Kıvılcımlı, kaçış yolculuğunun başlarında Alanya’da gizlenirken, daha sonra “Günlük Anılar” başlığıyla yayımladığımız notlarının ilk sayfalarında, 12 Mart dönemi sol ortamı değerlendiren bir bölüm yazar. Anıların ilerleyen sayfalarında da vardır 12 Mart değerlendirmeleri. Ama 10 Mayıs 1971 tarihli bölüm ilginçtir. Hem siyasi, hem de edebi olarak kıymetli bu yazıyı 12 Mart darbesinin 54. Yılında yayımlıyoruz.
Ahmet Kale – Göksal Caner Malatya
“10.5.1971 (Pazartesi)
Bitkicil yaşama nedir? Onu deniyorum. Daha doğrusu o beni deniyor mu? İyice sardı mı? Günde 3-4 öğün yiyorum. Ne? Yarım kilo süt, 4-5 yumurta, 3-5 patates. Bir iki incecik kuru dilim ekmek. Frenk elması (5-10 kadar zorla). 1/2-1 limon, 2-3 kahve kaşığı Sana, yahut makine yağı kokan zeytinyağı, 4-5 kara zeytin… Hepsinin kalori tutarı ne olur? Ezo gelin acıydı… Bir tabakcık bakla, bir tabak semizotu… Geçende sütten yaptığı yoğurda beş altı dilim kabak kızartması katmıştı. 1.85 boyun ihtiyacı olan kalorinin yarısı bile değil. Süt, yoğurt, yumurta loptan da bıktım. Beş vakitte beş kötü gargaralı ezan kötüsünden bıktığım, usandığım gibi. Bir gazeteden başka okuyacak şey yok. Onun da okunacak nesi var? Zırıltı radyoya günde 10 dakika güç dayanıyorum. Ondan sonra yatıyorum. Enerji tasarrufu için değil, 2-3 saatte bir, gece gündüz küçük suya çıkışım bile, beni solutacak kadar yoruyor. Bitkinim. Bereket kanamayı durdurdum. En son (1 yıl sonra) keşfim: En basit çaba, hele ıkınma mutlak kanama getiriyor. 5 gündür manyezi almama rağmen büyüğe çıkmadım ve kanama yok gibi. Hiç değilse, kan kaybı azalınca olacak, ölü rengim azaldı. Uçuğum. Ama korkunç değil. İştiha da yoksa bile bulantı azaldı. Tiksinti eskisi kadar değil gibi. Buna bir düzelme başlangıcı diyebilir miyim? Ummuyorum. Prostat kanseri en geç seyreden kanser.
Boyuna yatmaktan her yanım uyuştu, ağrıyor. Tahta sedir. Yalın kat şiltecik. Bulduğuma şükür. Ardarda sürek avında kıstırılmış hayvan kaçışım 12 Nisan’dan beri sürüyor. Hemen hemen bir dolu ayın gecesi gündüzü, kanserin işkencesine Parababalarının azgın kovalayışı katılarak kaçmakla geçti. Daha ne kadar geçecek? Sıkıyönetim 27 Nisan’da başladı… Daha 17 günü var. Mutlak en az bir ay daha uzatırlar. Katırlık bütün Partilerin pek hoşuna gitti.
