KAVGASINA ALKIŞ İSTEMEZDİ

1976 yılı başları. Kıvılcımlı’cılar TSİP’den topluca ayrılmışlar ancak toplu bir davranışa geçememişlerdi. Bizler Ankara’da TSİP içinde toparlanmış genç insanlarız. İstanbul’da Kıvılcım gazetesi takipçileri olanlar TSİP Zeytinburnu ilçesinde çalışmışlar, bizler Ankara’da çeşitli ilçelerde çalıştıktan sonra Yenimahalle ilçesinde toplanmıştık. Bizim adımız da Ankara Grubu olmuş o aylarda (Daha sonra Ankara PİM ve 12 Eylül darbesine kadar da Devrimci Derleniş dergisi etrafında siyaset yaptık). Toplu istifalardan sonra toplanacak yerimiz de kalmadı. Bizden birkaç yaş büyük olan 3-4 arkadaşın sözcülüğünde gerek Kıvılcım grubu ile gerekse de TSİP içinde belli bir yer işgal eden, her zaman dar da olsa bir çevre olan Ahmet Camuşçuoğlu ekibiyle görüşmeler yapılıyor ama ortak davranış ihtimali sağlanacak gibi değildi.

Ben daha TSİP’in kuruluş öncesi çalışmaları esnasında mühendislik eğitimini bırakıp, tam gün işçi örgütlenmelerine dalmıştım zaten. TSİP Yenimahalle’de de, partiden çıkarılmış olmama karşın arkadaşların dayanışmasıyla profesyonel gibi çalışıyordum. İstifalar ve Yenimahalle’nin boşaltılmasından sonra benim için hem alan, hem de geçim sorunu başlamıştı.

İşte o günlerde İsmet Demir yine Ankara’ya gelmişti. Daha önce de birkaç kez görmüştüm İsmet ağabeyi. Ankara’ya geldiğinde kaldığı evlerden biri, bizim sözcülerimizden olan Soma’lı Uğur Unan ve eşi Ufuk’un eviydi. Bizler de sık sık onlarda toplandığımızdan arada karşılaşırdık İsmet ağabeyle. Tanıyanlardan da efsaneleşmiş sendikacılık öykülerini dinlerdik.

1976’nın ilk aylarıydı İsmet Demir’in Ankara’ya geldiği o günler. Birkaç gün sonra Uğur bana iki teklifle geldi: O zaman Ankara Belediye Başkanı Vedat Dalokay idi. Devrimciler onun zamanında tek tek veya topluca işe alınıyorlardı belediye ve yan kuruluşlarında. O zamanlar da Belediye’ye bağlı EGO genel müdürlüğüne toplu eleman alınıyordu. Uğur bana belediyeye girebileceğimi, oradan birçok işçi örgütlenmesi çıkarabileceğimi söyledi. İkinci teklifi ise: İsmet Demir Yapım-İş sendikasını yeniden toparlamak için İskenderun’a gitmeye hazırlanıyor, Ankara grubundan da eleman desteği almak istiyor, istersen sen ona da katılabilirsin teklifiydi. Hiç tereddüt etmeden İsmet Demir’le olmayı seçmiştim. Bu seçimimde İsmet Demir’in efsanevi kişiliğinin etkisi vardı elbet ama asıl neden benim bundan sonraki yaşamımla ilgili verdiğim karardı. İsmet Demir’le sendikacılık yapmanın daha adanmış bir yaşam olacağına kuşkum yoktu. İsmet ağabeye katılınca öğrendim ki, Kıvılcım grubundan da destek istemiş, onlar da rahmetli Nusret Yılmaz’ı görevlendirmişlerdi. Ben ve Nusret’ten başka zaten İsmet ağabeyle devamlı birlikte olan Tuncer Gezgen, Mersin’den Hayati Perşembe ile birlikte 5-6 kişi olduk. Ankara’da, daha önce İskenderun Demir Çelik inşaatındaki direniş tutuklamaları sırasında İsmet Demir’in avukatlığını da yapan Avukat Natali Uluhan’ın İzmir Caddesindeki ofisinde toplanıp iş planları yapıyorduk.

