EMPERYALİZMİN LOŞ GÜCÜ

Bu hafta Kıvılcımlı ustanın az yayınlanmış, az bilinen bir yazısını paylaşacağız. EMPERYALİZMİN LOŞ GÜCÜ (Finans Kapital Denilen Gizli Kuvvet).
Fuat Fegan’ın belirlemesine göre 1966 yılı Eylül ya da Ekim ayında yazılmış olan bu tamamlanmamış gibi görünen önemli yazı ilk olarak 1976 yılında o zamanki Tarihsel Maddecilik Yayınları tarafından broşür olarak yayımlanmış. Daha sonra kağıt baskısı yok. Dijital ortamda bazı yerlerde yayımlanmış. Dolayısıyla da çok fazla bilinen bir yazı olmamış. Broşür halinde basılmak üzere daha önce hazırladığımız bir kopyasını Fuat Fegan’ın notu ile birlikte sunuyoruz.
Ahmet Kale – Göksal Caner Malatya

Emperyalizmin Loş Gücü
(Finans Kapital Denen Gizli Kuvvet)


Yarım kalmış bir etüde benziyor. Yazılış tarihi 1966 sonbaharı olmalı (bak: s.1, s.4, s,7, s.8, s.11)… 1966 21 Eylülünden olmasına imkan yok. 1967 de olamaz (s.1’deki “…1932 yılı… 34 yıl geçti…” ifadeleri). Demek 1966 Eylül sonu – Ekim – Kasım – Aralık aylarında, büyük ihtimalle 1966 Eylül sonu ya da Ekiminde yazılmıştır. (Fuat Fegan’ın 15.3.1977 tarihli notu.)

Emperyalizmin Loş Gücü
(Finans Kapital Denen Gizli Kuvvet)

Fransa’da kimsenin solcu sayamayacağı, herkesin Finans-Kapital içinde (kredi, banka, para işinde) yeterli bildiği B. Pierre Coste “Büyük Finans Piyasaları” eserinde 1932 yılı şöyle demişti: “Finans (maliye) meseleleri savaş sonundan beri (Birinci Cihan Savaşından beri) milletlerin hayatında gittikçe büyüyen bir önem kazandı. Sokaktaki adamın konuşmalarına ve hatta salon tartışmalarına çok kez konu oldu; Öyle iken kamu oyunun tümü için bu meselelerin henüz bir hayli az bilinir oldukları doğru sayılmalıdır. O bilmezlik (Cehalet), biraz bu işlerin – Gerçekte değilse bile görünüşte – karmaşık oluşundan ileri gelir; doğrucasına bakılırsa, bu meselelerde kamuoyunu aydınlatmaları gereken kimseler, kimi bilinçsizce, kimi hesaplıca kamuoyunun yolunu şaşırtmaktan hoşlanırlar.” (P. C. “La Lutte pour la Supermatie, ete.” 932, Paris, s. 7) Bu satırların yazılışından beri 34 yıl geçti. “Kamuoyunu aydınlatacak kişiler”, hele basın. Finans (para-banka) gizli oyunlarında milletin yolunu şaşırtmaktan daha az mı hoşlanıyorlar? “Spor gösterilerine yahut kanlı ihtiras cinayetlerine” (Keza, s. 8) her gün biraz daha aşırıca yer verilişi, Finans işlerini örtbas etmenin domuzuna bilinçli ve hesaplı bir oyun olduğunu ispatlar. 10 milyon, 30 milyon, 100 milyon, hatta 3 milyar insanın tek kalemde ceplerindeki paranın yansını bir gece yarısı, beş on kişi resmen çalıverir. “Enflasyon” denir geçilir. Bunu “Hırsız” yapsa, bütün dünya polisi ardına düşer. “Hırslı” devlet adamları yapınca, adı: rahmetli bizim Menderes’in bile ağzına düşen “Para değerini ayarlama”, “Enflasyon” olur! Ondan sonra, gelsin spor-toto, gelsin aşk ve hürriyet cinayetleri: Zavallı milletlerin kafatasları çorba tasına çevrilir. Kimse farkına varmaz yapılan “Finans ameliyatı”nın. “Böylece, yalnız işin içinde olanlarca (saiklerince) içyüzü bilinen hakiki facialar, kulislerde oynanır. Bu dramlar, milletlerin ekonomik hayatları üzerinde, hatta sosyal eğilimleri üzerinde yarattığı yankılar yoluyla ulusların alın yazısını etkiler.” (Keza, s. 8) diyor P. Coste.
İkinci Cihan Savaşından sonra Finans-Kapital kumarı büsbütün evrencil bir afet oldu. Kumarhanenin baş manocusu Amerika idi. Kumarın adına kimi “Yardım”, kimi “Doktrin” veya “Plan” denildi. Hepsinin başına Baş-Manocunun damgası vuruldu. Dış yardım: “Amerikan yardımı” idi; iç veya dış plân: “Marşal Plânı”; adı “Bâd’ı sabâ” gibi konulan doktrin: “Truman Doktrini” oldu. Aynı oyuna o denli ad, esrarlı harfler, vs. konuldu ki, Halk değil, “Kamuoyu” değil, benim diyen Üniversite bonzu işin içinden çıkıp, nelerin döndüğünü artık anlayamazdı. Çevirebildiğin kelli çevir siyasi partileri ve iktidarları, dilediğin sayın ulu kişiyi Devletin, Hükümetin başına getir. Hepsi senin Finans-Kapital “Lûgaz”ını [Lugaz (Lügaz), herhangi bir nesnenin ya da varlığın özellikleri anlatılarak yazılan manzum bilmeceler. A. Kale] çözemeyecek, Amerika’nın dümen suyundan istese yürüyememezlik edemeyecektir.. 27 Mayıs olsan, bir saatte zırhlı tümen ile İstanbul’u, Türkiye’yi fethettim bilen sayın Orhan Erkanlı gibi “Lâl” olup şöyle haykırmaktan kendini alamayacaksındır: [Metinde bu alıntı yok. A. Kale]

FİNANS-KAPİTAL TARİHİNİN “TEKERRÜRÜ”

Amerika Birleşik Devletleri, Birinci Cihan Savaşından önce, Londra ve Paris Finans Kapitalistleri önünde, bizim Konyalı Hacı Ağanın Osmanlı Bankası önünde düştüğü durumda kalırdı. Birinci Cihan Savaşı, Amerikan Finans- Kapital softasının önüne gökten kanlı nimetlerle dolu bir “Maide’i Süleymaniye” (Hazreti Süleyman sofrası) gibi indi. Avrupa Emperyalizmi, her ne pahasına olursa olsun kendi kendisini yakıp yıktıkça, Amerikan malına susadı. Milyonlarca insanın kanı Amerikan kasalarına altın olup aktı. Kan ve altın yetmeyince, herkes Amerika’ya gırtlağına dek borçlandı. Amerika’nın papaz ruhlu hacıağaları milyonerleştiler. Savaş bitince, yenen-yenilen Avrupa emperyalisti Amerikan “Yardım”ına, “Plan”ına, “Doktrin”ine çanak açtı. Avrupa geri kalmış ülke değildi. Avrupa ülkelerinin Kapitalist sınıfları yarı-sömürgeliğe katlanamazlardı. Onları sömürmenin kestirme yolu: birbirleriyle gırtlaklaştırmaktı. Onun için Amerika, en çok, savaştan baygın düşmüş Almanya’yı diriltmek üzere «yardım» (kuvvet) şırıngaları yaptı. Hatta; bu yardımları, içlerinden avladığı İngiliz Finans-Kapitalistleri kanalından bile her alanda yaptırttı… Bir yandan tatlı su “Demokratı” ağızıyla Amerikan halkına “güven”, dünyaya “umut” yağdırırken, el altından faşizmi, Naziliği besleyip kışkırttı. Avrupalı Emperyalistlerin “Komonizm” fobilerini Hitler’le birlikte körüklediği’ için. Amerikan diplomasisinin bu “tavşana kaç, tazıya tut” politikası kolay tuttu. Avrupa’da, Asya’da bir yol Faşizm azgınlığı köşe başlarını tuttu mu, eski dünya Emperyalistlerinin boğaz boğaza geleceklerini bilmek için fal atmaya gerek yoktu. Prusya ağası kafalı Alman Finans-Kapitalinin -burnunun ucuyla yürüyen- “Habis ruhu”: Hitler serserisi, dünyayı “Bin yıllık Cermen barışı” altında sömürmek üzere İkinci Cihan Savaşını patlattı… Amerikan Emperyalizmine gün doğmuştu. Avrupa, ne pahasına olursa olsun, Amerikan malına yeniden susadı. Bu sefer milyonlarca değil, 10 milyonlarca insanın kanı Amerikan kasalarına altın olup aktı… Kan ve altın yetmeyince, gene herkes Amerika’ya gırtlağına dek borçlandı. Amerika’nın barış misyoneri maskeli milyonerleri, milyarderleştiler. Savaş bitince, yenen-yenilen Avrupa Emperyalisti Amerikan Finans Kapitalinin “Yardım-Plân-Doktrin” şartlarına boyun eğdi.

