YALÇIN OKUT’UN SEMPOZYUMA SUNACAĞI “Kıvılcımlı’nın Kıbrıslı devrimciler üzerindeki etkisi Ya da: NASIL ‘DOKTORCU’ OLDUK?..” BAŞLIKLI YAZISI

kutlama ve teşekkür…

Yalçın Okut

Kimden:yalcinokut@yahoo.com
Alıcı:akale955@yahoo.com
2 Eki 2009 Cum tarihinde 15:52 saatinde

Ahmet Arkadaş,

Ne zamandan beridir temas kurup çalışmalarınızı kutlamak istiyordum. Fakat İnternet cafe’lerde çocukların savaş oyunları çığlık ve şamataları arasında konsantre olmak ve çalışmak kolay değil. Bizim gazetede ise sadece üç bilgisayar var; onları da boş yakalayabilirsen yakala… Editörümüze kaç kez söyledim, bir bilgisayar daha al diye. Bir kulağından girdi bir kulağından çıktı hep. Hakkaten bütün editörler böyle cimri mi?..

Her neyse… Çok geç olmakla birlikte bir kablosuz İnternete erişim aparatı edinebildim. O da bazan ulaşıyor, bazan ulaşmıyor, ayrı konu. ‘Psefto Gratos’ta yaşamanın dezavantajları diyelim…

‘Psefto Gratos’ Kıbrıslı Rum yurttaşlarımızın KaKaTeCe’ye taktıkları isimdir. ‘Psefto’=yalancı, Gratos, malûm, devlet: Sahte Devlet…

Sahte Devlet demekte haksız da değiller hani… Türkiye dışında hiç bir ülke tanımıyor; o bir yana BM Genel Kurulu’nda da tanınmaması yönünde alınmış karar var. Denktaş ve yandaşları 35-40 senedir Sarayönü’ndeki Dikilitaş’a bakarak nutuklar irad ettiler; kendi kendilerine gelin-güvey oldular, dünyaya meydan okudular… Tabii, Türk Gladiosundan aldıkları güçle. Ama hepsi fasa fiso… (Sarayönü bizim Lefkoşa’nın -Türk kesimindeki- ana meydanıdır. Sömürge döneminden kalan mahkeme binaları ve diğer idari binalar o meydanın etrafındadır; adını oradan alıyor. Tam ortasında da 15-20 metre yüksekliğinde bir Venedik Sütunu vardır. Venedikliler adaya hakim olunca o sütunu ta Mağusa yakınlarındaki antik Salamis harabelerinden taşıyıp egemenliklerinin simgesi olarak o meydanın ortasına dikmişler. Allahtan Osmanlılar adayı fethedince o Venedik Sütununu yıkmamışlar… Halk ağzında adı Dikilitaş’tır. Türkiye’deki “Anlat derdini Marko Paşa’ya” deyişi, Kıbrıslı Türklerin ağzında “Anlat derdini Dikilitaş’a”dır.)

Konuyu dağıtmayayım ama durumumuz, Kıbrıslı Rum yurttaşlarımızın Sahte Devlet deyimlendirmelerinden de daha vahimdir. Sivil ve fakat bir “Arş yiğitler vatan imdadına” işaretiyle orduya katılmaya hazır en az 100 bin bön yargılı ‘yeni KKTC’li yanında, 40 bin üniformalı asker ve o kadar değilse bile bir polis teşkilatı ve MİT’in örtüsü olan bir Sivil Savunma Teşkilatı vardır. Biz, Afrika gazetesinde yazan bir grup arkadaşın dillendirdiği gibi, bir “Mandıra”da, ya da “Türk Derin Devleti’nin Arka Bahçesi”nde rehine alınmış durumdayızdır.

Rum yurttaşlarımız, çok kanlı 74 savaşında çok can, mal ve namus (ırza tecavüzler) ve göçmenlikler yaşamış olmalarına karşın, bir anlamda ‘yırttılar’; ekonomilerini ve yaşam standartlarını Paris düzeyine çıkardılar. Tabii, bu başarıyı, Denktaşgil tayfesinin iddia ettiği gibi, salt ‘dış yardımlar’larla değil, deyim yerindeyse, ‘eşşekler gibi çalışarak’ başardılar. 100 bin civarında Kıbrıslı Rum emekçi Arap ülkelerinden Afrika, Avustralya, Avrupa, ABD, Kanada vb. ülkelere gidip çalıştılar ve kanlı 74 savaşında göçmen düşüp her şeylerini yitiren ailelerine para gönderdiler. Bu hesapça, yaşam standartlarını Paris düzeyine çıkarmalarının temelinde yine işçilerin, emekçilerin emek-gücü yatmaktadır. ‘Demokrasi’leri de bizden kat kat daha ileridedir, diyeceğim ama bizde demokrasi mi var ki?.. Türkiye’deki bütün lumpen-proleterler akın akın buraya geliyor; pasaportsuz, sadece kimlikle giriş serbest bırakıldıktan sonra… Onlar lumpen de olsa, en ağır ve pis işleri yapan proleterlerdirler, hoş görebiliriz, görmeliyizdir de; bir de en güzel sahillerimizin kendilerine peşkeş çekildiği Kârhane-Kerhane-Kumarhane sahibi Ülkücü Mafia bozuntuları vardır. Ve en büyük problemlerimiz de onlarladır. Bir de, Polis Genel Müdürlüğü’nün askeriyeye bağlı olması ve KT Merkez Bankası Müdürü’nün hep Türkiye’den, Türkiye’li biri olarak atanması ve bu dayatma durumumuzu özetler sanırım…

Neyse, dağıttım yine, bağışla…

Emeklerinizi izliyorum, izlemeye çalışıyorum. Sosyal İnsan Yayınları’nı kurmakla çok isabetli bir iş yaptınız. Başta sen ve Haşmet Arkadaş olmak üzere hepinizi candan kucaklar, kutlarım…

Cenk Ağcabay Arkadaşı tanımıyorum, bizden bir hayli genç olsa gerek. Lütfen mahsus selamlarımı ilet ve TKP ve Doktor Hikmet kitabını hayranlıkla, ve Doktor’a yapılan pislikleri-puştlukları okudukça o solucanlara öfkemi daha da artırarak okuduğumu söyle. Ayrıca, Kontrgerilla Kıskacında Türkiye kitabını da istiyorum. Hangi yayınevinden ve ne zaman çıktı?.. Bana gönderdiğin Sosyal İnsan Yayınları seti için canı gönülden teşekkür ederim.

Cenk’in Yalçın Küçük’ü eleştirdiği Magalomania’yı henüz okumadım, zaten kitaplar geleli daha 3-4 gün; şu anda Edebiyat-ı Cedidenin Otopsisi’ni okumaktayım. Ama Megalomania’nın da çok iyi bir çalışma olduğu bölüm başlıklarından bile belli. Ne var ki, Cenk’in biyografisi hakkında Megalomania’da hiçbir bilgi yok, TKP ve Doktor Hikmet kitabında da çok sınırlı. Tamam, biz Ustamızdan hep Tevazuyu örnek alıyoruz ama, gerekli bilgiler gerektiği kadar verilmemeli mi?..

11 Ekim’de gelip gelemeyeceğim henüz netlik kazanmadı. Malûm, kahrolası para meselesi…

Doktor’un Kıbrıs’a gelmesinden önce burada AKEL’le yaşanan bir pasaport meselesi var. Yazdım, ancak yayınlamaktan vazgeçtim; ama sizlere anlatmakta yarar, hatta zorunluluk var. Yayımlamaktan vazgeçtim çünkü her şeye rağmen, bütün eleştirdiğimiz yanlarına rağmen AKEL stratejik müttefikimizdir. Kaldı ki, koskoca Sosyalist Anavatan’ın ve “Abi Parti” SBKP’nin Doktora yaptıkları yanında AKEL’inki ne ki… Ha, eğer ki Doktor Türkiye’den çıkmadan Sıkıyönetim tarafından yakalansa ve yine işkencehanelere atılsa ve kuvvetle muhtemel, o hasta haliyle o işkencehanelerde öldürülseydi, o zaman iki elimiz AKEL yöneticilerinin de SBKP yöneticilerinin de yakasında olurdu. Gerçi, SBKP Doktoru Laz İsmail yılanının bir yalanı üzerine Doğu Berlin’den Batı’ya püskürtmekle ölümünü çabuklaştırdı ama diğer birçok ülkedeki sağlam komünistlere de, örneğin Yunan İç Savaşı’ndaki muzaffer ve kahraman gerilla liderlerine aynı şeyi yapmadılar mı?..

Kıbrıs’ta, sömürge yıllarında Türk ve Rum emekçiler 1 Mayıs gibi etkinlikleri ortak kutluyorlardı. O ortak kutlamalar en son 1 Mayıs 1958’de yapılmıştı. Ondan sonra, TMT ve arkasındaki ya da başındaki İstirdatçıların emirleri ile Türk İşçi önderleri vurulmaya başladı ve iki toplumun emekçileri terörle birbirlerinden kopartıldı. Yaklaşık yarım yüzyıl sonra kapılar/duvarlar açılınca, biz bir grup Kıbrıslı Türk 1 Mayıs’ı Güney’deki yoldaşlarımızla birlikte kutladık. Ve o gün ağladım… Evet ağladım…

O gün PEO (Tüm-Kıbrıs Sendikalar Federasyonu) binasındaki konuşmalardan sonra, sloganlar-şarkılar-türküler-marşlarla şehrin merkezindeki Elefteria (Özgürlük) Meydanı’na yürüdük. Elefteria Meydanı’ndaki konuşmalar esnasında yan tarafımızda EDON (AKEL’in Gençlik Kolları) vardı ve seslerinin en gür tonuyla: “İ Turkokiprei İne Adelfi Mas – Kıbrıslıtürkler Kardeşlerimizdirler” sloganını atıyorlardı… 45 seneden sonra yine beraberdik ve bizleri bağırlarına basıyorlardı… İnsan duygulanmaz mı, ağlamaz mı?.. Üstelik de, bu sloganı, Faşist Darbenin, arkasından da Türk işgal ve istilasının başladığı 74 Temmuzundan beri atıyorlar; kendi faşistlerine inat…

Hepinizi candan kucaklarım…

Başarılar dilerim…

YALÇIN OKUT’UN SEMPOZYUMA SUNACAĞI “Kıvılcımlı’nın Kıbrıslı devrimciler üzerindeki etkisi Ya da: NASIL ‘DOKTORCU’ OLDUK?..” BAŞLIKLI YAZISI

Yekten ve kestirmeden söyleyeyim, biz Kıbrıslı öğrencileri Doktor Hikmet Kıvılcımlı ile Fuat ve Latife Fegan tanıştırdıydı. Daha da ötesi, bizim ‘Doktorcu’ olmamızı sağlayan Fuat idi.

Fuat da, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde okurken tanımış Dr. Kıvılcımlı’yı. Sene 1960’lı yılların ikinci yarısının başlarında ve ortalarında…

Sadık Göksu’nun, Kuvayı Milliye dergisinde (sayı 21, 2/2000) yazdığı: “Fuat Fegan’ın ‘Kıvılcımlı Bibliyografyası’nın Eleştirisi, Düzeltmeler ve Açıklamalar” başlıklı yazısından öğreniyoruz ki, Fuat Fegan ile Sadık Göksu aynı fakültede sınıf arkadaşıydılar. Ve yine S. Göksu’nun ifadeleriyle, Fuat Fegan Sadık Göksu’ya kızgınmış, kendisini Doktor Hikmet Kıvılcımlı ile niye tanıştırmıyor diye…

Biz Kıbrıslılar biliyoruz ki, Fuat’ın daha liseyi bitirir bitirmez, hatta belki de lise yıllarında da AKEL ile sıcak ilişkileri vardı.

Liseyi bitirince bir sene Leymosun limanında gümrük memuru olarak çalışmıştı, benim dayımın oğlu Mehmet Kaya ile birlikte. İkisinin de Rumcaları da İngilizceleri de çok iyi idi.

İstanbul’da tanıştığımızda ve müteakip yıllarda kendisine dayımın oğlu Mehmet Kaya Abi’nin selâmlarını ilettiğimde, “Evet onun da Rumcası çok iyiydi, ama benimki daha iyiydi” demiş ve eklemişti: “Ben Leymosun limanında gümrük memuru olarak çalışırken, gelip giden Rumlarla bir saat boyunca Rumca konuşurdum ve Türk olduğumu anlamazlardı. Bir saati aşkın sohbetlerimizde arada bir, bir dilbilgisi hatamı yakaladıkları zaman Türk olduğumu anlarlardı” demişti.

İnanıyorum.

Benzer anlatımları dayımın oğlu Mehmet Kaya Abim’den de dinlemiştim.

Bu da bir meziyet. Dil çok önemli…

***

Fuat Fegan, İstanbul’a üniversiteye hangi yıl gitti anımsamıyorum. Ama Londra’ya sık sık gidip gelmekte olduğunu biliyorum.

1965’te, AKEL Merkez Komitesi tek Türk üyesi Derviş Kavazoğlu’nun yoldaşı Yorgos Mişaulis ile birlikte hain bir pusuda çapraz ateşe tutularak alçakça katledilmelerinden sonra yeni bir MK üyesi seme/atama gündeme gelmişti. (O fotoğrafı görenleriniz hatırlayacaklardır; arabada kanlar içinde kucak kucağa – Türk ve Rum emekçi kardeşliğinin trajik simgesi)…

O kahpe pusu ve o hain cinayetten sonra AKEL, Fuat’a çağrı yapmıştı: “Gel, kahpece katledilen yoldaşımız Derviş Kavazoğlu’ndan boşalan AKEL Merkez Komitesi Türk üyeliğini sen devral” diye.

Bana bunu Fuat anlatmamıştı, o nedenle ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum.

Bana bunu TMT tarafından katledilecekler listesine konan ve bu nedenle İngiltere’ye kaçmak zorunda kalan AKEL’in ‘eski tüfek’ Türk üyeleri anlatmıştı.

Yine aynı ‘eski tüfek’ler, Fuat’ın bu teklifi kabul etmemesini: “AKEL’in Enosis [Yunanistan’a ilhak] politikasını benimsemediği”nden dolayı diye izah etmişlerdi…

Ben bu yoruma bir faktör daha eklenmesi gerektiğini düşünüyorum: Fuat, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi’nde felsefe okurken tatillerde Londra’ya gider, orada çalışır ve tabii bu arada Londra’daki AKEL’ci Kıbrıslı komünistler ile de görüşürdü.

Herhalde, AKEL’in Enosis politikalarına katılmamakla birlikte, o öneriyi kabul etmemesinde İstanbul’da Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile tanışmış olmasının ve o derya-deniz Usta’nın yanından uzaklaşmak istememesinin de rolü vardır.

Yoksa, AKEL’in teklifini kabul eder, AKEL Merkez Komitesi Türk Üyesi olarak gider Londra’da kekâ bir hayat yaşayabilirdi…

Tercih etmedi…

Ve İstanbul’a dönüp Latife Ablamızla evlendi. Bir sürü riski göze alıp Doktor’un yanında kalmayı yeğledi.

***

Yine kendisinden dinlemiştim: İsmet Abi’nin başkanlığındaki YİS o günlerde çok büyük grevler gerçekleştiren çok önemli bir sendika idi. Birçok devrimci genç YİS’in Cağaloğlu’ndaki merkezine gidip geliyorlardı. Tabii, Fuat da gidiyordu. Birkaç kez ben de gitmiştim, Fuat’la buluşmak için.

“Bir baktım” dedi Fuat, “Doktor oradaki eski bir daktiloda iki parmakla eski Türkçe’deki el yazmalarını Türkçe’ye çeviriyor ve yazmaya çalışıyor.”

“E, ben on parmak daktilo yazan bir insan olarak, Hocam, bırak ben yazayım” demiş ve Doktor’un el yazmalarını yeni yazıya kazandırma safhası da öyle başlamış…

1968-69 yılıydı. Biz sosyalist öğrenciler, İstanbul Kıbrıslı Türk Öğrenciler Derneği seçimini ezici bir çoğunlukla kazanmıştık.

Bir süre sonra Fuat Fegan elinde Doktor’un 1967’de çıkardığı Sosyalist gazeteleri demeti ile öğrenci derneğimize gelmiş ve uzun bir sohbetten sonra o gazeteleri Derneğe armağan etmişti.

Aynı yıllar, herkes biliyor, 68 Ayaklanması yıllarıydı. Dev-Genç’li olmayanımız yok gibiydi.

67 yılında yayımlanan Sosyalist gazetelerini okuduktan sonra da artık Doktorcu olmamak mümkün müydü?..

Doktor’un Tarihsel Maddecilik Yayınları’nda çıkardığı kitaplarını almaya ve okumaya başladık. Bir yandan da her gün işgaller, grevler, yürüyüşler, mitingler ve: “Ho, Ho Chi Minh, İki Üç Daha Fazla Vietnam; Ernesto’ya Bin Selam!” yıllarıydı…

Anımsıyorum, Doktor’un Tarih-Devrim-Sosyalizm eserini okuyor, okuyor ve fakat anlamakta zorlanıyorduk. Emperyalizm – Geberen Kapitalizm eseri ise nispeten daha kolayımıza geldiydi.

Derken, İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği’nin etkinlikleri… Aynı dönemde, Aksaray-Langa’da Doktor’un Dev-Genç Seminerleri dizisi gerçekleştiriliyordu. Artık bir yanımız Dev-Genç’ti, bir yanımız da Doktor’cu idi…

Doktor’un muayenehanesini taşımak…

Yine Fuat haber saldıydı anımsadığım kadarıyla. “Doktor muayenehanesini bizim eve taşıyacak, yardımcı olur musunuz?..”

Fadıl Çağda, Hasan Hakkı ve ben koşarak gittikti. Aslında taşınacak fazla bir şey de yoktu ya; taşınma taşınmadır… Bir masa, birkaç koltuk, bir hasta muayene kanepesi, bir kitaplık vs…

Güle oynaya taşıdıktı. Bu noktada, unutamayacağım şeylerden biri de, Doktor’un evinde buluştuktan sonra, muayenehanesine giderken yetmişine merdiven dayamış bir adamın adımlarına yetişmekte zorlandığımızdı; o kadar çevikti ve o yaşta o kadar hızlı yürüyordu. Zaten birçok yazısında ve kitabında da var ya: ‘yapacak çok iş var, acele etmeliyiz psikolojisi’; o hesap…

Taşıma faslından sonra, evinde Emine Hanım’ın pişirdiği bir öğle yemeği yedikti. Tabii Latife ile Fuat da vardı; ne de olsa onların evine taşınmıştı Doktor. Fuatlar, öndeki salonumsu odayı kendisine muayenehane ve çalışma mekânı olarak hazırlamışlardı; eşyalarını oraya taşıdıktı.

Yemekte sohbet ederken, arkadaşlardan biri duvarlardaki Kybele benzeri küçük biblovari el işlerini sormuştu. Kırşehir Zindanı’nda yaptığını söylemişti; ‘ekmek içinden’ diye de eklemişti.

Ben aptalca bir soru sordumdu:

–“Niye ekmek içinden Hocam?”

–“Başka bir şey vermiyorlardı ki, evlat” demişti.

O gün yemekte sohbet ederken, yine Kırşehir Zindanı’nda yaşadığı kargalarla ilgili bir anısını da anlatmıştı. Taze yumurta yiyebilmek için birkaç tavuk besliyormuş. Bir süre sonra, yumurtalar kaybolmaya başlamış. Olacak iş değildi, koskoca duvarlarla örülü hapishanenin küçük bir avlucuğundan yumurtaları kim çalabilirdi ki?..

Durumu takibe almaya başlamış. Tavuklar her yumurtlamadan sonra ortalığı velveleye veriyorlar ya, hemen iki karga gelip duvara tünemekteymiş. “Bu yezit kargalarda bir tür kolektif aksiyon da var” demişti. “Kargalardan biri aşağıya yumurtayı kapmaya inince, diğeri duvarın tepesinde bekçilik yapıyordu. Beni görünce de graklayarak diğerine haber veriyordu.”

Doktoru tanıyanlar benden daha iyi bilirler. Çok konuşmazdı, ama konuşmaya başlayınca da sohbetine doyum olmazdı.

TÖS’ün İstanbul salonunda verdiği Finans Kapital ve Türkiye konferansında salonun tıklım tıklım dolu olduğunu çok net olarak anımsıyorum. Zaten, o yıllarda hangi konferansı tıklım tıklım dinleyici ile dolmuyordu ki?..

Keşke daha çok tanıma fırsatımız olsaydı…

***

Tabii, biz Kıbrıslıların bir de Kıbrıs Sorunu ‘Belâmız’ vardı; bir yandan da onunla ilgilenmeli, ona da yoğunlaşmalı, o baş belâsına karşı da mücadele etmeliydik.

1970 senesinde Makarios’u öldürmek için helikopterine ateş açılmış, fakat pilot yaralanmış olmasına karşın helikopteri yere indirmeyi başarmış, böylece Makarios mutlak bir ölümden kurtulmuştu.

Makarios’un SSCB ve Üçüncü Dünya Ülkeleri ile geliştirdiği iyi ilişkiler ve Tito, Nehru, Nasır’la birlikte bloksuzlar grubunun liderleri arasında yer alması bizde kendisine karşı bir sempati uyandırıyor, TMT ve EOKA (ve arkalarındaki Gladio’lar) tarafından darbelenen Kıbrıs Cumhuriyeti’ne daha çok sarılmamıza yol açıyordu.

Helikopterine ateş açılması olayından sonra, Fuat’ın da katıldığı çok uzun süren bir toplantı yaptık ve Makarios’a ‘geçmiş olsun’ diyen bir telgrafı çekme kararı aldıktı. Ne de olsa, Kıbrıs’ın seçilmiş Cumhurbaşkanı olarak bizim de Başkanımızdı ve hayatına kastedilmişti…

“Ekselansları, hayatınıza kastetmek isteyen menfur suikast girişimini şiddetle protesto eder, sağlıklar dileriz” mealinde bir telgraf metni hazırlandı ve iki arkadaşımız, Fadıl Çağda ve Turhan Korun Sirkeci’deki merkez postaneye gidip telgrafı çektiler. Anımsadığım kadarıyla, bizlere teşekkür eden kısa bir cevap göndermişti.

Fakat olay gerici çevrelerde büyük bir tepkiye yol açmıştı. Nasıl olurdu, çoğu TC bursu ile okuyan Kıbrıslı Türk öğrenciler, Türkiye ile kavgalı olan “Kahpe Papaz”a geçmiş olsun diyebiliyorlardı?.. Tiz tedbir alınmalı, bu fesadın elebaşlarına hak ettikleri bir ceza verilmeliydi… Kıbrıs Türk Liderliği tarafından 30-35 kişilik bir ‘elebaşılar’ listesinin Türkiye’den atılmaları için MİT’e gönderildiği şeklinde duyumlar alıyor fakat ihtimal vermiyor ve aynı hızla çalışmaya devam ediyorduk.

***

Fuat Fegan’dan da, Fadıl Hasan (Çağda’dan) da dinlemiştim: Fadıl arkadaşımız, bir gün: ‘Hocam Kıbrıs konusunda ne düşünüyorsunuz?’ diye sormuştu da Doktor’un yanıtı çok kısa olmuştu: “Kıbrıs’ı bölecekler” demişti.

Öngörüsü -bu konuda da- doğru çıktı. Böldüler… Henüz daha Taksim resmen ilan edilmemişse de adamızı fiilen böldüler…

Yine Fuat Fegan’dan dinlemiştim: Doktor Kıbrıs’a özel bir ilgi duyuyor ve Makarios’u yakından izliyordu. Nitekim 1963 çatışmaları başlayınca, Yeşil Hat’tın güneyinde Rum tarafında bulunan Kıbrıs Cumhuriyeti Devlet Hastanesi’nde mahsur kalan Türk hemşireleri kendi korumasına alarak bir gece sarayında barındırmasını, ertesi gün de bizzat kendisinin o kadınları sınıra kadar sağ-salim getirip Türk makamlarına (veya, güya arabuluculuk yapan İngilizlere) teslim etmesini Doktor bir yazısında kısaca zikretmiş; ve Makarios için ilginç bir devlet adamı demişti.

Şimdi bana: bul, söyle; nerede ne zaman yazdı Doktor bu satırları diye sorarsanız, açıkçası hatırlayamam, ama polisin SBF yurdunu bastığı ve öğrencileri hunharca dövdüğü tarihten hareketle bulunabilir.

Muhtemelen, ‘SOSYALİST – Düşünce ve Davranış Gazetesi’ni ikinci kez çıkardığında ilk sayılarından birinde idi. O günlerde, polisin SBF yurdunu basıp oradaki öğrencileri eşşek sudan gelinceye kadar dövdüğünde, çok feci bir dayak yiyenlerden Kıbrıslı bir genç kızın ertesi gün Günaydın gazetesinde, “Bize Rumlar bile bu kadarını yapmadı” figanı üzerine yazmış olacak.

***

Kıbrıs’a kesin dönüş yaptığımdan epey bir zaman sonra, vaktiyle Günaydın gazetesinde “Rumlar bile bize bu kadarını yapmadı” sözleri çıkan kişinin ablası ile tanıştımdı. Kendisine bana kız kardeşini tanıştırmasını, kız kardeşi ile röportaj yapmak istediğimi söylemiştim de, “Bırak Yalçın karıştırma o eski defterleri, o eski acıları” demişti.

Karıştırmadım…

Ama görüldüğü gibi, zaman zaman yine önümüze çıkıyor o eski defterler ve o acılar…

Çünkü anımsıyorum: Doktor, diğer Türkiyeli öğrenciler gibi feci şekilde dövülen o Kıbrıslı kızın Günaydın gazetesinde çıkan figanlarından alıntılar yaparak: “Sınıfsal kinin ne kötü bir kin olduğundan haberdar değil bu Kıbrıslı genç kız” mealinde bir yorum yapmıştı.

SOSYALİST gazetesi afişlemesi…

SOSYALİST – Düşünce ve Davranış Gazetesi’nin ikinci kez yayın hazırlıkları sürerken biz Kıbrıslılar -bizim Sirkeci’deki Kıbrıslı öğrenciler yurdumuza da çok yakın olduğundan – Orhan Müstecaplı’nın Cağaloğlu’nda bodrum katındaki o dehliz gibi mekânına gidip geliyorduk.

Daha, ‘SOSYALİST – Düşünce ve Davranış Gazetesi’ çıkmadan önce, yaz tatili günlerinde, Fadıl (Çağda), Hasan (Hakkı) dostlarım ve ben, İTÜ Taşkışla binasının iç bahçesinde bir afiş basmıştık serigrafi tekniğiyle ve Kıbrıs’a göndermiştik. Dev-Genç’in simgesi haline gelen yumruğu sıkılı o genç afişini kopya etmiş ve Kıbrıs’a göndermiştik.

Biz o tekniği bilmiyorduk. O tekniği bilen İTÜ’den Şafak Morgül arkadaşımız hem bize o tekniği öğretiyor, hem de yardımcı oluyordu. Açıkçası, baskıyı kendisi yapıyor, biz de bastığı afişleri kurusunlar diye bahçeye seriyorduk.

Şanlı 15-16 Haziran Direnişi’nin ertesi haftalarıydı ve Sıkı Yönetim vardı. Şafak o Şanlı Direnişte tutuklanmış fakat kısa bir süre sonra serbest bırakılmıştı. O Şanlı Direnişte -anımsıyorum- Latife Fegan da tutuklanmıştı. Emel (Fuat’ın kız kardeşi) de kışlaları gezip gezip yengesi Latife’yi arıyor ve bir türlü bulamıyordu. Akşam saat 8’den sonra da sokağa çıkma yasağı getirilmişti…

***

Hiç unutmuyorum, o gün İTÜ Taşkışla binasında Şafak o afişleri serigrafi tekniği ile basmaya başladığında, besmele diye, işe: ‘Marks-Engels-Lenin Adına..’ diyerek başlamıştı… Hayır, biz Marksist Kıbrıslılarda besmele olayı yoktu (Kıbrıslı genç kuşakta din olayı sönümlenmiş gibiydi) tabii de, Şafak Morgül dostumuzun o söylemi çok hoşumuza gitmişti doğrusu…

Şafak çok yetenekli ve de çok şakacıydı. İçerden yeni çıktıydı ya, arada bir: “Gidin, ön kapıya bir göz atın, ‘Aynasızlar’ gelip de bizi enselemesinler” derdi. Biz de gidip ön kapıya bakardık. Dönünce de raporumuzu verirdik: “Aynasızlar yok Şafak, sen afişlerimizi basmaya devam et!…”

***

Aynı günlerde, biz Kıbrıslı öğrenciler derneği olarak, Doktor’un ‘Diyalektik Materyalizm – Gerçek Bilim’ kitapçığını daktilo ederek İTÜ Öğrenci Birliği’nin teksir makinesinde çoğaltıp dağıtmaya başladıktı. Kapağına da yayıncı olarak derneğimizin adını yazdıktı… Vay, sen misin o zararlı, o hain broşürü basıp dağıtan?.. İki gün sonra polis öğrenci yurdumuza geldi, Fadıl arkadaşımızı alıp götürdü. Bir araba dayak!…

İyi saatte olsunlar, “Bunlar iyice azıttılar; Makarios’a telgraftan sonra, şimdi de en azılı komünistin kitaplarını basmaya başladılar” diye düşünmeye başlamış olacaklardı ki, kısa bir süre sonra: Fadıl (Çağda), Kuydul (Turhan), Saydam (Ahmet), Turhan (Korun), Harper (Vehbi), ve Taner (Galip) Türkiye’den sınır dışı edildiler… 30-35 kişilik liste revize edilerek 6’ya düşürülmüştü.

İki iki yakalanıp kelepçelenerek polis nezaretinde trenle Edirne-Kapıkule sınırına götürülüp oradan Bulgaristan’a şut!..

Biz Dernek olarak sınır dışı edilen arkadaşlarımıza: “İndiğiniz ilk tren istasyonundan bize telefon edin, size elimizden geldiğince yardımcı olalım” demiştik. Çünkü Fadıl arkadaşımızın bütün ısrarlarına rağmen polis, yurdumuza gelip paltosunu almasına bile izin vermemiş ve kış aylarının o kırıcı soğuğunda Fadıl’ı paltosuz trene atıp götürmüştü; ki, Sirkeci’deki Kıbrıs Öğrenci Yurdu ile polis merkezi Sansaryan Han arasındaki mesafe sadece 300-400 metre idi…

Fadıl, Kuydul, Saydam, Turhan, Taner ve Harper sınır dışı edildikten sonra derneğimizin bütün sorumlulukları bana, Bektaş’a ve Şefik’e ve tabii çevremizdeki diğer değerli arkadaşlara kalmıştı…

O yıllarda: “Ankara’da Hakimler var”dı!..

Ve biz çok değerli hukuk hocalarının örneğin daha sonra faşistler tarafından katledilecek olan Muammer Aksoy Hoca’nın da gönüllü yardımlarıyla Danıştay’da yürütmeyi durdurma davası açtıktı; hükümetin bu adaletsiz, haksız ve gerekçesiz kararının iptali için.

O çok değerli hukuk hocalarımızın gönüllü müdahaleleri ve çok değerli insan Av. Niyazi Ağırnaslı’nın savunmalarıyla o davayı kazandıktı da… Fakat “anavatan” Türkiye’den sınır dışı edilen “yavru vatan”lı arkadaşlarımız Avrupa’da evsiz-barksız-parasız dolanırlarken Ankara’da Danıştay’daki dava sürecini nasıl izleyebilirlerdi ki?..

What a fucking coincidence…

‘What a fucking coincidence’ der İngilizler bu gibi durumlarda. ‘Ne boktan bir raslantı’ diye çevrilebilir.

Şeytan Puşt!.. O günlerde Türkiye’de Kolera hastalığı çıktıydı. Her ne kadar, ilgili yetkililer: “Hayır, bu kolera değil, para-koleradır” diye yalan açıklamalarda bulunmuşlardıysalar da, o yaygın hastalığın ‘para-kolera’ değil, doğrudan Kolera hastalığı olduğunu hepimiz biliyorduk ve de suları iki kez kaynatarak içiyor ya da yemeklerde kullanıyorduk…

Ve Bulgaristan makamları Türkiye’den giden trenlerden hiç kimsenin inmesine izin vermiyorlar, yasaklıyorlardı… Bu nedenle de o trenlerden birinde sürgüne gitmekte olan Kıbrıslı arkadaşlarımız Sosyalist-Dost Bulgaristan’da trenden inememişler, burun kıvırdığımız Yugoslavya’da inebilmişlerdi…

Gerçekten de: ‘What a fucking coincidence!..’ Aynı günlerde hem sınır dışına atılma trajedisi, hem de kolera vakası…

Dr. Kıvılcımlı’nın Kıbrıs’la ilgili trajik hikayesi…

Fuat, 12 Mart Darbesi üzerine İstanbul’dan Ankara’ya gitmiş ve kardeşi Ali Fegan’ın da yardımlarıyla kendisini Kıbrıs’a zor atmıştı.

Biz de o günlerde Kıbrıs’a seyahat ederken Hacı Bekir lokum paketlerindeki lokumların altında Doktor’un el yazmalarını Türkiye polisinden kaçırıp-kaçırıp Kıbrıs’a aktarıyorduk…

Kıbrıs’ta Fuat’la görüştüğümde anlatmıştı o trajik hikâyeyi…

Fuat’ın yukarıda da değindiğim gibi AKEL (Kıbrıs Komünist Partisi) ile iyi ilişkileri vardı.

Doktor’u Türkiye’den çıkarmak/kaçırmak gündeme gelince AKEL’e gitti ve Doktor adına hazırlanacak bir pasaport istedi.

“Bakalım, görüşelim, sana haber veririz” demişler…

Fakat o “bakalım-görüşelim” sözleri sonun başlangıcıydı…

O her şeyi dumura uğratan kaskatı mekanizma yine işlemiş; ve küçük bir ülkenin partisi olan AKEL yöneticileri, yukarıdaki ‘Abi Parti’ SBKP’ye telefon açıp sormuş: “Şu şu isimdeki Türkiyeli bir komünist bizden pasaport istiyor, ne diyorsunuz?”