Cici ve keskin Sosyalistler gözüm önüne geliyorlar. Tartışmak bile onlara “Revizyonizm” geliyordu. Hele esmer delikanlının afili numaraları ve alınan paraların yanlarında bırakılışı hepsini çılgına çevirmişti. “Halk Savaşı başladı!” Tam “Aş taştı, çömçeye paha bulunmaz” heyecanı içinde, en ufak yargıyı Devrimciliğe ihanet sayıyorlardı. Bütün küçük burjuvazi olsalar, ne iyi. Hiç değilse Arap dünyasının sosyal mayalanışı umulurdu. Bunlar, en dar kafalı Aydın Küçük burjuvazinin de en yüzeyde yüksek öğrenim dalına tünemiş, Amerikan filmlerine 5 yaşından beri alıştırılmış, beş, on, yüz ne oldum delisi delikanlı. Yaptıkları, kendi aralarında kovboyculuk gösterilerine döndü. “İşçi Sınıfı” diyorsun; onu ceplerinde biliyorlar. “Ordu” diyorsun; “Vay! Onun Burjuva Devletinin baskı aracı olduğunu bilmiyor. Halk Ordusu onu parçalayacak!” diye, mart kedisi azgınlığıyla yüzünüze pıfkırıyorlar. Tereciye tere satışı mutluluklarından donlarına işiyorlar. Şimdi, “Bunlar Türkiye’de turist. Uykuda gezer CIA Sosyalistleri” sözümüzün anlamına geldiler mi? Sanmam. Marksizm’in alfabetik “Devlet” teorisini ispatlamış olmanın ezikliği içinde, “Hem dayak yemiş, hem memnun koca” pozundadırlar. “Biz demedik miydi?” Neyi dediklerini, onlara neyin denildiğini bile fark edemeyecek kadar küçük dükkancı rekabetinin Mahmutpaşa seyyar satıcılığı ve “Sosyalizm tellallığı” ve çığırtkanlığı batağında, hepsi kerte kerte zilzurna anarşizm sarhoşu. Başka ülkelerin yüz yıl geride bıraktıklarını, “eşsiz örneksiz inkılâp” diye yuttuklarını, hatta yutamayıp boğulduklarını olsun kavrayacaklar mı?
Hepsi, daha donlarını bağlamayı öğrenmeye tenezzül dahi etmeksizin, tutuldukları Devrimci Abrakadabranlık ishalleriyle ortalığa da, birbirlerine de sıçtılar, sıvadılar. Bunu olsun onlar, kendileri mi yaptılar? Yoksa, yaptırıldılar mı? Elbet sıçıp sıvamak zorunda bırakıldılar. O bakımdan kendilerine acımamak elden gelmiyor. “Uykuda gezerler”, onlara söylediğim en doğru teşhis bu. Burjuvaziyle, onun Devlet tekeliyle dalga geçiyoruz sanırken, gırtlaklarına dayatılan Komandocu Haşiş kabağının tütsüsü altında boğularak, kendilerini dev aynasında dünya güzeli göre göre dalga geçtiler. Son derece dramatik silahlı zeybek oyunlarında bile zerrece ciddi olamadılar. Narodnikler az çok orijinal, ciddi idiler. Bunlar son kertede yetmiş yedi buçuk milletten taklit maymunculukları yüzünden, Çarı havaya uçuramadılar. Milletin başına bela ettiler. On binlerce dürüst, ciddi, çalışkan, içten ileri yüksek öğrenim gencinin yığınlaşan hareketinin şavkını, umudunu birkaç gösterişe kurban ettiler.
Onlara: “İnsansınız. Başınızla davranın. Başsız Deve olmaz” dedik. Onlar sert sert yellenişlerini düşünce sanarak, kıçlarını başları yerine geçirdiler. Katır tekmesiyle “Devrim” yapacaklarına inandılar. Ne hakları vardı?
Ama kabahat çocuklarda mı hep? CIA’nın korkunç olanakları yanında, 50 yıllık sosyalizmin katırlıkları az buz mu etken oldu? Ne “şairane”, ne “Balkanlarda bir tane” olma sevdalısı “Maşrık’ı azamane” katırlıklar sürüp gelmedi? O zaman, kahredici sosyal determinizm her şeye kâbusunu çökertiyor. Babil artığı Paçavra Küçük burjuva ortamının batağı insanlara ağır basıyor. Ve akacak kan damarda durmuyor. Suç epey de bizim. CIA, o saat sezdi ve katırı hemen alana boş bırakıp azdırtıverdi.
***
Dün elime kalem alamadım. Kafam akşama dek bir eşekarısının serüveni ile uğraştı, durdu.