İçinde yaşadığımız günlerin olayları da hatırlatılmaya değmeyecek kadar gözler önündedir. Amerika, Birinci Cihan Savaşından sonraki “Tarihi Tekerrür ettirmek”te sakınca görmüyor. Gene 20 yıldır Cenevre de “Silahsızlanma” konuşmalarını, bitmez tükenmez Makyavelizmlerle savunurmuş gibi reklam yaparak sinsice baltalıyor. Gene sanki savaşta Fransa- İngiltere düşmanı imiş de, Almanya müttefiği imişçe enayi Cermenliğin Prusya kafalı Naziligini nasıl hortlatacağını bilemiyor. İkinci Cihan Savaşı sonrasının Birinci Cihan Savaşı sonrasından tek farkı, tek “Orijinalliği” şu: Avrupa Emperyalistçikleri, artık, kendilerini dev aynalarında görmenin gülünçlüğünü anlamışa benziyorlar. Aç Alman ve İtalyan kurtları, kendi başlarına ortalığa saldırmayı: ülkeleri Faşizm-Nazizim gibi açık Finans-Kapital ağıllarına çevirebilme gücünü kendilerinde göremiyorlar.

Bu sefer, Amerika: Finans-Kapital külhanbeyliğini kendisi yapmak zorunda kalıyor. Almanı, İtalyanı Amerika’nın savaşta güya müttefikleri olan Fransa ve İngiltere’den daha kuvvetli, gelişir hale getirdi. Ama Alman’ın yarısı öbür tarafa geçmişti. Ayrıca, Birinci Cihan savaşında yenilen Devletlûlar, olsa olsa Alman Kayzeri gibi tası tarağı toplayıp, yabancı bir ülkeye geçerler ve Bankalardaki «yatırım»larıyla ölünceye dek gül gibi yaşarlardı, ikinci Cihan Savaşında yenilenler, fare gibi yakalanıp asıldılar. Kişi olarak en köprü altı külhanbeyi dahi, bile bile Hitlerliği, Musoliniliği, Göringliği kolayca göze alamıyordu Bu yüzden, Amerika, parsayı toplamak için başkalarını oynatma “Doktrin”ini bir türlü uygulayamıyor.

Berlin’de özendiği yarayı işletme “Plânı”, Berlin Duvarı ile işlemez hale getirildi. Avrupa’da eşref saatin dolmadığını görünce. Uzakdoğu’da Kore çıbanını sıktı. Maksadı, başkalarını ateşin içine atıp, uzak Yeni-dünyasından yananlara petrol sıkmaktı. Başkalarının gönderdikleri asker sayısına bakılırsa, işi ciddiye almakta Türkiye’den daha çok ambale olan çıkmadı. Kore oyununda güzel “İŞ”ler yapıldı. Türkiye’de bile pamuk milyonerleri, D. P.’nin “nurlu istikbal”i parladı. Ancak, Amerikan ağzıyla «Boom» (dörtnala kalkmış ekonomik gelişme) çok sürmedi. Kızıl Çin terazinin öbür kefesine bütün ağırlığını koyunca, bizim Mehmetçik ile “Hür basın” bile, Kunuri’de kurdun ağzına nasıl itilip, nasıl yalnız bırakılarak harcandığımızı görmemezlikten gelemedi. “Boom” balonu, yalnız Demir kırat, Partiyi, tepesi üstü düşeceği yükseklere çıkarmakla kalmadı.

Amerikan Finans-Kapitali o “Mağrurâne ric’at”ı (Yunan Başkumandanı Anadolu’dan kaçarken öyle demişti), kabara kabara yüz geri etmeyi hazmedecek miydi? Eski Amerika Cumhurbaşkanı Alman asıllı müttefikler Başkumandanı Eisenhower, (kaplumbağa boynunu kabuğu içinden ancak şimdi çıkararak) Çin’e karşı atom bombasını kullanmak üzere kaç kez elinin varıp varıp geldiğini açıklıyor. “Şimdi Sovyetlere karşı var mısın?” diye soran gazetecilere, 19. 9. 1966 günü radyolarda, “Bu imkânsız!” karşılığını verdi. Oysa, Çin de atom bombası yaptı. Ancak, Kore savaşı, Amerikan ekonomisini bir yol yeniden savaş düzeni «Boom» una doğru ayarlamıştı. Uzakdoğu’da yığılan görülmedik azmanlıktaki Amerikan Silahlı Kuvvetleri bir işe yaramalı idi. Kızıl Çin Cinine çarpılmamak için. Kuzey Vietnam’ı tampon olarak araya kıstırmak hesabına yatılarak Güney Vietnam seçildi.

VİYETNAM PAZARI AMERİKAN HESABINI BOZDU

Amerika B.D.’nin evdeki hesabı Güney Vietnam pazarına uymadı. Amerika, Vietnam’a, Kore Savaşına sürükleyebildiği devletlerin onda birini daha sürükleyemedi. “Maymun gözünü açmışa benziyor”.. Kuzey Vietnam: Kızıl Çin’le Güney Vietnam arasında tampon olmak şöyle dursun, tramplen (atlama tahtası) olmaya itildi. Vietnam pirincinin pilavını, zerdesini bekleyen Amerikan Finans-Kapitali taşını ayıklamakta yalnız kaldı. Vietnam’a harcanan 40 milyar dolar (400 milyar Türk lirası: Türkiye pahalı devletinin otuz yılda toplayamayacağı kadar para) kimin sırtından çıkarılacak? Amerikan milyarderleri mülti milyarlar kazansın diye kimse kendini ateşe atmaya gönüllü görünmüyor. Amerika’yı Amerika yapan iç mekanizma: eski dünyanın tepişmelerine karışılmadığı için, daimi ordu denilen Timurlenk’in Fili ve militarist-bürokrat Devlet Asalağı tarafından boşu boşuna yutulacak-Verimsiz üretkenliği boğacak değerlerin ekonomiye yatırılması idi. Birinci ve İkinci Cihan Savaşlarına Amerika hep son dakikalarda, iki taraf birbirini iyice, kırıp yere serdiği vakit karışmıştı. Bu sonradan gelme kabadayılığın hedefi açıktı: silah patlamadan. Amerikan kanı akıtmadan cihangir olmak. Savaşta yenilen, nasıl olsa gırtlağına basılmak için ses çıkarmaksızın bekleyecekti. Hatta, Kızıl Ordu Berlin’e yaklaşırken açılan ikinci cephede olduğu gibi, yenik Alman Finans-Kapital’i, büyük Fatih çalımları ile karaya çıkan Amerikalıyı bir kurtarıcı gibi şehirler “Zaptetmeye” telefonla çağırdı… Yenenleri yorgun argın içlerinden avlamak, Amerika’nın rakipsiz ve itirazsız büyük hakem kılıcını evren Finans-Kapital’ine dayatmak için yasak savmaktı. İkinci Cihan Savaşı sonrası, Amerika’nın bu tatlı geleneğini, manda tezeği kadar iri ve taşınmaz, militarist ve bürokrat bir Amerikan Devleti ortaya atarak bombok etti. Vietnam savaşı o koca tezeğin üstüne tüy dikti.