Yukarıdaki ‘Abi Parti’ de o günlerin bürokratik mekanizmaları içinde ‘kardeş parti’ TKP’ye sormuş: kimdir bu adam diye…

Moskova, Berlin ve Varşova’yı ‘babasının çiftliği’ yapmış bulunan Laz İsmail de: “Biz onu fi tarihinde partiden ihraç etmiştik; o ajan provokatördür” diye rapor yazmış…

Bunun üzerine, ‘Abi Parti’den AKEL’e: “İlgili şahısa pasaport hazırlanmasın” talimatı gitmiş…

Hatta dahası: “Sen Bulgarlar’a git” denmiş, “onlar bu konuda daha uzmandırlar” da denmiş…

Ölür müsün, öldürür müsün deyişinin yeri tam da burası olsa gerek!..

***

Müteakip yıllarda Moskova’da yine rutin Uluslararası Komünist Partiler toplantısı vardı. O toplantıya Kıbrıs’tan giden AKEL Başkanı Ezekias Papayuannu bir ara Zeki Baştımar’a sormuş: “Neydi o, Dr. Kıvılcımlı adlı birinin bizden pasaport istemesi ve reddedilmesi olayı” demiş.

Zeki Baştımar da: “Bırak canım, o Laz’ın bok yemesiydi” demiş…

Meğerse o günlerde -göçmen- TKP Genel Sekreteri Zeki Baştımar tatildeymiş de yerine Laz İsmail bakıyormuş; o raporu Laz İsmail yazmış…

O, Uluslararası Komünist Partiler toplantısından sonra Kıbrıs’a dönünce Fuat’a haber salmış AKEL Başkanı Ezekias Papayuannu: “Arkadaştan özür dileriz” diye… Fakat çok geç idi tabii…

Bütün bunlar Fuat’ın bana anlattıklarıydı, daha ben İsveç’e gitmeden önce, gerek Kıbrıs’ta gerekse İstanbul’daki sohbetlerimizde.

1974 sonlarında, önce Almanya’ya sonra da İsveç’e gittiğim zaman Sovyetlere bakışın çok daha farklı boyutlarda olduğunu müşahede ettimdi.

TDF örgütlenmesi de ki küçümsenemeyecek bir örgütlenme idi; Sovyetler Birliği’ne o bakış açısı etkisinde ve çerçevesinde gelişmiş ya da o çerçeveye kilitlenmişti…

***

Kıvılcımlı’nın Ahmet Usta (Camuşcuoğlu) ve Orhan Aksungur’la birlikte o küçük tenkecikle Kıbrıs’a çıkması hikâyesini Yol Anıları’ndan herkes bilir de Doktor her şeyi yazmamış.

Kıbrıs’a vardığında, Makarios hükümeti, “düşmanımın düşmanı dostumdur” reel politikerliği ile “Dilediğin kadar Kıbrıs’ta kalabilirsin” demiş. Ve bizzat Makarios kendi talimatıyla dönemin en iyi cerrahlarından Dr. Bibis adlı Rum doktor müdahalesini sağlamış. Dr. Bibis kanser illetine çare olamazdı tabii de, en azından yeniden azmış bulunan kanama ve ağrılarını geçici bir süreliğine olsa da dindirmiş.

Makarios hükümetinin “dilediğiniz kadar kalabilirsiniz” teklifini Doktor’un kabul etmemesi, o her zamanki ‘düşmana açık vermeme’ tedbirliliğine bağlayabiliriz. Yoksa dönemin en gerici gazetelerinden Tercüman’da: “Biz demedik mi haindir diye, işte gitti Kahpe Gâvurlara, Kızıl Papaz’a sığındı” manşeti tahayyül edilebilir…

Ve kanamaları durdurulduktan sonra aynı teknecikle Suriye’ye müteveccihen yeniden yola koyulma…

O günlerde Fuat’la niye Kıbrıs’ta buluşamadılardı, bilmiyorum; ya da hatırlamıyorum. Ama öyle bir durum yaşanmıştı: Doktor güney Kıbrıs’tan Fuat’ın evine telefon açar. O sırada Fuat evde değil. Telefonu babası açar. Doktor: ‘Fuat’la görüşmek istiyorum’ der. Fuat’ın başına bir belâ geleceği hatta öldürüleceği tedirginlikleri içinde yaşayan baba, ‘Kim arıyor?’ diye sorar. Doktor, yine o tedbirlilik içinde: ‘Ben babasıyım’ demesin mi?..

Tam baltayı taşa vurmak diye buna denir herhalde…

Ve baba, Fuat’a öyle bir telefondan uzun zaman hiç söz etmez. Böylece Kıbrıs’ta buluşamazlar.

İzleyen günlerde Rumca gazetelerde fotoğraflarıyla birlikte çıkan haberleri okuyunca Fuat peşlerine düşüp Suriye’ye gider, fakat orada da buluşamazlar.

Gerisi biliniyor. Suriye’de Sovyet vizesi bekleyişi; fakat Moskova yerine Sofya’ya gönderilişi, Sofya’dan da Doğu Berlin’e ve ‘CIA ajanlarının cirit attığı’ Batı Berlin’e şut!..

Fuat, Doktor’un Kıbrıs’ta kalmak istememesini sadece Türk ırkçılığının istismarı ile açıklayamayız diyordu.

Fuat’a göre, Doktor’un ısrarla Moskova’ya gitmek istemesi, orada TKP tarihini didik didik ederek hesaplaşmak istemesiydi…

***

Düzensiz yaşama ve arşivsiz çalışmam nedeniyle unuttuklarım muhakkak ki vardır; affola…

Yalçın Okut

31 Aralık, 2012, Kıbrıs

KIVILCIMLI’DAN DEVRİMCİ EĞİTİM İÇİN TÜZÜK ve PROGRAM

12 Mart’a gelirken çevresinde toplanan gençlerin eğitimine de önem veren Kıvılcımlı, Kıbrıslı gençlerin önerileriyle, onların da katkısıyla hazırlanan bir eğitim tüzük ve programını düzenleyerek onaylar. Bu tüzük ve programı, o günlerin en yakın tanığı Fuat Fegan’ın notuyla birlikte yayınlıyoruz.
Bu tüzük-program basılı olarak ilk defa 12 Eylül öncesinde çıkarılan Devrimci Derleniş dergisinde yayımlanmıştı. O derginin notunu da yazımıza ekledik.
Ahmet Kale – Göksal Caner Malatya

“Devrimci Eğitim için Tüzük ve Program”
Yanılmıyorsam 1970 yılı ortalarında idi. Kıbrıslı öğrencilerden Fadıl H. Hilmi, Dr. H. Kıvılcımlı’dan “Eğitim Programı” konusundaki görüşlerini sormuştu. Kıvılcımlı da bazı esasları belirterek bir kitap listesi verdi.
Fadıl H. Hilmi bunları, kendi notlarına dayanarak yazdı ve Kıvılcımlı’ya götürdü. Kıvılcımlı bazı düzeltmeler yaptı. Ortaya, ilişikte daktilo nüshası bulunan: “Devrimci Eğitim için Tüzük ve Programı” çıktı.
İfade bozuklukları vs. Kıvılcımlı’ya ait değil, fakat öz fikir tamamen onundur. (Fuat Fegan)
14.9.1977

“12 Mart öncesi ortaklaşa kullanılan İşsizlikle ve Pahalılıkla Savaş Derneği, Tarihsel Maddecilik Yayınları ve Sosyalist Gazetesi çalışanlarınca ve üyelerce uygulanan Eğitim Program ve Tüzüğünü sunuyoruz. Program ve tüzüğün Dr. Hikmet Kıvılcımlı tarafından kaleme alınıp alınmadığını bilmiyoruz. Hatta üslup bakımından incelendiğinde ona ait olmadığı izlenimini kuvvetlendiriyor. Fakat en azından Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın onayından geçerek uygulandığı kesin olan bu program ve tüzüğü okurlarımıza kazandırmayı görev bildik.” (Devrimci Derleniş Dergisi 8. Sayı, sayfa 6. 8 Şubat 1978)

DEVRİMCİ EĞİTİM İÇİN TÜZÜK ve PROGRAM
Marksist-Leninist eğitim metodu teori, pratik ve örgütü içerir. Militanların eğitilmesini amaçlayıp bu metoda göre uygulamak gerekir.
Üretimin sosyal karakteri ile, üretin araçlarının özel mülkiyeti arasında bir çelişki vardır. Bu çelişki: üretim araçları ile sonuçlarının da sosyalleştirilmesi yolunda çözümlenir. Bu da işçi sınıfının iktidarı ile mümkün olur. Sosyal değişikliği sancısız gerçekleştirme yöntemini öneren, bilimsel sosyalizm öğretisidir. Program bu öğretidir. Bu program: idealist ideoloji aşılanan, emperyalist işbirlikçileri denetimindeki okullarda olduğu gibi pratik hayattan kopuk, birtakım kitapların hâfızlar gibi okunup ezberlenmesi şeklinde uygulanamaz.
Devrimci teorinin sosyal pratikle birleşmesi: Disiplin demek olan örgüt çerçevesinde gerçekleştirildiği ölçüdedir ki, başıbozuk uygulamada keşmekeşlikten, her türlü küçükburjuva komplekslerinden kopulacak, bireye toplum içerisinde güven verecek ve bireyin kendine güvenini arttıracak, ve de insanın insanı horlaması, yerini saygıya bırakacaktır.
İşçi olmıyanların işçi sınıfının ideolojisini işçilerle beraber öğrenmeleri, onlarla organik bağlar kurmaları yönünde adımlar atılmasını sağlıyacağı gibi, işçilere eksik eğitimleri nedeni ile takılacakları noktalarda yardımcı olma imkânını verecektir. Öğrenci ve diğer işçi olmıyanların işçilerle bu eğitim programı çerçevesinde çalışmaları sırasında işçilerin çeşitli işyerlerinden getirecekleri problemlerini tartışıp halli yönünde kararlar almaları, eyleme geçmeleri, bunun yanında yurdun ve dünyanın aktüel konularını da beraberce tartışıp müşterek bir bilince varmağa çalışmaları, işçilerden kalıcı ve gerçek arkadaşlık olan ideolojik arkadaşlar sağlıyacağı gibi, gerçek devrimci olmaya da yardımcı olacaktır. Gerçek Marksist-Leninist eğitim, işçilerin de katılıp beraberce uygulanacak eğitim metodu ile sağlanır.
Eğitim Tüzüğü:
1- Eğitim toplumsal, grup çalışması şeklindedir.
2- Eğitim için 8-12 kişilik gruplar teşkil edilir. Grubun yarısını işçiler, diğer yarısını işçi olmayanlar, – öğrenciler, vs.. – teşkil eder. Toplumun diğer sınıf ve tabakalarından kimselerin de bulunması yararlı olabilir.
3- Grup, eğitim programını gerçekleştirinceye kadar devam eden bir örgüttür. Eğitim programının herhangi bir bölümünü uygulamak için de grup kurulabilir.
4- Grup, kadın-erkek-işçi-öğrenci-esnaf şeklinde heterojen bünyededir.
5- Her oturumda sıra ile değişmek üzere bir başkan seçilir. Başkan oturumu devrimci örgüt disiplini çerçevesinde yönetir.
6- Muhtemel masrafları karşılamak üzere, gruptan bir kişinin sorumluluğuna verilerek, herkesin tam eşit katılacağı bir bütçe oluşturulur.
7- Eğitim sonunda mevcut bütçe devrimci kavgada harcanmak üzere devrimci örgütlerden birine devredilir.
8- Her oturum daha önce tesbit edilen gündemi gerçekleştirir.
9- Her oturumda bir sonraki oturum için bir raportör görevlendirilir.
10- Raportörün görevi: daha önce tesbit edilip tin grupça okunan okuma parçasını zaman kaybına sebebiyet vermemek için özetlemektir.
11- Özetleme yapıldıktan sonra gündem çerçevesinde okuma parçası hakkında tartışma açılır.
12- Tartışmada söz alacaklara başkan sıra ile söz verir. Başkan, biri konuşurken diğerinin konuşmaya karışmasına veya herhangi bir şekilde toplantının disiplinini aksatmasına meydan vermez.
13- Eğitim çalışmasına katılan grup üyeleri tesbit edilen saatte çalışmaya başlarlar. Çalışma, gelmiyenler var diye tesbit edilen saatten sonraya ertelenemez.
14- Katılacak varsa, tek merkeze bağlı ve koordine çalışmak üzere, aynı eğitim bölümünü uygulayan birden fazla grup ta oluşturulabilir.
15- Okuma parçasında açıklık getirilmeyen noktalar tesbit edilir ve bilgisine güvenilen kişilere müracaat edilir.
16- Müşterek problemlerin hallinde eğitim merkezi tarafından gruplar arası özel ortak oturumlar düzenlenebilir.
17- Örnek olarak bir eğitim gündemi şöyle gösterilebilir:
a) Oturum başkanı vasıtası ile gündem tesbiti,
b) Okuma parçasının raportör tarafından özetlenmesi,
a) Okuma parçası hakkında tartışma,
d) İşçi problemlerinin tartışılması,
e) Aktüel konuların tartışılması,
f) Bir sonraki oturum için raportör görevlendirilmesi..
18- Gündemin (d) maddesinde eğitim grubuna katılan işçilerce işyerlerine ait problemler ortaya konur, tartışılır. Gerekli görülen kararlar alınır, ve ona göre eyleme geçilir. Karar alma (e) maddesi için de geçerlidir.
19- Grup eğitim programının bir bölümün bitirmeden diğer bölüme geçemez.
20- Eğitim programının bir bölümünü yapmış kişilerden sıraya göre eğitimini yapmadıkları diğer bölümü yapmak üzere bir grup oluşturulabilir.
21- Marksist-Leninist eğitim programı şu bölümlerden oluşur.
Eğitim Programı:
Bölüm 1.- EKONOMİ POLİTİK
a) Marks: Ücretli Emek ve Sermaye
b) Marks: Ücret, Fiyat, Kâr
c) Nikitin: Ekonomi Politik, s.35-171
d) Lenin/Kıvılcımlı: Karl Marks’ın Ekonomi Politiği
e) Lenin: Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aganas
Bölüm 2.- FELSEFE
a) Engels: Ütopik Sosyalizmden Bilimsel Sosyalizme
b) Engels: L. Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu
c) Stalin: Diyalektik ve Tarihî Materyalizm
d) Mao: Teori ve Pratik
Bölüm 3.- SOSYOLOJİ
a) Kıvılcımlı: Marks-Engels Çağı (Bilimsel Sosyalizmin Doğuşu)
b) Kıvılcımlı: Tarih-Devrim-Sosyalizm, s.66-89
c) Kıvılcımlı: Metafizik Sosyoloji Eleştirileri
d) Kıvılcımlı: Sosyete ve Teknik
Bölüm 4.- POLİTİKA
a) Marks-Engels: Komünist Manifestosu
b) Marks: Fransa’da Sınıf Savaşları, 1848-1851
c) Marks: L. Bonapart’ın 18.Brümeri
d) Lenin: Devlet ve İhtilâl
Bölüm 5.- ÖRGÜT
a) Stalin: Leninizmin İlkeleri
b) Lenin: Ne Yapmalı?
c) Lenin: Bir Adım İleri, İki Adam Geri
d) Lenin: Proletarya İhtilali ve Dönek Kautski
e) Lenin: Marksizmin Çocukluk Hastalığı
Bölüm 6.- ÖZEL PROBLEMLER
a) Lenin: Köylü Meselesi
b) Lenin: Ulusların Kendi Kaderlerini Tâyin Hakları
c) Stalin: Marksizm ve Millî Mesele
d) Engels: Almanya’da Köylü Savaşları
Bölüm 7.- TÜRKİYE
a) Kıvılcımlı: Türkiye’nin Yakın Tarih Notları
b) Kıvılcımlı: Emperyalizm – Geberen Kapitalizm
c) Kıvılcımlı: Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi
d) Kuvayımilliyeciliğimiz ve II.Kuvayımilliyeciliğimiz (Kıv.)
e) Kıvılcımlı: Siyasetimiz
Okunacak Kitaplar:
a) Dünyayı Sarsan On Gün (J. Reed)
b) Dün Köleydik Bugün Halkız (Paloczy Horvath)

KIVILCIMLI’NIN ANILARINDAN; EDEBİ BİR 12 MART HİKAYESİ

Kıvılcımlı, kaçış yolculuğunun başlarında Alanya’da gizlenirken, daha sonra “Günlük Anılar” başlığıyla yayımladığımız notlarının ilk sayfalarında, 12 Mart dönemi sol ortamı değerlendiren bir bölüm yazar. Anıların ilerleyen sayfalarında da vardır 12 Mart değerlendirmeleri. Ama 10 Mayıs 1971 tarihli bölüm ilginçtir. Hem siyasi, hem de edebi olarak kıymetli bu yazıyı 12 Mart darbesinin 54. Yılında yayımlıyoruz.

Ahmet Kale – Göksal Caner Malatya

10.5.1971 (Pazartesi)
Bitkicil yaşama nedir? Onu deniyorum. Daha doğrusu o beni deniyor mu? İyice sardı mı? Günde 3-4 öğün yiyorum. Ne? Yarım kilo süt, 4-5 yumurta, 3-5 patates. Bir iki incecik kuru dilim ekmek. Frenk elması (5-10 kadar zorla). 1/2-1 limon, 2-3 kahve kaşığı Sana, yahut makine yağı kokan zeytinyağı, 4-5 kara zeytin… Hepsinin kalori tutarı ne olur? Ezo gelin acıydı… Bir tabakcık bakla, bir tabak semizotu… Geçende sütten yaptığı yoğurda beş altı dilim kabak kızartması katmıştı. 1.85 boyun ihtiyacı olan kalorinin yarısı bile değil. Süt, yoğurt, yumurta loptan da bıktım. Beş vakitte beş kötü gargaralı ezan kötüsünden bıktığım, usandığım gibi. Bir gazeteden başka okuyacak şey yok. Onun da okunacak nesi var? Zırıltı radyoya günde 10 dakika güç dayanıyorum. Ondan sonra yatıyorum. Enerji tasarrufu için değil, 2-3 saatte bir, gece gündüz küçük suya çıkışım bile, beni solutacak kadar yoruyor. Bitkinim. Bereket kanamayı durdurdum. En son (1 yıl sonra) keşfim: En basit çaba, hele ıkınma mutlak kanama getiriyor. 5 gündür manyezi almama rağmen büyüğe çıkmadım ve kanama yok gibi. Hiç değilse, kan kaybı azalınca olacak, ölü rengim azaldı. Uçuğum. Ama korkunç değil. İştiha da yoksa bile bulantı azaldı. Tiksinti eskisi kadar değil gibi. Buna bir düzelme başlangıcı diyebilir miyim? Ummuyorum. Prostat kanseri en geç seyreden kanser.

Boyuna yatmaktan her yanım uyuştu, ağrıyor. Tahta sedir. Yalın kat şiltecik. Bulduğuma şükür. Ardarda sürek avında kıstırılmış hayvan kaçışım 12 Nisan’dan beri sürüyor. Hemen hemen bir dolu ayın gecesi gündüzü, kanserin işkencesine Parababalarının azgın kovalayışı katılarak kaçmakla geçti. Daha ne kadar geçecek? Sıkıyönetim 27 Nisan’da başladı… Daha 17 günü var. Mutlak en az bir ay daha uzatırlar. Katırlık bütün Partilerin pek hoşuna gitti.

Cici ve keskin Sosyalistler gözüm önüne geliyorlar. Tartışmak bile onlara “Revizyonizm” geliyordu. Hele esmer delikanlının afili numaraları ve alınan paraların yanlarında bırakılışı hepsini çılgına çevirmişti. “Halk Savaşı başladı!” Tam “Aş taştı, çömçeye paha bulunmaz” heyecanı içinde, en ufak yargıyı Devrimciliğe ihanet sayıyorlardı. Bütün küçük burjuvazi olsalar, ne iyi. Hiç değilse Arap dünyasının sosyal mayalanışı umulurdu. Bunlar, en dar kafalı Aydın Küçük burjuvazinin de en yüzeyde yüksek öğrenim dalına tünemiş, Amerikan filmlerine 5 yaşından beri alıştırılmış, beş, on, yüz ne oldum delisi delikanlı. Yaptıkları, kendi aralarında kovboyculuk gösterilerine döndü. “İşçi Sınıfı” diyorsun; onu ceplerinde biliyorlar. “Ordu” diyorsun; “Vay! Onun Burjuva Devletinin baskı aracı olduğunu bilmiyor. Halk Ordusu onu parçalayacak!” diye, mart kedisi azgınlığıyla yüzünüze pıfkırıyorlar. Tereciye tere satışı mutluluklarından donlarına işiyorlar. Şimdi, “Bunlar Türkiye’de turist. Uykuda gezer CIA Sosyalistleri” sözümüzün anlamına geldiler mi? Sanmam. Marksizm’in alfabetik “Devlet” teorisini ispatlamış olmanın ezikliği içinde, “Hem dayak yemiş, hem memnun koca” pozundadırlar. “Biz demedik miydi?” Neyi dediklerini, onlara neyin denildiğini bile fark edemeyecek kadar küçük dükkancı rekabetinin Mahmutpaşa seyyar satıcılığı ve “Sosyalizm tellallığı” ve çığırtkanlığı batağında, hepsi kerte kerte zilzurna anarşizm sarhoşu. Başka ülkelerin yüz yıl geride bıraktıklarını, “eşsiz örneksiz inkılâp” diye yuttuklarını, hatta yutamayıp boğulduklarını olsun kavrayacaklar mı?

Hepsi, daha donlarını bağlamayı öğrenmeye tenezzül dahi etmeksizin, tutuldukları Devrimci Abrakadabranlık ishalleriyle ortalığa da, birbirlerine de sıçtılar, sıvadılar. Bunu olsun onlar, kendileri mi yaptılar? Yoksa, yaptırıldılar mı? Elbet sıçıp sıvamak zorunda bırakıldılar. O bakımdan kendilerine acımamak elden gelmiyor. “Uykuda gezerler”, onlara söylediğim en doğru teşhis bu. Burjuvaziyle, onun Devlet tekeliyle dalga geçiyoruz sanırken, gırtlaklarına dayatılan Komandocu Haşiş kabağının tütsüsü altında boğularak, kendilerini dev aynasında dünya güzeli göre göre dalga geçtiler. Son derece dramatik silahlı zeybek oyunlarında bile zerrece ciddi olamadılar. Narodnikler az çok orijinal, ciddi idiler. Bunlar son kertede yetmiş yedi buçuk milletten taklit maymunculukları yüzünden, Çarı havaya uçuramadılar. Milletin başına bela ettiler. On binlerce dürüst, ciddi, çalışkan, içten ileri yüksek öğrenim gencinin yığınlaşan hareketinin şavkını, umudunu birkaç gösterişe kurban ettiler.

Onlara: “İnsansınız. Başınızla davranın. Başsız Deve olmaz” dedik. Onlar sert sert yellenişlerini düşünce sanarak, kıçlarını başları yerine geçirdiler. Katır tekmesiyle “Devrim” yapacaklarına inandılar. Ne hakları vardı?

Ama kabahat çocuklarda mı hep? CIA’nın korkunç olanakları yanında, 50 yıllık sosyalizmin katırlıkları az buz mu etken oldu? Ne “şairane”, ne “Balkanlarda bir tane” olma sevdalısı “Maşrık’ı azamane” katırlıklar sürüp gelmedi? O zaman, kahredici sosyal determinizm her şeye kâbusunu çökertiyor. Babil artığı Paçavra Küçük burjuva ortamının batağı insanlara ağır basıyor. Ve akacak kan damarda durmuyor. Suç epey de bizim. CIA, o saat sezdi ve katırı hemen alana boş bırakıp azdırtıverdi.

***

Dün elime kalem alamadım. Kafam akşama dek bir eşekarısının serüveni ile uğraştı, durdu.

İki pencerem var. Biri, yeşili bol dağa bakıyor. Öteki, yaz kış koyu, yeşili bitmeyen ovadan denizi görmeye çalışıyor. Sersemliğimi aşkın bitkinliğim ortasında, acı acı bir eşekarısı vızıltısı kulağımı tırmalamaya başladı. Ne oluyor demeye kalmadı, anladım. Dağ penceresinin alt camını, hava almak için, alaturka yordamıyla yukarı kaldırmıştım. Oradan hava girecekti. Ancak sinek, hele sivrisinek ve ağaçlıkların bin bir başka böcekleri dururlar mı? Cibinlik düşündüm. Hazret 2 metre gelin cibinliği almış. 50 lira. Yattığım yere yarım cibinlik bile olamaz. İyisi mi pencerenin birine toptan perde yaptık. Oldu. Dağ penceresi boydan boya tıkandı. Yanlardan odaya sızmak pek böcek aklının işi değil. Cibinlik perdenin delikleri epeyce iri olmakla birlikte, şimdilik sivriler görünmüyorlar. Tatarcıktan ufak, limon çürüğüne düşkün, yumuşak, sessiz birkaç sinekceğiz pek masum. Bana dokunmuyorlar. Ben de kendilerinin limon küflerine baygın davranışlarına sataşmadım. Karasinek canavarlarını ise bire dek kırdım. O yönden rahatım. Uyuklayan, terleyen ak sakallı yıkık yüzümde cirit oynayamıyorlar.

Arı, eşekarısı. Dağ penceresinin açık alt gözünden içeriye girmiş. Perde cibinliği aşamamış. Geri dönse ya! Arı bu. Bizim kimi Narodnik’ler gibi, illa yükseklerden uçacak. Uçmuş, belli. Ve açık alt cam dururken, kapalı, hem de çift kat camlı üst pencere bölümüne ver yansın ediyor. Çifte camı delip, bizimkiler gibi “özgürlüğe” kavuşacak. Aşağı cam açık. Oraya tenezzül etsene be mübarek hayvan! Rahatça çıkar gidersin. Hayır. Gözü yukarılarda. Üst camın ta en yukarıki çerçevesine dek şeffaf cam boyu vızıldayarak çıkıyor. Nafile. Cam yarılıp yol vermiyor eşekarısına. Oradan tutturuyor, camın deliğini yahut geçit yerini bulmak için, ta aşağıdaki çerçeveye dek aynı kendince cehennem zırıltıları çıkararak iniyor. Cam bitiyor. Delinmiyor. Tahta alt çerçeve üstüne eşekarısı yorgun düşüyor. Tahta boyu üç parmak aşağı inse, açık cam yerinden karşı dağa doğru serbest gidecek. O üç parmak enli, battal çerçeve tahtası uzun geliyor arıya. Gözü üst camdan dışarıları görüyor. O görünüşe aldanıyor. Varsa, yoksa o boynuzlarının değdiği şeffaf camda yol arıyor. Son gücüyle, hırslı bir daha cama saldırıyor. Hem bizimkiler gibi o da silahlı, kıçındaki tabanca iğnesini cama soka soka, kanatlarını kırarca çırparak, camın üst tahta çerçevesine doğru bağıra bağıra düşüyor. Ve bu müthiş eziyetli inip çıkmaları, hiç durmaksızın dakikalarca, saatlerce, insanı deli edecek bir körlükle ve hayvanlıkla tekrarlayıp duruyor.

Halsiz yattığım yerden acıyorum. Kime? Eşekarısına. Gidip şunu, alt çerçeveye düştüğü zaman tutup, aşağıdaki açık cam hizasına itelesem. Çeksin, gitsin. Hem o sonsuz işkenceden kurtulur, hem ben gönül azabından. Gel, herif eşekarısı. Son derece kızgın ve silahlı. Hemen onu kurtarmak isteyen elimi, belki de sıçrayıp yüzümü cama geçiremediği iğnesiyle, “Seni gidi Revizyonist!” diye sokacak. Tıpkı bizim cici veya keskin Narodnikler gibi, hiç bildiğinden veya bilmediğinden şaşar mı?

Marks’la Engels, böyle durumlarda, “Gülünçlüğü, eşeklerle paylaşmayalım” demişler. Bunu yazılı, basılı kitap biçiminde yayınladık. Anlayan oldu mu? Oldu. Parababaları hemen 142. TCK maddesiyle, kitabı toplatıp beni Ağırceza Mahkemelerine verdiler. Sen misin eşekarılarını uyarmaya kalkışan? Parababalarının, CIA Planlama dairesinden belledikleri bir planı vardı. Hiç ortalıkta görünmüyorlardı. Birkaç şehrin, birkaç öğrenci yurdunda “Devrimin yüksek aşamasından üç parmak aşağı inmeyi, kıçındaki çakaralmaz iğnesi yerine, kafacığındaki beyinceğizini kullanmayı ihanet sayan” eşekarılarının vızıltısından geçilmiyordu. Hasta halimle kalkıp eşekarısının yardımına boş yere gidemedim. Çünkü eşekarısını bilmem, denemedim, ama bizim iğneli delileri denedim. Ankara’da ayaklarına dek gittim. Eşekarısının çifte camı delip geçme in-çıklarını andıran, “Silahlı Halk Savaşı başlamış” idi. Kim dinlerdi “Revizyonist”lerin korkak beceriksizliklerini?

Biz gelelim asıl üst camda silah talimi yapan eşekarısına. Bir ara sesi kısıldı. Herhalde, en sonra, İşçi Sınıfı gibi açık alt cam yerine nasılsa tenezzül etmiş, çıkmış kurtulmuş olmalı diyordum. Uyuklamak üzereydim. Hop etti, zifiri kapkara bir örümcek, tavandan yıldırım çabukluğu ile sağ yanıma haydut atlayışıyla indi. Rengi, bakışları korkunçtu. Alt yanı, ayaklarını görmesen, yüzüktaşı kadar bir örümcek. Ağırlığı ne olur? Ama nedense, o yaman gökten yere atlayışı sanki “güm!” diye işitilmeyen bir ağırlık sesi çıkardı ve neredeyse üzerine uzanmış bulunduğum tahta kereveti sarstı. Sarsmaz ya.. Bana öyle geldi. İrkilecek, bir fiske vuracak oldum. Kara haydutun kalabalık pençeleri, yatağa basar basmaz yaylandı. Ve kaşla göz arası örümcek ikinci bir hoplayışla yere, öteki kerevetin altına doğru sıçrayıp gözden yitti. Ardında uzanan canbazlık ipini topladı mı? Bilmiyorum. Ne olursa olsun, günümü açıkgöz böceklerle dolduracak değilim ya. Başımı gene yastığa düşürdüm. Gevşedim.

Apansızın, deminki camda eşekarısı idmanından çok daha gürültü patırtılı, iki kat şiddette bir vızıltı, zırıltı, sıçan düşse kafası yarılacak bomboş, güneşli odamı doldurmaz mı? Gözlerimi açtım. Dağ penceresinde arı yok. Arı, ova penceresinde. Besbelli aynı eşekarısı. Aşağılara inip gideceğine, bu yol bizim gelin cibinliği perdeyi aşarak odaya çıkmış. Yani dışarı değil, büsbütün içeriye dalmış. Bizim keskin sosyalist Narodniklerin Devrimciliği gibi, olağanüstü bir eylem bu. Eşekarısı herhalde çok kızmış, aşağı açık cam yerine inmemiş ama son bir can havliyle, yukarılardan cibinlik perdeye tos vurmuş. Anlaşılan öyle vurmuş ki, perdenin ucu aralanmış ve eşekarısı odamın içinde bulmuş kendini.

Doğrusu bu, bizim alaturka Narodnik’lerin banka soymak ve adam kaldırmak “Devrimcilik”leri kadar inanılmaz bir “başarı”. Hiçbir böceğin itemediği perdeyi zorlayıp aşmak, değme küçük burjuva mahalle kabadayısına ve lumpen kasa hırsızına parmak ısırtacak bir eşekarılığı eylemi idi. Ne yazık ki, hepsi o kadar. Eşekarısı kurtulmamış, tersine, kendiliğinden bir daha hiç içinden çıkamayacağı tür kapana kısılmıştı. Perde dışardan içeriye belki zorlansa aralanır, geçit verirdi. Ama içeriden dışarıya itildikçe büsbütün kapanırdı. Eşekarısı Hazreti Ali kuvveti toplasa, o böcek gücüyle perdeyi delemezdi. Nitekim, eşekarısı da bunu hemen fark etmiş, dağ penceresinin perdesine karşı Donkişot’luktan caymış. Ancak oda içinde kıskıvrak mahpustur. Çıkacak tek görünür yer, ova penceresidir. Bununla birlikte, o daha aldatıcı görüntüdür. Oda penceresi altlı, üstlü kapalıdır. Çıkacak iğne deliği yok. Camları ise, altlı, üstlü adam aldatmaya yarar şeffaf ölüm barajı.

Hoş, alt cam açık da olsa eşek arısı bu sefer de, “Devrimin yüksek aşaması” olan üst camdan aşağılara göz ve gövde atar mı? İlk prensibine sadık kalarak, ova penceresinin üst camında, bir saat önce dağ penceresinin üst camında oynadığı çıkmaza düşmüş. Kıyametler koparıp, hep üst camda, beş aşağı on yukarı çılgınca zırıltılarla mekik dokuyor. Artık ben de gitsem, onu bu kahredici danstan kurtaramam. Ne hali varsa görecek.

Öyle kaç dakika, kaç saat çırpındı bizim “Oda gerillacısı” eşekarısı? Bilmiyorum. Her an gücü tükeniyordu. Camın aldatıcı ışık geçirirliği yumuşamıyordu. Şaşkına dönen eşekarısı kendini tutamayarak, ova penceresinin alt cam çerçevesi üstüne tekerlendi. Alt cam hizasına da düşse, nafile artık. Ne kanatlarında, ne ayaklarında güç kalmamıştı. Sustu. Epey geçti. Halâ cam zırıltısı yok. Eşekarısı hiç vazgeçer mi o kurtuluş yolunu gördüğü cam üzerinde can eyleminden? Ne oldu? Çok mu yorgun? Dinlenecek belki. Yoksa?