İki pencerem var. Biri, yeşili bol dağa bakıyor. Öteki, yaz kış koyu, yeşili bitmeyen ovadan denizi görmeye çalışıyor. Sersemliğimi aşkın bitkinliğim ortasında, acı acı bir eşekarısı vızıltısı kulağımı tırmalamaya başladı. Ne oluyor demeye kalmadı, anladım. Dağ penceresinin alt camını, hava almak için, alaturka yordamıyla yukarı kaldırmıştım. Oradan hava girecekti. Ancak sinek, hele sivrisinek ve ağaçlıkların bin bir başka böcekleri dururlar mı? Cibinlik düşündüm. Hazret 2 metre gelin cibinliği almış. 50 lira. Yattığım yere yarım cibinlik bile olamaz. İyisi mi pencerenin birine toptan perde yaptık. Oldu. Dağ penceresi boydan boya tıkandı. Yanlardan odaya sızmak pek böcek aklının işi değil. Cibinlik perdenin delikleri epeyce iri olmakla birlikte, şimdilik sivriler görünmüyorlar. Tatarcıktan ufak, limon çürüğüne düşkün, yumuşak, sessiz birkaç sinekceğiz pek masum. Bana dokunmuyorlar. Ben de kendilerinin limon küflerine baygın davranışlarına sataşmadım. Karasinek canavarlarını ise bire dek kırdım. O yönden rahatım. Uyuklayan, terleyen ak sakallı yıkık yüzümde cirit oynayamıyorlar.
Arı, eşekarısı. Dağ penceresinin açık alt gözünden içeriye girmiş. Perde cibinliği aşamamış. Geri dönse ya! Arı bu. Bizim kimi Narodnik’ler gibi, illa yükseklerden uçacak. Uçmuş, belli. Ve açık alt cam dururken, kapalı, hem de çift kat camlı üst pencere bölümüne ver yansın ediyor. Çifte camı delip, bizimkiler gibi “özgürlüğe” kavuşacak. Aşağı cam açık. Oraya tenezzül etsene be mübarek hayvan! Rahatça çıkar gidersin. Hayır. Gözü yukarılarda. Üst camın ta en yukarıki çerçevesine dek şeffaf cam boyu vızıldayarak çıkıyor. Nafile. Cam yarılıp yol vermiyor eşekarısına. Oradan tutturuyor, camın deliğini yahut geçit yerini bulmak için, ta aşağıdaki çerçeveye dek aynı kendince cehennem zırıltıları çıkararak iniyor. Cam bitiyor. Delinmiyor. Tahta alt çerçeve üstüne eşekarısı yorgun düşüyor. Tahta boyu üç parmak aşağı inse, açık cam yerinden karşı dağa doğru serbest gidecek. O üç parmak enli, battal çerçeve tahtası uzun geliyor arıya. Gözü üst camdan dışarıları görüyor. O görünüşe aldanıyor. Varsa, yoksa o boynuzlarının değdiği şeffaf camda yol arıyor. Son gücüyle, hırslı bir daha cama saldırıyor. Hem bizimkiler gibi o da silahlı, kıçındaki tabanca iğnesini cama soka soka, kanatlarını kırarca çırparak, camın üst tahta çerçevesine doğru bağıra bağıra düşüyor. Ve bu müthiş eziyetli inip çıkmaları, hiç durmaksızın dakikalarca, saatlerce, insanı deli edecek bir körlükle ve hayvanlıkla tekrarlayıp duruyor.
Halsiz yattığım yerden acıyorum. Kime? Eşekarısına. Gidip şunu, alt çerçeveye düştüğü zaman tutup, aşağıdaki açık cam hizasına itelesem. Çeksin, gitsin. Hem o sonsuz işkenceden kurtulur, hem ben gönül azabından. Gel, herif eşekarısı. Son derece kızgın ve silahlı. Hemen onu kurtarmak isteyen elimi, belki de sıçrayıp yüzümü cama geçiremediği iğnesiyle, “Seni gidi Revizyonist!” diye sokacak. Tıpkı bizim cici veya keskin Narodnikler gibi, hiç bildiğinden veya bilmediğinden şaşar mı?