SOSYALİZM-EMPERYALİZM ZITLIĞI

Şimdi Amerika, atom bombasını Kore savaşında Çin’e karşı ve 1945 yılı Sovyetlere karşı kullanamayışının yasını tutuyor. Ne kadar yas tutsa yeridir. Çünkü bugün gerek Sosyalist cephe, gerekse Amerika dışındaki emperyalistler, atı alıp Üsküdar’ı geçmiş bulunuyorlar. Sosyalist cephe ile Emperyalist cephe arasındaki sayı ve rakamla beliren münasebetlerin özeti, tarafların toprak ve nüfus büyüklüklerinde görülen değişmelerde pek iyi okunur. Dünyamız da 4 tip ülke var: 1- Sosyalist; 2- Emperyalist; 3- Tarafsız.., (denilen ve 1917 Devriminden ben bağımsızlıklarını kazanmakla birlikte, ne sosyalist, ne de emperyalist olabilen arafattaki ülkeler); 4- Sömürgeler. İkinci Cihan Savaşı başından (1939’dan) 1964 yılına değin bu 4 tip ülkelerin dünya toprakları ve nüfusu içinde tuttukları yüzdeler şöyledir:

Bu rakamlar, dünyamızın çeyrek yüzyıl (25 yıl) içinde nasıl baş döndürücü bir çabuklukla deri değiştirdiğini gösteriyor. İnsan gücü bakımından sosyalist ülkeler dört buçuk kat, yeni bağımsızlar 16,5 kat artarken, içlerinde emperyalistlerin bulunduğu sektörün nüfusu 3 kat azalıyor. (Üçte birine kadar düşüyor.) sömürgeler 33 kat azalıyor. (33 de birine düşüyor) 100 insan içinde: sömürge kölesi 33 kişi iken 1 kişiye düşüyor, yeni bağımsızlaşmış insan 2 iken 33 kişiye çıkıyor. “Tarafsızlar” adı verilen üçüncü cephenin insan sayısı (100 kişide 33 kişi), içinde “Emperyalist” cephe bulunan öteki ülkelerde yaşayan insan sayısı (gene 100 kişide 33 kişi) ile başa baş geliyor. Sosyalist cephe ise, insanlığın üçte birinden aşırı (100 kişide 35 kişi) oluyor. Bu durumu basit sayı değişikliği de saysak sonuç birdir. Bu kez, yüzdece sayı birikimi ister istemez diyalektik atlayışını yapmış, hiç de sessiz geçmeyen büyük bir sosyal Devrim getirmiştir. Üçe bölünmüş dünyamızın Tarihçe kısa süre için alınyazısı şudur: Emperyalist cephe mi “Yeni-Sömürgecilik” metotlarıyla tarafsızları kendisine yedek güç yapacak; yoksa Sosyalist cephe mi milli kurtuluşunu yapmış ülkeleri biçimcil siyasal bağımsızlıktan Sosyal Kurtuluş basamağına yükseltecek?

Amerika, bu uğurda, Güney Vietnam’da yarım milyona çıkaracağı istilâ ordularıyla savaşlar patlatıyor. Lâtin Amerika’da milyarlarca dolarla Pronunçiamentolu “ihtilaller” satın alıyor… Tüm Asya ve Afrika’da petrol kokan üs savaşları ile dolar kokan gericilik ayaklanmaları çıkartarak, Milli Kurtuluşları soysuzlaşmaya doğru sürüklemeye çabalıyor. Amerika, kendi hesabına yazık ki, Uzakdoğu’da bula bula Güney Kore kliğinin başı Pak Jög Hi’yi bulabildi. Yakındoğu’da bizim çöller sırtlanı Suud i Faysal’ı Emperyalizm havarisi yaptı. Adından başka “pak” yeri görülmeyen Pak Jög Hi, Güney Kore üs sömürgesinde «Pasifik Asyası Bölgeleri Balkanlar Konferansı» kurduruyor. Asya, Afrika, Lâtin Amerika’ya “Dostluk Misyon”ları gönderiyor. Asyalıları Asyalılarla kapıştırmak için duman perdeleri yayıyor. Güney Arabistan’ın petrol üs-sömürgelerinde kadillaklı Şeyhlerin en Amerikan agellisi Faysal, İslâmlık kadar sosyalist bir dini sosyalizme karşı kullanmak için, Türkiye’den Fas’a dek “Barış güvercini” kılığında “Müslüman Kardeşler” uçurtuyor. İslâmları İslâmlara Arabı Araba karşı dövüştürmek için duman perdeleri yayıyor. Sonuç? Ne Kore’nin Pak Hi’si, ne Vietnam’ın Kao Ki’si, ne Hicaz’ın Faysal’ı: Uzakdoğu’da Ho Şi Minh’i, Yakındoğu’da Nasır’ı Lâtin Amerika’ da Kastro’yu, Milli Sosyal Kurtuluş kahramanı olarak ulusların geniş yığınlarının gönlünde birer Mustafa Kemal olmaktan alıkoyamıyor, “İslâm Zirve Konferansı” uğruna, Faysal’ın kendisinden önce aynı hizmeti deneyen Burgibâ’ya sunduğu altın kılıç, hiçbir Amerikan uşağını petrol Napolyon’u yapamıyor. Tarafsızları, (Birleşik Milletler kertesinde Kapitalist eğilimli bir teşkilatın içinde bile) sosyalist cepheye hak vermeye itiyor. Birleşik Milletler Genel Asamblesinde Kore meselesi üzerine uydurulmuş “Gerçekleştirme Projesi” için verilen Amerika yanlısı oyları 1953 yılı % 91 iken, 1965 yılı % 52 ye düştü… Bütün bunlar, Asya, Afrika, Lâtin Amerika geniş yığınlarının sosyalist cepheye doğru dağların kayışı hızıyla yaklaştığını, Amerika’nın oyunu her gün biraz daha yitirdiğini açıklıyor. Günlük haberler bunlarla dolu.

Zorbalık, B. Amerika’nın en sadık petrol bekçisi İran Şahı’na bile artık Emperyalizme bel bağlamanın çıkmaza vardığını ispatlamaktan başka bir işe yaramıyor. İşte bir telgraf: “İran Şahının Polonya’ya yaptığı bir haftalık resmi ziyaretin sona ermesi üzerine yayınlanan İran-Polonya ortak bildirisinde iki ülke, Vietnam anlaşmazlığının 1954 tarihli Cenevre andlaşması esasına dayanılarak halli gerektiğini belirtmiştir.” Aynı günün ikinci telgrafı, Amerika’nın kendi içindeki çıkmazı açıklıyor: “Birleşik Amerika Temsilciler Meclisindeki cumhuriyetçi üyelerin konferansı” dolaysıyla yayınlanan raporda şöyle denilmektedir. “Birleşik Amerika, Kore Savaşından daha önemli olmaya başlayan bir çatışmada başlı başına çarpışan taraflardan biri olmuştur.” (yani Amerika başkalarına kan döktürüp kendi altın toplayamaz oldu. Böyle şey mi olur!). “Hükümetin belli başlı temsilcilerine göre, Başkan Johnson’un Vietnem’daki siyasetinin sonucu, ne bir zaferin, ne de memnunluk verici bir barışın ufukta görünmediği bir durumdur.” (21. 9. 1966 günü ajansları)

EMPERYALİSTLERİN EMPERYALİSTLERİ SÖMÜRGELEŞTİRMESİ

Amerikan Emperyalizmini asıl çileden çıkaran, şüphesiz, kendi cumhurbaşkanını kim vurduya getirmiş siyasal gansterliğinin dünyada yarattığı acı tepkilerden çok Finans-Kapital alanında karşılaştığı tepkilerdir. Amerika, şimdi, kendi kurduğu Emperyalist cephesinin içinde, kendi omuzdaşlarınca hançerlenmektedir. Bu, nedendir ve ne demeye gelir? İkinci Cihan Savaşı bitince Amerika, öteki emperyalistleri kendisine ortak etmeye tenezzül göstermedi. Nasıl NATO denilen emperyalistler arası teşkilatta Amerikan Generali Başkumandansa, tıpkı öyle Amerikan Finans-Kapitalinin başbuğ olduğu birtakım Finans Kapital kurulları yaptı. Güç, yetki ve karar Amerika’da idi. Öteki Emperyalistler, ancak kumandanın kurmayı gibi, danışman kişilerdi. Örneğin 1945 yılı Bretton Woods’ta “Gold Exchange Standart” (Altın Kambiyo Standardı) adıyla bir örgüt doğdu. Herkes kan dökerken, Amerika tefecilik yapıp, kârlı işler çevirdiği için yeryüzünün en sağlam parası Amerikan Doları idi. Savaş sonunda, herkesin boynu Amerika önünde eğikti. Herkes alışverişini Amerikan doları ile yapmak zorunda kaldı. “Yeniden yapılma yoluna girmiş bulunan Avrupa, Amerika önünde açık veriyordu, parasını pek cılız düşmekten kurtaramıyordu. Yalnız Amerika Birleşik Devletleri gerekli teçhizatı sunabiliyordu. Yalnız dolar genel güvenden yararlanabiliyordu. O yüzden o sırada kurulan sistem, doları (her kapıyı açan) anahtar para ve kurulan yapının merkez mihveri haline getirdi. Yalnız dolar altına bağlı idi… Doğu ülkeleri bir yana bırakılırsa, bütün ülkelerin paraları dolarla münasebetine göre belirlenmek zorundaydı. Bundan böyle merkez bankalarının ihtiyatları gibi, uluslararası ödemeler de dolarla yapılıyordu.” (Le Syst, Monet. İntern.: Rev. Afr., 16. 9. 1966, s. 19)