Şeytan beni dürttü. Deminki kara haydut örümcek… İster misin? Arı bu. Tutulur mu? İğnesi de var. Kalkacak gücüm yoktu. Sessizlik büsbütün artmıştı. Üşenmeden vardım. Bir de ne göreyim? Bari o koca canavar, kara haydut örümcek olsa, eşekarısı “şerefine” daha yakışırdı. Tıpkı Şarkışla’nın uyuz gece bekçisi gibi, boz tekir, küçük bir örümcek bizim arslan eşekarısını sarmış, sarmalamış o görünmez, o cılız ağlarıyla. Tutankamon’un mumyasından beter olmuş o şahbaz zırıltı eşekarısı. Kılını kıpırdatamıyor. Kaderine katlanmış. Küçük, tekir örümcek bütün o cılız, sinirli ayakları ve ağzı ile bağlı eşekarısının üstüne abanmış. Götürüyor. Karnında arının başı. Sırtındaki toplu iğne başından küçük canavar gözleri pırıl pırıl. Avını yiyecek yeri arıyor. Hiç telaşı yok. O böyle nice eşekarılarını tutsak etmiş, yemiştir.

Düşündüm. “Yaşama Savaşı” bu. Darwin’den önce de, sonra da kimse o kanunu değiştiremez. İnsan içerlese de, eşekarısına da, örümceğe de söz geçiremez. Başka işi mi yok? Gel, Marks-Engels’ten sonra, insanlara ne eşekarılığı, ne örümceklik yakışmıyor. Hadi örümcekler hayvan. Biz olsun, hem de “Bilimcil Sosyalist” geçinirken olsun, eşekarılığından kurtulamaz mıyız?”

PROVAKASYON

“Provakasyon” yazısı, eski yazı el yazması halinde arşivdeki Bergsonizm zarfının içinde bulunmuştu. 2008 yılı Şubat ayında Bergsonizm eserini Fuat Fegan’ın 70’li yıllarda kaydettiği mikrofişlerden yeni yazıya çevirtip kurucu ve yöneticisi olduğumuz Sosyal İnsan Yayınları’ndan yayımlamıştık. O zaman “Provakasyon” yazısını görmüş müydük hatırlamıyoruz. Ama yine o aylarda Ankara’daki Kıvılcımlı izleyicilerinden M. Kemal Gültekin bizi arayarak, kendisinin Hollanda’daki arşivden bazı dosyalar edindiğini, bunları çevirtmeye de çalıştığını ama yayınevi olarak bizim bu hizmeti daha iyi yapacağımızı düşündüğünden dosyaları bize vermek istediğini söyleyince gidip dosyaları almıştık. Dosyaların tamamı Ankara’da bir çeviri bürosuna verilmiş, bunlardan sadece “Provakasyon” makalesi çevrilebilmişti. Çevrilen bölümün ücretini yayınevi olarak karşılayıp, tüm dosyaları devralmıştık. O zamanki notlarımıza göre dosyaların listesi:

1. Provakasyon

2. Baba (edebi bir yazı), Çaltı mektupları, Eski bir mektup

3. Şeytana Kandil (Oyun denemesi)

4. Kör Döğüşü (Roman)

5. Topal (Roman)

Bunlardan “Provakasyon” çevrilmiş, diğerleri eski yazı halinde bize geçince çevrilen yazıyı nasıl değerlendiririz, hangi derlemede yararlanırız diye incelerken çevirinin epeyce bozuk ve acemice olduğunu gördük. Örneğin yazıda epey yerde geçen “Okhrana” (Çar’ın güvenlik örgütü) kelimesi her defasında “Ukrayna” diye çevrilmişti. Dolayısıyla o yıllarda kullanamadık.

Sonraki yıllarda, Kıvılcımlı Enstitüsü yöneticisiyken, çeviri metindeki bariz kelime yanlışlarını düzelterek Enstitü’nün sosyal medya sayfalarında ilk kez yayımladık. Amacımız, eksik de olsa bu önemli metnin kayda geçip ortaya çıkmasıydı.

Nihayet bu defa daha emin olduğumuz bir metin yayınlayabiliyoruz. Her zaman yardımımıza koşan genç arkadaşımız Cengiz, daha önceki çeviri metnini orijinal eski metinle karşılaştırarak güvenli bir yazıya kavuşturdu bizi. Kendisine teşekkürlerimizle yayımlıyoruz.

Ahmet Kale – Göksal Caner Malatya

PROVAKASYON

İngiltere’de Fransız inkılabına karşı başvekil Pitt “Intelligence Service”i kurar. Bu teşkilat Makdonald’la Hindersunlarla muhaberatını kontrol eder. Ve uydurduğu bir “Zinovyef’in Mektubu” sayesinde Bonapart kabinesini düşürür. Teşkilatın Devonshire’deki okulunda şu dersler öğretilir: Mektup açma, yazı taklidi, eve girme, kasa kırma, birinden kurtulma.

Fransa’da Inteligence’in karşılığı, Birinci Enternasyonal’e karşı İkinci İmparatorluk zamanı kurulur. Emniyet Şefi Muavini Lagrange’ın dostu Florienne, III. Napolyona karşı “binocle” suikastını hazırlar. Tam planın icra edileceği gün kadın, Lagrange’den 90 bin Frank’ı alıp sırra kadem basar. Meğer her şeyi yapan polis imiş. 1928 yılı Fransız Partisinden para ve birtakım vesikaları alan Luken ansızın kaybolur. Bir zaman sonra 1932’de Cezayir Telsiz Direktörü olarak görünür.

Rusya’daki Çar entelijansı Okhrana’dır. Meşhur ajanlardan Zyev tam 20 yıl S.R. (Sosyalist İhtilalci) Partisinin icra komitesinde emniyetli üye sayılır. Çarın amcası Grandük Serj’e karşı, hem de muvaffak olan suikast gibi daha evvelce Nazır Plehve’ye karşı yapılan suikastı da o hazırlar. Bir zaman kendisinden şüphelenilince göz boyamak için II. Nikolay’a karşı bir suikast daha hazırlar. Degayef Okhrana’nın şefi Pudaikin’e karşı suikastı hazırlar. Bu suikasta iştirak eden pek maruf ihtilalci Pfarodorski senelerce müddet Narodnaya Volya gençliğine havari gibi gözükür. Başını getirene Çar 10 bin ruble mükafat vaad eder. Herif meğer Okhrana ajanı değil mi imiş? Ancak 25 yıl sonraya Sovyet ihtilali yapılınca belli olur. 1905 Rus ihtilalinin büyük peygamberi Pop Gapon mitralyöz ateşine rağmen “Babacığımız Çara” istida götürürken polis şefi Zubatof’la sıkı temastadır.

Sovyet inkılabından sonraları Okhrana’nın yerini Beyaz Muhafızlar alır. Finlandiya, Letonya, Estonya’da yüksek mevkileri işgal edenler bunların ajanları olur. Bombay polis müdürü, Rusya’dan muhaceret etmiş bir Leh’tir. Sovyet milislerine karşı yapılan suikastların kahramanları yani adamlarıdır: Lozan’da Varovski, Varşova’da Vaykav gibi Moskova’da Çek sefaretine mensup Vanek bir Sovyet memuruyla birlikte Mançurya’yı istila eden Japonların sefirine hizmet eder.

Yapılan istatistiğe göre tevkifatın yüzde 90’ı provokasyonla ve ancak yüzde 10’u tesadüf yahut ihtiyatsızlık yüzündendir. Provakasyonların başlıca tutunma sebepleri şöyle hülasa edilir:

1- Provokatörü “prestij” kırılmasın diye açığa vuramadan gizli hastalık gibi saklamak;

2- Tahkiki iki üç kişilik bir komisyona bırakmak;

3- Üyelerin birbirlerinden şüphe edememek santimantalizmi;

4- Demokrat memleketlerde legalizme aşırı güvenmek suretiyle açık kapı bırakmak;

5- Fraksiyon hırslarının sonucu, nasıl olsa provakasyonu önüne geçilmez bir şey sayarak ihmalcilik yapmak.

Provakasyonun harbden farkı: esir düşenlere işkence yapılmasından ibarettir.

Birinci Cihan Harbi’nden sonra provokasyon âlem-şümulleşip yamanlaştı. Faşizm demokratların Okhrana’dan ders almasıyla gelişti. Amerika’da 1931 güzü “üçüncü derece” sorgu usulü kabul edildi. Bunun manası: Hapishanede dayak atmak, sırtına iğne batırmak ve merdivenden aşağı atmaktır. Meşhur haydutlar daima polisin adamıdır. Amerika’da Al Kapone aylarca müddet yüksek polisle el ele çalışır. Çin’de haydut Kumkaslar polisle iş birliği halindedir.

Birinci Cihan Harbi’nden sonra provakasyonun yamanlaşmasını icap ettiren unsurlar şunlardır:

1- Hükümetler üç ile altı ayda bir tevkifat oldukça işlerin tecrübesiz adamlara düşmesinden faydalanırlardı. Bu “uzun vadeli” provakasyondu. Şimdi “unsur” feda ederek provakasyon kısa vadelileştirilir.

2- Eşitsizliğin beterleşmesi; bu “kısa vadeli” provakasyona geniş zemin hazırlar.

3- Harp ihtimali bahane yapılarak kanun üstü … demokratik ve anayasaya aykırı tehditlerle bütün inkılapçılar tespit olunur.

4- Harbden önceki provakasyonun hedefi: haber almaktı. Şimdi bizzat siyasi çizgiyi bozmağa bakılır.

5- Faşizm maddesi, provakasyona bedava gönüllü provakatörler yetiştirir.

6- Eskiden grevciyi ele vermek ayıptı. Şimdi sosyal demokrat şeflerin vazifeleri haline girdi. Eskiden satılmış amelelerle şedit mücadele adetti. (Adagrasahanzuhgen)

7- Harp, provakasyonun teknik imkanlarını teknikleştirdi:  … yahut zarflarına gizli yazı yazmak, ilan, reklam, aşk ve ifşaat resimlerinden faydalanmak gibi ispiyonluk işaretleri, Almanların “Harp kestaneleri” buradaki icatlardandır.

8- Provakatörlerin mektebi ameleciliği de öğretir. Japonlar hususi polis kurslarında Marksizm dersi okuturlar.

9- “Karanlık Oda”lar (Cabine noire) bütün şüpheli mektupların açılmasına yarar.

10- Provakasyon uğruna fişler tutulur. Lehistan’da böyle 20 bin fiş bulunur. Bütün münasebetler tespit olunur. Bunun Fransa’daki mukabili “B Karnesi”dir. Amerika’da yalnız Vilson 110 bin şüpheli dosyası ile karşılaşır. Bunlar[ın] içinden kendi yakın ahbaplarını çıkartır: Fakat polis beher fişten üçer nüsha ayırmıştır.

11- Evvelce bilinmeyen … polis enternasyonali doğmuştur. Bunun başında Avusturya Dışişleri Bakanı Fehalleco ile Prusya içişleri ve sosyal demokrat Severing bulunmaktadır. Polis enternasyonalinin hedefleri: İnkılap hareketine karşı edinilen tecrübeleri değiş tokuş etmek (Letonya’dan muhbirler ile Lehistan’da tevkifatlar yapmak) şef mübadelelerinde bulunmak. (İskenderiye’deki İngiliz polis şefi Atina siyasi polisini idare eder.) İngiliz ve Fransız mütehassıslarının dersini okuttukları korku okulu açık gibidir. Mesela Litvanya’nın siyaset adamı olan P. Leçka hem Lehistan hem yerli polisine bağlıdır. 1931 yılı Bükreş’te bütün gizli balkan polis şefleri toplandılar. Daima birbirlerine siyasi şef gönderme tecrübe edilecekti.

Bu çapa ulaşmış provakasyon teşebbüslerinin kullandıkları usulleri bir sözle hülasa etmek mümkündür: Hareket içinde sağlı sollu muhalefet yaratmak ve bundan faydalanmak.

1- Bilhassa teşkilattan atılanlar, provakasyonun başlıca malzemesidir. Fransa’da Sendika azınlıkları, Brezilya’da polisin kurduğu Trotskistler grubu bunlardandır. Trotski’nin “Hayatım” eserini Varşova’da siyasi polis bastırıp sattırır. Buradaki küfür ve ihbarlar pek işe yarar.

2- Parti tenkitlerine küfür ve mübalağa karıştırılır. Parti kurucularına dair dedikodular çıkarır. Böylelikle tecrübelilerin yerine tecrübesizleri getirmek provakasyona elverişlidir. Yetişkin gençleri ise türlü iftiralarla hareketten uzaklaştırır.

3- Kanaat farklarını ele geçirerek fraksiyonların teşekkülünü kışkırtır. Japonya’da, çoğu münevverlerden ibaret bir provakatör zümresi kendine “Japon Komünist Partisi’nin amele grubu” adını verir. Bir bahane ile yakayı ele verince bütün bildiği gizlilik münasebet ve bağlarını, mesul şefleri teslim eder. Arada “imparatorumuz Mikado, Avrupa’daki … benzemez” fikrini yayar. “Japon milletinin mesut hayatı”ndan dem vururlar. Ameleye Japon Komünist Partisi’nin “şube”si olduğu, fakat içtihatlarında serbest davrandığını “daha süratle yükselmek ve inkılap hareketine karışmak için” bu hürriyete lüzum bulunduğunu anlatır. Ve polisten gördüğü yardımla faaliyetine ferah ferah devam eder. Bu grubun çıkardığı Gizli Pekki (Kızıl Bayrak) Mecmuası “Japon Komünist Partisi Organı” başlığını taşır. Hazırladığı tezler ve yaptığı davet hitapları hep “Komünist Partisi” imzasıyla fabrikalara dağıtılarak inkılapçı unsurları avlamaya yarar. Yani adamlar Japon sol sosyal demokratlarının “Köylü Birliği” Kongresinde sahiden inkılapçı olan murahhasların onlarcasını polise ihbar ve teslim ederler. Avrupa ve Balkanlar’da bu oyun daha az açık oynanmaz. Sosyalist süsünü alan faşistler harp aleyhinde bulunan köylüleri tevkif işinde zağar hizmetini görürler. Balkanlarda bir inkılapçı şefi tevkif edenlere polis “Neye tuttun? Onun fraksiyonunda bulunanları tanıyoruz. Şimdi tam bu sırada kendisinin hapis edileceği belli”dir. Yunanistan’da bir toplantıdan çıkanların yalnız bir fraksiyonu tevkif edilir. Serbest kalanlara: sizin dostunuzuz, muhaliflerinizi tuttuk, müjdesini verirler. Macaristan’da bir gün Bela Kun aleyhine inkılapçı şiarlar altında şiddetli bir mücadele kopar. Meğer polisin işi imiş.

4- Bazılarına polis damgasını vurmak, provakasyonun başlıca hünerlerindendir. Hindistan’da ve Kore’de yıllarca süren fraksiyon ithamlarının başında bu geliyordu. İllegal hareketlerde sık sık “Parti polisidir” şayiası çıkarılır.

5- Legal teşekküllerde bu ithamın yerine programı biçimsizleştirmek, neşriyatı mesela anti-emperyalist yazı maskesi altında saptırmak vardır. Bu sayede partinin hatt-ı hareketi yanlış gösterilir, bozuk hareketlerle kitle arasında itibar ve nüfuz kırılır. … … anti-militarist davranmak bahanesiyle askerler aleyhe çevrilir.

6- … en parlak demagoji nakaratı millî ölçüde her harekette mutlaka “Moskova’nın parmağı”nı bulmaktır.

7- Başka çare kalmazsa hareketi terörizme sevk etmek oyununa başvurulur. Mesela 1919 yılında hafiye Blan katledildi. Mahkeme işi inceleyip derinleştirince öldürenin polis olduğu anlaşıldı. 1932 yılı Japonya’da bir darbe-i hükümet hazırlayan polis idi.

8- Verilen … bozmak da provakasyonun önemli marifetlerindendir. Mesela Yugoslavya’da, yapılmak istenen bir tezahürat, provakatörler tarafından başka başka yerlerde verilen randevularla suya düşürtülmüştür.

9- Merkezin kararlarını baltalamak: Yukarıki marifetin bir başka şeklidir. Provakasyon kendisine bir grup sıfatını verir. Yugoslavya’da o sıfatla bir parti memuru, elindeki traktları polise verir. Sorulunca: dağıtma emri almadım, cevabını verir.

10- Sendika ajanları vasıtasıyla hazırlıksız grevler kışkırtmak ve böylece işçileri bozgunla yıldırmak, bilhassa Amerika … provakasyonlardır.

11- Toplantıları zorluk ve silahla soysuzlaştırmak, provakasyonun satılmış kahramanlıklarındandır. Kalabalık içinde ilk kurşunu patlatmak, ameleler arasında boğuşma ve boğazlaşmalar kışkırtmak bilhassa kolayca fitil alan küçük burjuva ülkelerde görülür. İspanyol Anarko-sendikalistlerinin meşhur Puiskaliero’su provakasyon metodu [olarak] Latin Amerika’da dahi modadır.

12- Mahdut sayılı gösteriler tertipleyerek faal mücahitleri baskına uğratmak provakasyonun çok işine yarar.

13- Ev ve iş araştırması yapılırken, oraya gizlice sahte vesika veya silah yerleştirmek provakasyonun âdetidir.

14- İllegalite kaidelerine riayetsizlik, düşüncesiz ve ihtiyatsız tedbir gibi görünebilen provakasyonlardandır.

Provakasyonun şekillerine gelince doğrudan doğruya takip, akıllı polisin pek seyrek başvurduğu bir yoldur. Onu da ancak şu icaplara göre yapar:

1- Ya tevkifatın yapılacağına yakın işin esası malum olmakla beraber, bazı teferruatı tespit için,

2- Yahut asıl provakatörü gizlemek, ondan şüphe ettirmemek ve güya her şeyin takiple bulunduğu hissini vermek içindir.

3- Gözetme yeri şema yahut raporla tespit olunur. Bazı zamanda ziyaret yerlerine uğranır. Yahut toplantı yerlerinin karşısı ve yanları kira ile tutulur. O takdirde bile raporlar gizlilikle olur. Takip olunan başka isimde gösterilir.

Bunun dışında en çok kullanılan yol, provakatörler kullanmaktır.

1- Başta gelen provakatörler yarı bezirgan gezginci unsurlardır: Kır satıcısı, komisyoncu, çerçi, gazete bayii, arabacı, postacı, şoför, motorcu, zengin adamların … senatosu, … (Bir partinin siyasi bürosunda olanlar yarım saat sonra tutulurdu.)

2- Halk sınıfları arasında istimal [kullanma] şebekesini bilhassa: Avukat, profesör, mebus, belediye mensupları, esnaf, küçük tüccar, kapıcı, komisyoncu, fahişe, hatta çok defa (hele Amerika’da olduğu gibi) haydutların yüksek kat kaçakçıları, gazete muhabirleri, ev sahipleri.

3- Müstemleke ve geri memleketlerde açlık ve işsizlik herkesi birbirine düşürdüğünden karşılıklı provakasyonlar alır yürür. Babanın oğlunu casusladığı görülen şeylerdendir.

4- Samimiyet göstericiler: “Masumane” zorlamacıklarla politikadan himmet açtırırlar. Hele boyuna takip altında canı sıkılanların dost ihtiyaçları bu tuzağa kolayca düşebilir. Mesela Perekriakova, salonunda hususi toplantılar tertipleyerek buraya muhtelif temayüllü kimseleri toplar, söyletirdi.

5- Sempatizanlar, partiyle teması olanlar (Mesela davada müdafi avukatlar) hulul yolunu bulurlar.

6- “Siyasi kahveler”

7- “Dinleyiciler”: Yani olur olmaz yerde gevezelik edenlere kulak kabartanlar.

8- Muhacir ve mülteciler: O sıfatla suret-i haktan görünerek ve provakasyona atıp tutarak provakasyon yaparlar. (Bilhassa … Balkanlarda)

9- Kaçakçılar: Çok defa polisin maaşlısı olurlar.

10- Mitläufer denilen omuzdaşlar: Bilhassa Çin ve Cenubî Amerika’da pek çoktur.

11- İllegalitenin legal organlarına hulul yapanlar ya da doğrudan doğruya sızma yaparak illegaliteye dahil olanlar.

12- Hapishaneye adam ayartmak için adam sokarlar.

13- Şüpheli tiplerin sokuluşları bilhassa şu yolları güder:

a- Kendisiyle karşılaşmaları hazırladığı halde, hareketin aksaklıklarından göğüs geçirdiği samimiyetlerle bahis açarak veya dokundurarak sözde her şeyden bedbin görünmek. Sonra yapılan telkin üzerine ansızın canlanmış ve neşesine kavuşmuş mürid halleri.

b- Sokulmak istediğine akraba ve dostlar vasıtasıyla gülücükler sunmak.

c- Avının izzet-i nefsini okşamak için “Yalnız sana karşı itimadım kaldı” yollu kelimelerle işe burnunu sokmak. “Ben vazgeçtimdi, amma tabii sen varsın.” gibi patetizmler bu araya girer.

PROVAKATÖR TİPLERİNİN ÇEŞİTLERİ:

1- Tesadüfi (Okazyonal) tipler: Her nasılsa polisin eline düşer. Sorgu sırasında gevezeliğine kurban gider. O zaman kendisine kurtuluş çaresi olarak ufak hizmetçikler ısmarlanır. Bu hizmetler zuhurata göre de büyütülür. Bu tiplerin partiye döndükleri zaman hiçbir şeyi saklamadıkları da görülür. Polisin kendisine yüklediği vazifeyi ikrar yoluyla itimat kazanmaya kalkarlar. Polis eline düşenlerden hemen hiçbirini bu şekilde provakatörlüğe çağırmaktan çekinmez.

2- “Muhbir” (indicateur) tip çok defa doğrudan polisin emriyle işe başlar. Evvela kendi dairesinin çerçevesi içinde işler. Sonra en umumi şeylere kadar terfi yollu el atmalara kalkışır. Polisin adamı olduğunu belli etmemek için her şeyi yapar ve en soğuk kanlı inkılapçıları bile ikide bir korkak vaziyetinde gösterecek kabadayılıklardan çekinmez.

3- “Nazariyeci” provakatör çok defa doğrudan doğruya partili değildir. O, daha ziyade muharrirdir. Gazetecidir, münekkittir, âlimdir. Hareketi boğma usullerine dair polise raporlar sunar. Etrafında kurduğu hayranlar şebekesiyle şahsı hakkında … … çoktur. Mesela, Leh gazetecisi Brzosowski hatip veya büyük maharetli gençleri arar. Ayda yüz elli Rubleye mukabil Okhrana’ya (Gizli Çar polisine) siyasi vechesini verir.

4- “Siyasi” (Politikacı) provakatörler de fevkalade tehlikeli tiplerdir. Bunlar, bilhassa parti çizisini bozmak işinde üstadlardır. Maalesef en yaygın şekilde görülen provakatör tipleri bunlardan yetişir ve parti içinde “münevver ve mütefekkir insanlık” adına kaleyi içinden fetih işini pek becerirler.

PROVAKATÖR DEVŞİRME METODLARI

1- Siyasi Sanıklardan Devşirme: Birisi siyasi şüphe üzerine ele geçer. Ölüm, işkence tehdidi altında avlanır. Bu metotlar bilhassa geri (Çin, Balkan, Baltık, Çarlık gibi) ülkelerde revaçta olur. İşkence ile bir kere ağzından söz alınan kimse polisin kemendinden bir daha zor yakasını kurtarır. 1881 yılı Çar II. Aleksandr’a suikast hazırlayan bombacı Rysakov, 12 saat içinde her şeyi itiraf ederek bazı arkadaşlarını ele verdi. Gene II. Aleksandr’a suikastı yapan Karakozov üçüncü günü her şeyi söyledi. 1825 yılı I. Nikolay’a karşı komplo hazırlayan Dekabristlerin içinde Pestel’den maada hemen hepsi gerek sorgu, gerek mahkeme sıralarında berbat provakasyonlara düşmekten kurtulamadılar.

2- Sanığın Ailesine Fenalık Yoluyla Devşirme: Romanya’da ters neticeler de vermiştir. Ama hele karılar, güya kocaları uğruna çok defa temasta bulundukları kimseleri ele verirler.

3- Şantaj Yoluyla Devşirme: Herhangi bir kimseden hile veya zorla herhangi bir haberi kopartınca, artık arkası getirilir. Entelicans servis bilhassa sabıkalıları, kaçakçıları ve saireyi şantaj yoluyla ajan yapar.

4- Meşruten tahliye metodu ve ıslah-ı hâlden faydalanma yolu, siyasetle bir daha uğraşmayacağına imza almak provakasyon yolunu açan anahtarlarındandır.

5- Mülayemet göstermek, dostça acımalar çok defa işkenceden daha verimli provakasyon metotlarıdır. Bakarsınız polis bütün fikirlerde sizinle mutabıktır. Yahut her düşünceye hürmeti olan müthiş liberal bir demokrattır. Bu usulün üstadı Çar jandarmasının şeflerinden Zuhalav’dır. Siyasi avlarıyla günlerce, gecelerce sabahlara kadar siyasi meseleleri münakaşa ederdi. Çar I. Nikola Dekabristleri gözyaşları dökerek babaca kucaklayarak kendisine meftun bıraktı. Arkasından yeni tevkifat ve idamlar aldı yürüdü. Yumuşak usul bilhassa avın psikolojisine ve iç duygularına hitap etmeyi bilir. Hele gençlerle karşılıklı şahsı münakaşalar pek revaçlıdır. “Gerçi kanaatlerimiz birbirine zıt, amma belki temas noktaları vardır”, gibi girizgahlarla laf lafı açmak pek kolaydır. Finlandiya’da Kuakalla davasında, polis avına karşı: “Üste söylediğini söylememek hakkın da var.” ağzını kullanır. Gazete havadisleri etrafında sohbet açar ve hadsiz “felsefî münakaşa” yolundan çıkarlar bulur.

6- Aldatma: Gene bilhassa tecrübesiz toy ve gençlerde başlıca provakasyon yoludur. A) “İşte her şeyi biliyoruz. Bir iki noktacık kaldı. Gel, sana acıyoruz, ne kendine kıy, ne de arkadaşlarına…”  Emr-i vakileri atlatmalar için elde birdir.” Güya sanığın kendisine yahut ailesine karşı hususi bir merhamet gösterişi alır yürür. Başkalarına kuş uçurtulmazken onun ziyaretçisine göz yumulur. B) İşte ifade zabıtları herkesi bülbül gibi söyledi. En güvendiğin adamın imzası bu değil mi? Bak neler itiraf etti. Gözünle gör. Kendine acı.”

7- Kandırma ve Demagoji: Şahsi, milli, sınıfî fark ve izzet-i nefsî tezatlarını kullanma provakasyonu en sık rastlananlardandır. “Sen zekisin, bu adamlarla başın ateşe yanacak.”  “Öteki fraksiyon bak sizin için neler söylüyor, kime güveniyorsun? Onlar sizi sattılar.” Bilhassa kara amelelere tesir eden başlıca demagoji şudur: “Siz ameleler aptal gibi yatın. Hani ağalarınız? Kim bilir nerede keyif çatarlar. Sizi ufak para gibi çarçur eden kodamanlar gelsinler, meydanda yoklar. Siz işçiler o gibi maceraperestlerin oyununa kurban giden enayilersiniz” ve ilh…

Onun için provakasyona düşmemek isteyen: hiçbir vaade, hiçbir paniğe, hiçbir korkuya ve hiçbir maneviyat kırgınlığına kapılmaksızın, daima hazır ol ve metanette durmalıdır.

PROVAKASYONLARI MASKELEMELER:

1- Yıllarca hapiste yatmak: En kuvvetli maskelemelerdendir. Çok defa hapisten erken çıkma vaadi ile olur.

2- Yıllarca illegaliteye çalışmak: Nadiren polise tutulur yahut hiç ele geçmez, bir cıvadır provakatör.

3- Firar: adeta bir kahraman yaratır. Amma Okhrana pek muvaffakiyetli “firar”ları tavsiye etmez. Sözde “firar”da görülmeli.

4- İyi unsurlarla birlikte provakatör de tahliye edilirse hepsi birbirine pekala karıştırılabilir.

5- Bazen öyle vakalar olur ki, ortadaki provakasyon göze batar. O zaman bilinmeyen daha usta bir provakatörü gizlemek için az çok şüpheli birisi bir provakatör diye öne sürülür. Mühim bir provakatörü gizlemek için ehemmiyetsizi öne sürülür. Bu keşfi yapan başka bir ajan güya azab-ı vicdanî taslayarak mesleğini feda eder.

6- Görmezlikten Gelme: En yanıltıcı provakasyon maskesi budur. “Bilseler tutarlardı. Demek söylememiş” gibi kuru sözlere aldanmamalı. Çörçil, Alman casuslarını birkaç yıl evvelinden beri biliyor ve adım adım takip ediyordu. Tam zamanında bütün iplerle onları bağlayıverdi.

7- Provakatör hapishanede hücre arkadaşı olarak gizlenir. O da işkence görmüştür. Soruları arslan gibi karşılaşmıştır ve ilh…

8- Hapishanenin doktoru, hocası, pederi ve ilh. yerine göre mükemmel maskeler taşırlar. “Öyle iyi gardiyan”lar vardır ki ihtilattan men olanlar arasında mektup götürüp getirir!

9- Sade ve mütevazi bir hayat geçirmek her zaman temizlik delili değildir.

10- İyi mücahitlere provakasyon isnatları, provakasyon oyunlarındandır. Yugoslavya’da N. Alçomamic Cura Cakoviç katillerinden sonra, Çin sekreterinin katlinden sonra tutulanlar için “itiraf ettiler” şayiası çıkarıldı. Bilhassa demokrat memleketlerde sosyal faşistlerin başlıca provakasyon şekli budur.

11- Güdücüler arasında geniş tevkifat yapmak, merkez komitede boşalan yerlere provakatörler için yol açmış olur.

12- Güdücü ve idarecileri birdenbire tahliye usulü de teşkilatı daha iyi takip edebilmek yahut bir provakatörü maskelemek için yapılır.

13- Bir de provakatörce “diversion politique: Siyaset eğlencesi” usulleri vardır. Mesela: Tevfikatta organ tutulur: a) Provakatör muhabereye devam eder, b) İnkılapçı programlı teşkilat … hatta seçimlerde namzet listeleri, beyannameler ve … çıkarır.

İş yerinde provakasyon büsbütün kolaydır.

Bir gün ihtiyar penoloji amelesi (905 senesinden muharrirle) gel intihabında gel. Bana casus diyorlar, dedi. Yardım edecekler, dedi. Moskova Komitesi tutulmuş mutemet Roje gitmeye karar verir. (Bir … komisyonu tayin etmiş. Ben de şahit olsam, demeye) vaziyeti, itimadımı anlattım. Roje dehşetli içerler. Bu ilana kendisi de ameleye itimat eder. Hemen bir komisyon seçmek beni şahit çağıracak. Kızı, oğlu sürgünde bulunan bir ihtiyarın adına iyi sonra çağırılır. Masa başında 2 meçhul yoldaş, bir ihtiyar reis Jorj: Ölü gibi sarı ameleye sualler açar. Çık (amele sallanarak çıkar). Ben isticvabdayım: Az sonra şayia provakasyona karşı ilam. O sırada yeni teşekküller boyuna tutulunca ipler Romanof’a gelir. O da [suçu] ameleye yükler.

Palague Okhrana’daki adı. 10 yıl bol maaş alır. 914 gizli toplantı. Harp aleyhindedir. Romanof da Radoya bozgun, inkılaba hazırlandı! (Sonra her listeyi ve evsafı teslim eder. İnkılap: kurşun (kaçamadı.)

Malinovski, Paskrebukim 6.5

911 sonu Şenyaveski Üniversitesindeyim. Boyuna takip. Gece çıksam, şimdi mahşer. Derken biraderi hariçten gelir. Pragda Pan-Rus Konferansına Moskova mümessilini organizeye gelir. Bakteriyoloji Enstitüsünde Metalurjist Malinevski ile buluşturur. Biraderini seçim toplantısına zor bir grup Malinoskiyi konferansa göndermeye kararlı. Metalurji amelesi pek kültürlü, zeki, hatip, kendini empozeyi bilir, harlı, az profesyonel amma prestijli tip! Evvelce Petersburg Maden sendikası başkanı. Leh siyasi faaliyetinden dolayı tevkif ve nefyedildiğini söyler. Adı dillere destan: Müstakil halk terbiyunu, mükemmel amele, Moskova amele Körisi onu namzed kor. (Dördüncü dumada) Polis ve amele sayesinde (o anda endikatör)

910’dan beri Okhrana’da. Her teşkilatı ihbar eder. Sibirya’dan kaçan Stalin ve Sverdlov’u o ihbar (Ayda 520 ile 722 ruble “paşa, aldı, iktiza”lar hariç. Gençliğinde hırsızlıktan mahkummuş.

911- Biraderinden ecnebi adresler alarak Prag’a gider: İki gün sonra biraderi yol üzerinde tutulur ve 12 gün bir arenada organize ederler. Okhrana’ya gider. Biz budala mıyız, kaldırın bunu denince, zabıta söyler: Merak etmeyin, çeviremedikleriniz gelebilir. Hariçten menfadan gelin, serbestsiniz. (Gider, haber yapar.) Biraderine ziyaret: Mutlaka yakın provakatör var. Her şeyi biliyorlar. Nutukları boyuna bildirmek hatırında!

911-912 mütemadiyen batan yerine yenisi çıkan gazeteler. Tâbileri hep duma azası. 914 baharı Moskova’ya gelen Malino muharriri Hançerir, polis ile mutabık. Raboçi Trud’ı çıkaralım der. İstersem idaresini bana verecek. Kendisi Petersburg’a (Resmî tâbi‘i o. Ertesi gün lokantadan notere gidilecek.) Lokantada tavrı: Gazetede resmini görenlerin … keyfine pâyân yok. Kahkaha, yüksek ses, teklifsizlik! Arabada cebinden bir tarak çıkarır. Petersburg’ta her şey açık, bak. Bağırınca ihtiyat ile ben (bende mesuliyet yok diyen) muharrire takılır kahkaha. Siz yer altına alışmışsınız. İllegalden hoşlanmaz. Retemme’siz adam (Yoksa şüphelenmede). Şahsına infectice … ve gider. Muharrire gazeteyi hazırlatır, çıkarır.