Marks’la Engels, böyle durumlarda, “Gülünçlüğü, eşeklerle paylaşmayalım” demişler. Bunu yazılı, basılı kitap biçiminde yayınladık. Anlayan oldu mu? Oldu. Parababaları hemen 142. TCK maddesiyle, kitabı toplatıp beni Ağırceza Mahkemelerine verdiler. Sen misin eşekarılarını uyarmaya kalkışan? Parababalarının, CIA Planlama dairesinden belledikleri bir planı vardı. Hiç ortalıkta görünmüyorlardı. Birkaç şehrin, birkaç öğrenci yurdunda “Devrimin yüksek aşamasından üç parmak aşağı inmeyi, kıçındaki çakaralmaz iğnesi yerine, kafacığındaki beyinceğizini kullanmayı ihanet sayan” eşekarılarının vızıltısından geçilmiyordu. Hasta halimle kalkıp eşekarısının yardımına boş yere gidemedim. Çünkü eşekarısını bilmem, denemedim, ama bizim iğneli delileri denedim. Ankara’da ayaklarına dek gittim. Eşekarısının çifte camı delip geçme in-çıklarını andıran, “Silahlı Halk Savaşı başlamış” idi. Kim dinlerdi “Revizyonist”lerin korkak beceriksizliklerini?
Biz gelelim asıl üst camda silah talimi yapan eşekarısına. Bir ara sesi kısıldı. Herhalde, en sonra, İşçi Sınıfı gibi açık alt cam yerine nasılsa tenezzül etmiş, çıkmış kurtulmuş olmalı diyordum. Uyuklamak üzereydim. Hop etti, zifiri kapkara bir örümcek, tavandan yıldırım çabukluğu ile sağ yanıma haydut atlayışıyla indi. Rengi, bakışları korkunçtu. Alt yanı, ayaklarını görmesen, yüzüktaşı kadar bir örümcek. Ağırlığı ne olur? Ama nedense, o yaman gökten yere atlayışı sanki “güm!” diye işitilmeyen bir ağırlık sesi çıkardı ve neredeyse üzerine uzanmış bulunduğum tahta kereveti sarstı. Sarsmaz ya.. Bana öyle geldi. İrkilecek, bir fiske vuracak oldum. Kara haydutun kalabalık pençeleri, yatağa basar basmaz yaylandı. Ve kaşla göz arası örümcek ikinci bir hoplayışla yere, öteki kerevetin altına doğru sıçrayıp gözden yitti. Ardında uzanan canbazlık ipini topladı mı? Bilmiyorum. Ne olursa olsun, günümü açıkgöz böceklerle dolduracak değilim ya. Başımı gene yastığa düşürdüm. Gevşedim.
Apansızın, deminki camda eşekarısı idmanından çok daha gürültü patırtılı, iki kat şiddette bir vızıltı, zırıltı, sıçan düşse kafası yarılacak bomboş, güneşli odamı doldurmaz mı? Gözlerimi açtım. Dağ penceresinde arı yok. Arı, ova penceresinde. Besbelli aynı eşekarısı. Aşağılara inip gideceğine, bu yol bizim gelin cibinliği perdeyi aşarak odaya çıkmış. Yani dışarı değil, büsbütün içeriye dalmış. Bizim keskin sosyalist Narodniklerin Devrimciliği gibi, olağanüstü bir eylem bu. Eşekarısı herhalde çok kızmış, aşağı açık cam yerine inmemiş ama son bir can havliyle, yukarılardan cibinlik perdeye tos vurmuş. Anlaşılan öyle vurmuş ki, perdenin ucu aralanmış ve eşekarısı odamın içinde bulmuş kendini.