Böylece, bütün dünya Emperyalistleri de, geri ülkeler gibi, Amerikan dolarına haraç ödemeye başladı. Herkes, Uluslararası hesabını karşılamak için dolar alıyordu. Dolar bulmak için «Yalnız Amerika’nın ödeme balansında bir açık olması yahut Birleşik Devletlerce bir kredi açılması» (Keza) gerekti ki, «dünyanın para ihtiyacına olan ihtiyacı» karşılanabilsin. “Likidite” denilen akar para Amerika’nın insafına bağlıydı. “Uluslararası Likidite ihracı”, dünya ticaretinin gelişimi icaplarına göre değil. Amerikan ödeme balansının dalgalanış haline bağlı kalıyordu.» (Keza). Herkesin zararına, bir tek Amerika kazançlı çıkıyordu. Bu durum, eskilerin “Gayretullaha dokunur” dedikleri bir: “Emperyalistin emperyalisti soyguna uğratmasaydı.”

Amerikan soygununun temeli, Cihan savaşları ile inmeli ve yaralı düşen öteki Emperyalist ülkelere Amerikan Finans-Kapitalinin el atmasına dayanır. Başka deyimle, 19. yüzyıldaki mal ihracatı yerine 20. yüzyılda SERMAYE İHRACI geçmişti. Biliyoruz, mal, gümrük bentlerine çarptıkça yabancı pazarlarda sürümünü yitiriyordu. Malın geçemediği yerden (gümrükten), para bambaşka oyunlarla çok kolayca geçmenin yolunu buluyordu. Birinci ve İkinci Cihan Savaşlarına dek sermaye ihracı, daha çok sömürge ve geri kalmış ülkelere doğru akıyordu. “Dış yardım” adı altında maskelenmiş bulunan sermaye akımı en çok fakir topraklara girip yerleşiyor, sömürge ve yarı sömürgeleri gırtlağa dek borca boğup Finans-Kapital köleliğine boyun eğmek zorunda bırakıyordu. Şimdi sıra en ileri emperyalist ülkelere gelmişti. Avrupa’nın en ileri ülkelerine yabancı sermaye ihracının kaçınılmaz ve kârlı oluşu, Birinci Cihan Savaşından beri başlamıştı. “Amerikan yardımı” maskesi ile: Emperyalist bir ülkeden öteki emperyalist ülkeye Sermaye ihracı özellikle İkinci Cihan savaşından beri aldı yürüdü. Ayrıntıları, öteki emperyalist ülkeleri yarı-sömürgeleştirerek istilaya uğratışı ayrı bir inceleme konusudur. Bugün, Almanya başta gelmek üzere, İtalya, Fransa, İngiltere gibi sayılı emperyalist anavatanlarında Sermaye Piyasası ve şirket mekanizmaları yakından izlenecek olursa görülür ki: her birinin Amerikan Sermayesi ile içli-dışlı. “canciğer kuzu sarması” oluşu, şaşkınlık verecek kertede ilerlemiştir. Şimdi, yalnız geri ülkelere has imiş gibi ele alınıveren Yeni-Emperyalizm olayının asıl karakteristik temeli ve bunun Birleşmiş Milletler biçiminde siyasal üstyapılar kuruluşuna kapı açan gelişimleri: Hep o Emperyalistin emperyalisti sömürgeleştirme gidişinden kaynak almıştır.

İkinci Cihan Savaşından sonra dünyamızın en köklü ve karakteristik deri değiştirişi: Amerikan Finans-Kapitalinin, öbür ufak tefek Avrupa Emperyalistçiklerini (örneğin Felemenk, Belçika ve ilh.) diş kovuğunu bile doldurmaz leblebi tanesi gibi çerez etmesi yanında, asıl en ulu Emperyalist Finans-Kapitalini de uydu, uşak, köle etmesi, bütün emperyalist ülkeleri Amerikan sömürgeciliği için hazırlanmış Amerikan üsleri haline getirmesidir. Amerikan üslerinin altında yatan emperyalistler için en acı gerçek: Amerikan Finansı-Kapitalinin silahlı hegemonyası ve egemenliğidir. Bu ilginç değişiklik, hem en korkunç, hem en umut verici anlamlarla yüklüdür. Korkunçtur. Çünkü bir tek ve tüm gangsterleşmis Finans-Kapital, Amerikan Emperyalizmi, (Avrupa emperyalizminin de haince suç ortaklığını sağlayarak) sinsi sinsi bütün kapitalist dünyayı Anavatanı ile sömürgesiyle, yarı-sömürgesiyle, sözde “bağımsız” geri kalmış ülkesiyle zapt etmiştir. Fena mı? denecek, yeryüzünde tek devlet, tek millet, tek önder… bir evrencil Enternasyonalciliktir. Hitler’in yapamadığı “Bin yıllık” “Pax Germena”nın (German barışının) yerini «Pax Romana» ile barış gölü yapmıştı. Şimdi Amerika tüm dünyayı zapt ederek “pasifize” eder. (müsalemetçileştirir.) Bu, kapitalizmin farkına varmadan sosyalizme geçişini kolaylaştırmaz mı? Evet, korkunç Amerikan Fınans-Kapitalinin yeryüzünü emperyalistçe kaplayışı, milletler arasında hiçbir “milliyetçi” haya hissi bırakmaması: Her türlü 19. yüzyıl önyargılarını yıkıp temizlerken, insancıl birleşim engellerini de istemeyerek temizliyor. Bu, bir çeşit Sosyalizme yolları açış olarak umut verici gelişmelerin belgesidir. Böylece, insanlık için korkunç olan emperyalizm, Finans-Kapital için ölmeden önce en seri yayılışla soluk alma umududur: Ve kapitalizmin ölüm selâsını okuyan bu korkunç evrencillik ve milliyetlerin inkârı, insanlık için sosyalizmin ne denli yakın bulunduğunu açıklayan kıyamet alametleri olarak umut verici olur. Amerikan Emperyalizminin yaptığı, -benzetmek gibi olmasın- bizim evlere şenlik Devletçiliğimize, en iyimser umutlarla “YÖN” cülerimizin yaptıkları yorumu andırır. Elbet kapitalizm, nereden kalkarsa kalksın sosyalizme varmaktan başka çıkar yol gösteremiyor.