Paskrebukin

Moskova komitesince seçilen muharrirler arasında. Ticaret müstahdemleri sendikasında polise fraksiyonunun illegal müstahdemi. 2 senedir tanır. Kalabalık amele mahallesi hastalık kasası müstahdemi. Bu sebeple birçok fabrika ameleleriyle teması mümkün. İrtibatlar boyuna koparken. Muharrir bunlar arkasında yüksek provakasyonlu komitesinin sınıfına yardım için Sibirya’dan firarla geleni tanır. Az sonra tutulurlar. Anlaşılan meşhurlar da ondan. 1 firariyi muharrir tanır. Az sonra Petersburg’a gidince, sokakta tutulur. Fakat Petersburg’ta tanındığı ondan. Hepsi de hastalanır, ölür. Tip: 30 yaşında iri yarı, hayli filoryan, üstadan-ı küldür. Atlet çatılı, kalın gövde, taşkın enerji. İşde: Muharrir karvenin doktoru ve siyasi müdür. 60 ruble ile şık giyinir. Pahalı kahvaltılar (Nereden para bulursun, deriz.) Havyar, jambon …), hiç bozulmadan: Sen münevversin, az masrafla [P.11] iyi geçinmeyi bilemezsin. (Kendisi mujik oğlu). Harp arefesinde gazete kapatır. Tutulan nesneleri dağıtmada yaman gayret gösterir. Hemen her nüsha müsadere edilir. Herkes tutulur. O kurnaz, beceriksizler edinerek o (tipi de becerikli.)

Malinovski

Bir gün gelir herkesi idareden memnun dostça tapeler. Ricası terziler sendikası merkezinde o teşkilat ve sair sendika polislerini topla, bir izahatım var, der. İtirafım polis her sendikada bayağı toplantıya mani. Terziler mahallesi daima göz hapsinde tutulanlar dernekleri olmayınca sendika kapanır. (Halbuki gizli işe çok yardımı var.) Cevap: Hiddet. Moskova teşkilatını ve beni de … sözlerle berbatlar. Netice: Muharrir gizli bir yerde toplantı yapılmasında ısrar eder. Puskrebukin de o fikirde. Ertesi günü Puskrebukin … Malinovski bir terzi amelesi sayesinde toplantıyı yaptırır. 20 kadar … kurşuncu, puzrus sendikanın efendileri tevkif edildiler. Malinovski mesuliyetli. Puskrebukin ceza alır, sendikaya girer, kurtulur.

Az sonra gazeteyi kapamaya gelirler. Puskrebukin’le muharrir patron odasında. Polisler tabii durdurmak için ya patronu alıp giderler. Muharrir hemen tahrir masasındaki evrakı imhaya gider. Puskrebukin engel olmaya bakar, ben giderim. Sen eve git. Muharrir başkası yerine kendini tehlikeye atmaya tercümandır(şüphe yok!) Derken ben sıyrılırım. … yok der. Sen olmamalısın ufak çocuğun var. (O serbest) Hususi merhametle söyler, pek samimi. O redaksiyona gider. Ertesi günü gelir redaksiyonu, polis görmüş. Her şeyi ima etmiş, dostça hani. Müstakil gazete yalanı. 1915-16 provokasyon şüphesi pek mühim arkadaşları uzaklaştırır. 917 İnkılabı: Mesalino- Romanof- Puskrebu: Kurşun!

[P.12]

(Bobroaskaia Gördüklerinden)

Birkaç Provakatör Maskesi

Kaplinski: 1922 yılı Petersburg Moskova, Harkon, Odesa gibi yerlerde Zubato işe girişir. Cemiyetler içine din adamları (poplar) ve profesörler sokar.

Ürgel (Lebansız) (Limore örlelde) mahkemeleri tehdit ederek ve ziyaret, kitap kolaylıkları ile dile getirir. Hatta Kapital’in birinci cildini verdiği olur. Sorgu sırasında hapiste değil, sigara kahve ikramlarında bulunur. K … lakin 1 sene hücrede tutulur. 1902 baharında Sibirya’ya doğduğu şehir sonra menfi kararı bekleyeceğine İskra ile temas olunduğunda bunda (Leh, Litvanya Yahudi S.D. lerine) müracaat eder. Duinsk’da Bund mümessili Kaplinski gizli makine tedariki, edebiyat ve insan kaçırma ile görevlenir. Artık, ihmal edilmiş karısını götürerek iki odaya yerleştirir. Kendisi çalışmasa 3-4 günde bir gelecek. 5 çocuğuna karısı terzilikle bakar. Hikaye: Tutulurlar. İdam tehdidine uğrar. Ağzından yoldaş adı kaçırır. Kocası kaçışı cehaletle izah eder. Sonra karısı taharrice serbest. Bu sefalet çekilir mi, der. Tipi: İri yarı, geniş, açık yüz. Limeli amele, kaba görünümlü, hayırhah gülümseyişli. Kuvvetle el sıkar. Güçlük: Partisinin Bielostok konferansından irtibatı muvakkaten kesilir. Para almadan kaç gün kalır. Kendisi çilingir. Oda köşesinde çalışırken partinin Harkof (Teşkilatı) … hastahane hayatı müstakil planı hakkında sorguya çekilir. Hiç şüphelenmez. Amma ailesi ihtiyatlı. Şahsı vermedim. Hele gidelim de bir iki gün sonra kaçakçılar şehrinde tehlikesizce Prusya’dan İsviçre’ye İskra’ya gelir. Bir taşla iki kuş vuracaktır. (Ona itimattan uzanan fantezi) 15 yıl binlerce, onlarca teşekkül … eder. 1917’de kayıp. 1922’de Samarada takma adla bulunur: Kurşun. Akabil, kalar, Ahrefran.

Zitamirski: 904: dönmek üzere Berlin’de hudut geçirenlerle temaslar yapar. 905 işleri müthiş tek sakin gören o. Berlin oturyanı. Berlin İskaristi. 904 ayrılığında polislerle kalır. “Sizden” benden sadık … gibidir. Fazla illeganisi: Takma yakası kulağa kadardır. Kravatı alacadır. Davranışları yavan. (bat: Kendisine süs yapan platepersün) Ala: P için, masrafı zengin familyasından (İstediği para gelirmiş.) Gidenler tutuluyor. Ama olur a (Beceriksizlerinden!) Okhrana Dosyasına danışırken bir keresinde polis şifreli mektubu bulunan birinin hududu geçtiğini bildiren ihbar. Mevkii iyi, bol para. Pasaportla gelerek rapor vermesi ve … 1905’den sonra 22… giden hariçte J. Jelene hulul eder. Nakliyeci, boyuna keşifler, 22 kişilik komisyonunda oyunbozan. 1909 mühim bir polisle birçok firardan sonra demire vurularak sevk edilir. Ayağında yaralar olur. Berbat bir öksürüğe yakalanır. Himaye tutulur. Yine kaçar. Paris’e ölü gibi gelir. (Sonunda) Paris’te kabine açmıştır. Hastayı alır. Yaralar frengidir. Kurtuluş yok, der, intihar eder, ölmez. Çabuk iyileşir. (Tecrübesiz, takatsizliğine verilir.)

8 yıl böyle. 911: Rusya’ya giderken ecnebi Çar ajansı ajanlarından birine gönderirken çektiği bir telgraf çekilince ancak 917’de tamamıyla belli olur. Hariçte olduğundan kurtulur.

[P.13]

Olga Nikolayevna Tuxiata

907 Moskova teşkilatı zorla illegalleşir. Cihaz … gizli bir şehir münevverlerdeki mesnetler mahvolur. Avukatlarla doktorların sempatisi bitmiş (mağlubiyet var çünkü.) Yarıda Karan muharririn karısı: literatür saklar ve adres verir. Katalanyadan onunla edebiyat sokulur. Bahajdan başlayıncaya kadar tevzi lazım. Ondan başka adamımız yok. … teklifi. Yazıhanesi her cins alâ kitap dolu. Kendisi gayet sevimlidir. Gösterilen itimada teşekkür eder. “Muhterem ihtiyar anası ile birlikte” gara gidecek. Her şey yolunda. Dağıtmakta da ister. Dağıtma ertesi gün ihtiyaten şüphe yok. 2 saat sonra Sit adrese gelir. Hemen tasnif ve sevk edilir. Gece jandarma arar, bulamaz. Kimse Olga’dan şüphelenmez. (Kendisini takip ettirdi, [acemi!] denir.) Muharrir tehlikeyi söyler. Cevap: “Merak etme ben sosyete kadınıyım, şüphelenmezler.” Hele de Karan muharrirle …”le meşgul. Muhiti de şüphelendirmez. Bununla beraber fedakarlığa hazırdır. Muharririn ve …  … sözü üzerine itimat. Senelerce. Dedikodu başlayınca meçhul bir yere gider: Okhrana’ya.

Putiata Ptrayeşa Romanov

907 Moskovanın eski departman fabrikaları bölgesinde Kolomna fabrikası merkezdir. Ne zaman geniş … …  konferansı olsa hep –işçi değil- Ciltçi Romanof delege gelir. (Adı Jorj’dur.) Tip: Ufarak, soluk, fitne fücur. Parti kararlarını tatbikte her güçlüğü yener, şüphe hiç edilmez. Görüntü: Mümessil ne dedi, proleter olmasın? Ormanda bir toplantı keşfedilir. Bir kısmı kaçar. Aralarında Romanof da var. 4 yıl geçer. Muharrir hapis ve sürgünden Moskova’ya dönünce 911 halk … …  koridorunda (Pemamski) Jorj’a rastlarken ama neden o kadar üst başsız değil. Tavırlar arandı. Mişvar akabil hariçle temasta her şeyi bilir. Capri Kutna mektebinde tahsilden gelmiş. Niçin için bir işçi getirmiş. (Ne ise profesyonel olmuş demek.) Kanaati: Gece derslerine tabii profesör için değil yoldaşlarla temasa geldiğini biliyorum, der. Kendisi Kooperatif konferanslarına yazılır. Üniversite bileti var. Bildiği birçok yoldaşı görebilir. Rolü köşeye çekip kulağına fısıldar. 22’nin mutemedi. (Literatür işinden ben muharrire) bütün Moskova’ya ben dağıtıyorum. Muntazam edebiyat getirir. Polise konferansında İvanovo Voznesenk hakkında malumat (Kendisi 22 mutemedi sıfatıyla hazır) Hafiyeler: Kasabada o Jorj’dan şüphelenmez. İhtiyatlı. Kimsenin evine gitmez. Her randevum üniversitede.

Bir gün ihtiyar (905 Teşrin-i evvel muharrirle beraber) metalurji işçisi …, intihar edeceğim. Bana casus diyorlar, der. (Yardım edeceğim, dedi). Moskova Komitesi tutulmuş mutemet Jorj’a gitmeye karar verir. (Bir anket komisyonu tayin etmiş. Ben de şahit olayım, demeye) vaziyeti, itimadımı anlattım. Jorj dehşetli içerler. Bu iftiraya kendisi de işçiye itimat eder. Hemen bir komisyon seçip beni şahit çağıracak. Kızı, oğlu sürgünde bulunan bir yaşlının evine epey sonra çağırılır. Masa başında 2 meçhul yoldaş, bir ihtiyar. Başkan: Jorj. Ölü gibi sarı işçiye sorular açar. Çık der. (İşçi sallanarak çıkar). Ben sorgudayım: Az sonra şayia, provakasyondur kararı ilam! O sırada yeni teşkilatlar boyuna tutulunca ipler Romanofa gelir. O da suçu işçiye yükler.

Pelagie Okhrana’daki adıdır. 10 yıl bol maaş alır. 914: gizli toplantı. Harp aleyhtarıdır. Romanof da Rado’ya bozgun, inkılabı hâzırlayın, der! Sonra her listeyi ve evsafı teslim eder. İnkılapta kaçamadı: kurşun.

[P.14]

Malinovski

911 sonu Şeynaveski Üniversitesindeyim. Boyuna takip görüyorum. Gece çıksam, peşimde mahşer. Derken biraderi Lenin’le hariçten gelir. Prag’da Pan-Rus Konferansına Moskova mümessilini organize etmeye gelir. Bakteriyoloji Enstitüsünde Metalurjist Malinovski ile buluşturur. Biraderini seçim toplantısı zor. Bir grup Malinovski’yi konferansa göndermeye kararlı. Metalurji işçisi pek kültürlü, zeki, hatip, kendini empoze etmeyi bilir, ateşli, az presonyefueux ama prestijli tip! Evvelce Petersburg Metalurji sendikası başkanı. Leh siyasi faaliyetinden dolayı tevkif ve sürgün edilirken söyler. Adı dillerde destan: Müstakil halk terbiyunu, mükemmel işçi, dördüncü Duma için Moskova İşçi Körisi onu aday gösterir. Polis ve işçi sayesinde o anda (endikatör).

1910’dan beri Okhrana’dadır. Her teşkilatı ihbar eder. Sibirya’dan kaçan Stalin ve Sverdlof’u ihbar eden odur. Ayda 522 ile 722 ruble “paşa, aldı, iktiza”lar hariç. Gençliğinde hırsızlıktan mahkummuş.

1911- Biraderinden ecnebi adresler alarak Prag’a gider. İki gün sonra biraderi yol üzerinde tutulur. Adı araştırılır. 12 gün bir arenada organize ederler. Okhrana’ya gider. Biz budala mıyız, kaldırın bunu deyince, zabit söyleyince: Merak etmeyin, haber veremedikleriniz gelebilir. Hariçler menfadan gelsin, serbestsiniz. (Gider, haber yapar.) Biraderine ziyaret: Mutlaka yakın provakatör var. Her şeyi biliyorlar. Nutukları bunun yolladığı yıllarca kimin hatırına gelir!

1911-12 mütemadiyen batan yerine yenisi çıkan gazeteler. Tâbileri hep Duma üyesi. 1914 yazı Moskova’ya gelen Malino muharriri çağırır: polis ile mutabık. Raboçi Trud’u çıkaralım der. İstersem idaresini bana verecek. Kendisi Petersburg’ta (Resmî tâbi‘i o. Ertesi gün lokantadan notere gidilecek.) Lokantada tavrı: Gazetede resmini görenlerin gözüne baktıkça keyfine pâyân yok. Kahkaha, yüksek ses, teklifsizlikler. Arabada cebinden bir kravat çıkarır. Petersburg’ta her şey açık, bak der. Bağırması üzere ihtiyat dileyen ve (bende mesuliyet yok) diyen muharrire takılır, kahkaha atar. Siz yer altına alışmışsınız! İllegaliteden hoşlanmaz. Retemme’siz adam sayılıyor. Yoksa şüphe kimin aklına gelir. Şahsına infectice gibi görünür, o gider. Muharrire gazeteyi hazırlatır, çıkarır.

Poskrebukin

Moskova komitesince seçilen muharrirler arasındadır. Ticaret müstahdemleri sendikasında polis fraksiyonunun illegal üyesi müstahdem. 2 senedir çalışır. Kalabalık işçi mahallesinin hastalık kasası müstahdemi. Tavassutuyla birçok fabrika işçilerine temas mümkün olur. İrtibatlar boyuna kırılmakta. Muharrir bunları arkasında yüksek provakasyonlu komitesinin teşkilatına yardım için Sibirya’dan firarla geleni tanır. Az sonra tutulurlar. Anlaşılan afişte meşhur oldukları için ele geçtiler idi. 1 firariyi muharrir tanır. O da az sonra Petersburga gidince, sokakta tutulur. Petersburg’ta tanındığı için sanılır. Hepsini de enseletir, ölür. Tip: 30 yaşında iri yarı, çehre filoryan, üstadan-ı küldür. Atlet çatılı (vakur), kalın gövde. Hareketli, taşkın enerji. İşde: Muharrir kardenyar redaktörü ve siyasi müdürü. 60 ruble ile şık giyinir. Pahalı kahvaltılar (Nereden para bulursun, deriz.)

[P.15]

hiç bozulmadan, kavun, havyar, jambon, meyvedendir. Sen Türksün, az masrafla iyi geçinmeyi bilmezsin, der. Kendisi mujik oğludur. Harp arifesinde gazete kapatılır. Tutulan nesneleri dağıtmada yaman gayret gösterir. Hemen her nüsha müsadere edilir. Herkes tutulur. O kurnaz, beceriksizlerin önünde onun tipi de becerikli!

Malinovski

Gün gelir herkes işleri idareden memnun dostça tapeler durur. Ricası terziler sendikası merkezinde o teşkilat ve sair sendikası polislerini topla, bir izahatım var, der. İtiraz polis her sendikada bayağı toplantıya mani olurken hele terzilerde … daima gözcüsünü tutarlardı. Dernekten olmayınca sendika kapanır. (Halbuki gizli işe çok yardımı var.) Cevabı: Kızmak. Moskova teşkilatlarını ve beni de bizzat sizlerle berbat eder. Netice: Muharrir gizli bir yerde toplantı yapılmasında ısrar eder. Puskrebukin de o fikirde. Ertesi günü Puskrebukinin … Malinosvki bir terzi amele sayesinde toplantıyı yaptırmış. 20 kadar …  palomba, pozurus sendikalizm aktifleri tevkif edildiler. Malinovski mesuliyetlidir. Puskrebukin hiç ceza aldığından sendikaya girmez, kurtulur. Az sonra gazeteyi kapamaya gelirler. Puskrebukinle muharrir patron odasındalar. Polisler tabı durdurmak için ya patronu alıp giderler. Muharrir hemen yazı masasındaki evrakı imhaya gider. Puskrebukin engel olmaya bakar, ben giderim. Sen eve git. (O serbest). Hususi hararetiyle söylemiş, pek samimi. O redaktöre gider. Ertesi günü gelir. Prskisyon polisi görmemiş. Her şeyi imha etmiş, dostça hani. Müstakbel gazete yalanı. 1915-16 provokasyon şüphesi pek mühim arkadaşları uzaklaştırır. 1917-İnkılap: Mesalino- Romanof- Puskra Bukin: Kurşun!

Dr. Hikmet KIVILCIMLI

ONBEŞLER

Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın bu yazısı, 1932 yılında yazdığı YOL serisi kitaplarından “Parti’de Konaklar ve Konuklar” eserinden bir bölüm.

28 Ocak’ı 29’a bağlayan gece (1921) katledilen 15 komünist için 11 yıl sonra yazılmış, hamasetten ve yas yazılarından uzak bir değerlendirme. O zamanki TKP merkez yönetimine sunulan YOL eserinde Onbeşler hareketinden çıkarılacak olumlu ve olumsuz dersler irdelenir ve partinin mücadelesine anılarının ışık tutmasına çalışılır bu değerlendirmede.

Günümüz için de önemli dersler çıkarılabileceğini sandığımız bu eleştiri/değerlendirmeyi, bu devrimci şehitlerimizin 104. ölüm yıl dönümlerinde yayınlıyoruz.

Ahmet Kale – Göksal Caner Malatya

ONBEŞLER

Mustafa Suphi ve yoldaşları, Marx’ın Paris komünarları için dediği gibi “göklere sıçrayan kahramanlık” timsalidirler. Tıpkı gene Paris komünarlarını kasıp kavuran sınırsız “saf çocukluk” niteliklerine kurban olup gittiler.

Paris Komünü’nde 1. Enternasyonal’in en ateşli yandaşları büyük etki göstermişlerdi. Fakat bu yandaşlar azınlıktaydılar. Çoğunluk hep ütopist (Blankici, Proudhoncu) küçük-burjuva sosyalistlerindeydi.

Mustafa Suphi ve yoldaşları da en büyük hızlannı, 1. Enternasyonal’in bütün devrimci geleneklerini yaşatan 3. Entemasyonal’den alıyorlardı. Ne yazık ki hareketlerine egemen olan taktik ve strateji ilkelerinde hem öznel, hem de nesnel koşullar yeterli derecede değildi. Leninist yöntemi ve taktiği uygulamadılar. Leninizm üslubundan yalnız “uçkun devrimcilik” (devrimci kanatlanış) aldılar, “yapkın devrimciliği” (Amerikanvari işçiliği) unuttular.

Onbeşlerde yeteri kadar devrimci hazırlık yoktu. Onbeşler, içinde devrim yaratmaya giriştikleri çevreyi devrimci mücadeleyle işlemiş değillerdi. Bu yüzden düşünceleri ne kadar enternasyonalci ve devrimci olursa olsun, yaptıkları nesnel olarak ve fatalman Blankici ya da Bakuninci bir hareket şeklinde kaldı. Yani anarşik hareketten ileriye geçemedi. Ve Türkiye’de Paris Komünü’nün bir minyatürü oldu.

Onbeşler hareketine neden anarşik diyorum ve Bakunin’le Mustafa Suphi arasında bir benzerlik görüyorum? Akıllardadır. 1848 Avrupa devrim sarsıntıları sırasında Marx ve yoldaşları Almanya içinde o zamanki sınıf ilişkilerine göre ve Fransız devriminden çıkmış derslerle, devrime varmak için uğraşarak başarılı olamadılar. Ve Avrupa’da yeni bir istikrarın başladığını sezerek, devrim açmanın şimdilik devrimci hazırlanmaya tercih edilemeyeceğini söylediler.

Bakunin ise, Fransa’da çevresine topladığı bir gönüllüler alayıyla Almanya’ya saldırmaya ve orada bu asker gücüyle devrim yapmaya kalkışmıştı.

Bakunin’in zamanına bakarak koşullar ne denli başka olursa olsun, Mustafa Suphi hareketi de özü itibarıyla bir Bakuninizmden ibaretti. Burjuva paşasının hilesine kanarak Bolşevik devriminin serbest bıraktığı tutsak Türk subay ve erlerinden alelacele yaptığı bir alayla Türkiye’de Bolşevizmi kurmaya yürüdü.

Oysa burjuvazi, ülke içinde Müdafaa-i Hukuk örgütüyle siyasal ağını kurmuştu. Burjuva ordusunun sadık bekçi kadrosuyla yürütme gücünü eline geçirmiş bulunuyordu. Siyasal ve askeri alanda bir ülke ölçüsünde örgütlenmiş olan kapitalist sınıfa karşı, Mustafa Suphi’nin oluşturduğu kadar ne idüğü belirsiz, ülkesine dönmekten başka bir şey düşünmeyen, küçük-burjuva unsurlardan derleşik bir alayla karşı koymak ütopizmin, hayalci kuruntuculuğun en yüksek derecesi değil midir? Ve buna Puçizm, Blankizm ya da Bakunizmden başka hangi kavram uygun düşürülebilir?

Mustafa Suphi bir anarşist miydi?

Bu noktada henüz elimizde yeterli belge yok. İleride bu nokta da işlenirse açıklaşır. Fakat her hareketi dediğiyle değil, ettiğiyle ölçmek kaçınılmazsa, Mustafa Suphi hareketini ütopik sosyalizmden ve Bakuninizmden ayırdetmek oldukça güçleşir.

Doğrusu, Rusya’da Bolşevik devrimin tarihçesini, yani salt siyasal Bolşevik devrimin akışını izlerken tam Mustafa Suphi hareketi gibi değil, fakat ona şöyle böyle benzer öyküler işitmiş olanlarımız çoktur. Fakat o zamanki siyasal Bolşevik devriminin bu kısmi ve ender görülen özelliklerini Onbeşler hareketine benzetmek, Bolşevizmin karacahili olmak ve deva bulmaz bir körlükle batağa saplanmak demektir.

Bolşevikler de, bazı yerlerde karşı-devrimi kızıl kuvvetlerle ezdikten sonra siyasal devrimi başardılar. Ama Mustafa Suphi hareketiyle Bolşevik hareketi karşılaştırmak için şu noktaları göz önünde tutmamız gerekir:

1- Karşı-devrim merkeziyle kopuşma: Bolşevikler barikata çıkmadan 7 ay önce Çar devrilmiş ve hapsedilmişti. Rusya’nın her iki başkenti, gerek Petersburg, gerek Moskova bir hamlede karşı-devrim yuvası olmaktan çıkmıştı. Pek çok önemli merkezler gibi, devrimci işçilerin elinde bulunuyordu. Ülkede fiilen egemen olan örgüt, ezici halk çoğunluğunu oluşturan sovyetlerdi.

Oysa Anadolu hareketi Müdafaa-i Hukuk adı altında bir burjuva ulusal örgütünün yönetimine girmişti. Ve taşra burjuvazisinin güdücüleri, Bolşevizme dört elle sarılmış görünmelerine karşın, hâlâ bakanları, muhafız alayları, polisleri, mülkiye ve ordu güçleri bulunan sultana toz kondurmuyorlardı. Mustafa Kemal Ferit Paşa kabinesine, padişahı efendisiyle doğrudan temasa izin vermediği için çatıyordu. Büyük Millet Meclisi halka, bağımsızlık mücadelesinin amacını “Halife’i Zîşan Essultanı” kurtarmaktan ibaret gibi gösteriyordu. Anadolu’da başlayan Kemalizm, kendisine, İstanbul’da tutsak düşmüş padişahın vekili, ondan izin almış onun adına hareket eden has yaveri süsünü veriyordu.

Demek, Rusya’da desantralizasyon son haddini bulmuş, bütün burjuva devlet aygıtının çark ve kayışları birbirinden çıkmış, darmadağınık olduğu halde, Türk burjuvazisi halkın herhangi bağımsız ve devrimci ayaklanışına yol açmamak, “vaziyeti tutmak” için sultanın dokunulmaz kutsal bir egemen makam olduğunu ve tüm ulusun o makama bekçi köpekliği yapmaktan başka görev ve onur tanımadığını sonuna dek ilân ediyordu.

2- Ordu: Rusya’da orduya asker sovyetleri işlemişti: Ordunun bir kısmı Bolşevik parolalarını benimsemişti ve gerici genelkurmayın değil, sovyetlerin komutası altındaydı. Ordunun geri kalan kısmıysa tarafsızlaştırılmıştı.

Türkiye’de ordu kadrosu halifenin İstanbul’dan atayıp gönderdiği müfettiş “yaver’i has” Mustafa Kemal’in emrinde olduğu gibi, burjuva savunmacılığına azmetmiş bir durumdaydı. “Kuvva-yı Milliye” denilen milis örgütünüyse, ordu kadrosu ilk fırsatta dağıtıp emrine almak için tetikte duruyordu.

3- Demokrasi: Rusya’da Çarlık devrildikten sonra tam 7 ay süren egemen devlet sistemi; burjuva demokrasisinin dünyada seyrek ve az görülür en yüksek kertesini tutmaya zorunlu olmuştu. Bu süre içinde halk kitlelerini kendi deneyimleriyle Bolşevik siyasetinin doğruluğuna ikna etmek olanaklıydı.

Türkiye’de Kemalizm, iliklerine kadar militarist bir disiplinle halkı her türlü demokratik hareket ve örgütten sistematik olarak soyutladı. Bir yanda halifeyi tutup karşı-devrimi körüklerken, ötede halktan gelen her girişim yeteneğini şiddetle boğdu.

4- Bolşevik hazırlık: Rusya’da Bolşevik Parti 15 yıldır ayaklanmadan, meclis ve dernek faaliyetlerine kadar binbir tür siyasal ve sosyal mücadeleyle pişkin bir örgüt ve güç yaratmıştı. Leninizmin “halkı deneyle ikna etme” taktiği, tüm geniş halk yığınlarını Bolşevizme sempatizan etmişti. Ve Bolşevikler devrim ve ayaklanma bayrağını kaldırdıkları gün -Haziran ayında %13 gibi azınlıkta kaldıkları- sovyetlerin içinde %51 oranında çoğunluğu elde etmiş bulunuyorlardı. Hattâ Kurucu Meclis’te büyük toprak sahipleriyle burjuvaların oranı %13 olduğu halde, Bolşevikler %25’diler.

Tek sözle, Türkiye’de bunların hiçbiri yoktu.

Bunların hiçbiri yokken, yani yönetim ve ordu militarist burjuvazinin elindeyken, en küçük bir örgütü henüz olmayan halk tabakaları adına, devrime bir tür ayaklanmaya girişmek, en sonunda Mustafa Suphilerin başlarına geldiği gibi kışkırtılan kara halkın cahil saldırıları önünde 15 kişicik kalıp, Karadeniz’in mavi ve hırçın dalgaları arasında baltayla doğranmayı göze almak değil midir?

Bu bir kahramanlık olabilir. Fakat Marksist kahramanlık, yalnızca ölmeyi değil, kitleden kopuşmayarak ölmeyi bilmektir. Onbeşler’in Türkiye devrimci hareket tarihindeki nesnel konumları, öldükleri için değil, ölmeyi bilmedikleri için, Rusya tarihindeki Bakuninizm olur. Ya da, eğer mutlaka yakın Bolşevik tarihinden bir örnek almak gerekirse, modern Bakuninizmin, yani Troçkizmin başarılı olmuş, yani sonu belli ve uğursuz sonuna kadar varmış bir şekildir.

Burada başka bir itiraz gelebilir: Onbeşler hemen ve yalnız devrim ve ayaklanma yapmak için değil, Anadolu’da beliren anti-emperyalist mücadeleyi tutmak için de geliyorlardı…

O zaman Mustafa Suphi ve yoldaşlarının karşısına Marksizm-Leninizmin şu görevi çıkıyordu: Başlayan ulusal harekette demokratik burjuva devrimini son kertesine vardırarak proletarya devrimini ve halk sovyetler iktidarını kurmak…

Yoksa, salt ulusal hareketi tutarak, ne olursa olsun burjuvazinin siyasi iktidarını güçlendirmek, elbet Marksist değil, Menşevik bir harekettir. O halde, yani demokratik burjuva devrimini proletarya devrimine çevirmek için, ülke dışında ipten kazıktan kurtulmuş bir alay herifle, burjuva paşalarının ikiyüzlüce ve kahpece vaadlerine çocuk gibi kanarak harekete geçmek yeterli midir?

En küçük bir siyasal örgüt, kitleyle en basit teması olmaksızın, Onbeşler hangi sosyal gücü temsil ederek ve o güce dayanarak burjuva gibi kancık ve zalim bir sınıfla el ele verebilirdi? Burjuvazi Onbeşler’in elini, onları Karadeniz’in dibine indirmek için tutmaz mıydı?

Onbeşler’in bozgun nedenlerini özetlemek için özellikle göze çarpan şu noktaları sonuç olarak çıkarabiliriz:

1- Dünya ölçüsünde devrimde salt dış yedek güçlere dayanmak: Proletarya devriminin stratejisinde özgüç her zaman işçilerdir. Fakat dünya devrimin bir bütün oluşu, tarihte öyle anlar yaratır ki, henüz derebeylik ve kapitalizm-öncesi ilişkilerden ileriye varamamış ülkelerde bile, yerli burjuvazi zayıf, emperyalizm uzak, proletarya diktatörlüğü yakın, halk ezici çoğunluktaysa, sovyetler devrimini başarmak ve doğru sosyalizme geçmek olanaklıdır.

Çin örneği Leninizme bunu da kaydettirdi. Ama Marksistler için göz önünde tutulacak şey daima az fakat öz bir işçi sınıfına sıkı sıkıya bağlı, bilinçli keşif kolu (öncü) kurmaktır. Bir ülkede böyle bir keşif kolu varsa, o zaman yakın proletarya diktatörlüğünün de yedek güç olarak yardımıyla, yerel koşullara uyarlanan bir sovyetler devrimine geniş halk yığınları çekilebilir.

Onbeşler için böyle bir parti yoktu. Onlar yalnız dış güçlere, proletarya diktatörlüğüne dayandılar. O zaman, değil sovyetler devrimi yapmak, hattâ demokratik burjuva devrimini geliştirmeye bile varamamaksızın paşaların tuzağında mahvoldular.

Pekâlâ biliyoruz, Türk burjuvazisi de o dış güce, yani proletarya diktatörlüğüne dayandı. Bolşeviklerden para, silah, asker ve her şey aldı. Fakat bu aldığı araçları Anadolu’da kurduğu siyasal, yönetsel ve askeri burjuva örgütlerinin çerçevesine tabi tuttu. Yani önce iç gücünü örgütledi. Her türlü bağımsız halk hareket ve örgütlerini yaşatmamak için ne gerekse her önlemi aldı. Ve ancak özel mülkiyeti güvence altına alarak Bolşevizme dayandı. O iki şeyi aynı zamanda başarmasaydı, Kemalizmin yerinde çoktan yeller eserdi.

2- Bir ülke ölçüsünde nesnel ve gerçekçi olmamak: Devrimci hareket ve taktik her şeyden önce soğukkanlılıkla saptanan sınıf ilişkileri üzerinde yürür. Sınıf ilişkileri demek, bir ülkede komşu ülkelerde ve bütün dünyadaki sınıfların güç ilişkileri demektir. Herhangi bir Marksist hareketin ayıklığı, bu nesnel durumu dupduru görerek ona uygun öznel hamleler hazırlamaktır.

Onbeşler harekete geldikleri zaman, dünyadaki sınıf ilişkileri şiddetle devrim lehineydi. Fakat bu ilişkilerin Türkiye’deki özelliklerini, yani Türkiye halkının devrimci eğilimlerini öldürmek isteyen etkenleri Mustafa Suphi ve yoldaşları dikkate alamadılar. Onbeşler salt kendi vicdanlarında buldukları devrimci ve ayaklanmacı kanatlanışın hızına uydular. Onların gözleri amaçlarının gücü ve ışığıyla kamaştı.

Onbeşler sınıf ilişkilerinin kendiliğindenci ve bazen kör doğa gücüne benzeyen eğilimlerini gerçekçice, oldukları gibi göremediler. O eğilimlere dayanarak, halk kitlelerinin derin çıkarlarını, devrimci yöntemlerle bilince çıkartarak dövüşemediler. Ve dövüşemeden öldüler.

3- Öncü ölçüsünde gizli faaliyeti hiçe saymak: Komünist örgüt her şeyden önce devrimci ve altüstlükçü bir örgüt demektir. Dünyada hiçbir egemen sınıf, bıçağını çekmiş hasmın göğsüne saplamak üzere açıkça yürüyen mahkûm sınıf örgütüne “gel buyur, vur! Sen haklısın… Ben ölmeliyim…” demez.

Tersine öyle bir örgütü her zaman pusuya düşürmek için onu izler. Daha yakından ve açıktan açığa izlemek istediği legal sosyalist ve komünist partilere izin verdiği zaman bile amacı yalnızca tuzaktır.

Onun için Leninist örgüt ilkesi her şeyden önce siyasal keşif kolu mücadelesinde en güçlü gizlilikle olabildiğince geniş legal faaliyeti sentez halinde birleştirmektir. Modern savaşın en basit ve besbelli ilkesi düşmana hedef oluşturmama esası, Onbeşler için hiç yoktu.

Onbeşler topu tüfeğiyle başta bando mızıkasıyla Anadolu sovyetler hükümetini kurmaya geliyorlardı. Askerlikten anlayan paşalar için, bu kusursuz açık hedefi bir kurşunda devirmek bu yüzden çok kolay oldu.

