Hayatları (Hikmet Kıvılcım)
(Not: Soyadı “Kıvılcım”da bir yanlışlık yok. Soyadı kanununa göre kendisine, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin yayın organı Iskra’nın motamo karşılığı olan “Kıvılcım”ı almış, 1940’lardan itibaren “lı” ekleyerek “Kıvılcımlı” olarak kullanmıştır.)
Bundan sonra, “Orası” romanında Nâzım Hikmet’in kaleminden, uzun yıllar “Ressam Halim”le yani kendisiyle, “Mimar Ali” yani Hikmet Kıvılcımlı arasında; romanın yazıldığı tarihe kadar süregelen daha sonra da süregidecek olan bitmez tükenmez anlaşmazlığın çözümlenmesini okuyoruz:
“Ressam Halim’le Mimar Ali arasında nazari (teorik) görüş, taktik meselelerini telakki ediş ayrılığı yoktu. Bunu ikisi de biliyordu. Fakat ikisi de vakit vakit böyle bir ayrılığın vehmine düşmek ihtiyacındaydılar. Birbirlerinin değerini, içlerinden, kendi kendilerine takdir ediyorlardı. Fakat hemen hemen her toplantıda, ilk hücum Mimar Ali’den gelmek şartıyla en ufak bahanelerle çekişiyorlardı. Mimar Ali Rus Bolşevik Fırkası’nın tarihindeki kavgaları gayet iyi biliyor ve bunları, ille, Türkiye şeraitinde (koşullarında) de görmek, bu kavgalardan sapıklığı olmayan biricik insan gibi çıkmak istiyordu. Kavgada faal ve kavgaya bağlı, ona yardım edici bir unsur olarak mimarlığını kullanamadığı için (doktorluğunu yapamadığını demek istiyor. E.K.) mesleğinden vazgeçmişti. Fakat mesleği (yani doktorluk. E.K.) ona şemacılık itiyadını (alışkanlığını) bırakmıştı. Bunda samimiydi. Ve samimi olduğu içindir ki, herhangi bir sahada sivrilen bir arkadaşın bir gün, Bolşevik Fırkası tarihinde, filanca zaman, falancanın yaptığı inhirafa (sapmaya) düşebileceğinden titizleniyor, sinirleniyordu. Ve kendisinin yani Mimar Ali’nin sonuna kadar sapmayacak ve Bolşeviklerden falanca gibi keskin işler görecek bir komünist olduğuna yüzde yüz iman ettiği için kendisinin en akla gelmez, en kurnaz yollarla ikinci plana atılmak, kendisiyle alttan alta mücadele edilmek istendiğini vehmederek bunu ilerideki inhirafların (sapmaların) ilk alametleri sayıyordu.
Bundan dolayı günün birinde Menşevizme, Ekonomizme, Troçkizme, Buharinizme sapabilir diye, şimdiye kadar her fırsatta, hele en uzaktan kendini alakadar edebilecek meseleler olursa, insafsızca, Ressam Halim’e hücum etmiş, onun hiçbir resmini (Burada “şiirini” demek istiyor. E.K.) -bunların çoğundan hoşlandığı, hatta bir tanesinin fotoğrafını (yani Nâzım Hikmet’in yayımlanmış bir şiirini. E.K.) evine astığı halde- resmen beğenmemişti.”
Bundan sonra “Komün” toplantısı, gündemin dördüncü maddesini, yani “Enternasyonal Marşı’nın tercümesinde bir satırın tashihi”ni ele alıyor. Epeyce tartıştıktan sonra, önceki; ”Bu kavga son kavgamız, vur, atıl, sıçra, yık!” yerine “Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık!” denilmesi kararına varıyorlar.
… “Komün”ün toplantısı sona eriyor:
“Reis içtimaı kapadı. Her seferki gibi Enternasyonal söylemek için ayağa kalktılar. Mehmet oğlu Mehmet’e (yani Bastoncu Fevzi’ye. E.K.) koltuk değneklerini verdiler. Kerevetin üstünde değneklerine dayanarak dikildi. Sesi kalındı. Enternasyonal Marşı’nı Anadolu yayla havaları gibi uzata uzata, sıcak ve kederli söylüyordu.”
Bu vesileyle Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Nazım Hikmet ve Emin Karaca’nın devrimci anıları önünde saygıyla eğiliyoruz.
Ahmet Kale- Göksal Caner Malatya
[1] Lenin Külliyatı, baskı 1935, cild 18, sayfa 80, 81, 82, 83’de (Rusların millî gururu) isimli makaleyle — ki bu makale 1914 senesinde «Sosyal Demokrat»ın 35’inci numarasında çıkmıştır — Ahmed’in o gün bize hafızasından okuyup derhal tercüme ettiği satırları bilâhara karşılaştırdım. Ahmed ezbere okuyup tercüme ettiği parçaların yalnız cümle kuruluşlarında bazı değişiklikler yapmış. Fikirde hiçbir hata olmadığı için ben Ahmed’in tercümesini aynen aldım.