FİNANS-KAPİTALİN SOYSUZLAŞTIRMA PLÂNI

Ancak, emperyalizm geberen kapitalizm çağıdır diye, sosyalizm adına onu ülküleştirmek, Nazilikten başka pratik sonuç vermiyor. Çünkü Finans-Kapital eşkıyaların eşkıyası olmuştur artık. “Hür basın”ın toz duman koparttığı yaygaraları ortasında her gün okunan iki üç satırcık Finans-Kapital havadisi kimsenin gözüne çarpmasa bile, kimi olaylar ürkütücüdür. İşte onlardan harcıâlem bir örnek: Gazetenin cinayetler sütununda (!) Mafya denilen Amerika’nın Uluslararası gangster teşkilâtı her yıl, yalnız Amerika’da “50 milyar dolar” haraç alıyor. Bu rakam bize neyi söylüyor? Amerikan genel bütçesi için de Amerikan silahlı kuvvetlerine ayrılan yıllık bütçe de, ne fazla ne eksik, Mafya gangsterinin yıllık bütçesi kadar: tam 50 milyar dolardır. Demek, Amerika’da Mafya eşkıyası ile Silahlı kuvvetler, Türkiye Cumhuriyeti’nin çeyrek yüzyılda toplayabildiği bütün paraları (500 milyar Türk lirası kadar parayı) her yıl ayrı ayrı harcamaktadırlar. Mafya kimdir? Amerikan Finans-Kapitalistlerinin içeride sivil savaş, vatandaş harbi yapmak üzere besledikleri eşkıya çetesidir. Bu gangsterliğin gerekince Kennedy gibi Amerikan Cumhurbaşkanlarını kim vurduya götürecek her aracı (bilimcil ölçülerle) kullanmasına şaşılır mı? Amerikan Finans-Kapitali, açık silahlı kuvvetlerinden çok (atom bombalarından çok; birinci derecede sakladığı gizli silahı gangsterliği kullanıyorsa, ondan hiç aşağı kalmayan, daha doğrusu onun gölgesinde yaydırdığı on büyük ikinci silâh olarak da keyif veren zehirleri kullanıyor. O ileri, müreffeh BATI MEDENlYETİ’nin genç kuşaklara hangi zehirli tatlı intiharları sunduğunu İstanbul sokakları bile, her yıl gittikçe daha aşırıca seyrediyor. Hazreti İsa kılıklı “turist” gençler, Ahırkapı’da, Bizans sur kovuklarında don paça esrar, afyon, morfin batakhaneleri kurdular. Bunlar, Finans-Kapital’in sosyalizmi önlemek için bütün bir gençliği hangi uçurumlara itmekten çekinmediğini ispatlayan “asi gençlik” döküntüleridir. Kızların pantolonlu kedi gezintileri, erkeklerin uzatılmış yağlı saç ve mini etek modaları, Finans Kapital Devletçiliğinin Demirperde ötelerine dek bulaştırmaya özendiği uyuşturucu emperyalizm başarılarıdır. “Cinai aşk” filmleri gibi, “Polis vakası” tuhaflıkları gibi bizim Süleyman beylerin ağızlarına dek olağanlığı kabul ettirilmiş bütün o ve benzeri olaylardan hiçbirisi aksi tesadüften ileri gelmez. Sunturlu Psikiyatri uzmanları, kişi ruhunda teleskopla ruh yıldızları keşfeden psikoloji profesörleri kültür alanını istedikleri kadar uzay araştırıcılığına benzetme çabası göstersinler. Hepsi, bilerek bilmeyerek, Finans-Kapital batağını altıncıl bilim yaldızlarıyla örtme görevlileridir. İnsan beyni kadar ulu yüceliş aygıtını Emperyalizm alçalışının boğucu gerizinde sarhoş etmek, Finans-Kapitalin en son moda Plân uzmanlığıdır. Ve hepsi birden, eğer işçi sınıfı emperyalizmin çanına ot tıkamazsa, kapitalist devletçilik yolundan, hatta sosyalizm söz ebelikleri duman perdesi altında insanlığı nerelere sürükleyebileceğini ispatlar. Bunlardan hiçbiri, bozuk düzenin kalbinde Finans-Kapital enfarktüsünü tedaviye çalışan hazakatli tabiplerin reçeteleri dışında doğmamıştır. Onun için, sık sık şöyle gazete havadisleri okunuyor: “20 yılda 16 lider öldürüldü” : Amman kralı – Birmanya başbakanı – İran başbakanı – Ürdün Kralı – Pakistan Başbakanı – Nikaragua Cumhurbaşkanı – Guatemala Cumhurbaşkanı – Irak kralı – Seylan başbakanı – Dominik Cumhurbaşkanı – Togo Cumhurbaşkanı – Güney Vietnam Cumhurbaşkanı – Birleşik Amerika Cumhurbaşkanı – Nijerya Başbakanı – Güney Afrika Başbakanı… Ölümleri şüphe uyandırmadan göçürülmüşlerin (rahmetli Türkiye Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel gibi «Koma» ya getirilenlerin veya adaletin pençesi ile götürülenlerin) sayısını ise ancak Finansı-Kapitalin Dolar Allah’ı bilir… Finans-Kapital böylesine enternasyonal «Temizlik» yapıyor! «New York (a.a.): Amerikan “Seventeen” mecmuası 19 ilâ 30 yaş arasında 1100 kişi ile yaptığı bir anket neticesinde bunlardan 55 inin marihuanadan başlayarak “LSD”ye kadar uyuşturucu madde ve ilaç kullandıklarını ortaya çıkarmıştır. Ankete cevap veren genç kadınlar, 15-17 yaş arasında bu maddelerden aldıklarını belirtmişlerdir. Bu uyuşturucu maddeleri ilk tecrübelerden sonra, onlardan vazgeçmenin imkânsız hale geldiğini ileri sürmüşlerdir.” Olay bu. Şimdi, Finans-Kapitalin bol uzmanlık-bahşişleri ile şımarttığı emperyalist bilginlerin aynı olayı çürütür görünürken nasıl propaganda ettiklerine bakın: “Bu arada bir bilgin, Marihuana kullanılması ile insanın dejenere olmayacağını ileri sürmüştür… Amerikan gıda ve ilaç idaresinden Doktor James Fox, Milli öğrenci birliğinin 250 temsilcisine hitaben yaptığı bir konuşmada: Marihuananın beyin Hücrelerine tesir etmediğini ve eroin iptilasına sebep olmadığı sonucuna vardığını… Fakat satışına izin verilmesinin iyi olmayacağını belirtmiştir…” (26.8.1966) Neresinden isterseniz okuyunuz. Amerikan Finans Kapitali, “Devletçiliğin” bütün yetkileri ile uyuşturucu maddelerin “Satışına izin” verilmemesini istiyor. Çünkü o yasak sayesinde, hem yalnız belden aşağı heyecanına göz yumulan gençlerde tecessüsü arttıracağını, hem de kaçak yoldan zehir satmanın kârı arttıracağını iyi biliyor. Yâni Finans Kapital kendisine kalsa daha bin yıl Sosyal bir ülkeye katıltmamak için kafadan gayrı müsellâh ettiği kendi Amerikan gençliğini dahi yavrusunu yiyen canavar hırsı ile, okşarmış gibi, bilimcil yalayışlarla öldürecektir.

Fuat Fegan’ın ikinci notu

AYILANLAR/AYLAKLAR

Uzun cezaevi yıllarında Kıvılcımlı çeşitli yazı denemeleri de yapmıştır. Romanlar, uzun hikayeler, oyunlar, skeçler kaleme almıştır. Bu yazmalar da arşivde yayımlanma sıralarını bekliyorlar. Ustamızın bu denemelerini de zaman zaman yayımlayarak tanıtılmalarına çalışacağız.

Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü’ndeki 336 numaralı dosyasında yer alan bu skeç metnine Kasım 1957 tarihi atılmıştır.

Ahmet Kale – Göksal Caner Malatya

Sağda iki ranza, solda bir.. Araları boş. Sol ranza ile kapı arasında linyit kömürü yanan odun sobası var. Pencere önüne düşen sağ ranzanın üstünde ulemâdan Himmet efendi, altında halk şairi Lâmi yatıyor. Sol ranzanın üstünde gülle gibi her yuvarlanışı gürültülü, düştüğü yeri çökerten süvari zâbiti Meram bey.. Altında: Denizli’den o hafta gelmiş iki yeni mahpus: İnce bıyıklı, uzunca boylu şöför Âlem ile, parşömen yüzlü şöför muavini Fehmi… Böyle bir kalın duvarlı, tavanı potrelli, penceresi demir parmaklıklı ve telli hapishane odası.. Fehmi, eli daracık köylü keten pantolonunun cebinde volta vururken sordu:

– Zoppayı yakaam mı? (Sobayı yakayım mı?)

Süvari zâbiti yusyuvarlak yüzüyle kalın kalın seslendi:

– Haa… Yak!.. Ama, dur!.. O.. kibrit şurada: Yak! Al!