Böylece zavallı Suphi “Ayasofya’nın kubbesinde uluslararası sosyalist iktidarın al bayrağını dalgalanır” göremeden saflığına, temizliğine ve mertliğine kurban gitti.

4- Örgüt yokluğu: Kendiliğinden anlaşılır. Onbeşler olgun bir proletarya örgütü anlamında örgüt değildi. Bir dalga, bir hücum kıtası, akıncı bir deli seldiler…

Geldiler ve geçtiler.

(YOL serisinin 3. Kitabı Partide Konaklar ve Konuklar’dan, s. 21-27)

TARİH’İN BİLİMSEL KANUNLARI ve Mr. A. TOYNBEE’NİN “ELİT”İ (Mr. Toynbee Tarih Bilimini Altüst Ediyor)

Batı’nın sosyal bilimler alanında oynadığı bu ‘görmek istemeyen körlük’ rolü, sahici körlükten daha aşırıca görmezlikler yaratıyordu. Batı, Toynbee ayarında Entelijans Servis’in doğucul sosyalizm sektörünü yaratmıştı. O sektörde teorisyen geçinen burjuva ideologlarına rahatça at oynatacakları bomboş alanlar bırakılmıştı. Bizim ‘Mister Toynbee Tarih Bilimini Altüst Ediyor’ eleştirimiz, o köpeksiz köyde değneksiz gezenlere karşı deneme idi. Birkaç edebiyatçı bu denemeyi şöyle okuyup geçti. İçlerinden o denemenin lanetlenip unutulacağını düşünen birisi, denemede yazılanları anlayabildiği kadar biçimsizleştirerek eşine dostuna hatta üniversitemizin bilginlerine kendi orijinal buluşları diye, ucuz, pahalı, toptan perakende satmakla yetindi. (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Toplum Biçimlerinin Gelişimi, sf. 12)

“Fransız Diyogene Dergisi’nde 1956 yılında yayınlanan, Arnold Toynbee’nin ‘Yapmaya Çalıştığım Şey’ yazısı üzerine Kıvılcımlı, Toynbee’nin diğer eserlerini de gözden geçirerek, aşağıdaki eleştiri yazısını yazarak, yayımlanmak üzere Diyogene Dergisi’ne gönderir. Türkçesini hiç bulamadığımız bu metnin Fransızcasını mikrofişlerde bulup, çevirisini yayınlıyoruz. (Sunuş Notu)

Bu hafta yayınladığımız yazı, Kıvılcımlı’nın Toynbee’nin tarih anlayışının eleştirisi olarak Sultanahmet cezaevinde yazıp Diyogene dergisine yolladığı, orijinali Fransızca olan bir metin. Bu metin ilk defa Mart 2011’de, o zaman ortak ve yöneticisi olduğumuz Sosyal İnsan Yayınları için derlediğimiz Tarih Yazıları kitabında yer aldı. Kıvılcımlı’nın bazısı yayımlanmış ve yayımlanmamış tarih yazılarından oluşan bu derlemede yer alan, TARİHİN BİLİMSEL KANUNLARI ve Mr. A. TOYNBEE’NİN “ELİT”İ (Mr. Toynbee Tarih Bilimini Altüst Ediyor) incelemesi, o yıllarda Ahmet Erdal Aksungur tarafından Türkçeye çevrildi. Ömer Ergun arkadaşımızın kontrolünden sonra yazı adı geçen kitaba yukardaki alıntı ve notla tarafımızdan eklendi.

Arşivdeki orijinal Fransızca metnin üzerine Fuat Fegan, Kıvılcımlı’nın eski yazı el yazısıyla bir notunu da eklemiş. O notu da sevgili Hamza Tığlay çevirdi. Diyogene dergisi yöneticisinin Kıvılcımlı’ya yazdığı cevap olan bu notu da bu yazının sonuna ekliyoruz.

“Bana atfen iletmiş olduğunuz A. Toynbee’nin eserine ve bu konu için neşrettiğimiz Diyojen nüshasına dair şerh ve izahlara canlı bir alaka ile muttalî oldum. 

Maalesef bu konuya tekrar dönmek bizim için imkansızdır ve tahrir komitesi, vasıflarını takdirle karşıladığı el yazınızı size geri göndermemi benden talep etti.

Dergimize karşı göstermek lütfunda bulunduğunuz ilgiye ve İngiliz tarihçisine ait görüşlerin sizde uyandırdığı polemik düşünceleri bize ulaştırmak hususundaki zahmetinize bir kere daha teşekkür ederim.

En mümtaz hislerimin ifadesine inanmanızı rica ederim bayım.”

Diyogene Dergisi’nde yayımlanmayan bu yazısından sonra Kıvılcımlı 1965 yılında yayınladığı, kendi Tarih Tezi’nin ana kitabı olan Tarih Devrim Sosyalizm kitabına Toynbee ile ilgili bir bölüm koyar. Fransa’ya yolladığı eleştiri yazısına benzemekle beraber, TARİHSEL DEVRİM ve SÖZDE DİNCİLİK başlıklı 4 kitap sayfası uzunluğundaki bu yazıda Toynbee’nin “Dincilik” yönünü de eleştirir. O bölümü de ekledik bu haftaki paylaşımımıza.

Ahmet Kale – Göksal Caner Malatya

TARİH’İN BİLİMSEL KANUNLARI ve Mr. A. TOYNBEE’NİN “ELİT”İ

(Mr. Toynbee Tarih Bilimini Altüst Ediyor)

Tarihi, geçmişte gerçekleştiği biçimiyle, aslında bulunan en canlı ilişkileri içinde, nasılsa öylece yeniden kurmak kendini dayatan çok büyük bir iştir. Onun genel ortak ruhu üzerine yalınkat bir fikir vermek için, bizim yayımlanmamış araştırma sonuçlarımız ile Mr. A. Toynbee’nin ciltler tutan çalışmalarının bazı noktalarını karşılaştırmayı tercih ediyoruz.

Mr. A. Toynbee, bir yandan «kendi yeni bilimi»nden söz ediyor (A .T. : «Ce que j’ai essayé de faire», p.12), öte yandan ise : « İnsanların işleri », « bilimsel kanunlara boyun eğmemektedir, (bilimsel kanunlara tabii değildir.)» şeklinde ahkâm çıkarıyor. «Mister» Toynbee için, her şey «Mystéres (Esrarengiz, sırlı, gizemli)»dir ve bu yüzden Tarihin bütün determinizmi tümüyle içinden çıkarılıp atılıyor. Oysa, fazla önyargılı düşünülmediği zaman, her şeyden önce insan olaylarında, Doğanın yürüyüşü ile Medeniyetlerin doğuşu arasında şaşırtıcı kertede paralel bir determinizm görmemek imkansızdır.

Medeniyetlerin zincirleme birbirini izleyişi, tıpkı géomorphogénique [yeryüzü yapısının şekillenmesi] dönemlerinde, tektonik kanunların etkisi altında yer kabuğunun géosynclinaux hareketlere uğradığı gibi gelişmiştir. En yüksek noktalarıyla kıtalar, en yüksek doruklarındaki Medeniyetlere ve okyanuslar ise, Tarihte bu Medeniyetlerin her defasında çevresini kuşatmış, her zaman çepeçevre sarmış Barbar yığınlarına[1] tamamen denk düşer. Tıpkı oldukça istikrarlı evrim dönemlerinde olduğu gibi, zaman zaman bütün dünya haritasını değiştiren devrimci kıyametler ile kesintiye uğradığı sırada da, yine her Medeniyet ile dünyanın geri kalanı arasında iç içe geçmiş, karşılıklı pek yakın bir etki ve tepki işleyişi vardır. Ve bunlar o kertede çok ve o kerte ısrarlıca kesin determine olmuş sebeplere ve sonuçlara boyun eğmektedirler ki, sonunda hep onun dramatik ahenkli gidişleri, hiç takılmadan şu meşhur «Tarihin Tekerrürü» ile karıştırmaya varılıyor!

Sonsuza savrulan tarihcil manichéismin en bulanık kaosuna baş aşağı dalmamak için, Mr.Toynbee’nin, dünya gerçekleri tarafından uzun zamandan beri bir yana atılmış, güya aktüel siyasi öğütlerini ve Tarihöncesi [Préhistoire] toplumlar üzerine çabalaya çabalaya meydana getirip ortaya döktüğü, son dönemdeki arkeolojik araştırmalar tarafından (Bak. Bay Robert Heine-Geldern’in değerli makalesi) kökten çürütülmüş bilgincil cevherlerini bir kenara bırakalım ve biz TARİH’te, deyimin gerçek anlamıyla: Medeniyetlerin Yazılı Tarihi’nde kalalım. 

Batı’nın Thucydide’inden[2] (ki Mr. A.T.’nin ilham aldığı) ve Doğu’nun İbni-Haldun’undan[3] (Mr. A.T. tarafından asla anlaşılmamış) beri bizim canlı romanımız: somut Tarih, kendisinin en devcil pratik ve teorik gerçekleşmesini yaptı. Ve özellikle XIX’uncu yüzyılın ikinci yarısından beri, üst üste yığılmış pek çok tarihcil belgeler, tarihcil bilgimizdeki bütün eksikleri, boşlukları yeterince dolduruyorlar; böylece, bizim eski metafizik varsayımlarımıza hiçbir varlık nedeni, sürü sürü sübjektif kurnazlıklarımıza hiçbir yer bırakmıyorlar.

Bugün, biz ne materyallerden, ne metottan yoksun değiliz. Tarihcil bilgimiz, yeni bir biçim kazanabilir ve kazanmalıdır; Nicelik bilimi (Engels’in “accumulation: Birikiş” bilimi) durumundan, Nitelik bilimi (Engels’in «classification: Sınıflama» bilimi) durumuna atlayış yapabilir ve yapmalıdır. Okullardan herhangi birinin klasik kitapları bile, pek kabaca tahrif edilmemiş oldukları zaman, bizim için yeterince malzemeler saklıyorlar; hiç değilse, sonuç olarak biricik olan ve aynı zamanda, 7.000 yıldan beri, o derece çok bağlanılan ve adına MEDENİYET denilen: peş peşe o muhteşem ve acımasız kalbin çarpıntılı kasılmaları tarafından, o kadar onurlandırılmış ve aşağılanmış, o kadar üst üste yığılmış ve parçalanmış Havva ve Adem’in çocuklarının alınyazısını birleştiren Evrensel Tarih’in bir sentezinin ortaya konmasına elverişlidirler.

MEDENİYETİN KÖKÜ

(De l’origine de la civilisation: Proche-Orient)

İtirazsız kabul edilen su götürmez bir gerçeklik var. Laik ve dinî mitolojilerden son arkeolojik kanıtlara kadar, bütün tarihcil kazanımlarımız, medeniyetin orijininin [aslının, kökeninin, başlangıcının] yeri ve zamanı üzerine hemen hemen aynı fikirdedirler: Yakın-Doğu.  «Kuşkusuz, İ.Ö. dördüncü binyılda Yakın-Doğu’da varolan şartlar içinde, Medeniyetin çimlenip filiz vermesi pratik olarak kaçınılmazdı.» (Robert Heine-Geldern: “Kadim Medeniyetlerin Kökü ve ilh…” , s.125)

Bu şartlar nelerdi? 

Bay R. H.-Geldern tarafından belirtilen iki eleman: “Ekilebilir graminees: Ekilebilir otlar, çimenler“ ve “sürekli değiş-tokuş: mübadele’’, Tarihöncesi insanlığının, otomatik bir biçimde, direk olarak «Tarih»e, imalı deyimle Medeniyete atlayışını açıklayamaz. Hatta bu elemanların rollerini bile daha iyi anlamak için, İnsanlık Tarihi’nin iki kutbunu: bir yandan jeofizik ortamı ve öte yandan sosyal ortamı, birbirine bağlı olarak ve bunu da soyut olarak değil, fakat aralarındaki karşılıklı ve sürekli ilişkileri içinde göz önüne getirmemiz gerekir. Medeniyetin doğabilmesi için, Doğa ve Toplum arasında, -deyim yerindeyse- karşılıklı bir «réceptivité: almaya elverişlilik» gerekecektir. Eğer kendi gelişme derecesi bakımından, bizzat kendi ilerlemesi için gerekli olan elamanları düzenleyip yoluna koyacak yetenekte bir toplum biçimi, aynı yerde ve aynı zamanda yok ise, en elverişli doğa tek başına hiçbir şey doğuramaz. Medeniyetin en göze çarpan belirgin karakteri, Toplumun iç ve düzenli bir fonksiyonu olarak Ticaretin kurumsallaşması ve bu görevin dayanağı bir tüccar sınıfın ortaya çıkması oldu. Para ve yazı, aynı ticari doğumdan dünyaya gelen iki ikiz kız kardeşten başka bir şey değildir. Bezirgânlar sınıfı ile ticaretin gerekliliği ve medeniyetin iyi bilinen bütün bu sosyal-politik üstyapısı, medeniyet öncesinde, İki büyük sosyal iş bölümünün temeli üzerinde yükseliyor.

Demek ki, ilkel toplum, medeniyet aşamasına ulaşmadan önce, bu iki büyük sosyal işbölümünden geçmek zorundaydı. Birincisi, göçebe ve yerleşik tribüler [oymaklar, boylar yahut kabileler, aşiretler] arasında bölünme: DIŞ DEĞİŞ TOKUŞLAR. İkincisi, genel olarak tarım ve endüstri, özel olarak bütün üretim dalları arasında bölünme: İÇ DEĞİŞ TOKUŞLAR. Birinci bölünme [işbölümü] sürülerin oluşumunu içine alır (Orta Barbarlık Konağı). İkinci bölünme [işbölümü] Demir’in keşfini içine alır ki, onun yardımıyla insan eli değmemiş bakire ormanları açıp yok etme olanağına (balta), tarlaları sürmeye ve ekmeye (saban), zenginlikleri, kıtaları, işgücü kölelerini fethetmeye (kılıç), ve ilh, ve ilh, ulaşılıyor. (Yukarı Barbarlık Konağı)… Ancak gerçek anlamıyla tarımın gelişmesinden sonra, (Toynbee tarafından küçümsenip aşağılanan) birbirlerini tanımayan, birbirinden ayrılmış üretmenlerin ürünlerinin değişimiyle yaşayabilen “yığın”dan, giderek farklılaşmış bir sosyal sınıf, özünde zorlayıcı bir aparey olan o güne dek görülmemiş DEVLET cihazını kurmaya ve elleri arasında tekelleştirmeye ulaşıyor!

Birinci Jalon (yol gösterici kazık): Yerküremiz üzerinde, coğrafyaya olarak tarıma en elverişli bölgeler, subtropikal büyük ırmak boylarıdır: Amerika’da Missisipi, Çin’de Sarı ve Mavi, Hindistan’da Sind ve Ganj, Yakın-Doğu’da Chattel-Arap ve Nil ırmakları. Fakat tek başına subtropikal alüvyon, yalnız Çömlekçiliği kolaylaştırır (Aşağı Barbarlık Konağı), ki bu da ancak, eğer Ateş toplum olarak keşfedilmişse olasıdır (Vahşi durumdan Barbar duruma geçiş). Bunun en inandırıcı kanıtı Kolomb öncesi Amerika’da bulunan sosyal durumdur. Yeni-dünyanın hiçbir Kızılderili kabilesi hiçbir zaman Orta Barbarlık Konağından yukarı geçemedi. Niçin? Engels’in «Ailenin, ve ilh.. Kökenleri» eserinde onu gösterdiği gibi, Amerika’da -lama hariç-, Göçebe barbarlardan birinci büyük işbölümünün bilinçsiz gerçekleştiricilerini umulmadık kertede zenginleştiren, evcilleştirilebilir türden hayvanlar yoktu. Tam tersine, Orta Asya’nın steplerinde [bozkırlarında], özellikle Hazar Denizi ve Aral Denizi arasında, Amu-Derya, Sri-Derya vadilerinde bu çeşit hayvanlardan bol bol vardı.

İkinci Jalon (yol gösterici kazık): Yerküremiz üzerinde, yalnızca Yakın-Doğu, Orta Barbarlık aşamasından yukarı aşamaya geçmek için önceden belirlenmiş gibi idi. Niçin Çin yahut Hindistan değil? Çünkü bu kara parçaları, Orta Asya’ya doğru, dünyanın en aşılamaz dağlarının ardında, neredeyse «hermétiquement clos: sımsıkıca kapalı» bulunmaktaydı. Buna karşılık, Orta Asya hemen hemen doğal olarak doğruca Yakın-Doğu’ya açılıyordu. Onun için, Pan-Babilon olmayı reddeden Bay R.H.-Geldern şunları belirtirken «Pan-Mısırcı» Sir Elliot Smith’den daha haklıdır:

«Bu ancak Uruk dönemi boyunca, yeni uyarıcı-canlılık verici unsurların tahta çıkışından dolayı olabilirdi. Demek ki, bu yüzden kesin bir sonuca götüren yola ilk girenin Mısır yahut Suriye değil, Babil olmasına ‘bir tarihcil kaza’ denebilir. Fakat iş Babil’de gerçekleşiyor ve dünyanın bütün öteki medeniyetleri, belli bir ölçüde, direk yahut dolaylı olarak, onunkinden türemiştir.» (R. H.-G: ibid, s.125).

Eklenecek tek şey şudur: bu «yeni canlılık verici, uyarıcı unsurlar» öyle şanslı ve tesadüfi «bir kaza»dan gelmiyorlar, fakat elverişlilikler ve üst üste birikmiş koşullarla aralarında birbirine bağlanmış, Tabiat’ın ve İnsan Tanrıların gözde sevgilisi olan kaçınılmaz olarak sınırları çizilmiş bu yerlerin belirlenmesi, inkâr edilemez kertede pek belli bir iktisadi-coğrafi determinizmden geliyorlar. Mazdeizmin ölümsüz Ateş’i (Petrol), Gökçül [Semavî] ilahi kudret olmadan önce, geçmişte sadece Yercil [Dünyevî] bir üretim aracından başka bir şey değildi ve Orta-Doğu’nun mitolojik ırmaklarının alüvyonlarını pişiren (Seramik) ve zekânın besleyici mallarını aydınlatan (Sürü) olarak, Yakın-Doğu’da toplumun üzerinde geliştiği üçlü maddeyi, üçlü-tabanı, bize göstermiştir:

Babil’in «proto-literer medeniyet»i, «Bir büyük tarihcil hareket veya tamı tamına, birinin diğerine zincirleme bağlandığı bütün bir hareketler serisi», «daha önceden gelmiş bütün bir dizi kültürlerin karşılıklı ilişkileri..» (R. H.-G.: İbid. s.124-125) sonucudur.

Birkaç yüzyıl içinde, Eridu’nun [Abu Sharia] avcı oymakları (Metal, İ.Ö. 4000), Uruk’un ikinci dönemine, yani Cemdet-nasr [Asurlular zamanı Kiş] dönemine geçmişti (Yerleşme ve Yazı, İ.Ö. 3900).

MEDENİYETİN EVRİMİ-GELİŞİMİ

(A L’EVOLUTİON)

Medenileşmiş hücre, artık bir defa oluştuktan sonra, içinde doğduğu alüvyonlarda boğulup gitmiyor. Hatta onun ilk izleri, kumlar altında kefenlenmiş [gömülmüş, saklanmış, görünmez hale gelmiş] olduğu zaman bile, Medeniyetin her zaman yeniden dirilen canı, -tıpkı kutsal tarihin Adem’i gibi-, dönemden döneme, yerden yere, karış karış dünyayı allak bullak edip kökten değiştirerek, birbiri ardından yenmek ve yenilmek için tehlikeli bir geziye başladı. Bu kısa aralıklı kopuk kopuk dönemlerden her biri, coğrafya bakımından belli bir sınır içinde tutulan kendine özgü bir [..m: Üç harfli bir kelime okunamadı.] durum alıyor, bu yüzden o dönemler insanlığın biricik tarihinde, ancak hayvan ve bitki türlerine benzer, her biri ötekilerden tamamen bağımsız olan bazı belli «türler» gibi görmeye varılıyor.

Kuşkusuz türlerin evrimi ile Antika Medeniyetlerin evrimi arasında inkâr edilemez bir andırış, benzerlik vardır. Onların orijiner [köklerinde var olan] kanunlarında, aynı zamanda hem birlik, hem de çeşitlilik hüküm sürer. Birlik: genel olarak hayatın, özel olarak toplumun [birliğidir]. Çeşitlilik: genel olarak türlerin, özel olarak medeniyetlerin [çeşitliliğidir].

Eğer olayların diyalektiğini ciddiye almazsak, gönüllü olarak aynı gelişmelerin sadece şu veya bu yüzüne kapılıp gideriz. Medeniyetlerin kendi «Şemaları»nın «Birliği» üzerine ya da «Çeşitliliği» üzerine tek taraflı ve söze dayanan tartışmalar, asla bitmek tükenmek bilmeyecek, asla kuruyup gitmeyecektir. Örneğin: «Bay Toynbee, tarih sahnesinde tamamen gelişmiş yirmi bir toplum veya medeniyet, onun yanında yaklaşık altı yüz elli kadar da üzerlerine veri sahibi olduğumuz oymak toplumları ayırt ediyor.» (Lewis Mumford : «Une étude de l’histoire», p.23).

«Tarihin sap şeklindeki bu şeması yerine, bizzat kendimiz ağaç şeklinde bir şema kuruyoruz, ve ilh…» (Arnold Toynbee : 1. c. p.12).

Derin bilginler arası tartışmalarda, Tarih’in «sapı» yahut «ağacı»nın keyfe bağlı olarak canımızın istediği gibi «bizzat kendimizin kuracağı» bir «şema» olmadığı, fakat «bizzat kendisinin» gelişen canlı bir gidiş olduğu ve bizim onu nasıl gerçekleşmişse tıpkı öylece sadakatle incelemek ve objektif olarak açıklamak zorunda bulunduğumuz, sistematik olarak unutuluyor. Tarihin otantik yürüyüşü, dümdüz bir hat çizmiyor, tam tersine, doruklar ve uçurumlar ile dönemcil eğriler çiziyor.

Her medeniyet bir yol gelişti mi, -tıpkı «tümevarım işleyişi» gibi- bağrında bizzat kendisine zıt bir başka medeniyet doğurtuyor. Peş peşe gelen bu iki medeniyet arasında kurulmuş maddi ve manevi ilişkiler, her şeyden önce Göçebe barbarların düzenli olarak araya girmesiyle gerçekleşmiş, bu arada, bir dizi bitmez tükenmez savaşlara yol açılmıştır.

Biri olmaksızın ötekisi var olamayan bu iki zıt Medeniyet, kısır-verimsiz bir «struggle for life» [“Yaşam mücadelesi”] içinde iki bağdaşmaz vuruşan hasım haline geliyorlar. Onların boşu boşuna boğazlaşmaları, onların «Gordion düğümü», Barbarların arkaik [eski tarz] kahramanlığından başka bir şey olmayan İskender’in hareketini[4] bekliyor. Bu barbarlar, elde kılıç, sırası gelen kendi medenileştirici rollerini yerine getirmek için Tarih’in saflarına atılıyorlar. «Çin Seddi» onların ağırlığı altında çöküyor. «Tufan» başlıyor. Eski medeniyetin muhteşem dorukları yıkılıyor. Uçurum açılıyor.. Fakat sonsuza kadar değil…

Bu dramatik son, bütün Antika Medeniyetlerin ortak alınyazısı; biz ona, çok yalın bir şekilde: modern Sosyal Devrim’lerin tersine TARİHCİL DEVRİM adını veriyoruz. Her çelişkide olduğu gibi iki terim kendi arasında her zaman pek yakın bir ilişkiyi kapsar; bu iki türden DEVRİMLERİN adlandırma karşıtlığı da, bizim gözümüzde, onların çok sıkı tarihcil iç ve karşılıklı bağımlılıklarını ve sosyal orijinlerinin ortaklıklarını maskelememelidir. Yoksa TARİHCİL Devrim, eğer deyim yerindeyse, “Ersatz”dır [bu deyim başka bir malın yerini alabilen mal için kullanılır]; SOSYAL Devrimin yerine aynı rolü oynayan bir başkasını koymaktan, yerine bir benzerini geçirmekten, onu bir benzeriyle yenilemekten başka bir şey değildir.

Bizzat DEVRİM, kendi tanımlaması ile, «EVET»ini içeren bir «HAYIR»dır. Ne TARİHCİL devrim, ne SOSYAL devrim mutlak son değildirler. Onlar birtakım başlangıçların başlangıçlarıdırlar. Her devrim, hangisi olursa olsun, bir insan probleminin sadece hoyratça bir çözümüdür. Sosyal Devrimde, bir sınıf, o güne dek egemen iken, yerini bir başka sınıfa bırakmak üzere ortadan yok oluyor. Tarihcil devrimde bu defa -eğer deyim yerindeyse- bir «ırk»[5] o güne dek egemen iken, eski medeniyete yabancı, bir başka ırk tarafından yeri doldurulmak üzere ortadan kayboluyor.

İki devrim olayında, kanlı alt üstlüğün belirleyici gücü, kaynağını her zaman medeni toplumun iç çelişkilerinden alır. İkisi arasında var olan tek fark şurada bulunur: Sosyal Devrimde çelişkilerin düğümü iç güçler tarafından çözülür, hâlbuki Tarihcil Devrimlerde keskin kılıç dışarıdan getirilmek zorundadır. Sosyal devrimler, Modern Çağa özgüdürler. Çünkü modern toplum, can alıcı çatışma ve anlaşmazlıklarını çözmek için, reel ve yeterli güçleri bizzat kendi organları içinde-ana karnında, bulabilmektedir. Fakat Tarihöncesi ve Modern Çağ arasında, ister istemez, İnsanlık ileri sıçrayışlarını başka bir biçimde, tükenmiş medeniyete sosyal olarak yabancı güçler tarafından gerçekleştirilmiş, şaşırtıcı TARİHCİL Devrimlerle yapmak zorundaydı.

Tarihcil Devrimlerin Derin Sebepleri Nelerdir?

Büyük medeniyetler arasında aracı olan, en üstün derecede barbar tüccarlar tarafından uydurulmuş, Tek-tanrılı dinler, bu evcilleştirilebilir hayvan çobanlarının ürünleri ve terbiye edilemez ruhların papazları, Tarihcil katasroflarda, asi medenilerin taşkınlıklarını cezalandıran, bir İlahi Fataliteden [ilahi alınyazısından: kaderden, uğursuzluktan] başka bir şey görmüyorlardı. Sosyolojinin dahi müjdecisi İbn-i Haldun, kendi değerli bilginler topluluğu tarafından dizginlenmiş doğulu tarihçilerle, «Devlet»lerin «doğal hayatı»nda kesintisiz tekrarlanmış medeniyetlerin ölüm sebebini veriyordu.

Bay A. Toynbee’nin söylediğine inanılırsa, tarih sahnesi yalnızca bir oyun masasıdır, onun üzerinde: «başlangıçta, elit, toplumun tüccar bölüğü, yığınları, zorla değil ama onların serbest rızalarıyla, peşinden sürükleme yeteneği gösterdi.» Bu Rousseau’cu «Sosyal Anlaşma» idili gerçek mi? Ve gerçekse niçin? Sanki burada, tesadüfen veya şans eseri «elit» kazanıyor. E, daha sonra: «Bir an geliyor, artık yığın elitin eğilimini takip etmez oluyor.»

Bu beklenmedik, umulmayan dik kafalılık nerden geliyor? Bilinmez. Her zaman tesadüfen veya bu anlaşılmaz dik kafalılığın mantık sonucu: «Yaratıcı azınlık zorlamaya-baskıya başvurmaya mecbur kalmış», «Toplum, biri egemen ve öteki ezilen, düşman sınıflara bölünmüş bulunuyor.» Yani, «zora başvurma», toplumun sınıflara bölünmesi ve yığınların direnişini doğuran egemen sınıfın son derecede azgın sömürüsünden dolayı değil, fakat saygıdeğer Bay Toynbee’ye göre tam tersi: Durgun yığınların belli sebebe dayanmaksızın ve düşüncesizce direnişi, «yaratıcı azınlık»ın «zora başvurmasını» haklı kılıyor ve «toplumun sınıflara bölünmesini» gerektiriyor! O halde: «Medeniyetin bağrında mukadder bir kıyamet -Breakdown- meydana geliyor ve ondan beri, artık kendisine meydan okumalara karşılık verme yeteneği olmayan medeniyet çaresi bulunmayan bir çöküş içine giriyor.» (Jeaques Madaule: «Une Interprétation Biologique et Mystique de l’Histoire»: «Tarih’in Biyolojik ve Mistik bir Yorumu», D. 13, s. 48).

Şeyleri «mukadder bir şekilde» tersine çevirip baş aşağı koyan bu görüş, düzinelerce ciltlerden derleme kıtıkla tıka basa doldurulmuş yüzyılımızın entellektüel sürmenajında, sırf tesadüfî bir izah değil, aynı zamanda dünyanın en emperyalist misyonerizmine kapılanmış bir dönek ve en spirtüalist emperyalizmin bir ex-süjesi tarafından, bilime karşı yapılan kinci bir «meydan okuma» değil midir?

Her şeyden önce, Mr. Toynbee’nin göze batan en aşikâr hatasının, iki çeşit insan devrimini birbirine karıştırma temeli üzerine oturduğunu apaçık görüyoruz. Tarihcil devrim ile Sosyal devrim arasındaki hiçbir farkı gizlemiyor. Buna karşılık, doğaüstü efsanelerin alacakaranlık bulutlarında Antika çağ ile Modern devirleri tamamen birbirine karıştırıyor. Bu yüzden, bize, başında saygıdeğer Papa Hazretlerinin ve Mr. Arnold Toynbee’nin ulu muammalarının ışığının bulunduğu, mükemmel bir din devri getireceğini söylediği Orta-Çağın yeniden bir dirilişini bekliyor. Bizi, kendi para-tarih mucizeleriyle bulutlara yükselterek, Antika çağın doğaüstü tekerrür delillerinin tehdidi altında Toynbeeci sihirli gerçek inanca hidayete çağıracak. (İşe bakın, kaprisli bir tesadüf ile isminin Türkçe anlamı şudur: TOY = Yeniyetme, NEBİ=Peygamber!)

Hâlbuki bir tek evrensel medeniyet altında kesin olarak birleşmiş gezegenimizde, medenileşmiş dünyamızı bir vuruşta istila edecek ve meşhur «Breakdown»u [Kıyamet-Tufan] yerine getirecek yetenekte bir «Dış Proletarya» (Barbarlar) «yığını» bulmak mümkün değildir. «İç Proletarya»ya gelince, o, yoksul durumuna rağmen, son derece duru bir bilinç ile kendi elleriyle kurduğu medeniyete yabancı ve düşman bir barbar yığını değildir.

Avrupa’nın Orta-Çağından beri, -Tarihte Medeniyetler kadar çok Orta Çağlar vardır-, «Breakdown»lar [«Tufan-Kıyamet»ler], artık mümkün değildir. Çünkü sanayi devrimi ve sınıflar ilişkisi ve bilincinin aydınlatılması sayesinde, sosyal devrim, sadece mümkün olmakla kalmadı, aynı zamanda kaçınılmaz bir gereklilik oldu. Diğer yandan, gerçek tarih bize, «zorlama»nın, duruma göre, somut bir medeniyetin bazen boğazlayıcısı [cellâdı], bazen doğurucusu [ebesi] olarak ortaya çıktığını gösteriyor. Oldukça uzak olan Zagros ve Babil Barbarları arasındaki, Hixos ve Mısır Barbarları arasındaki ilişkiler üzerine tartışmaları bir yana bırakalım. Onların «nostrum denizi»nden, bizim denizimiz Akdeniz’e doğru, rol sıralarına göre, peş peşe tarih üzerine çullanmış, medeniyetimize en yakın-akraba olan, bize en yakın «elitler»i: Grekleri, Romalıları, Müslüman Arapları ele alalım. Birbiri ardından gelen bu medeniyetlerin doğuşları ve önceki kuşakları esnasında, onların «elitleri», bu son derece kahraman yüksek barbarlar, kesici İngres kemanlarını, zorlu-kılıçlarını oldukça kabaca-hoyratça çalmadılar mı?

Kuşkusuz, onların ilkel ve soylu-yüce barbar atılımlarında, içeride ve dışarıda yenilmiş olanlara, ister istemez, anlayışlarını belli bir ölçüde zorla benimsetmeleri, vardır. Fakat hangi güven ve hangi mekanizma ile verili bir toplumda, «bezirgân azınlık» geride kalan çoğunluğa zorla tahakküm edebilir?.. «Kapasite (Yetenek) ile» diyor Mr. Toynbee. E öyleyse, ufak ufak buharlaşan, gözden kaybolan «elit»in bu başlıca kapasitesi nerden geliyor? Burada bir defa daha, acaba mutlak surette sırf bireycil, her derde deva bir sübjektif psikoloji panaşı [limonata ve bira karışımı içki] ile yetinebilir miyiz?

Biz usulüne uygun olarak, tarihte medeniyetlerin doğuşunu hem oldukça somut, hem de genelleştirerek iki çeşide ayırıyoruz:

1- Antik SİTE içinde SPONTANE [KENDİLİĞİNDEN] veya “İNDUCTİON-TÜMEVARIM İLE“ doğan medeniyet;

2- Bir barbar akını üzerine SECONDAİRE [İKİNCİL] yahut «KUVVET-ZOR İLE» gelişmiş medeniyet.

Birinci durumda, bir bezirgân sınıf tarafından parçalanan ve şeytanca oynanan küçük üretim anarşisinin kışkırttığı mübadele ilişkileri, bir sınıfın egemenliğini hazırlayıp gerekli kılıyor, haklı gösteriyor ve güvence altına alıyordu. Hemen hemen kimsenin haberi olmadan, herkesten gizli olup biten olayları dayatarak ve yavaş yavaş Devlet’in bu müthiş [çok büyük-korkunç-dehşet saçan] politik apareyinin yaratılmasında payına düşeni vererek «elitler»in ekonomik-sosyal durumlarını sağlamlaştırıyordu. Bu Devlet apreyi ki, ancak çoğunluk «yığının» çıkarlarını savunmak için, içinde hiçbir spesifik [kendi türünde, çok özel, kendine özgü özellikler taşıyan] teşkilatın bulunmadığı bir toplumda yenilik yapabilirdi… Burada, «zorlama [dayatma-baskı]» (Devlet) kaçınılmaz, önüne geçilemez ekonomik, sosyal ve politik gerekliliklerin altında gizlenmiştir.