Doğrusu bu, bizim alaturka Narodnik’lerin banka soymak ve adam kaldırmak “Devrimcilik”leri kadar inanılmaz bir “başarı”. Hiçbir böceğin itemediği perdeyi zorlayıp aşmak, değme küçük burjuva mahalle kabadayısına ve lumpen kasa hırsızına parmak ısırtacak bir eşekarılığı eylemi idi. Ne yazık ki, hepsi o kadar. Eşekarısı kurtulmamış, tersine, kendiliğinden bir daha hiç içinden çıkamayacağı tür kapana kısılmıştı. Perde dışardan içeriye belki zorlansa aralanır, geçit verirdi. Ama içeriden dışarıya itildikçe büsbütün kapanırdı. Eşekarısı Hazreti Ali kuvveti toplasa, o böcek gücüyle perdeyi delemezdi. Nitekim, eşekarısı da bunu hemen fark etmiş, dağ penceresinin perdesine karşı Donkişot’luktan caymış. Ancak oda içinde kıskıvrak mahpustur. Çıkacak tek görünür yer, ova penceresidir. Bununla birlikte, o daha aldatıcı görüntüdür. Oda penceresi altlı, üstlü kapalıdır. Çıkacak iğne deliği yok. Camları ise, altlı, üstlü adam aldatmaya yarar şeffaf ölüm barajı.
Hoş, alt cam açık da olsa eşek arısı bu sefer de, “Devrimin yüksek aşaması” olan üst camdan aşağılara göz ve gövde atar mı? İlk prensibine sadık kalarak, ova penceresinin üst camında, bir saat önce dağ penceresinin üst camında oynadığı çıkmaza düşmüş. Kıyametler koparıp, hep üst camda, beş aşağı on yukarı çılgınca zırıltılarla mekik dokuyor. Artık ben de gitsem, onu bu kahredici danstan kurtaramam. Ne hali varsa görecek.
Öyle kaç dakika, kaç saat çırpındı bizim “Oda gerillacısı” eşekarısı? Bilmiyorum. Her an gücü tükeniyordu. Camın aldatıcı ışık geçirirliği yumuşamıyordu. Şaşkına dönen eşekarısı kendini tutamayarak, ova penceresinin alt cam çerçevesi üstüne tekerlendi. Alt cam hizasına da düşse, nafile artık. Ne kanatlarında, ne ayaklarında güç kalmamıştı. Sustu. Epey geçti. Halâ cam zırıltısı yok. Eşekarısı hiç vazgeçer mi o kurtuluş yolunu gördüğü cam üzerinde can eyleminden? Ne oldu? Çok mu yorgun? Dinlenecek belki. Yoksa?
Şeytan beni dürttü. Deminki kara haydut örümcek… İster misin? Arı bu. Tutulur mu? İğnesi de var. Kalkacak gücüm yoktu. Sessizlik büsbütün artmıştı. Üşenmeden vardım. Bir de ne göreyim? Bari o koca canavar, kara haydut örümcek olsa, eşekarısı “şerefine” daha yakışırdı. Tıpkı Şarkışla’nın uyuz gece bekçisi gibi, boz tekir, küçük bir örümcek bizim arslan eşekarısını sarmış, sarmalamış o görünmez, o cılız ağlarıyla. Tutankamon’un mumyasından beter olmuş o şahbaz zırıltı eşekarısı. Kılını kıpırdatamıyor. Kaderine katlanmış. Küçük, tekir örümcek bütün o cılız, sinirli ayakları ve ağzı ile bağlı eşekarısının üstüne abanmış. Götürüyor. Karnında arının başı. Sırtındaki toplu iğne başından küçük canavar gözleri pırıl pırıl. Avını yiyecek yeri arıyor. Hiç telaşı yok. O böyle nice eşekarılarını tutsak etmiş, yemiştir.
Düşündüm. “Yaşama Savaşı” bu. Darwin’den önce de, sonra da kimse o kanunu değiştiremez. İnsan içerlese de, eşekarısına da, örümceğe de söz geçiremez. Başka işi mi yok? Gel, Marks-Engels’ten sonra, insanlara ne eşekarılığı, ne örümceklik yakışmıyor. Hadi örümcekler hayvan. Biz olsun, hem de “Bilimcil Sosyalist” geçinirken olsun, eşekarılığından kurtulamaz mıyız?”