Süvari zâbitinin, ordu alışkanlığı ile söylediği: “Yak”, “Dur”, “Al” gibi emir siygaları keskin kışla kumandalarını andırıyordu. Zâbit yatağının üstünde oturmuş, yüksekten, başıyle, elleriyle habire işaret ediyordu:

– Şimdi.. Bana bak!

Parşömen renkli yüzü bu emir ve kumanda sağanağından doğma şaşkınlıkla ne yapacağını bilemiyen Fehmi’yi, zabit, güdümlü mermi gibi uzaktan idare ediyor ve çocuğun en ufak hareketini önceden tâyin ediyordu. Bir insana bir işi yapması söylenirdi. O insan işini yaparken artık bildiğine bırakılır, şayet yanlış yaparsa, o zaman düzeltilirdi. Süvari zâbiti için ise mühim olan, herhangi bir işin yapılması değil, birine emir ve kumanda etmekti. İş buyurmasiyle, o işi yapacak adam güzelce itaat ediyor ve robot gibi her hareketini süvari zâbitinden gelen bu emirlere uyduruyorsa: mesele kalmazdı. Onun için, emir çokluğu önünde kılını kıpırdatamaz hale gelen şöför muavini, çukurlarında yanan hummalı gözlerini süvari zâbitine dikmiş, iradesini kaybetmişti. Süvari zâbiti devam etti:

– Haa!.. Şu tahtaları topla!.. Otur!

Çocuk söylenenleri yaptı. Zâbit gürledi:

– İçinde ne var?

Fehmi acıklı bir çehre ile dudağını düşürdü:

– Neyin içinde?

Zâbit yumruğunu kalın borulara doğru uzattı:

– Sobanın içinde ne var?

Çocuk, çömeldiği yerden eğilerek baktı. Zâbit devam etti:

– Aç şu kapağını, sobanın!

– Açtım.

– Bak bakalım içinde ne var?

– Odun var.

– İyi.. Biraz kıymık koy!

Fehmi, her söyleneni yerine getirdiği halde, süvari zâbitinin müdahaleleri durmadan devam etti:

– Haa!.. Şu tahta parçasını da at! Çok fazla atma! Dur! Olmadı… Öyle değil… Kömürü ne tarafa koydun? Tam ortasına gelecek. Hayır!.. Acele etme! Bir kere tahtalardan bir yuva yap! Tamam… Aralarına bir avuç talaş koy!.. Dur!.. Otur demedik. Yarım avuç yeter.. Haydi şimdi. Bana bak!.. Talaşlar sıkışık olmasın!.. Biraz gevşet!.. Tamam. O tenekenin arkasına bak! Oradaki gazete parçasını al. Yırt! Yarısını gene teneke ardına bırak! Öbür yarısını dür! Yani, şöyle kıvırarak bük.. Haa!.. Şimdi, kibrit kutusunu cebinden çıkar.. Kutuyu aç! Haa!.. İçinden bir kibrit al! Kutunun kenarına kibritin ucunu sürt! Tamam… Yanmadı mı? İyi.. Nemlenmiş demek… Bir kibrit daha çıkar. Dur!..

Nihayet Fehmi’nin sabrı ve itaati çatlamak istedi:

– Yakmayacak mıyız?

– Yakacaksın. Bana bak!.. Yak! Ama, önce kibriti yak!.. Haa!.. Şimdi kibritin aleviyle bükülü kâğıdı tutuştur! Dur!

Fehmi gene anlamak istedi:

– Sobaya sokmıyacak mıyız?

Süvari zâbiti, siyaha boyanmış asker kaputundan çevirme kalın süvari yeleğini düğmeliyerek tekrarladı:

– Sok! Ama, dikkatli ol! Yavaş!.. Talaşları yere düşürme!.. Haa!.. Dur! Çek elini şimdi, çek!.. Sobanın kapağını ört… Dur! Hemen üfleme! Söndürürsün… Bir kere alev alsın.

Fehmi, alev yerine dumanların çıktığını göstererek danıştı:

– E.. Bunu üflemezsek yanmıyacak.

Süvari zâbiti kızmakla beraber, duman gözlerine kadar gelmeye başlayınca, başkasından gelen teklifi kabul etmeğe katlandı:

– Peki. Üfle! Ama, dur! Öyle birden değil.. Önce yavaştan üfle… Haa! Gördün mü?

Fehmi nihayet işini bitirdiğini sanarak doğruldu. Ayağa kalkarak, aferin bekliyen bakışlarla nefes aldı.

Süvari zâbiti yeniden emirlerine başladı:

– Şimdi, o kaşığı al eline bakalım!

– Aldım.

– Yıka!

– Yıkarım.

– Ama.. Dur! Şu maşrapayı al.. Bak orada, tenekede su var mı?

Çocuk, elbiselerin asıldığı duvar dibindeki tenekeye göz attı:

– Var.

– Capçakla su al.. O suyla kaşığı yıka!

Fehmi kaşığı, süprüntü tenekesi üstünde hafifçe yıkar. Döner:

– Kaşığı yıkadım…

– Âla!.. Şimdi, koy şu tencerenin üstüne!

Soba üstünde kapağı örtülü bakır tencereyi gösterdi. Fehmi söyleneni yapar.

– Koydum.

– Haa!.. Ama, dur!.. Öyle değil. Yanlış koydun, şöyle çevir.. Haa!.. Artık tamam.

Kaşığın sapı boru tarafına geleceğine, yana doğru çekilmiştir.

– Şimdi, dur!.. Bak bakalım soba yanıyor mu?

Fehmi eğildi, doğruldu:

– Yanıyor.

– İyi.. Şimdi, şu dolabın kapağını aç!

– Açtım.

– Bak içinde tuz şişesi var.

– Bu mu?

– Değil.. O şeker kavanozu. Ötekisi tuz.

– Ne yapayım tuzu?

– Al. Çıkar. Koy masanın üstüne. Tamam! Al şimdi kaşıkla biraz tuz..

Fehmi, masanın çekmesiz gözünde aranır. Süvari zâbiti seslenir:

– Başka ne arıyorsun? Tencerenin üstündeki kaşıkla al tuzu… Haa! Aç kapağını tencerenin. Sokuver kaşığı çorbanın içine…

Fehmi söyleneni yapar.

– Soktun mu?

– Evet.

– Şimdi bir çalkayıver kaşığı!

Çocuk yeniden kaşığı maşrapadaki suyla yıkar:

– Oldu da bitti..

– Yıkadın mı?

– Yıkadım.

– Koy dolabın içine!

Fehmi kaşığı dolaba yerleştirdikten sonra gene sobaya döner. Tiril keten pantolonuyla üşümektedir. Zâbite sorar:

– Bunu karıştırırım değil mi?

– Niye?

– İyice yansın diye.

– Bırak şimdi. Yanmıyor mu ya?

Fehmi aşağıya dikkat eder. Hemen üstünde yattığı battaniyenin altından kocaman bir gazete çıkarır. Zâbit seslenir:

– Dur! Ne yapacaksın onu?

– Soba sönmeğe başlamış.

– O kâğıt.. Gazete değil mi? Bugünkü mü? Okumadan yakılır mı yahu?

– Okuduktu, zabahleyin.

– Öyle ise kâğıdı şöyle tut.. Şimdi.. Odun attın mı?

Fehmi pek çok fazla odun attım mânasına uzun bir:

– Ööööö!

çeker. Zabit razı olur.

– Güzel… Şimdi dürt altını bakalım: fıkır fıkır kaynat çorbayı.

Çocuk elindeki gazeteyi ve başka ne kadar kâğıt bulabilirse hepsini tekrar sobaya doldurur. Üfler. Soba harlar. Kömür tenekesini sobaya yaklaştırır. Zâbit hemen atılır:

– Ne yapıyorsun?

Fehmi ürkerek, fikir yürütür:

– Kömürü az gibi geliyor, bana.

– Dur, hele alev alsın bir kere odunlar.

– Haa?

– Odunlar iyice yansın. Bak soba daha kırmızılaşmamış. Görmüyor musun?

Fehmi suçlu düşmemek için hazırlandı:

– Yanarken.. Şimdi durdu.

– Gördün mü ya? Alev kuvvetlensin bir kere. Bekle. Alev yavaş. Onun için şimdi atma kömürü.

Fehmi yeniden bulduğu talaşları, tahta parçalarını doldurdu sobaya. Alev saçı kızartmaya başlayınca, biraz kömür attı. Gelip ranzasına oturdu. Yüzbaşı seslendi:

– Fehmi! Yanmış, değil mi?