İkinci durumda, zorlama-dayatma, Barbarların iki yüzü keskin kılıcı, olayların görünen yüzünde yerini alıyor. Fakat ekonomik ve sosyal kaçınılmaz gereklilikler, şeylerin tarihcil ruhunu daha az oluşturmuyorlar. Ancak, bu şartlar, özellikle ekonomik şartlar, görünür dayatmanın-zorlamanın altında pekiyi gizlenmiş bulunurlar. Bu görünüş altında, aynı bezirgân dürtüleri son derecede yumurtlayıcı bir rol oynuyor. Hiç değilse eşantiyon olarak, pek yayılmış tarihcil bir tavrı, Babil ve Mısır arasındaki Barbar Semitlerin, Uzak-Doğu ve Yakın-Doğu arasındaki Türk-Moğol’ların etki ve tepkilerini hatırlayalım.

Adem’den İbrahim’e kadar Yakın-Doğu’lu dinlerin kutsal ve ortak tarihi -Musa’ların, İsa’ların, Muhammed’lerin bilinen gerçek kaynakları- Göçebe Semitlerin ve onların kervan-toplumlarının, Antika çağın tarihcil ticaret yolları üzerinde, hücreleri bölüne bölüne hızla çoğalan Yakın-Doğulu medeniyetlerin iki kutbunu (gösterici ve sürükleyici): Mezopotamya ve Mısır’ı birbirine bağlayan sürekli savaş başarılarının bir hikâyesidir. Cengiz ve Timurleng, Uzak ve Yakın-Doğu’nun eski önemli medeniyetleri üzerine acımasızca atıldıkları zaman, acımasız kararlarının değişmez harekete geçirici sebebi, sadece Moğol tüccarlara karşı medeni yöneticilerin hainlikleri üzerine dayanıyordu. Onların istila yolları, kusursuz olarak adım adım aynı yönü, şu İpek Yolu’nu: Zagarosların, Hiksosların, Asurluların, Hititlerin, Sartların, Perslerin ve ilh, ve ilh, en azından 6 [altı] bin yıldan beri aralıksız Doğu’dan Batı’ya ve Batı’dan Doğu’ya, üzerinde vızır vızır gidip geldiği, Yakın-Doğulu kervanların geleneksel büyük yolunu izliyordu. Timur, Smyrne’e hücum hazırlarken, Fransız kralına: «Dünya ancak Bezirgânlar sayesinde müreffeh ve medenidir (abadandır)» diye yazıyordu.

Bu olaylar ve binlerce daha başka örnekler, sosyo-ekonomik şartlar (Antika çağ için bezirgânlar) imdatlarına yetişmediği zaman, ne Mr. Toynbee’nin «kanı»sının, ne «elit»in zora başvurmasının, herhangi bir azınlığa hiçbir «kapasite» veremediğini tartışmasız bir biçimde belgeliyor.

Bununla birlikte, Mr. Toynbee için bir başka bilinmezlik yahut «muamma»: tarihin hangi ironisi ile aynı «elit», daha önce o kadar «yetenekli» iken, bir gün hangi talihsiz aksiliklerle «çaresi olmayan bir çöküş içine giriyor» ve «yeteneksiz» hale geliyor ve hatta ilk çağlarının uyuşukluğu içindeki «yığın» önünde suçlu hale dönüşüyor?

Mr.Toynbee, «Bencillik, budalalık veya metanet eksikliği ile» diyor (Cilt VI). Bir kere daha, soyut kişicil psikolojicik, tarih’in büyük kanunlarının yerine konuyor… boşu boşuna. Çünkü aynı adamlar veya onların yakın kuşakları, nasıl onmayacak kertede «egoist-bencil» iken başkalarını düşünen insanlar haline gelebildiler, lanetlenmiş bozguncu iken kendilerini «yaratıcı» insanlara dönüştürebildiler.. hiç nedensiz, ne objektif bir sebep, ne bir motif olmadan?

Mr. Toynbee’nin bizzat kendisi çöküşün sebebini budalalığa mal etmemeliydi. Çünkü o, tarihte, Grek bilgeleri tarafından bir imparatorluk birliğinin gerekliliği üzerine yapılmış, asla işitilmedik, dâhiyane öğütleri gibi, birçok olağanüstü akıllılık örneklerini sayıp döküyor. Bu örnekler, tarihin yürüyüşünde en namuslu bilinçli dâhileri kırıp döken ezici bir şeyler var olduğunu gösteriyor. Bu bir şeyler pençeleriyle doğal olarak kişilerin ruhlarını da biçimlendiriyorlar, fakat bu pençeleri bir uydurma-psikolojik laf ebeliği ile açıklayamayız.

Antika Medeniyetin «elit»i, tıpkı gösterdiğimiz gibi, «yürüyücü»den çok «yürütücü bezirgân» idi. O, malları fakat bizzat kendisinin üretmediği malları satmak için insan kervanının önünde yürüyordu. Bu durumda, kelimenin maddi anlamıyla «yaratıcı» değildi. Antika medeniyetlerin gerçek yaratışı, onların üretimi, esas olarak toprak üzerine dayanıyordu. Tarihöncesinin antik sitesinde, toprak, eşit yurttaşlar arasında, hakkaniyetle, eşit olarak bölünmüştü. Antika medeniyetin «Zwillingbruder» («İkiz-kardeş»)i -Bezirgân sermaye ve Tefeci sermaye- ancak bu hür ve eşit küçük üretmenleri borçlandırarak ve iflas ettirerek gelişebilirdi. Gidiş, henüz Yukarı Barbarlıkta başlamıştı, Medeniyet boyunca şeytani bir hal ve hız aldı.

İlkel para sermayesinin-kapitalinin gitgide büyüyerek birikimi sonsuza dek onun likit biçimi altında devam etmiyor. Toprak, geçmiş zamanın saf tarım toplumunun maddesini ve ruhunu seviyor, ısrarla kendisi üzerine insanları ve parayı ve şerefi çekiyor. Bu arada topraksız eski bezirgân ve tefeci, -tıpkı Romalı ve Osmanlı plepleri gibi- önce toprak sahibi, daha sonra büyük toprak ve mülk sahibi haline geliyor. Kendi politik-sosyal iktidarı ile birlikte, iflas etmiş küçük üreticilerin sınırsız ve amansızca mülklerini ellerinden alarak toprak sınırlarını genişletiyor. «Gırtlağına kadar» borçlanmış olanlar, borçlarını ödemek için, kendilerinde satacak canlı bedenlerinden başka şey bulamıyorlar, dürüstlüklerinin zoruyla kesip biçmeye ve tepe tepe kullanmaya elverişli köleler haline geliyorlardı.

«Elit»in refahı, «tırnağına dek» ve beynine dek silahsızlandırılmış «yığın»ın sürekli yoksulluğu ile ters orantılı olarak artıyor. Yoksullar ile onların zengin efendileri arasındaki gerilim, Site’ler arasında her zaman tüten düşmanlığı alevlendiriyor. Üretim ilişkileri ve mülkiyet ilişkileri arasındaki çatışma, özel mülkiyet için ve özel mülkiyete karşı amansız mücadeleler, bir dizi iç ve dış savaşlar doğurarak, bütün kişicil ve sosyal ve Siteler arası durumları zehirliyor. Toplumda ve bilinçlerde, bir «kör dövüşü» şiddetlenip çığırından çıkıyor. Para, Tapınaklarda, antika çağın «uyduruk kutsallıklar»ı içinde üst üste yığılırken, «fetişleştirilmiş: putlaştırılmış» ve tanrılaştırılmış, (İlahileştirilmiş kadim herşey gibi), bütün erdemlerin lanetli ve kutsal sembolü haline geliyordu. Sermaye, her zaman daha dolaysız (yani likit olarak) geri dönerken ve toprağa geri dönmeksizin, Toprak ve Gökyüzü ve bütünüyle derebeyileşmiş toplumun canlı zenginliklerini taşlaştırıyor.

İşte böylece, Toprak; yeryüzünün en unutulmuş meselesi, Kadim Medeniyetlerinin bütün ululuklarının ve çöküşlerinin birinci temel problemi haline geldi.

İlkel komün insanının yüksek kaliteleri üzerine

Çökmekte olan böyle bir medeniyetin ölümü, doğal bir ölüm olamıyor fakat hemen hemen her zaman kaza eseri bir ölüm oluyordu. «Kaza», gene her zaman umut kırıcı bir tekdüzelikle çevre barbarlardan geliyor, onlar, iyice hak edilmiş olan vuruşu: Le coup de grâce [Öldürücü darbeyi] var gücüyle vuruyorlar.

Niçin? Çünkü her şeyden önce, Antika Toplum, bir geniş yeniden üretim biçimine sahip değildi, sanki bu geniş yeniden üretim biçimi, bütün evreleri içinde Modern Medeniyet içinmiş gibidir. O [Antika Toplumun basit-dar yeniden üretimi], çarçabuk, dış ve iç sarsıntılarla parçalanmış, dayanıksız bir üstyapı ile durgun ve hatta gerileyen bir ekonomi sunuyordu. Yetersiz bir maddi temel üzerine dayanan ve elle tutulur ileri bir senteze götüremeyen, belli belirsiz, köksüz ve korkudan titreyen bir üstyapının iç karartıcı labirentlerinde yolunu şaşırmış olan sınıflar savaşı, «fatalman: kaçınılmaz olarak» kısır ve bitkin, boğulmuş, hüzünlü bir hale geliyordu. Pratik ve ideolojik yürüyüşler, en dâhiyane emeller gibi en kahramanca girişimler, yığınlar için ne bilinçli ve sonuçlu bir hareket, ne duru ve yararlı bir ideal, Sosyal temellerin yokluğu yüzünden, rönesansta ve devrimci tierseta için veya çağdaş proletarya için mümkün olduğu şekilde sonuçlarına ulaşamıyorlardı.

Bu çökkün toplumun varlıkları çerçevesinde kendi otokton [yerli] güçleri tarafından hiçbir şey çözümlenemiyordu. Kimse, yerleşmiş bir bunalımı ve eli kulağında bir sosyal katasrofu, çaresiz alınyazısı saymaktan başka bir şey; ne yapabiliyor, ne isteyebiliyor, ne görebiliyor, hatta tasavvur bile edemiyordu. İşleri likide etmek [tasfiye etmek, yoluna koymak, çözümlemek] için, -çünkü insanlığın yürüyüşü, her çıkmazda ve doğal olarak kendi tarzında, her zaman bir likidasyon dayatıyor,-yeryüzünde ancak bir tek güç vardı: medeniyete yabancı ve dış güç olarak… çoğunluktaki barbar insanlık.

Gerçekte, barbarlar, özellikle göçebeler, bu likidasyon görevi için, hemen hemen belirlenip adanmış bir topluluk oluşturuyorlardı. Onlar medeniyetin eşiğine gelmişler ve hatta bazı noktalarda bu eşiği yapay olarak atlamışlardı. Aynı eşiği kesin olarak atlamak için, medeniyet cephesinden sadece bir işaret bekliyorlardı. Ve medeniyet kendi yanından bu zayıflığının işaretini, yabancı barbarları paralı askerler olarak ödünç alışıyla, çoktan vermişti; egemen sınıfın, (Mr.Toynbee’nin «elit»i) ne kendi adamlarına karşı, ne bizzat kendi kendine karşı artık hiçbir güveni kalmamıştı. Böylece, olayların gidişiyle, barbar: hatta medeniyete boyun eğdiği ve köle olduğu zaman bile, onun hayatı üzerinde, önce askeri daha sonra sosyal-politika bakımından, gitgide artan tehlikeli bir nüfuza-etkiye, kısaca önceki medeniyetin hayatı üzerinde sözünü dinletme gücüne, bilmeksizin sahip oldu.

Hiç şüphesiz, gerçekte barbar salt hoyrat bir güç değildir. O son derece enerjik kusursuz bir savaşçı idi. O demirden ve kandan destanının, taşkın kahramanlık çağını yaşıyordu. O katıksız fedakârlığa ve temiz şan ve şerefe âşık-tutkun, doğuştan-idealist idi. Ve aynı zamanda, o medeniyetin başlıca problemlerinin çözümüne son derece hayran olunacak kertede yanıtlar getiren başlıca iki eşsiz kaliteye-üstün karaktere sahipti: O; 1-Sınıfsız, 2-Toprak üzerinde özel-kişi mülkiyeti bilmeyen bir topluluktan[6] geliyordu.

SINIFSIZ demek onun toplumu içinde: Eşitsizliğin olmadığı, Korkunun olmadığı, Yalanın olmadığı, Haksızlığın olmadığı, Baskının olmadığı.. Bir Kandaş Komün toplumu demektir.

MÜLKİYETSİZ demek: Bütün zenginlikleri yalnız kendisi için sahiplenmeyi ve fethedilmiş toprakları kendi elleri arasında tekelleştirmeyi henüz bilmiyor demektir. Bütün toprağı ve zenginlikleri, son ganimet parçasına dek, gönüllü olarak, kendi adamları arasında ve hatta kendisine katılan fethedilmişleri arasında, hiçbir art niyet taşımadan, hayranlık uyandırıcı bir hak güderlik-dürüstlük-adalet ile dağıtıyor. İşte, safahat ve asalaklıkla soysuzlaşmış, hayâsızca veya sinsice mal mülk yığmış doymak bilmeyen açgözlü medeni efendiler üzerinde barbarların maddi ve manevi eşsiz üstünlükleri… İlkel Komun insanlarının yüksek kalitesi üzerinde, bütün eski tarihçiler ve objektif modern etnograflar şaşılacak derecede bir mahcubiyet ile hemfikirdirler.

İşte bu insanlar can çekişen medeniyet üzerine atılıyorlar. Medeniyeti paramparça ediyorlar (Mr. Toynbee’nin Breakdown’u). Onun tozunu savuruyorlar. Her yerde ve herkes için hükmünü yürüten bu kanun, hâlâ hem de daha çok medenileşmiş milletlerde bile ağır basan savaş kanunudur, ne istiyorsunuz? Böylece, çağdaşları tarafından inanıldığı gibi «örneği olmayan» değil, tasvir edilemez bir kaos önünde kalınır. Bu, genel olarak medeniyetin asla kesin sonunu getirmeyen, tam tersine… İslamiyet’in «Kıyamet»lerinden (Dünyanın son altüstlüğü) sadece biridir. Toplumun toptan bir geri çekilmesidir bu. Homo sapiens tarafından bir başka bölgede daha dev bir başka adım atmak için, dünyanın sırası gelmiş yerinde, geriye doğru atılmış dev bir adımdır…

Kıyamet, -Breakdown-, katasrof, bize barbar madalyonunun yalnızca olumsuz yüzünü, bütün klasik sübjektivist tarihçileri şaşkına çeviren dehşet verici-korkunç çehresini gösteriyor. Biz onun öteki yüzünü çevirelim: Barbar, şunu bir daha tekrar edelim, aşkın-sevginin manevî anlamında hemen ateş alabilir-kolay tutuşur ve büyük ölçüde patlayıcı bir idealisttir. O, birey-kişinin (Çıkar) korunmasının, komün-topluluğun (Aşk) korunmasını yüz kademe geriden izlediği bir toplumdan geliyor. Gücün aşkı (aşağılık, bayağı, değersiz olan zayıflıklardan, gevşekliklerden iğrenme-tiksinme-nefret), Sadeliğin- basitliğin-saflığın aşkı (Gordion düğümlerini çabuk ve kararlı bir biçimde kesip atmak), Dünyevî aşk (ömrün, yaşın, çağın, zamanın, devirin çarpıcı, içe işleyen, şaşırtıcı idilleri), Semavî aşk (ilk gelen dinlerden herhangi birine hemencecik inanıp.. Yığın olarak katılma), Hayat aşkı (hepsi için kendinden geçmiş, meraklı ve hayranlık içinde coşkun atılış), Ölüm için aşk (Hiç için şehitlik), Eğer denilebilirse, kısaca aşk için aşk. Açgözlülük ve fedakârlık, fanatizm ve tolerans gibi barbardaki bu çeşit benzer bütün psiko-moral [ruhcul-manevi] çelişkiler; gerçek olmayanların hesaba alınması ile bilinçaltına atılmış, yapay kusurlar (bireycil dürtüler) değil, fakat tam tersine; tıpkı orijinal yaratılışların enerji kaynağı gibi doğum durumunda ona bırakılmış yaratılıştan gelen erdemler (toplumcul içgüdülerdir).

Barbar, insanlığın çocukluk ve kahramanlık çağının gönül yüceliğini kendinde taşır. O, kolayca inanır ve en boş inançları için gene daha da kolayca ölür. Topraklar üzerinde bir o yana, bir bu yana gider gelir, başıboş dolaşır; kendisi için değil, fakat mutlak tanrı, sonsuz adalet adına ve en üstün derecede yüceleştirilmiş iyimser bir altrüizm [başkalarını düşünen özgecilik] için. O, Türklerin «Alp»ı ya da «ilb»i, Arapların “Gâzi”si, Batının “Şövalye”si.. Gülünçlüğe katlanmayan ölümsüz Don Kişot‘dur. Savaşını kazandığı zaman, genelde alışıldığı gibi tanrı olmak için şişinmez, kasılmaz. Fakat bütün kutsallar, ermişler önünde sofuca saygı ve sevgiyle eğilir. Eski sömürücüler tarafından değeri düşürülen toprakları ve Aksak Timur’un, Yıldırım Bayezid’in Timurtaş Paşası’nın hazineleri önünde dediği gibi, «boşuna» biriktirilmiş, onu büyük hayrete düşüren değerleri yeniden paylaştırıyor. Bizzat kendisi kaçınılmaz bir derebeyi haline gelmeden önce, eski medeniyetin çalışmayı sevmeyen tembel asalak derebeyleri tarafından tıkanmış, kendi çağının ticaret yollarını açıyor. Görünüşte kendisinin yıkıcı aygıtlarını ve şimşekler çaktıran askeri güçlerini ilerletmek için, gerçekte anonim bezirgânların sonsuz kervanları için krallara yaraşır-eşsiz yeni yollar inşa ediyor. Bunlar cehennemcil-korkunç problemler için umulmadık bir yalınlıkta çözümler ve Tarihcil çıkmaz için bir çare, bir çıkış yoludurlar. Yeni devir başlıyor.

Dinler ve tarihçilerin çoğunluğu tarafından mistifiye edilen, TARİHCİL DEVRİMLER’in somut ve unutulmaz görünüşü kısaca böyledir. Mr. A. Toynbee, bu sansasyonel [heyecan verici, hayret uyandıran] olayları görememezlik edemeyecekti. Fakat önce o, sadece onun olumsuz yanlarına ve pek hüzün verici karamsarlıklarına bakıyor; fakat orada durmuyor, Tarihcil Devrimin bu olumsuz yanlarını alarak, bunları genelleştiriyor. Daha sonra; bir toplumun katasrofik kaosu, belki uzun, fakat esas itibariyle yalnız tarihin spesifik [kendine has olayları ve kendine özgü karakteriyle farklı türden, özel] bir dönemi için gerçek ve mümkün iken ve [Mr. Toynbee] ne Tarihöncesinde, ne Modern çağda, asla yetkisi dışına çıkamaz iken, haddini aşarak insanla ilgili sonsuz tarihin bütünü için ve daha da ileri giderek modern çağ için de bu olumsuzlukları genelleştiriyor.

Bizim modern çağımızın, XIV. Yüzyıldan beri, milletler ve dünya çapında en kanlı vahşi savaşlara rağmen, artık bir daha Breakdown (Tarihsel Devrim)e ihtiyacı yoktur. Bunun nedeni basittir. XIV. Yüzyıldan beri, hepimizin olan toplumumuz, medenileşmiş olan ve olmayan insanların sayılamayacak kadar çok deneyimleri ile hazırlanmış bir platform üzerinde kuluçkaya yattı ve beş kıta insanlığının aktif yahut pasif katkıları sayesinde, Avrupa’da, kusursuz çiçeklenip açılışını buldu; böylece gitgide genişleyen bir yeniden üretim temelinde modern üretim biçimini gerçekleştirebildi. Bunun sonucu olarak, sınıfların ilişkileri, insan ilişkilerinin cisimleşmesi, modern şeyler ve düşünceler, gitgide daha basit ve açık ve anlaşılması daha mümkün hale geldi.

Toplumun sağlam ve yaşanabilir geçerli temellerine oranla görece bilinç sahibi olmaları, en anarşik [paramparça olup karmakarışık dağılmış] toplumcul pazılların [resim parçalarının] sentezleştirilmesine izin verdi.

Böylece, insanlığın çoğunluğu, «yığın» alınyazısının ve şeylerin az çok bilincine vardığından beri, inanılmayacak şekilde doğaüstü uğursuz bir fatalite altında, ruhunda ve bedeninde ölünceye kadar boyun eğeceğine, bütün Gordion düğümlerine kendi medenileşmesine has özellikleriyle inandırıcı bir çözüm istedi ve arayabildi ve bulabildi. 1748’de, 1789’da, 1848’de ve ilh. patlamalar yaptı ve yine günden güne bir yüzyıldan beri eskimiş, zamanı geçmiş bir toplum biçiminin kabuklarını patlattı. Son medeniyetimizi bütünüyle paramparça etmek yerine, İnsanlık çoğunluğunun gerisinde gözlere kül serpen gösterişli «meydan okumalar» yapmak yerine; Modern toplumumuzun ilerlemiş güçleri daha alçakgönüllüce, gösterişe kaçmadan ve daha gerçeklere uygun bir şekilde, kendi «meydan okumalarını» yapıyorlar. Yalnız tembel-asalak ve yararsız-gereksiz aynı zamanda katlanılamaz hale gelmiş bir «azınlığa» karşı değil; donmuş ve boğucu ilişkilere karşı, abuk sabuk yahut saçma sapan fikirlere karşı da; kendi politik partileri ile duru planlarını ve elle tutulur somut programlarını belirtiyorlar; Mr.Toynbee’ler tarafından son derece küçümsenmelerine ve tepkilerine rağmen «yığın», gerekli ve kaçınılmaz değişiklikleri yaparak, payına düşeni yerine getirmesiyle, çöken «elitler»i arızaya uğratıyorlar ; duyulmadık bilinçli yahut bilinçsiz fatalistlere «Breakdowncu» zevkleri vermemek için SOSYAL DEVRİMİ gerçekleştiriyorlar.

TARİHCİL DEVRİMLER çağı yaklaşık 5000 yıl sürdü. Dileyelim ki, SOSYAL DEVRİMLER çağı da 500 yıldan fazla sürmesin ve yarım bilinçlilik devri yerini modern insana yaraşır, daha onurlu ve bilincinin tam olduğu bir çağa bıraksın.

Dr. Hikmet KIVILCIMLI

TARİHSEL DEVRİM VE SÖZDE DİNCİLİK

Mister Toynbee’ye gelelim. Gobineau, içine gömüldüğü derebeylik kalıntısı Donkişotluk şatosunun kalın duvarları arasından, 1877 yılı yayınlanan Morgan’ın “Ancient Society, or Researches in the Lines of Human Progress from Savagery through Barbarism to Civilization” (Kadim Toplum) eserini belki görememiştir, diyelim. (Engels’in “L’Origine etc.” eseri de Gobineau öldükten 2 yıl sonra çıktı). Bay Toynbee içimizde yaşıyor, 20. yüzyılda: Tarihöncesi bilimi, “Mısır’daki sağır Sultan’a bile varlığını işittirmiştir. Türkiye’de bile Toynbee: “Dünyanın en tanınmış Tarihçisi”, diye alkışlanan bir “bilgin”dir. Kendisi Tarihsel Devrimlere “Breakdown: Alaşağı ediliş” adını koymuştur. Ayrıca: “Hem yeni çıkmış, hem köhne olan modern Batı tasavvuru [düşünce tarzı], Çin’e veya Hint’e hiç yer vermez; hatta Rusya’ya yahut Amerika’ya bile şöyle böyle yer verir” diyerek, İngiliz vatandaşlığına küsmüş, “İnteligent-service” (İngiliz casusluğu) kanalından Amerikan Uyrukluğuna geçmiş bir profesördür.

Milyonlarca nüsha basılan onlarca iri ciltlik yazılarında: “Mascience nouvelle: Benim yeni bilimim” dediği buluşlarına şöyle başlar:

“Tarihle tüm Sosyal bilimleri, insancıl işlerin biricik anlaşılışı içinde eritmeye muhtacız. “(Arnold Toynbee, Bir Tarih Etüdü)

“Benim ‘Bir Tarih Etüdü için ilk notlarımı hazırlamaya başladığımdan beri 27 yıldan fazla geçti. Ve ben şu olayın bilincine vardım ki, o yıllar zarfında görüşüm kılığını değiştirmiştir. Ben ilerledikçe, din bir yol daha benim Evren tablomun merkezini tutmaya gelmiştir.” (A. Toynbee, age.)

Ruh hekimi, karşısındaki kişide ilkin bulunmayan sofuluk duygularının yaşlandıkça artmasına “kılık değiştirmek” değil “Mistik hezeyan” teşhisini koyar. Fakat Bay Toynbee ruh hastası değil, Müslümanca deyimi ile birden “Hidâyete ermiş”tir. Ve dinlerden din beğenmeye bulaşır [soyunur], der ki:

“Bununla birlikte ben, yetiştirilmiş bulunduğum dinsel görüşlere dönmüş değilim. YAHUDİ (Judaik) dinlerinden (Musa, İsa, Muhammed dinleri. Yakındoğu dinleri demek istiyor) farklı olarak Hint dinleri tekelci değildir. Varlığın esrarına başka ulaşma yolları bulunabileceğini kabul ederler… İşte kitabımın son dört cildi bu açıdan bakılarak kaleme alınmıştır.” (A. Toynbee, age, s. 14)

O “Başka bakımlar” sırasına Tarihsel Maddecilik de girer sanmayın. Tarih bilimi, Firavunlar çağının “okkültizm’i, [gizliciliği], tarikat şeyhlerinin “istihareye yatma”sı gibi bir şey olmuştur. “Son eseri ile şöhretini bir kat daha arttırmış” (Bü. Dü., agy.) olan bilgin herkesi rahat rahat imana çağırır:

“Her birimiz için bir evren esrarına ulaşmanın en kolay yolu, şüphesiz kendi ata dinidir. Ama bu, her kişi için başka başka olan dinlerin sundukları ulaşma (tasavvuftaki ‘Vuslat”) yollarını hesaba katmamak anlamına gelmez. İnsanın kendi dini kadar, öteki dinlerin de içlerinden geçebilmekte kazanılacak çok şeyi vardır ve kaybedilecek hiçbir şeyi yoktur.” (A. Toynbee, age., s. 15)

Böylece Bay Toynbee [dini] bütün bir Enternasyonaldir. Karl Marks’ın: “Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz! Zincirlerinizden başka yitirecek bir şeyiniz yoktur” çığlığı gibi “Bütün dünya dinlileri birleşiniz” parolası!.. Tarih ve Toplum bilimlerinde, 1848’den beri, Batı Kültürü “Zirve”leri, böylesine “Zırva”laşmışlardır. Tarihin can alacak yer ve yönlerini duman perdesi altında yitirmek için, nasıl en birbirini çürüten kıyamet gibi fikir ve olay kargaşalığı yığdıklarına en şaheser örnek Toynbee’nin 10 koca ciltlik “Bir Tarih Etüdü”dür. Biz burada konumuzu en çok ilgilendiren iki noktada birkaç örnek verelim:

1- Tarihte Determinizmi Maskelemek: Toynbee, Toplum hareketini hiçbir maddi sebebe dayanmaz göstermek için. Tarihin geçirdiği çağları özel kanunlara uymuş ayrı birer Toplum biçimi saymaz. Vico’nun en olumsuz yanını taklit eder: Tarihi bir “tekerrür” sayar. Toynbee’ye göre, Tarih ve Tarihöncesi yahut Medeniyet ve Barbarlık. Tarihöncesinde: Vahşet ve Barbarlık, Tarihte: Antika Tarih ve Modern Tarih, Toplumun ayrı maddi gelişim çağları değil, hepsi bir arada, manevi tecellilerdir.

Barbarlık: “Işıkla karanlığın birbirine karıştığı bir bölgedir”: Medeniyet: “Boşuna tekerrürler”dir. (A. Toynbee, Diyogene, 1956, 13. s. 50)

Öne sürdüğü “Yeni Tarih anlayışı”:

“Olayların bir tek sırayla zaman içindeki hikâyesi olarak değil, fakat birçok paralel olay serileri arasında gözetilecek kıyaslamaların ve geri geri gidişlerin (“recurrence”ların) incelenimi olmalıdır.” (A. Toynbee, age., s. 54)

Vico’nun, zamanı için bir yenilik olan “Kıyaslama metodu”nu böylece bozarak sağ cebine koyduktan sonra, sol cebine de Marks’ın “Proletarya” sözcüğünü yerleştirir. Toynbee için “proletarya”: modern kapitalizmin ücretli İşçi Sınıfı değildir. Köle, toprakbent gibi bütün Toplum biçimlerindeki alt sınıflar “İç proletaryadırlar. Barbarlar da, “Dış proletarya”dırlar. Bu bilimsel el çabukluklarıyla:

“Toynbee bütün gücünü kullanarak iki nokta üzerinde ısrar eder: 1- Medeniyetler birçokturlar, asıllarından beri birçok kaldılar, nitekim Mısır Medeniyeti ile Sümer Medeniyeti muasırdırlar [çağdaştırlar]; 2- Medeniyetler arasında herhangi bir hiyerarşi kurulamaz.” (A. Toynbee, age., s, 43)

En son arkeoloji buluşları: Mısır’ın, Sümer Medeniyeti’nden sonra Irak’tan etkilenerek geliştiğini ispat durumundadır. Bütün en eski gelenekler (Oziris Efsanesi gibi) bu gerçekliği anlatırlar. Fakat Toynbee, bu olayları herkesin bilmediğinden yararlanarak, medeniyetler arasındaki ana oğul ilişkilerini örtbas etmeye çalışır. O zaman bütün Tarih: “boş bir tekerrür” olur.

2- Tarihte üretici güçlerin rolünü maskelemek: Vico’nun bir “Corsi-Riscorsi”, Marks’ın “Tez-Antitez” anlayışları vardır. Toynbee o görüşleri de iki cebine yerleştirerek, bütün Tarih olaylarının gidişinde, ne olduklarını açıklamaktan kaçarak: bir “Défi” (kışkırtma, meydan okuma!) bir de “Repons” (karşılık, cevap verme) diye iki mistik zıt davranış keşfeder. Tarih, ne ekonomik güçlerin, ne insan yığınlarının yarattığı bir gidiş değil, bir “Azınlık Elite”in (bir avuç gözde kişinin) “Kışkırtma”lara “karşılık” vermelerinin eseridir.

“Onun düalizmi (ikiciliği): yaratıcı azınlık ile désincarné (etsiz, cansız, maddesiz!) ruh, pasif ve âtıl beden demek olan proletarya arasındaki zıtlıkta kendisini belli eder.” (A. Toynbee, age)

Onun için Tarihsel Devrimler: üretici güçlerle, üretim ilişkileri arasındaki zıtlaşmalardan, değil, bir avuç gözde “Elite”in gevşemesinden ileri gelir;

“Elit, toplumun yürüyen parçasıdır, insan yığınlarını peşinden sürüklemekte başarı göstermiştir. [Nasıl? Burada Bergson’un “Mimelisme” (1- Canlıların çevrelerine benzer hale gelmesi, 2- Davranış ve hareketlerin makine gibi taklidi, -Y.N.) lafı, araya karışır. Yığın. Eliti taklit ederek sürüklenir! H. K.] “Bir an gelir ki yığın, elitin verdiği hızı takip etmez olur. Bu sefer, o zamana dek yalnız ikna yoluyla hareket etmiş olan yaratıcı azınlık, baskıya başvurmak zorunda kalır. (Neden ikna yolu sökmez? Asıl problem bu, ona çözüm aranacak yerde, o örtbas edilir H. K.) Bu durumda toplum, hasım sınıflara bölünmüş olur. (Ondan önce; köle-efendi, toprakbent-derebeyi sınıfları yok, baskı yok, hepsi: yığın elite kanmadığı için ortaya çıkar. H. K.) O zaman, medeniyetin sinesinde bir kopuşma (rupturne) oluşur. Toplum artık kendisine teklif edilen defi’lere (meydan okuyuşlara) karşılık verecek kabiliyette değildir. (Niçin? İşte öyle. Durup dururken! H. K.) Onun için, medeniyet deva bulmaz bir dekadansa (çöküntüye) uğrar.” (A. Toynbee, age, s. 48)

“Barbar dünya ile medeni dünya arasındaki dostça (ilk doğan medeniyet. Barbarları kırıp köle ederken: Dostça!) ilişkilerin yerine hasımca ilişkiler geçer. Ve Barbar, medeniyetin bütünlüğünü tehdit etmekte iç proletarya biçimine girer. Öyle bir an gelir ki, medeniyetin içinde ancak savaşçı yokluğundan ötürü savaşmalar sona erer. Medeniyetin bölündüğü askerci devletlerden birisi, bütün ötekiler üzerine kararlıca üstün gelir. (Bu üstünlük de. “Elit: gözde” gericilerin ihanet ve el altından çağrıları ile değil, kendiliğinden olur!) Böylece ortaya çıkan “Evrensel Devlet” de bir yol başlamış bulunan “husumet”leri arttırınca, Din ortaya çıkarak: iç proletarya ile dış proletaryayı birleştirir ve yeni medeniyeti doğurur.” (A. Toynbee, age, s. 50-51)

İşte 20. yüzyıl ortasında Mister Toynbee’nin ünlü “Tarih Felsefesi” budur. On cildinden şu cevher özet ve sonuçlar çıkar:

“Bir toplumdaki güdücü azınlık: egoizma, budalalık, sebatsızlık, metanetsizlik yüzünden bir defi’ye (meydan okuyuşa) karşılık vermeyi bilemedi mi, çökmeye başlar. O toplumun proletaryası, kendini kurtarmak için, yeni tip bir toplum yaratır. Bu, medeniyetin müzmin başarısızlıklarına ilaç bulmaya çalışan yeni bir Kilisedir. “(A. Toynbee, “Bir Tarih Etüdü”, s. 28)

“Yaratıcı (Tanrı) bir kurtarıcı rolünü oynamaya çağrılarak yardıma koşar, çünkü o Toplum tepki göstermeyi bilememiştir, çünkü yaratıcı olmaktan çıkmış bulunan ve en sonunda artık egemen olmaktan başka bir şey olmayan azınlığı, birtakım güçlükler ezmiştir.

“Yeryüzünün cihat açmış Kilisesinde hizmet gören asker (papaz) biliyor ki, bu dünya onun kendi evi değil, ruhani bir savaşma meydanıdır.” (A. Toynbee, age, c. VII, s. 177)

Tarih biliminde miyiz, Papazlar kongresinde mi?

Tarihin gidişi üzerinde hiçbir kanun iddiası bulunmayan modern basit Tarihçilerden sonra, iki tip etüt şekli daha vardır: 1- Modern Uzman tipi, 2- Modern Tarih Filozofu tipi.” (Tarih Devrim Sosyalizm, Sosyal İnsan Yayınları, s. 37-40)


[1] Bu yazıda geçen “Barbar” ve “Barbarlık” deyimlerinin ne olduğunu günümüzde iyice müzminleşen “entellektüel sürmenaj” yüzünden bir daha hatırlatmak gerekiyor:

“Yunancada ‘BARBAROS’ sözcüğü ‘YABANCI’ anlamına gelir. (Bizim ünlü Barbaros da, kimi Frenkçe bilenlerin yakıştırdıkları gibi ‘Kızıl sakal’ değil, yabancı demektir.) Sokrates, der ki: ‘Ispartalılara Helenlerden, çok kere de barbarlardan altın, gümüş akıyor.’ Buradaki ‘Barbarlar’ Perslerdir. Sokrates ‘Barbar’ dediği Perslerin medeniyetlerini övmek için şunu göze batırır: ‘Ispartalıların zenginliği Helenlerinkine göre büyükse, Perslerinkine göre hiçtir.’ (Eflatun: Alkibyades, s.48-49).

Demek, Yunanlılar kendilerinden çok zengin ve üstün bir ‘medeniyetin’ insanlarına ‘Barbar’ diyorlardı. Bu kitapta kullandığımız ‘Barbar’ sözcüğünün ‘Yabancı’ anlamıyla hiçbir ilişiği yoktur.

Bugün Batılılar, beğenmedikleri uluslara sövmek için ‘Barbar’ diyorlar. Bu kitapta öyle pejoratif (kötüleyici) anlama gelecek ‘Barbar’ sözcüğü de akıldan geçemez.

‘Barbar’ sırf bilimsel sosyal anlamda kullanılabilir. Amerikalı Morgan, Medeniyetten önceki Toplumda iki sosyal çağ ayırır: Birincisi VAHŞET, ikincisi BARBARLIK çağıdır. Yeryüzünde ilk Medeniyet doğarken Vahşet çağını yaşayan toplum kalmamıştır. Bütün dünyayı kaplayan insanlar: (Aşağı-Orta-Yukarı) olmak üzere üç konağa ayrılan BARBAR toplumlardır.

Bizim bu kitapta söylediğimiz Barbarlık, Medeniyetten önce insanlığın geçirdiği o hayat biçimidir. İnsan olarak Barbar, Medeniden çok üstündür: çünkü yalan, korku ve eşitsizlik bilmez. Medeni: birbirinden ödü kopan, eşitlik bilmeyen, yalansız konuşmayan insandır. Bu bakımdan Tarihte bir ulusa Barbar denirken, insan olarak onu, Medenilerden çok üstün karakterli buluyoruz. Ve göreceğiz, gerçekte de Medeniler her zaman Barbarlardan çok daha gaddar, zalim, müstebit, alçak, yırtıcı, yıkıcı insanlardır. İlkel de olsa Sosyalist bir toplum olan Barbarlığın insanı ise yiğit, cömert, toleranslı; Frenklerin Şövalye, Arapların Gaazi, Türklerin Alp dedikleri temiz ülkücü kişilerdendir. Bunu böyle bilelim. Yanlış anlaşılmasın.” (Dr. Hikmet Kıvılcımlı: Tarih Devrim Sosyalizm) (Çevirenin notu.)

[2] Thucydide: M.Ö. 460-395 arasında yaşadı. Grek tarihçisi. “l’Histoire de la guerre du Péloponnèse” adlı eserin yazarıdır. Bilimsel ciddiyetle olayları anlattı ve olayların derin nedenleriyle ilgilendi. “Temiz gerçekçi Herodot metodu” ile yazdığı eserinde, Herodot’tan farklı olarak yaptığı şey, ekonomik ve sosyal olaylara gerçek değerini ve önemini vermeye çalışmasıdır. (Çevirenin Notu.)

[3] İbni Haldun: Tunus 1332 – Kahire 1406. Kadim çağda Arap dünyasının yetiştirdiği en önemli Tarihçi ve filozoflardan biridir. Tek sözcükle İbni Haldun, “İslâm Medeniyetinin Aristotalisi” ve Modern Sosyolojinin “müjdecisi” olan büyük bir düşünürdür. (Çevirenin Notu.)

[4] «Nœud de Gordien»: «Gordion düğümü» ve İskender tarzı çözüm, kördüğüm olmuş, çözümü müzminleşmiş bir sorunu, bir kılıç darbesiyle kesip atacak kertede yalın bir güç ve metotla, pratik ve köklü bir şekilde çözmek. (Çevirenin notu.)

[5] Burada «Irk», -doğal olarak söylemek bile gerekmez,- sürüp giden ve kusursuz sayılan faşist bir tabu değil, fakat tamamen tarihcil bir coğrafik-sosyal realite’dir. (Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın notu.)

[6] Burada «communauté: topluluk» olarak anılan gerçeklik İlkel Sosyalist Toplum’dur: «İlkel Sosyalist Toplumda bir tek insan yoktu ki, KAN teşkilatı dışında kalsın. Kan teşkilatı içinde yaşayan her kişi ise, hiç kimsece köle edilemez idi. Onun için, KAN örgütünden dışarıya atılmak (Batı Ortaçağında aforoz edilmek, bizim Alevilikte boykota uğramak) ölümden beter sayılırdı.»

«KAN TEŞKİLATI» ise: «İlk insanlar sınıflara bölünmeden önce ‘KAN’ denilen örgütlere ayrılırlardı. O KAN bir tek Aşiret içinde herkesi içine alan kan kardeşlerin belli sayıda örgütüdür. Türkçedeki damar KANI da, ilk beylere verilen HAN adı da, o İlkel Sosyalist insan örgütü olan KAN’dan gelir.» (Dr. Hikmet Kıvılcımlı: Türkiye Halkının Teşkilatlandırılması-Halk Savaşının Planları.)

Tarihöncesi ve Tarihte “Barbar” olarak bilinen SINIFSIZ TOPLUM İNSANI yüzbinlerce yıl, Sınıflı Toplum pisliklerini HİÇ BİLMEDEN, eşitsizlik ve sömürünün, haksızlık ve baskının, yalan ve korkunun olmadığı; her insanın iliklerine dek eşit ve hür, dişinden tırnağına dek örgütlü ve silahlı, hak güder ve dürüst olduğu bir KANDAŞ TOPLUM içinde yaşamıştır. (Çevirenin Notu)

DR. HİKMET KIVILCIMLI’YA BİRKAÇ SORU

2024 yılının Eylül ayında uzunca bir çalışma sonucu hazırladığımız Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Dergi Yazıları’nı 3 cilt halinde yayımlamıştık. Bu çalışmanın sunuş yazısında da “Bulabildiğimiz bütün yazıları almaya çalıştık” demiştik. 45-46 yıla yayılan yüzlerce dergi yazısı olduğunu göz önüne alırsak, bulamadıklarımız ya da ulaşamadıklarımızın olması olağandı. Gözümüzden kaçan, ulaşamadığımız bazı yazıların da gerçek araştırmacılar ve samimi dostlarca tamamlanacağını düşünüyorduk. Açık söylemek gerekirse; Kıvılcımlı izleyicisiyiz diyenlerden bir beklentimiz kalmamıştı. Alıp okuduklarından bile emin değiliz.
Bu konudaki ilk katkı, dostumuz TÜSTAV üyesi Bülent Erdem’den geldi. B. Erdem, incelemek için ulaştığı Kerim Sadi özel kütüphanesinde onun 1966 yılında sadece 2 sayı çıkardığı OLAY Dergisi’nin Aralık 1966 tarihli sayısında Kerim Sadi’nin Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile yaptığı bir röportajın resmini çekip yolladı bize. Ropörtajı yapanın bizzat Kerim Sadi olduğu, kendisinin derginin kenarına yazdığı nottan anlaşılmış. Bütün çabaları için Bülent Erdem’e çok teşekkür ederiz.
10.11.1966 tarihli bu röportajın başlığı, DR. HİKMET KIVILCIMLI’YA BİRKAÇ SORU. Konusu ise, o tarihlerde Türkiye İşçi Partisi yönetiminin, TİP’e eski sosyalistlerin “sızmasını” önlemek için aldıkları tedbirler ve bu konudaki söylemleri. Röportajda geçmiyor ama o zamanki TİP yönetiminin bu “sızmaları” önlemek için aldıkları tedbir, bu eski ve sicilli komünistlerin partiye üye başvurularının ancak genel merkeze yapılacağı kararıdır. Böylece il ve ilçelere başvurup partiye sızmalarının önüne geçilecektir. M. Ali Aybar’ın söyleminde bu insanlardan “tehlike” olarak bahsedilmesi vahimdir. Nitekim Nihat Sargın da anılarında bu kararı nasıl çabalarla uygulamaya çalıştıklarından bahsetmiştir.
Bu dergi röportajını hem resim olarak, hem de yazılmış olarak paylaşıyoruz. Böylece hem yeni yayımlamış olduğumuz kitaba ek bir katkı sağlamış, hem de bu çok az bilinen belgeyi okuyucuya sunmuş oluyoruz.
Ahmet Kale – Göksal Caner Malatya

SORU: Bay Mehmedali Aybar, İşçi Partisinin Ankara İl Kongresinde “Eski Sosyalistler”den yakınmış. Onların “Maziye mal olmuş” bulunduklarını “Tehlike” olduklarını ve “Partiyi içinden çökertmek” istediklerini söylemiş. Ne dersiniz?

KARŞILIK: Söylediklerinin aslı elimde yok. Sahiden böyle şeyler yazdıysa, bu seferlik ağır konuşmayayım ama yanılıyor. “Eskiler”, gerinin zâlimi bir ortalıkta: DÜŞÜNCE ve DAVRANIŞ’tırlar. Başlıca 3 prensip koydular:

1- Antiemperyalizm + Antifeodalizm

2- İkinci kuvayımillîyecilik (Millî Kurtuluş)

3- Türkiye işçi sınıfının öncülüğü.

Bugün birinci prensip bütün Türkiye solcularının parolasıdır. İkinci prensibi Yön’cüler, Üçüncü prensibi TİP’çiler kendilerine MAL EDİYORLAR. Mal etsinler diye konulmuştu o prensipler. Yeter ki içtenlikle ve ezberlemece mal etmesinler. O prensipleri kendilerine mal edenler parti savunucusu oluyorlar da, o prensipleri koyanlar ve uğrunda kelle koyanlar nasıl “Partiyi içinden çökertmek” isterler? Anlaşılmıyor.

“Eskiler”in en son teklifleri de başlıca şu üç uygulama metodu oldu:

1- Kişisel dedikodu esnaflığı yerine İŞSEL OTOKRİTİK

2- Kürsü Sosyalizmi yerine (HALK) yığınlarımıza İNMEK

3- Yeter zaman bulamayan üye eksiği yerine İŞÇİ – KÖYLÜ GÖNÜLLÜLERİ.

Teorik prensipler gibi pratik metodlar da herkese yazılı ve basılı olarak 30 yıldan beri sunulmuş bulunuyor. Bunlar kimin için “tehlikeli”dir? Gene anlaşılmıyor.

SORU: Bu anlaşılmamak problemin çok karışık olduğunu mu gösteriyor?

KARŞILIK: Hayır. Anlaşılmayan Mehmet Ali Beyin sözleridir. Yoksa problem aşırıca apaçıktır. “Eskiler” böyle niceleriyle karşılaştıkları için, B. Mehmet Ali’lerin daha “Leb” derlerken, “Leblebi” demek istediklerini pek iyi biliyorlar. B. Mehmet Ali gibi “Yeniler” en az yüzyıl eskidirler. Yayınladığımız: “KARL MARX’IN ÖZEL DÜNYASI” kitabında “LASSALLE” ayırımını azıcık okuyunuz. Kendilerini “Yeni” sananların bir yanda yukarıki prensipleri sık sık tekrarlamakla birlikte, neden Türkiye’mizin tükenmez BİSMARKİZM çağında bocaladıklarını kolayca anlarsınız.

“Yeniler”in çoğu kitap çocuklarıdırlar. Bir şey okumuşturlar: Büyük işçi partilerinde zaman zaman sağ uca da sol uca da vurmak vardır. Biz de büyük partici olmak için onu yapacağız, demek isterler. Bir yol, gerçekten büyük sosyalistler sağa vururken Solu kullanmışlar, Sola vururken sağı kollamışlardır. Ondan sonra, hiçbir vakit prensip ve metot ortaklığı bulunanları sağ veya sol göstermeye kalkmamışlar, dağıtmanın yerine derlemeyi başarmışlardır. Bu genel kural bir yana, Türkiye’miz, o kitapların yazdığı ülkeler değildir. Türkiye’de 40 yıldır bütün kanunlar hep hem Sağa hem Sola vurmak bahanesi altında çıkarılmıştır. 141-142, Ceza Kanunu maddeleri gibi.

Mehmet Ali Bey Avukattır. Bir kerecik olsun 141-142’nin faşistlere uygulandığını işitmiş midir? Eskilerin “Vatan Partisi” dâvâsına avukat Mehmed Ali Bey tam 2 yıl devam etti. Bu davada 141-142’ye girecek bir tek olay gördü mü? Ceza Kanunu hep öyle uygulandı ve uygulanıyor. Vurmadı burjuvazi sağına. Şimdi ortanın Soluna duvar örerken bile: Ortanın Sağındakilere daha genişçe yer bırakmak için bunu yapıyor. Neden? Çünkü Türkiye, kitabın-Yabancı kitabın!-yazmadığı ülkedir: Eskilerin “TÜRKİYEDE KAPİTALİZM” kitabının 5’inci sayfasında ise yazılıdır: “Özel sermayemiz. Batı Sanayiinin prosper kalkınmasını hiçbir zaman yaratmadan ultramodern oldu: Tekelci Finans-Kapital emrine girdi. “Onun için:” Bir yandan kendi milletine karşı insan hakkı tanımaz bir keskin yırtıcılık kazandı; öte yanda millet önündeki zaafını telafi etmek için, Uluslararası YABANCI FİNANS KAPİTALE KUL KÖLE OLMAK ZORUNDA KALDI.» Mehmet Ali Beyin yakındığı CIA onun için Türkiye’de bu denli elini kolunu sallaya sallaya dolaşabiliyor.

Buna karşılık Mehmet Ali Bey ne yapıyor? Önce kanunların yasak etmediği adı geçen kitapları aforoz ediyor. Bugün artık “Sol Papa” Sayın İnönü. “Sosyalizm Papalığı” Yön’de İşçi Partisine Vatikan uğur getirir mi? İnanmıyoruz. Türkiye’nin binde 999 kişisi için Milli Birlik peynir ekmek kadar ihtiyaç iken: 27 Mayısçılar ile 22 Şubatçılar çıngarı kime yaradı? CIA’ya. Mehmet Ali Bey CIA’ya karşı: “Yiğit olduğumuz kadar akıllı ve tedbirli olmak da zorundayız” buyuruyor. En “akıllı tedbir” olarak da, tam CIA gölgesinde İnönü Paşa, Demirel Beyle kol kola “Sulh Taarruzu” yaparlarken, Mehmet Ali Bey: “Eskiler avına” çıkıyor.

SORU: İşçi Partisine yazılıyor musunuz?

KARŞILIK: İşçi Partisine biz ezelden yazılmışız, evlât… Kâtiplerin defterlerinde silinsek bile… O bizim alın yazımız…

SORU: Ama B. Mehmet Ali Ankara mesajında: “Hevesleri kursaklarında kalacak” demiş.

KARŞILIK: O kursak felsefesi. Heves kolayca ele geçirilecek şeye özentidir. Eskiler için İşçi Partisi anlayışına kolay külah yapmadır ne özentidir: Yedisinden yetmişine dek kendilerini adadıkları bir yaşayıştır. Bu yaşayışı işkence zindan, ölüm onların elinden alamamış: Kapıkulu ekipleri mi alacak? Küçük burjuva tupesi.

SORU: B. Mehmet Ali, Ankara yazısından 2 gün önce İstanbul söylevinde “Her ne etiket altında olursa olsun” Parti dışındaki sosyalist iddialara bakılmamasını bildirmişti. Bu sosyalist olan partiye girer, demek değil miydi?

KARŞILIK: İşçi Partisi elbet disiplin partisidir. Ancak dünyaya kulakları tıkamak partisi değildir; Hitler usulü Sosyalist kitapları yasak etme partisi değildir; hele burjuva yasaklarının siperi ardında horozlanıp kursak felsefesi yapmak partisi hiç değildir.

Bir yanda prensiplerini savunduğum kimseleri, kanun el verse de partiye soksam yanda, parti dışı bıraktıklarımı partinin iyiliği için olsa da söyletmem denir ise, bu davranışın adına disiplin demezler. Osmanlı kesim Düzencilerinin dekadan çiftlik paşası teorisi denir. “Bu çiftlik” “Bil irs vel istihkak” benim kursağımdan geçecek. Kulum olmayanın kılını kıpırdatmam! “Ve de zorlu sosyalistim.”…

Yağma mı var? Eskiler durup dururlarken boyuna destekledikleri işçi partisi içinde neden ikide bir çıngar koptuğu şimdi anlaşılıyor. CIA düşmanlığı ile övünebilmek için illâki eskilerle hiç yoktan mız çıkarılırsa böyle olur.

SORU: Yön Dergisi TİP büyük kongresinin Malatya’ya götürülmesini TİP güdücülerinin kaçışı sayıyor. O fikirde misiniz?

KARŞILIK: Yöncüler kendilerine baksınlar. İşçi sınıfımızı anlamamakla “Kendileri muhtac’ı himmet bir dede”dirler.

Küçük kişi gerekçeleri ne olursa olsun, TİP’in Doğu illerini önemsemesi en gerekli davranışlarından biri olur. Yeter ki ANTIFEODALİZM çabası da, “Antiemperyalizm” gibi genel söylevlerde soyutlaştırılmış bir formül olarak yozlaştırılmasın.

Özet: Her ülkede sosyal hareket, kendi tarihine saygı gösterdiği ölçüde sağlam temellere oturur. Şarkta her zıpçıktı hükümdar: Tarihi kendisiyle başlatmak istemiştir. Onun için de batmıştır. Ancak bir düşünce ve davranış getiren İslâm Tarihi Muhammedin göçüyle Hıristiyan tarihi İsa’nın doğumuyla başlamış ve yaşamıştır. En seçkin EDEBİYAT, Gılgamış destanı, kendisi yaşamış ama insanlar onu bir daha yaşayamamıştırlar. Yaşanacak düşünceli davranışlara özenelim.

Röportaj tarihi: 10.11.1966

Dr. HİKMET KIVILCIMLI ve NAZIM HİKMET’İN CEZAEVİ İLİŞKİLERİNE NAZIM’DAN İKİ ÖRNEK: “ZEYL” ve “ORASI”

Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Nazım Hikmet’in ilişkileri hep tartışmalı olmuştur. Bu iki partili birbirlerini eleştirmekle beraber, gerektiğinde övmekten de geri kalmamışlardır. Kıvılcımlı’nın Nazım Hikmet’le ilgili eleştiri ve değerlendirmelerini daha çok Günlük Anılar diye kitaplaşan, kaçış sürecindeki günlüklerinde buluyoruz. Onlar oradan detaylıca okunabilir.

Nazım Hikmet’in Kıvılcımlı ile ilgili değerlendirmeleri şiirlerine ve mektuplarına dağılmış durumdadır. Eşine ve Kemal Tahir’e yazdığı mektuplarda sık sık Kıvılcımlı’dan söz eder. Ayrıca Memleketimden İnsan Manzaraları gibi şiir kitaplarında da vardır Kıvılcımlı.

Biz burada iki önemli değinisini alacağız Nazım Hikmet’in. Birincisi Şeyh Bedreddin Destanı kitabının sonuna eklediği Zeyl yazısı, ikincisi ise yine Nazım Hikmet’in yayınlanmamış, Sultanahmet cezaevindeki insanları ve ilişkileri anlattığı Orası başlıklı roman taslağından Emin Karaca’nın derlediği bir bölüm.

İlk yazı olan Zeyl (ek)de adı geçen Ahmed’in Kıvılcımlı olabileceği ilk olarak değerli hoca Necmi Erdoğan tarafından söylenmişti bize. Necmi Erdoğan, Yordam Yayınları tarafından yeniden basılan Osmanlı Tarihinin Maddesi kitabına uzun inceleme-önsözünü yazarken dikkatini çekmiş, bize de hatırlatmıştı.

İkinci olarak da İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nde “Ernst Bloch ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı’da Sosyalizm, Din, Tarih ve Kültür Tartışmaları Üzerine Mukayeseli Bir İnceleme” başlıklı doktora tezi yazan kıymetli arkadaşımız Barış Aydın da bu konuya dikkatimizi çekmişti.

Aşağıya Nazım Hikmet’in, Şeyh Bedreddin Destanı kitabına sonradan eklediğini söylediği Zeyl bölümünü olduğu gibi alıyoruz. Bizce de orada tanımlanan Ahmed kişiliği Kıvılcımlı’dan başkası değildir.

“SİMAVNE KADISI OĞLU ŞEYH BEDREDDİN DESTANI’NA ZEYL

MİLLÎ GURUR

“SİMAVNE KADISI OĞLU BEDREDDİN DESTANI” risalemin dördüncü formasının makina tashihlerini sabahleyin matbaada yaptıktan sonra eve gelmiş, bu destanı yazmak için kullandığım notları, bir hapishanede geceleri doldurulmuş hatıra defterimi gözden geçiriyordum.

Artık son forması da baskı makinası altında gidip gelmeğe başlayan risaleme bir kelime bile ilâve edemeyeceğimi biliyordum. Fakat bana bir şeyler unuttum gibi geliyordu. Bana öyle geliyordu ki, tek bir satır yazı yazdım; fakat bu satırın sonuna nokta koymasını unuttum.

Vakit öğleye yakındı. Şafakla beraber çalkalanmağa başlayan lodos, ağır bulutların üstüne boşanmasıyla durulmuştu. Çok geçmeden yağmur da dindi. Gökyüzünün karanlığı yol yol yarıldı. Ağır perdeleri birdenbire düşen bir pencere gibi hava açıldı.

Ve ben, hapishane gecelerinde doldurulmuş bir hatıra defterinde “Destan”ımın sonuna koymasını unuttuğum noktayı arayıp dururken Süleymaniye’yi gördüm.

Açılan öğle güneşinin altında Sinan’ın Süleymaniye’si bulutlara yaslanmış bir dağ gibiydi.

Evimin penceresiyle Süleymaniye’nin arası en aşağı bir saattir. Fakat ben onu elimi uzatsam dokunacakmışım gibi yakın görüyordum. Bu, belki, Süleymaniye’yi en küçük girinti ve çıkıntısına kadar ezbere, gözüm kapalı bile görebilmeğe alıştığım içindir.

Rüzgâr, deniz, endamlı ince kemerleri üstünde nasıl durabildiğine şaşılan eski bir taş köprü, «Çarşambayı sel aldı» türküsü, bir yağlığın kenarındaki «oya», bütün bunlar nasıl, ne kadar bir Cami değilse, bütün bunların Cami olmakla ne kadar alakaları yoksa bence Süleymaniye de öyle ve o kadar Cami değildir; minarelerinde beş vakit ezan okunmasına ve hasırlarına alın ve diz sürülmesine rağmen Süleymaniye’nin de camilikle o kadar alakası yoktur.

Süleymaniye, benim için, Türk HALK dehasının; şeriat ve softa karanlığından kurtulmuş; hesaba, maddeye, hesapla maddenin ahengine dayanan en muazzam verimlerinden biridir. Sinan’ın evi, maddenin ve aydınlığın mabedidir. Ben ne zaman Sinan’ın Süleymaniye’sini hatırlasam Türk emekçisinin yaratıcılığına olan inancım artar. Kendimi feraha çıkmış hissederim.

İşte bu sefer de, büyük bir Türk halk hareketi için yazdığım bir risalede unuttuğumu sandığım son noktayı ararken Süleymaniye’mizi, biraz önce yağan yağmurla yıkanmış, açan güneşin altında pırıl pırıl görünce aradığımı birdenbire buldum. Ferahladım. Bulduğumu hatıra defterimin son sayfalarında okudum. Ve anladım ki “Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı” isimli risaleme; belki on satırlık, belki on sayfalık bir zeyl yazmak mecburiyetindeyim.

Mevzuu bahis risalemin sonunda “AHMED’İN HİKÂYESİ” diye bir fasıl vardır. Bulduğum ve hatıra defterimde okuduğum ve risaleme zeyl olarak yazmak mecburiyetini duyduğum «nokta» bana Ahmed bu hikâyeyi anlattıktan sonra onunla yapmış olduğum bir konuşmadır.

Bu konuşmayı olduğu gibi aşağı geçiriyorum:

 “Dışarıda çiseleyen yağmura, koğuşun terli çimentosuna ve yirmi sekiz insanına Ahmed hikâyesini anlatıp bitirmişti. Ben:

— Ahmed, demiştim, bana öyle geliyor ki sen Bedreddin hareketinden biraz da millî bir gurur duyuyorsun.

Sesime tuhaf bir eda vererek söylediğim bu cümlenin içinde, Ahmed, “millî gurur” terkibini birdenbire bir kamçı gibi eline almış, onu suratımda şaklatmış ve demişti ki:

— Evet, biraz da millî bir gurur duyuyorum. Tarihinde Bedreddin hareketi gibi bir destan söyleyebilmiş her milletin şuurlu proleteri bundan millî bir gurur duyar. Evet, Bedreddin hareketi aynı zamanda benim millî gururumdur. Millî gurur! Sözlerden ürkme! İki kelimenin yan yana gelişi seni korkutmasın. Lenin’i hatırla. Hangimiz Lenin kadar beynelmilelci olduğumuzu iddia edebiliriz? Lenin, yirminci asırda beynelmilel proletaryanın, dünya emekçi kitlelerinin, beynelmilel proleter demokrasisinin en büyük beynelmilelci rehberi, 1914 senesinde “Sosyal Demokrat”ın 35. numarasında ne yazmıştı?

Eğer Ahmed, “Lenin filânca mesele hakkında ne yazmıştı?” demiş olsaydı, herhalde aramızda böyle bir sorgunun cevabını verenler bulunurdu. Fakat “Sosyal-Demokrat”ın 35. numarası diye konulan mesele hepimizi şaşırttı. Ve hiçbirimiz 35.  numarada neler yazılmış olduğunu hatırlayamadık. Ahmed bu şaşkınlığımız karşısında gülümsedi. — Zaten o en derin acıdan en büyük sevince kadar bütün duygularını hep bu meşhur gülümseyişiyle ifade eder — ve aşağı yukarı bütün Lenin külliyatının ana fikirlerini sayfaları ve satırlarıyla taşıyan hafızasından bize şu cümleleri okudu:

«… Biz şuurlu Rus proleterleri millî şuur duygusuna yabancı mıyız? Elbette hayır! Biz dilimizi ve yurdumuzu severiz, onun emekçi kütlelerini (yani nüfusunun 9/10’unu) şuurlu bir demokrat ve sosyalist yaşayışına yükseltebilmek için herkesten çok çalışan biziz. Çar cellâtlarının, asilzadelerin ve kapitalistlerin bizim güzel yurdumuzu nasıl ezdiklerini, onu nasıl sefil kıldıklarını görmek herkesten çok bize ıstırap verir. Ve bu zulümlere bizim muhitimizde, Rusların muhitinde de karşı konulmuş olması; bu muhitin Radişçev’i, Dekabristleri, 70 senelerinin inkilâpçılarını ortaya çıkarmış bulunması; Rus amelesinin 1905 senesinde muazzam bir kitle fırkası yaratması; aynı zamanda Rus mujiğinin demokratlaşarak büyük toprak sahiplerini ve papazları defetmeğe başlaması bizim göğsümüzü kabartır…

«… Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz (doluyuz). Çünkü Rus milleti de inkikâpçı bir sınıf yaratabildi. Rus milleti, de beşeriyete yalnız büyük katliâmların, sıra sıra darağaçlarının, sürgünlerin, büyük açlıkların, çarlara, pomeşçiklere, kapitalistlere zilletle boyun eğişlerinin numunelerini göstermekle kalmadı; hürriyet ve sosyalizm uğrunda büyük kavgalara girişebilmek istidadında olduğunu da ispat etti.

«Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı kendi esir mazimizden nefret ediyoruz. Bizim esir mazimizde pomeşçiklerle asilzadeler Macaristan’ın, Lehistan’ın, İran’ın, Çin’in hürriyetini boğmak için mujikleri muharebeye sürüklemişlerdi. Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı bugünkü esir halimizden; aynı pomeşçiklerin kapitalistlerle uyuşarak Lehistan ve Ukrayna’yı ezmek, İran’da ve Çin’deki demokratik hareketi boğmak, millî haysiyetimizi berbat eden Romanof’lar, Bogrinski’ler, Purişkeviç’ler çetesini kuvvetlendirmek için bizi harbe sürüklemek istemelerinden nefret ediyoruz. Hiç kimse esir doğmuş olduğundan dolayı kabahatli değildir. Fakat esaretini haklı bulan, onu yaldızlayan (meselâ Lehistan’ın, Ukrayna’nın v.s.’nin ezilmesine Rusların «vatan müdafaası» adını veren) esir, yeryüzünün en aşağılık mahlûkudur.»[1]

Lenin’den bu satırları bir solukta okuduktan sonra Ahmed birdenbire susmuş, nefes almış ve yine o meşhur gülümseyişiyle

— Evet, demişti, bizim muhitimiz de Bedreddin’i, Börklüce Mustafa’yı, Torlak Kemâl’i, onların bayrağı altında dövüşen Aydınlı ve Deliormanlı köylüleri yaratabildiği için, ben şuurlu Türk proleteri, millî bir gurur duyuyorum. Millî bir gurur duyuyorum, çünkü derebeylik tarihinde bile bu milletin emekçi kütleleri (yani nüfusunun 9/10’u) Sakızlı Rum gemiciyi ve Yahudi esnafını kardeş bilen bir hareket doğurabilmiştir. Çünkü unutmayın ki «başka milletleri ezen bir millet hür olamaz.»

«Simavne Kadısı Oğlu Bedreddin Destanı» isimli risaleme bir önsöz yazmak istemiştim. Bedreddin hareketinin doğuş ve ölüşündeki sosyal-ekonomik şartlar ve sebepleri tetkik edeyim, Bedreddin’in materyalizmiyle Spinoza’nın materyalizmi arasında bir mukayese yapayım, demiştim. Olmadı. Buna karşılık risalemin zeyline kısa bir «sonsöz» yazdım. Şöyle ki:

Bana Ahmed:

— Senden bir «Bedreddin destanı» isteriz, demişti.

Ben, benden istenenin ancak bir karalamasını becerebildim. Daha iyisini de yapmağa çalışacağım. Fakat tıpkı benim gibi Ahmed’in dostu, arkadaşı, kardeşi olduğunu söyleyenler, benden istenen sizden de istenendir.

Ahmed’e, Bedreddin hareketini bütün azametiyle tetkik eden kalın ilim kitapları, Karaburun ve Deliorman yiğitlerini, etleri, kemikleri, kafaları ve yürekleriyle oldukları gibi diriltecek romanlar,

Ne ah edin dostlar, ne ağlayın!

Dünü bugüne

bugünü yarına bağlayın!

diyen şiirler, boyaları kahraman tablolar lâzım.”

Görüldüğü gibi yazıda Ahmed için “… aşağı yukarı bütün Lenin külliyatının ana fikirlerini sayfaları ve satırlarıyla taşıyan hafızasından bize şu cümleleri okudu” diyor Nazım Hikmet. Bunu tamamlamak için de diğer yazı olan Orası başlıklıtaslak romanından Emin Karaca aktarımına geçelim:

“ORASI”

12 Ocak 2021’de kaybettiğimiz değerli gazeteci yazar Emin Karaca, 17/10/2008 tarihli Radikal Gazetesi Kitap ekinde yazdığı bir yazıda, Nazım Hikmet’in o zaman henüz yayımlanmamış olan ORASI isimli bir romanını inceler. Roman, Sultanahmet Cezaevindeki hükümlüleri tanıtıp, aralarındaki ilişkileri temel almaktadır. Emin Karaca yazısında, cezaevindeki komünist tutuklu ve hükümlüleri konu eder. Yazıda Kıvılcımlı’nın ve diğer hükümlülerin cezaevi yaşamından bir bölüm Nazım Hikmet’in kaleminden aktarılıyor. İlgili bölümü aynen alalım:

“Ve sekiz komünist”; Selami, Mehmet oğlu Mehmet, Cemal Mahir, Tornacı Aziz, Saatçi Kerim, Ressam Halim, Mimar Ali ve Nuri, “bayram yerinden dönen çocukların sevinçli mahzunluğuyla, ellerinde paketler ve kese kaatları avluyu geçerek Localar’a” girerler…

Günümüzde de sosyalistlerin, devrimcilerin, komünistlerin hapishanelerde “komün” (Nâzım Hikmet eski yılların deyimiyle “Komuna” diye yazıyor) olarak, yani yiyecek, içecek ve giyeceklerini ortaklaşa kullanarak yaşadıkları bilinir. 1938 yılının sonbaharında da, Sultanahmet Cezaevi’ndeki 8 komünist “komün” hayatı yaşıyorlar.