– Yanıyor.

– Bir bak bakalım.. Çok fazla attınsa susar kerata.

Çocuk kalktı. Heyecanla haber verdi:

– Alevliii!..

Tahta iskemleyi sobaya yaklaştırıp oturdu. Islıkla o gün sabahtan beri söylediği şarkıya başladı:

– Ben seni severim candan.. Bakışların çok yandan… Amanın yavrum aman!

Süvari zâbiti, eliyle başı üstünden geçen soba borusunu yokladı:

– Borular kor gibi!

Fehmi cesaretle ….. teklifini yaptı:

– Atam mı bir iki kömür daha?

– Dur şimdi… İyice kızsın o zaman.

Zâbit apar topar yerinden çimentoya atladı. Geniş lastiklerini ayağına geçirdi. Çorbayı dikkatle kontroldan geçirdi:

– Haa! İyi… Yalnız, dur.

Parmağıyla Fehmi’ye ve sobaya işaret etti:

– Yakın oturma!..

Üşümesi hâlâ geçmemiş olan çocuk aç kara gözlerini büzdü. Sobaya yakın oturmamanın hikmetini anlıyamamıştı. Zabit izah etti:

– Odun sobasının ateşi şeydir.. başkadır.

Fehmi başını salladı:

– Tatlıdır değil mi?

Süvari zâbiti fırça kaşlarını çattı:

– Bu yakıcı ateştir.

….. [Dedi] ve ellerini büyük hatip jestleriyle havada oynatarak helâya gitti. O gidince halk şâiri Lami yavaşça deliğinden başını çıkardı. Yüzünde kaplumbağa buruşukları yaparak yavaşça söylendi:

– Demek, yakıcı olmayan ateş te varmış?

Ulemâdan Himmet efendi, zâbiti müradederek:

– Abdülhamid’in istibdat ateşi içi yakar, dışı yakmaz meselâ..

dedi. Gülüşmeler kısa kesildi. Süvari zâbitinin odada bulunmayışı, bir nevi istirahat ve gevşeme getirmişti. Fehmi kendi başına kalma fırsatından faydalanarak hemen kömür tenekesine yapıştı. Artık sobaya istediği kadar kömür doldurabilirdi. Lakin, daha ilk küreği doldurmağa vakit bulamadan, zâbit Meram odaya damladı:

– Ne o? Dur! Ne yapıyorsun?

Fehmi suçüstü yakalanmıştı. Kekeledi:

– Biraz kömür atalım dedik.

Meram oldu bitti önünde idi. Hiç değilse, ateşi ayarlamalıydı. Ters ters homurdandı:

– Çok büyükleri atma!..

Fehmi emirle sevindi:

– Peki, hep ufakları atarım.

Meram tekrar etti:

– Çok büyükleri atma!.. Onlar yanmaz çünkü.

Kürek doldurulmuş sobaya boşaltılıyordu. Süvari zâbiti gürledi:

– Dur!

Fehmi’nin yüzü acıklı hal almıştı.

– Hep küçüklerini atıyorum?!

– Her tarafa atma!

– Neresine atayım?

– Alev en çok nereden çıkıyor?

– Her yerden çıkıyor.

– Olmaz! En çok bir yerinden çıkıyordur.

– Peki.. Şuradan çıkıyor her hal..

– İşte o tarafa at!

Fehmi, her şeyin kendisinden danışılacağını belli ettiği için Meram beyi lâfa tuttu:

– Toz gibi de bi kömür …… O da bundan mı?

Linyit parçalarını gösteriyordu. Meram bey tasdik etti:

– Bundan.

– Bunun tenekesini mi iki buçuk liraya veriyorlar acep?

– Her halde..

– E bu taş toprak dolu.

– Kendisi taş kömürü zaten.. Daha ucuz değildir…

Meram karşılıklı konuşmayı sevmezdi:

– Lâfı uzatma.

diye çıkıştı ve tencereyi gösterdi:

– Bak.. Daha kaynamıyor mu?

Fehmi iki parmağıyla bakır kapağı açtı. Parmakları yanıyordu. Meram bey bağırdı:

– Bırak şunu!.. Kapat, kaynasın…

Burun tıkanıklığını gidermek üzere bir iki defa pıfkırdı. Altı adımlık odanın ranzalar arası asfaltında geniş, ………. adımlarını açtı, yumuşak topuklarını güm güm yere vurarak ileri geri voltaya başladı. Ansızın:

– İndir onu artık.. İndir onu artık!

dedi. Fehmi anlamıştı. Soba üstünde ısınan tencereyi kaptığı gibi masa üstüne kaldırdı. Meram bey düşünceliydi. Teneke azmanı bıçağı aldı. Paçavra bağlı sapı ile sobanın üst kapağını hem döndürüyor, hem akıl veriyordu:

– Çok atmamak lâzım. Kömürü çok atarsan soba yanmaz!

Bıçağı masaya attı. Masa üstünde duran ıslak havluyu aldı. Soba ardına düşen karşı duvara astı. Çekme siz gözden sahanı çıkardı. Ekmeği kesti. Çaydanlığı ve teneke maşrapayı Fehmi’ye uzattı:

– Şunları yıka da getir!

Çocuk alıp gitti. Meram bey olduğu yere çömeldi. Acele kalkacak trene yetişmek ister gibi lokmaları birbiri ardından ağzına sokuyor, çiğnemeden yutmağa çalışıyordu. Fehmi geldi. Elindeki çaydanlığı sobaya doğru götürecek oldu. Meram bey, lokmalar boğazını tıkadığı için ses çıkaramıyor, boğulacakmışça işaret üstüne işaret ederek çaydanlığı gösteriyordu. Nihayet, bir yutkunma ile sıkıntıdan kurtuldu:

– Çok dolu olmasın!

Fehmi çaydanlığın kapağını açıp içini gösterdi. “Çok dolu” değildi. Meram emretti:

– İyi. Koy sobanın üstüne!

Fehmi çaydanlığı sobanın, maşrapayı masanın üstüne bıraktı. Meram bey, arada ayrı iki lokmayla daha ağzını tıkamıştı. Konuşacak hali yoktu. Sağ yumruğunu sıkıp, işaret parmağıyle bir teneke maşrapayı, bir de sobayı gösteriyordu. Maşrapa da soba üstüne konuldu. Meram bey rahatlıyarak, bir lokma daha atıştırdı. Döndü. Hem lokmasını çiğniyor, hem başiyle açık duran pencereye işaret ediyordu. Bu işaretin “kapat” mânasına geldiği belliydi. Fehmi koştu. Bu sefer pencerenin kapanması idare edilmeğe başlandı:

– Haa.. Altından tutma.. Ortasından tut! Çıkar kendine doğru! Yavaşça.. Biraz daha it… Yeter! Çok örttün. Camı az geri çek.. Dur! Tamam…

Son yutkunma üzerine Meram beyin karnı doymuştu bile. Yerinden kalktı. Masa üstünde duran bardağı aldı. Desti iki adım ötesinde, kapı önüne konmuştu. Fehmi’ye sordu:

– Su var mı?

Fehmi koşup destiyi salladı:

– Yok.

– Hiç mi yok?

Fehmi destiyi aldı. Doldurmağa gitti. Meram bey asker bozması gocuğunu soyundu. Kollarını sıvadı. Pehlivan salınışı ile gene altı yedi adımlık odada süvari tâlimine koyuldu. Vaz geçti. Çömeldi. Reçel tenekesini tahta kaşıkla kazıverdi. Fehmi destiyi getirdi. Bardağı doldurup Meram beye uzattı. Meram bey teşekkür makamında azarladı:

– Yavaş dökülmesin!

Bardağı dikip lâkır lâkır içti. Dudak şapırdatarak derin bir “Oh!”la geri uzattı. Sonra reçel tenekesiyle tabağı gösterdi:

– Şunları bir çalkala!

Fehmi derhal yapıştı tabaklara, götürdü. Temizleyip getirdi. Masa üstüne bırakmak üzereydi. Meram bey onu da gözünden kaçırmadı:

– Ters koyma!.. Hayır, oraya değil.. Şuraya, haa!..