“Komuna’nın o ay reisliğine seçilen Mimar Ali gelen erzağı, paraları ve cıgaraları teslim aldı. Komuna’nın aşçılığını yapan Tornacı Aziz erzakları, fasulya, patates, pirinç ve şekeri mutfağa, 3 numaralı locaya yerleştirdi. Cıgaralar derhal taksim olundu. Adam başına birer buçuk paket düştü.”

Komün’de düzenli toplantılar olur, eğitim çalışması yapılır.

Burada da sekiz komünist haftalık toplantıya geçerler.

Altı numaralı locada toplanmışlardır. Bir kısmı kerevete bir kısmı gaz tenekelerinin üzerine oturmuştur.

‘Mimar Ali’ Doktor Hikmet Kıvılcımlı değil mi?

Burada çok belirgin olarak “Mimar Ali” çıkar karşımıza:

“Reis Mimar Ali elindeki kalemi kerevetin tahtasına vurdu. Sonra uzun, kumral, dalgalı saçlarını kemikli alnında arkaya doğru sıvazlayarak:

– İçtimaı açıyorum yoldaşlar, dedi.”

“Mimar Ali” Doktor Hikmet Kıvılcımlı’dan başkası değildir. Donanma Davası’nın 29 Ağustos 1938 günkü karar duruşmasında 15 yıl ağır hapse mahkum edilmiştir. Burada Nâzım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı’nın mesleğini “mimar” olarak gösterirken, aynı zamanda “doktor” kelimesiyle bir sesdeşlik de yaratmıştır. “Ali” ise Kıvılcımlı’nın göbek adıdır. Kendi kaleminden biyografisinden öğreniyoruz bu gerçeği:

“Osmanlı İmparatorluğu Makedonyası’nın Priştine kasabasında Hüseyin Bey, Posta-Telgraf Müdürü iken, eşi Münire Hanım’dan Hikmet doğuyor. Kosova vilayetinin İştip kazasında hastalanıyor. Bir gece, Bektaşi tekkesi türbesinde yatan Ali Baba, sandukasından fırlayarak Seher teyzesinin rüyasına giriyor. Çocuğun iyileşmesi isteniyorsa Ali adıyla adlandırılması, o zaman Hazreti Ali gibi ‘kılıcı kuvvetli’ olacağını, yoksa öleceğini bildiriyor. Hikmet ‘Ali’ oluyor.”

İlerleyen satırlarda Nâzım Hikmet, “Mimar Ali”nin fiziğini de betimliyor: “Ayaklarını altına topladı, çok uzun gövdesini öne eğerek…” Başlarda işaret ettiğimiz gibi, Doktor Hikmet Kıvılcımlı, Nâzım Hikmet’in kendisi gibi çok uzun boylu, uzun gövdeli bir insandı.

“Komün” toplantısının bir gündemi (ruzname) var.

“Mimar Ali” okuyor:

“1-Geçen haftanın masrafı, bakayası, bu haftanın geliri ve yemek listesi

2- Ders programlarında tadilat yapılması teklifi.

3- Haftalık dahili ve harici vukuat ve politikanın tahlili.

4- Enternasyonal Marşı’nın tercümesinde bir satırın tashihi.

5- Cari meseleler.”

‘Komün’ toplantısında tartışma…

“Mimar Ali” yani Doktor Hikmet Kıvılcımlı, toplantıyı şu sözlerle açıyor:

“Bir bakıma göre hapishane genç yoldaşlar için nazari (teorik) bilgilerini inkişaf ettirdikleri (geliştirdikleri) bir mektep ve bilgili yoldaşlar için de eser vermek fırsatıdır.”

Nâzım Hikmet, Mimar Ali’nin böylesi topluluk önünde konuşmaya “mukaddemesiz” giremediğine işaret ediyor, Selami’nin Ressam Halim’in kulağına, Ali Yoldaş’ın kendisine çatacağını fısıldadığını söylüyor. Gerçekten de Selami’nin öngörüsü çıkıyor. “Mukaddeme”sinden sonra sadede gelen Mimar Ali, şunları söylüyor:

“Yoldaşlara ders verilirken bol ve geniş malzeme kullanmak lazım. Halbuki bir aydır dikkat ediyorum Halim Yoldaş, Siyasi İktisat dersinde arkadaşlara kitap tavsiye etmiyor. Bu hususta benim neşrettiğim kitaplardan pekala istifade edilmesi kabilken ve bu benim kitapları içeri sokmak gayet kolayken Halim Yoldaş bunu teklif dahi etmemiştir. Halim Yoldaş’ın bu çeşit hareketi hatalıdır. Tashih edilmelidir.”

“Mimar Ali”nin; “benim neşrettiğim kitaplardan”, “benim kitapları” derken, 1935-1938 yılları arasında “Marksizm Bibliyoteği” adı altında telif-tercüme kitaplar yayımlayan Hikmet Kıvılcımlı olduğu açıkça ortaya çıkıyor.

“Mimar Ali” tarafından eleştirilmesi üzerine söz isteyen “Ressam Halim”, yani Nâzım Hikmet şu yanıtı veriyor:

“Arkadaşlara kitap tavsiye etmiyor değilim. Dışardan lazım olan kitapları getirtiyorum. Kendileri size bunu söylerler. Ali Yoldaş’ın yazdığı ve tercüme ettiği broşürlere gelince, lisanlarının ve muhtevalarının ağırlığı yüzünden şimdilik bunlardan istifade edeceğimizi sanmıyorum.”

“Ressam Halim”in yani Nâzım Hikmet’in, hacimleri yüzünden “broşür” olarak adlandırdığı, Ali Yoldaş’ın yani Hikmet Kıvılcımlı’nın “Marksizm Bibliyoteği”nden yayınladığı telif ve tercüme kitaplar şunlar:

* Karl Marx, Gündelikçi İş ile Sermaye (Dilçevirgeni: Hikmet Kıvılcım)

* Edebiyat-ı Cedide’nin Otopsisi No:1, Sentetik Otopsi (Yazan: Hikmet Kıvılcım)

* V.İ.Lenin, Karl Marx’ın Hayatı, Felsefesi, Sosyolojisi (Çeviren: Hikmet Kıvılcım)

* Türkiye İşçi Sınıfının Sosyal Varlığı (Hikmet Kıvılcım)

* İnkılapçı Münevver Nedir? Hanri Barbüs (Hikmet Kıvılcım)

* Marksizm Kalpazanları Kimlerdir? Tip No 1: Kerim Sadi (Hikmet Kıvılcım)

* V.İ.Lenin, Karl Marx’ın Ekonomi Politiği, Sosyalizmi, Taktiği (Çeviren: Hikmet Kıvılcım)

* Emperyalizm Geberen Kapitalizm, (Hikmet Kıvılcım)

* Demokrasi, Türkiye Ekonomi Politikası (Hikmet Kıvılcım)

* Karl Marx, Kapital, 8 fasikül, (Çeviren: Hikmet Kıvılcım)

* Marx-Engels Hayatları (Hikmet Kıvılcım)

(Not: Soyadı “Kıvılcım”da bir yanlışlık yok. Soyadı kanununa göre kendisine, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin yayın organı Iskra’nın motamo karşılığı olan “Kıvılcım”ı almış, 1940’lardan itibaren “lı” ekleyerek “Kıvılcımlı” olarak kullanmıştır.)

Bundan sonra, “Orası” romanında Nâzım Hikmet’in kaleminden, uzun yıllar “Ressam Halim”le yani kendisiyle, “Mimar Ali” yani Hikmet Kıvılcımlı arasında; romanın yazıldığı tarihe kadar süregelen daha sonra da süregidecek olan bitmez tükenmez anlaşmazlığın çözümlenmesini okuyoruz:

“Ressam Halim’le Mimar Ali arasında nazari (teorik) görüş, taktik meselelerini telakki ediş ayrılığı yoktu. Bunu ikisi de biliyordu. Fakat ikisi de vakit vakit böyle bir ayrılığın vehmine düşmek ihtiyacındaydılar. Birbirlerinin değerini, içlerinden, kendi kendilerine takdir ediyorlardı. Fakat hemen hemen her toplantıda, ilk hücum Mimar Ali’den gelmek şartıyla en ufak bahanelerle çekişiyorlardı. Mimar Ali Rus Bolşevik Fırkası’nın tarihindeki kavgaları gayet iyi biliyor ve bunları, ille, Türkiye şeraitinde (koşullarında) de görmek, bu kavgalardan sapıklığı olmayan biricik insan gibi çıkmak istiyordu. Kavgada faal ve kavgaya bağlı, ona yardım edici bir unsur olarak mimarlığını kullanamadığı için (doktorluğunu yapamadığını demek istiyor. E.K.) mesleğinden vazgeçmişti. Fakat mesleği (yani doktorluk. E.K.) ona şemacılık itiyadını (alışkanlığını) bırakmıştı. Bunda samimiydi. Ve samimi olduğu içindir ki, herhangi bir sahada sivrilen bir arkadaşın bir gün, Bolşevik Fırkası tarihinde, filanca zaman, falancanın yaptığı inhirafa (sapmaya) düşebileceğinden titizleniyor, sinirleniyordu. Ve kendisinin yani Mimar Ali’nin sonuna kadar sapmayacak ve Bolşeviklerden falanca gibi keskin işler görecek bir komünist olduğuna yüzde yüz iman ettiği için kendisinin en akla gelmez, en kurnaz yollarla ikinci plana atılmak, kendisiyle alttan alta mücadele edilmek istendiğini vehmederek bunu ilerideki inhirafların (sapmaların) ilk alametleri sayıyordu.

Bundan dolayı günün birinde Menşevizme, Ekonomizme, Troçkizme, Buharinizme sapabilir diye, şimdiye kadar her fırsatta, hele en uzaktan kendini alakadar edebilecek meseleler olursa, insafsızca, Ressam Halim’e hücum etmiş, onun hiçbir resmini (Burada “şiirini” demek istiyor. E.K.) -bunların çoğundan hoşlandığı, hatta bir tanesinin fotoğrafını (yani Nâzım Hikmet’in yayımlanmış bir şiirini. E.K.) evine astığı halde- resmen beğenmemişti.”

Bundan sonra “Komün” toplantısı, gündemin dördüncü maddesini, yani “Enternasyonal Marşı’nın tercümesinde bir satırın tashihi”ni ele alıyor. Epeyce tartıştıktan sonra, önceki; ”Bu kavga son kavgamız, vur, atıl, sıçra, yık!” yerine “Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık!” denilmesi kararına varıyorlar.

Komün”ün toplantısı sona eriyor:

“Reis içtimaı kapadı. Her seferki gibi Enternasyonal söylemek için ayağa kalktılar. Mehmet oğlu Mehmet’e (yani Bastoncu Fevzi’ye. E.K.) koltuk değneklerini verdiler. Kerevetin üstünde değneklerine dayanarak dikildi. Sesi kalındı. Enternasyonal Marşı’nı Anadolu yayla havaları gibi uzata uzata, sıcak ve kederli söylüyordu.”

Bu vesileyle Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Nazım Hikmet ve Emin Karaca’nın devrimci anıları önünde saygıyla eğiliyoruz.

Ahmet Kale- Göksal Caner Malatya


[1] Lenin Külliyatı, baskı 1935, cild 18, sayfa 80, 81, 82, 83’de (Rusların millî gururu) isimli makaleyle — ki bu makale 1914 senesinde «Sosyal Demokrat»ın 35’inci numarasında çıkmıştır — Ahmed’in o gün bize hafızasından okuyup derhal tercüme ettiği satırları bilâhara karşılaştırdım. Ahmed ezbere okuyup tercüme ettiği parçaların yalnız cümle kuruluşlarında bazı değişiklikler yapmış. Fikirde hiçbir hata olmadığı için ben Ahmed’in tercümesini aynen aldım.

HALİL ÇELİMLİ İÇİN

HALİL AĞABEYİN ARDINDAN                 

1973 yılı sonları, devrimci mücadeleye daha çok zaman ayırmak için okulumu bırakıp İstanbul’a  gidiyorum. Kuruluş çalışmaları süren TSİP’in çalışmalarına katılmak arzusundayım. İstanbul’da bir süre kaldıktan sonra, oradaki ağabeylerim bana “sen zaten Ankara’da okuyorsun, biz burada iyiyiz, orada daha yararlı olursun. Ankara’daki Kitle gazetesi bürosunu (TSİP öncesi çalışmalar gazete bürosundan yürütülürdü) Halil Çelimli isimli arkadaşımız açtı. Halil Commer’in arabasını yakmaktan Sinan Cemgil, Yusuf Aslan, İrfan Uçar, Taylan Özgür ve İbrahim Seven’le birlikte yargılanmış, Dev genç davasından hapis yatmış birisidir, sen git ona yardımcı ol” demişlerdi. Ben de hemen valizimi toplayıp Ankara’ya döndüydüm. Menekşe sokaktaki Kitle bürosuna (Sonra TSİP Ankara İl merkezi oldu. Şimdi ÖDP Ankara İl Merkezi)gittiğimde, boş bir büroda, soyadının aksine çelimsiz ama çelik gibi olduğu izlenimi veren Halil ağabeyle karşılaştım. Tanıştık ve başka arkadaşlarla birlikte büronun tanzimine ve diğer çalışmalara katıldık.

       O günden itibaren, Halil Çelimli, yoldaşça bir ağabeylik nasıl yapılırın örneği oldu bizim kuşak için. Sonradan daha çok bilgilendik hakkında. 1946 doğumlu olup, ağarmış saçlarına, hastalıklı bedenine karşın hep bir delikanlı ataklığı taşıdı. Devrime inancın ve devrim tutkusunun en yüksek olduğu insanlardan biriydi. İstanbul’a gelip misafirim olduğu günlerde, geç saatlere kadar oturduğumuzda da, sabah kalkıp kahvaltı yaparken de öyle bir heyecan yayardı ki, sanki evden çıkıp barikatlara koşacakmış duygusuna kapılırdık.

       Biz onunla 1,5 yıl kadar birlikte çalıştık. Halil ağabey TSİP GYK üyesi ve Ankara il yöneticisi idi. Ben birkaç ay Altındağ ilçesinde mahalle çalışmaları yaptıktan sonra Ankara İl bünyesinde kurulan İl Gençlik Bürosuna alınınca Halil ağabeyle birlikte çalışmaya başladık. Halil ağabey resmen gençlik bürosunda görevli değildi ama bütün çalışmalarımızda bilgisi, heyecanı ve deneyimiyle yer alıyordu.

       TSİP’in en önemli gençlik eylemi sayılan ünlü Kissinger Boykotu da o günlerde oldu. Boykot kararının alınması epey tartışmalı olmuştu. O zamanlar TSİP’li arkadaşların da yönetimde olduğu gençlik örgütü ADYÖD (Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği) boykot kararı alamamıştı. Başka eylemler yaparız düşüncesindeydiler. Gençlik içinde çalışan bizler de “ADYÖD’e rağmen….” kararsızlığı içindeydik. Bir gece öncesi, gençlik bürosu ve ODTÜ’lü arkadaşlarla yoğun ve uzun tartışmalar yaşadık. O tartışmalarda Halil ağabeyin, yine yakın yıllarda kaybettiğimiz Aykut Başaran’ın ikna edici, 10 yıl kadar önce kaybettiğimiz Dr. Doğan İstanbulluoğlu’nun ajite edici gayretleri sonucu sabaha karşı boykot kararını verdik. Başta Halil ağabey, bütün OTDÜ’lü arkadaşlarımızla, İl Gençlik Bürosu’nun elemanları ilk servislerle giderek boykotu gerçekleştirdik.

       Daha sonraları benim de içinde olduğum kesim toplu istifa ile ayrıldık TSİP’ten. Halil ağabey de bir süre sonra sanırım tek başına ayrıldı. GYK üyesi olduğu zaman bir gün sabah erken Kızılay’da karşılaştığımızda, daha sonra İlke dergisinde yayınlanan Kıvılcımlı eleştirisi dosyasını göstererek, onaylamadığını, hele hele GYK’na habersizce oldu bitti gibi getirilmesine kızgın olduğunu söylemişti. Her zaman Kıvılcımlı’ya saygılı ve övgülü yaklaştı. 2010 yılının Mart sonu Ankara’da yaptığımız “Kıvılcımlı, Eserleri ve Etkileri” konulu panelin sonunda yaptığı konuşmada “bu dediklerim özellikle kayda geçsin” diyerek Kıvılcımlı’ya olan sevgi ve minnetini anlatmıştı. Filistin eğitim kamplarına giden ilk ekipte olduğunu kaydedip, orada da devrim savaşının bu tür partisiz gerilla gruplarıyla başarılamayacağını düşündüğünü, bu bilinci özellikle Kıvılcımlı’nın etkisiyle edindiğini söylemişti. Bir gün umarım Halil ağabeyle ilgili bir belgesel yaparız, o görüntüleri de kullanırız.

       TSİP’den ayrıldıktan sonra da örgütsüz kalmamaya gayret etti. O zamanki TKP’ne katıldı. Ancak Halil ağabeyin katılışı, başkaları gibi, “topluca girer, orayı ele geçiririz” bezirgan mantığı ile olmamıştı. O, burası partidir deyip, tek başına dalmıştı. Nitekim 12 Eylül yargılamalarında Ankara TKP davasından hapiste kaldı.

       12 Eylül sonrası ben çok uzun süre kaçak kalmıştım. Yaz aylarını çoğunlukla kıyı kentlerinde geçiriyordum. Yine bir yaz Didim’in Altınkum’unda, kaldığım pansiyona giderken, başka bir pansiyonun önünde sandalyeye kaykılmış oturan Halil ağabeyi gördüm. Fark ettiğimde çok yaklaşmıştım. Bildiğim kadarıyla o da henüz yakalanmamıştı. Kaçaktı yani. Beni görünce sevinç ve hayretle açıldı gözleri, doğrulmaya çalıştı. Tam o sırada ben: “Benzetiyorsun Halil abi” deyip geçtim önünden. Hangi duygularla kalakaldı bilemedim.

        Cezaevi çıkışında yine sosyalist çalışmaların ortasındaydı. Bir yandan mühendisliğini yapmaya çalışıyor, bir yandan da sosyalist hareketin birliği için çalışıyordu. Çeşitli yerlerde şantiye şefliği yaparak geçimini çıkardı. Kuruluşundan itibaren ÖDP üyesi oldu. Sanırım öldüğü zaman da üyeliği sürüyordu.

        Son iki yıl hariç, Sinan Cemgil anmalarında konuşmaları o yapardı. Sinan Cemgil’e değişik bir bağlılığı vardı. O benim hocamdı derdi konuşmasında. Konuşma yaparken ya da ciddi bir siyasi tartışmalarda bütün hücreleri konsantre olurdu. Sanki bütün vücuduyla konuşurdu.

        Şubat ayının 5’inde son aşk evliliğini yapmıştı.

        Türkiye sosyalist hareketinin en inançlı, en heyecanlı, en düzgün insanlarından birini yitirdik. Zaman zaman misafir ettiğim, sık sık telefonlaştığım bir büyüğümü de kaybetmiş oldum ben de. Unutmayacağım.

        Halil Çelimli’nin kişiliği, devrimci duruşu bize olduğu gibi yeni kuşaklara da örnek olacaktır.

15 Mayıs 2011

VEDAT TÜRKALİ 100 YAŞINDA

VEDAT TÜRKALİ’NİN DÜŞÜNCE ORTAMINDA KIVILCIMLI

Vedat Türkali’nin 100. Yaşına armağan olarak hazırlanan kitaba benden de bir yazı istenmesinin heyecanıyla neler yazabileceğimi düşünürken onunla tanışmam, geçirdiğim zamanlar, uzun Kıvılcımlı sohbetlerimiz geçti gözümün önünden.

İlk olarak Suat Şükrü Kundakçı ağabeyle birlikte TÜYAP Kitap Fuarı’nda kitaplarını imzaladığı standda görmüştüm onu. Sohbet ettik biraz. Bir kitabını imzalatmak istediğimde, “imza atamıyorum Sebahat hanım kaşemi basıyor” demişti. “Hayır ben sizin imzanız olsun isterim” dediğimde de “evladım ellerim titriyor, atamıyorum ki” demişti tekrardan. Ben de Sebahat’in kaşe basmasını kabul etmeyip vazgeçmiştim imza ısrarından. Daha sonraki yıllarda gerçekten “evladı” gibi davrandığı zamanlarımız oldu.

Yöneticisi ve ortağı olduğum yayınevinde bastığımız her Kıvılcımlı kitabından bir adedini götürerek ilişkimizi sıkılaştırmıştım. Sonraki yıllarda eksilen kitapların yerine bizden takım kitap aldığını ve ısrarla parasını ödediğini hatırlıyorum.

Son birkaç yılında epey birlikte zamanımız geçti. Tedavisiyle ilgilenen hekim arkadaşıma yardımcı olmak amacıyla bütün hastaneye getirme götürme işlerini üstlendim, banka vs işleri olduğunda refakat ettim. Sık sık tekrarladığı öğlen sofralarının konuğu oldum zaman zaman. Beslenme titizliğine tanığım. Zar zor oynattığı kaslarıyla “jimnastik” yapma çabasının da hayranıydım. 2012 1 Mayıs’ına tekerlekli sandalye üzerinde katılmayı istemişti. Bir arkadaşımla birlikte Cihangir yokuşundan çıkarmak zordu, yokuşu tek başıma indirirken fizik olarak çok zorlandım ama onun 93 yaşında yumruğunu sıkarak alana girmesi ve dolaştırmamızın heyecanı birçok şeye değerdi. Heyecanlıydı, nefes nefese kalmıştı sandalyesinde. Evine çıkardığımda “sana da büyük yorgunluk oldu evlat” derken de 1 Mayıs’ı Taksim alanında karşılamış olmaktan mutluydu.

94. yaş gününde yakın dostları olarak 4 kişi gün boyu birlikte olmuştuk. Hocalık yaptığı askeri liseyi göstermişti bize. Küçüksu Deresi yakınında yemek yiyip sohbet ettik, Anadolu kavağı tarafına geçip yeşillikler içinde çaylar içtik. Gün boyu sık sık evde yatalak olan eşi Merih teyzemizi sordu, sordurdu.

Bu yılın başında kaybettiğimiz kıymetli ağabeyim Yalçın Yusufoğlu ile beraber sık sık Vedat beyin (Yalçın ağabeyim Vedat bey derdi. Ben Sebahat’ten alışkanlık Kadir amca derdim) salonunda buluşur, TKP tarihi ve özellikle Kıvılcımlı üzerine doyulmaz sohbetler ederdik. Hem kendilerini hem de sohbetlerini özlüyorum.

ORTAKLAŞA KIVILCIMLI ANMASININ ÖNCÜSÜ

2009 yılının Mayıs-Haziran ayları. Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın bütün eserlerini basmak üzere kurulan Sosyal İnsan Yayınları’nın ortağı ve yöneticisiyim. Bütün gücümüzle kitapları hazırlamaya, basmaya, dağıtmaya çalışan 2-3 kişiyiz. İnsanüstü bir gayretle çalışarak 2 yıl gibi bir zamanda 20’den fazla kitabını basmışız ustamızın. O aylarda da 9 kitap olarak yazılmış olan ünlü YOL serisini yayına hazırlamakla meşgulüz.

Kıvılcımlı’nın mezar başı anmaları, her biri kendini Kıvılcımlı’nın gerçek mirasçısı, has takipçisi sayan grupçukların arka arkaya mezar başına gelerek, ayrı ayrı anma konuşmaları yaptıkları, anma için bile bir türlü bir araya gelemedikleri bir biçimde yapılıyordu, hâlâ da öyle yapılıyor. Bu konuda benim gibi gruplardan bağımsız olarak Kıvılcımlı’ya bağlı olan iyi niyetli kimselerin birçok defa yaptığımız girişimlere rağmen bir ortaklaşma sağlanamadı, sağlanamayacak gibi de görünüyor.

İşte o 2009 yılında bir yandan yayın işlerini yoğun bir şekilde yürütürken, bir yandan da o yılki Kıvılcımlı anmasının nasıl yapılacağı, bizim neler yapacağımız üzerine de düşünüp tartışıyoruz yayınevinde. “Kıvılcımlı’nın sadece izleyicilerinin değil, tüm Türkiye halklarının bir değeri olduğu, Tüm devrimci gruplar tarafında anılabilse ne iyi olacağı” konusunda konuşurken, böyle bir şeyi deneme fikri gelişiyor içimizde. Kısa bir tereddütten sonra tüm gruplarla görüşüp onları ortak bir kıvılcımlı anmasına ikna etme çabasına girişmeye karar veriyoruz sonunda.

Kendince bir prestiji olsa da sonunda biz bir yayınevi idik. İrili ufaklı ama hemen hepsi de benmerkezci, yaklaşılması ve bir etkinlikte ortaklaştırılması zor olan grupları böyle bir birlikteliğe ikna etmeyi bırakın, kendimizi dinletmeyi nasıl başaracağımızı düşünürken aklımıza ortak anma çağrısını Vedat Türkali’ye yaptırmak geldi. O zaman Bodrum’da tatilde olan V. Türkali ile görüşmek üzere bir arkadaşımızı yolladık. Memnuniyetle kabul edip, herkesi ortaklaşa bir anmaya davet eden bir çağrı metni de yazıp vermişti Türkali.

Siyasi gruplarla görüşüp onları ortak anmaya çağırma ve ikna etme görevini ben üstlenmiştim. Elimizde Vedat Türkali imzalı bir çağrı olunca daha bir dikkate alınır, dinlenir olmuştuk. Birkaç tur sürdü görüşmelerimiz. Genellikle olumlu karşılandı çağrı ve çabalarımız.

Temmuz-Ağustos aylarında olumlu yaklaşan – temas ettiğimiz bütün gruplar olumlu yaklaşmıştı aslında- grup, parti, platform gibi örgüt temsilcileri ile toplanmaya başladık. Anmanın pratik işlerini görüşüyor, salon, konuşma düzeni gibi ayrıntıları tartışıyorduk. 15 civarında parti, grup, platform, dergi, yayınevi haftalar boyu defalarca toplandık. Son derece güzel bir anlayış ve karşılıklı saygı içinde sürdü toplantılar. Kıvılcımlı’ya olan saygı, Vedat Türkali’nin çağrıcı olmasının ağırlığı ve diğer çağrıcı görünen Sosyal İnsan Yayınları’nın gayretleri ile önemli bir sorun yaşanmadan anma aşamasına yaklaştık. Ancak anmanın günü çok yaklaşmışken bazı anlaşmazlıklar baş gösterdi. Siyasi ayrılık varmış ve bu birlikte olmaya engelmiş gibi görme/gösterme çabalarını saymazsak, konuşmalar yapılması konusu çok tartışılmaya başladı. Katılımcılar ya herkesin kısa kısa saygı ve selamlama konuşmaları yapması ya da Herkes adına çağrıcılardan birinin kapsamlı bir konuşmayla anmayı yapması seçeneklerini tartışırlarken konu Vedat Türkali’ye de iletilip görüşü alınmak istedi. Vedat hocanın tavrı son derece net oldu: “Ben bu çağrıyı sadece Dr. Hikmet anması için yapmadım, toplantıda yalnız ben konuşacağım ve Türkiye sosyalist hareketinin birliği konusunda vasiyetim sayılacak açıklamalar yapacağım” diyerek tartışmaları bitirdi. Konuşma yapmaya çok hevesli olanlar bile ses çıkaramadı bu net tavır karşısında ve Vedat Türkali mezar başında da daha sonra Su Tiyatrosu’nda yapılan anma toplantısında da tek konuşmacı oldu. Siyasi partilerden Özgürlük ve Dayanışma Partisi(ÖDP), Sosyalist Devrim Partisi (SDP), Sosyalist Parti (SP), Demokratik Toplum Partisi (DTP), Türkiye Komünist Partisi (TKP)gibi partiler, Toplumsal Özgürlük Platformu(TÖP), Sosyalist Demokrasi Platformu (SODAP), Sosyalist Emek Hareketi(SEH),  gibi platformlar, Atılım dergisi, Sosyal İnsan Yayınları gibi kurumlar(yıllar geçti, unuttuklarımdan özür dilerim)ın katıldı bu toplantıya.

Toplantıdaki konuşmasında şunlara değindi Vedat hoca: [Bu konuşma 11 Ekim 2009 tarihinde Su Tiyatrosundaki anma toplantısında yapıldı ve kendisinin izniyle tape edilerek ilk defa benim derlediğim, Dipnot Yayınları’nın yayınladığı HİKMET KIVILCIMLI KİTABI’nda yayınlandı.]

“…1936-37’lerde bize ışık tutan Dr. Hikmet Kıvılcımlı idi.”

“…Ve Doktor’a biz o zaman işte o küçücük kitaplarıyla, Marksizm Bibliyoteği… İşte Edebiyatı Cedide’nin Otopsisi, Emperyalizm… Bütün o kitapları yer gibi okuduk. Bize ilk ışık tutan oydu. Yani bilimsel olarak marksizmi öğreten oydu. Zaten o daha önce Kapital çevirisi vermeye başlamıştı.”

“Şimdi içerdeyken biz, Doktor Vatan Partisi’ni kurdu. Onu izliyorduk zaten hapishaneden. Şefik Hüsnü’nün Dr. Hikmet’e nasıl büyük bir sevgi ve hayranlık duyduğunun ben tanığıyım…”

“Doktor Hikmet Kıvılcımlı’yı ilk defa orada (Sultanahmet cezaevi) tanıdım. Şimdi o günden sonra hep beraber olduk, daima. Yanından ayrılmamaya çalıştım, çok şey gördüm, çok şey öğrendim ama bugün anlıyorum ki yazık ki onun kitaplarını ben gerçek hakkını vererek o zamanlar tam kavramamışım.”

“Doktor bizim Marksist-Leninist kavganın en yiğit önderlerinden biridir. Yalnız odur demem, vardır yiğit insanlar… Fakat Marksizm’e bir hizmet, Türkiye’nin gerçekleri içerisinde, gerçekten düşünsel katkılarda bulunmuş, bakın sözüme dikkat edin, tek adamdır. Şefik Hüsnü’yü tanıdım, biliyorum, çok iyi biliyorum büyük saygım var. Reşat Fuat öyle. Bu konuda iyi kötü yazanlar var ama Doktor Hikmet çok farklı bir şey yaptı bu memlekette.

“Ne yaptı Doktor Hikmet? Şimdi bugün Türkiye’nin en ünlü sorunlarını alalım. Din sorunu. Din sorunu hakkındaki bizim eski ve yeni o zamanki militan yoldaşlarımızın fikri vardı. Hâlâ bugün marksistim diyenler işte Marx’tan öğrenmişler “din afyondur” falan. Ama bir sosyal kurum olarak Türkiye’de din nereye oturuyor, neleri yapmamız lazım bizim bu konuda? Bu konuda ciddi biçimde düşünce yoluna açan Doktor Hikmet’tir.”

“Biliyorsunuz Kürt sorunu üzerine yazılmış Doktor Hikmet’in bir kitabı var. Bizim İsmail hoca (Beşikçi) görmüyor bu olayları. Biz o zaman varlığını biliyorduk ve doğru yaklaşıyorduk olaya. Biz dediğim kim? Doktor Hikmet’in kitabını okuyanlar. Bakın Kürt meselesine yaklaşımı bu.”

“Şimdi bakın, benim son zamanlarda değindiğim iki nokta var. Zaten çoğunu yazdım, ilgili notlar var. Kürt meselesi ve din meselesini ben Doktor’dan öğrendim.”

“Vatan Partisi’nin kuruluşunda bu Eyüp konuşması var, tarihi bir konuşma… Ha o yüzden yakaladılar onları, aldılar içeriye. Demin onu dedim, büyük mutluluk hissettim ama bir yandan üzülüyorum tevkif edildikleri için, bir yandan da mutluyum. Doktor Hikmet’i tanıdım. Doktor orada İslam’ı tarif eder. İslam’ın nasıl sınıfsal bir yapısı olduğunu anlatır ve bu Ebu Süfyan tayfasını anlatır. İslam’ın temelinde nasıl ilkel komünal birtakım ögelere dayandığını anlatır. Uzun uzun anlatır birçok şeyleri. Ben orada öğrenmişim programı. O zaman anlaşılmadı ama sonradan olayların gelişmesi Doktor Hikmet’in ne kadar haklı olduğunu gösterdi.”

“Üçüncüsü Osmanlı eski tarihimiz ve bu tarihe bakışımız. O konuda da bize çok önemli yapıtlar verdi. Osmanlı Tarihinin Maddesi. Zaten bütün bunları sonunda ne yapıyor, asıl büyük Tarih Tezi’ne bağlıyor. O Tarih Tezi çok önemli bir bilimsel buluştur. Marx’a katkıdır. Marksizm-Leninizm’e katkıdır.”

“Ben iyi kötü takip ediyorum, bakıyorum ne kadar basit şeylerde, kolayca beraber olmasına hiçbir engel olmamasına rağmen bile bir ortamda parçalanmalar oluyor. Bu sağlıklı değil. Bugün bütün arzumuz şu: BİRLEŞMELİYİZ. Bizi kim birleştirebilir? Benim yaşadığıma göre şöyle bir toparlamaya çalıştım. Eskiden bize hazır olarak bol malzeme bırakan, bol düşünce bırakan kişi, galiba tek kişi Doktor Hikmet Kıvılcımlı’dır.”

“Şimdi bize bu konuda en gerçekçi yolu gösterebilecek kişi, ben yetmiş yıldır komünist partisinde şu veya bu şekilde oldum. Gördüğüm kadarıyla dört dörtlük, Doktor Hikmet’in gösterdikleridir, öğrettikleridir.”

Böyle anlatmıştı bizlere Kıvılcımlı’dan nasıl ve ne kadar etkilendiğini. Bu etkileri hemen hemen tüm romanlarında görürüz. Her eserine bir şekilde almıştır Kıvılcımlı’yı. Ya karakter olarak, ya düşünce dünyasını etkileyen bir fikir olarak mutlaka değerlendirmiştir.

Yukarda da andığım gibi son yıllarında sık sık görüştük, sohbetinden ve derin bilgisinden yararlandım.

100. yaşındaki bu büyük edebiyat ve sinema adamını, bu büyük komünisti saygı ve özlemle anıyorum.  Ahmet Kale

21.08.2019