Paketinden çıkardığı sigarayı üç parmağı arasında silkeliyerek:

– Kibrit var mı, kibrit?

Fehmi fukara çocuk güdüsüyle sobanın kızıl ateş kesilmiş saçını götürdü:

– Şuradan yanar o.

– Yanar mı? Yok canım. Saçmalama!

Lâkin Fehmi sözünü ispat etti. Yakaladığı bir gazete parçasını, kızıl saça dokundurmasıyle, tutuşturması bir oldu. Meram bey memnun olmuştu. Sert bir:

– Aferin!

çekti. Karnını doyurmuş, sigarasını tellendiriyordu. Acaba, parşömen yüzlü bir deri bir kemik oğlancağız ne âlemde? Birden bire aklına gelmişti bu cihet:

– Sen acıktın mı?

Fehmi, önüne bakmakla yetindi. Ne zaman tamamıyle doymuştu ki biçare. Meram bey:

– Haa! yaptı, şu fasulyadan yiyeceksin!.. Sen nohut yedin mi hiç?

– Nohut mu?

Hapishane idaresi berbat kokulu bir kap yemek veriyordu. Meram bey onu müradediyordu:

– Yaptılar hani.. O nohudu.

– Yemedim.

– Al şu ekmeği.. Biraz Sana yağı da var.

Fehmi ekmekle tahta iskemleye oturdu. Yemeğe başladı. Meram bey hem dolaşıyor, hem söyleniyordu:

– Ben soba başında dursam.. Hasta olurum.

Ansızın hatırlıyarak Fehmi’ye seslendi:

– Bana bak!.. O küçüklerden biraz at!

Çocuk, çiğnemesine devam ederek fırladı. Sobayı doldurmak, âdeta kendisini bahtiyar etmektedir. Hemen kürekle tenekeden kömürleri sobaya aktarmaya girişti. Lâkin Meram bey kartal bakışlariyle başı ucundadır:

– O kadar çok değil canım… Haa! Tamamdır… Al şu maşayı. Ört kapağını sobanın.

Bütün söylenenleri yapan Fehmi kapları toparladı:

– Ben şunları …… [yıkayayım] birez.

– Güzel yıka ama!

Kaplar yıkanmış geldi. Meram bey hepsine dikkatle baktı bu müthiş bir bakış ve müthiş bir dikkatti. Yerinden kalktı. Sobanın başına sokuldu. Son bir ikramda bulunmak istiyordu. Fehmi’ye bir kadeh rakı ısmarlar gibi, kömür tenekesiyle sobadaki çaydanlığı gösterdi:

– At bir tane daha da kaynasın!

Fehmi sevinçle küreğe sarıldı. Meram bey:

– Tutma onu!

Fehmi:

– Neden?

Meram:

– Çutur çutur çatlar.

Fehmi inanmamıştı:

– Çatlak değil mi?

Ve ortalıkta ne kadar kâğıt bulursa hepsini toparladı. Meram bey telaşla bağırdı:

– Ne yaptın? Kırmak dökmek yok.

Fehmi büyük bir eski gazeteyi ortasından ikiye böldü. Sobaya attı. Kâğıdın birden harlamasına güldü. Meram bey ona hayretler içinde bakakalmıştı!

Çaydanlık indirilip demlendirildi. Meram bey Himmet efendiye sordu:

– Efendi, çay?

Himmet efendi bardağını uzattı:

– Fena olmaz.

Meram bey somurttu:

– Amma da bardak ha!

– Himmet efendi kös dinlemişti:

– Beis yok. Ben kendim kâfi derecede mikrobum. Ayrıca mikrop bana dokunmaz.

– Onu demek istemedim.

– Öyle ise özür dilerim.

Meram bey halk şâirine döndü:

– Lâmi çay?

Lâmi kalktı. Pijaması üstüne gömleği sarkmıştı. Bardağı masaya götürdü. Meram bey:

– Kömür tükendi.

dedi. Halk şâiri, Fehmi çocuktan daha az ateş taraftarı değildi:

– Ama çok yakmıyoruz ki sobayı.

dedi. Süvari zâbiti derhal köpürdü:

– Ne sobası? Biz idare etmesini bilmiyoruz.

Lâmi yumuşakça düzeltmeğe çalıştı:

– Az gelmiş olmasın kömür.

Zâbit kabul etmedi:

– Ne azı? Her günkü kadar geldi. Bize kömür mü dayanır!

Halk şâiri çayını doldurmuştu. Kömürleri dirhemle harcatan Meram bey değil miydi? O halde.. O halde kömürün idare edilmediğini kabul etse, süvari zâbitini “idaresizlik”le itham etmiş olabilirdi. Kabahati başka yere havale etti:

– Kış ta yaman bu sene..

Meram bey bu fikre daha çok tutuldu:

– Ne kışı? Her sene başka türlü mü?

Lâmi uzlaşmanın yolunu arıyordu:

– Geçen yıl bu ay bu kadar yapmış mıydı?

Süvari zâbiti hücuma hazırlandı:

– Yapmadı mı?

– Herhalde bu sene kış erken geldi. Görülmüş kış değil.

Meram bey şiddetle:

– Ne erkeni be? Sen unutmuşsan bana ne?

Halk şâiri kendi kendine söylenir gibi tekrarladı:

– Ne bileyim. Bana öyle geliyor ki bu sene kış fazla.

Süvari zâbiti, kendisine bu derece karşı konulmasına pek

öfkelenmişti:

– Peki, peki.. Kes artık! Sen şimdi sabaha kadar iddia edersin. Zaten ben söylemiyecektim ya! Unuttum. Seninle konuşulur mu? Kim ne derse, hemen onun aksini öne sürmek âdetin! Ben, böyle inatçı herif görmedim!

Lâmi artık bu hücum önünde alınmamazlık edemedi:

– Yahu, feha bir şey demedik.

– Daha ne söyliyeceksin?

– Allah, Allah!.. Hep kendi fikrin doğru.

– Ne kendi fikri? Senin fikirlerin mi daha doğrudur?

– Canım, olur ya: hiç mi kimse itiraz etmiyecek?

Meram bey köpürerek bardağını masaya vurdu:

– Senin huyun itiraz. İllâ ters konuşmak. Can çıkar huy çıkmaz. Bende kabahat ki sana cevap veriyorum.

Lâmi, kızarıp bozararak ranzadaki yatağına bağdaş kurdu. Boynunu eğdi:

– Peki sen emredeceksin…

Meram bey işaretle onun sözünü kesti:

– Sen de ne olursa olsun karşılık vereceksin!

Lâmi, bitkin bir tevekkülle:

– Hayır. Biz itaat edeceğiz!

dedi.

Ulemâdan Himmet efendi, dayanamıyarak işi şakaya boğuveren kahkahayı bastı:

– Müstebit.. Abdülhamit… Yanlış koymuşlar süvari zâbitinin adını, Meram değil Abdülhamit olmalı imiş.

Halk şâiri bu desteklerden canlandı:

– Canını seveyim ben Abdülhamid’in. Kendisine suikast yapanı bile affetmiş.. Bizim Meram bey nerede? İnsana ağız açtırtmıyor.

Himmet efendi devam etti:

– Öyleyse, Meram bey “IV.Murat” yahut Kuyucu Murat Paşa!

Lâmi tasdik etti:

– Vallahi öyle: İtiraz edenin boynunu uçuracak.

Lakin, yıldırımlanan süvari bakışlarından korunmak için yorganı başına çekip yatağa uzandı. Meram bey üstündeki ranza yatağına hiddetle fırladı. Lâmi, yorgan altından sesleniyordu:

– Her sabah uyanınca, bari aşağıdan, üstümüzdeki efendimize: “Mağrur olma pâdişahım, senden büyük Allah var!” diye bağıralım biz kulları! O sadece emir buyursun.

Himmet efendi tatlıya bağladı:

– Elbette emredecek. O süvari zâbitidir.

Meram bey, gene zayıf tarafına dokunulmuş bir insan insafı ile, dizleri üstünde hazır ol vaziyetine girdi. Ve generaline tekmil haberini veren zâbit edasıyle saymağa başladı:

– Onbeşinci süvari alayı, ikinci kısım, birinci bölük, 3. takım kumandanı!..

Sonra haberini, …….. takımına verdiği resmi tâzim kumandasıyla bitirdi:

– Ol!