Bir süre sonra topluca İskenderun’a gittik. Tek odalı, içinde tahta sandalyelerden başka eşyası olmayan sendika ofisinde toplanıp durumu değerlendirmeye başladık. Sendikanın öncü kadroları dağılmıştı ama resmen açıktı. Pala Selahattin dediğimiz Selahattin Barut ve geçtiğimiz yıllarda ölen Mehmet Köroğlu bizimle birlikte toparlanma çalışmalarına katılıyorlardı. Direniş ve sonrasında zorluklar çekmiş kimi işçilerden tepkiler çektiğimiz de oluyordu bu arada.

Benim bekâr memur bir arkadaşım var İskenderun’da. Ben onun evinde kalıyorum, arkadaşlar oteldeler. Şartlar zor, paramız yok, herkes kendi ihtiyacını karşılıyor. İnşaat tavsamış, kalan ek inşaatlar hep işverenlerin kurduğu sendikalar tarafından bağlanmış, Yapım-İş kadrosuz ve beş parasız, moraller bozuk. Buna rağmen 1-2 ay kaldık İskenderun’da. Arada ben Ankara’ya, Nusret Bursa’ya gidip geliyoruz. Benim memleketim yakın olduğundan arada oraya da sefer yapıyorum. Hem ailemi ziyaret ediyorum, hem de oradaki devrimci çalışmalara katkıda bulunmak istiyorum.

Oralarda dolaşıyoruz, işçilerin evlerine, kahvelerine gidiyoruz, bazen çok az katılımla da olsa sendika odasında toplantılar da yapıyoruz ama Yapım-İş’i toparlayıp diriltme umudumuz da sönüyor giderek. Bir süre sonra Nusret bizimle gelmez oluyor, işlerine dönüyor. Biz de bölgeye daha seyrek gidip daha az kalmaya başlıyoruz. Sendikal faaliyet yapamıyoruz ama ben İsmet ağabeyden ne öğrenirsem kârdır diyerek ayrılmıyorum yanından. İskenderun-Adana-Mersin-Tarsus-Yenice dolaşıyoruz. Hemen her yerde tanıdıkları, hayranları var İsmet Demir’in. Bizi iyi karşılıyorlar, yemek yedirip barındırıyorlar. Burada Hüseyin Budak’ın 1974 İskenderun Yapım-İş direnişi tutuklamaları sırasında tuttuğu notlardan iki işçinin izlenimlerini aktarmak isterim:

HÜSEYİN YEŞİL

“1963 Kdz. Ereğli Demir Çelik inşaatında topoğrafçılık yapar. Eylem örgütler, karşılaştığı insanın ilk anda hangi milliyetten, etnik kökenden ve mezhepten olduğunu ilk bakışta anlayabilecek bir yapısı vardı.

“1) İtalyan işveren vekili işçilerin haklarının verileceğine ve baskı yapmayacağına ilişkin söz verinceye değin sürükleme işi devam eder. İtalyan bu konuda söz verince işe son verilir. Serbest kalan İtalyan İsmet Demir’i tepeden tırnağa birkaç kez şaşkınlıkla süzer. İsmet’in ayakkabılarından biri yırtıktır. İsmet’den ayakkabıyı ister. Aldığı ayakkabıyı İtalya’ya şirket merkezine gönderir. Amacı (beni böyle ayakkabısı yırtık bir işçi önderi Türkiye’de yerde süründürdü) demekti sanırım. Daha sonra İsmet Demir’in bu ayakkabısının İtalya’da bir müzede olduğunu duydum.

“2) Para; Hiçbir zaman parası olmamıştır. Cebinde para taşımadı. Akgübre örgütlenmesi öncesi, Gültekin ile ben Mersin’e iş aramaya gitmiştik. İsmet’i Ankara’da sanıyorduk. Birden karşımıza çıktı. Uzaktan bize küfürler savurarak yaklaştı. 2 günden beri uykusuz (otel parası yok) aç ve susuz olduğunu söylemişti. Bir lokantaya gittik, karnını doyurdu ve üstüne biraz rakı içti. Yalnızca ve yalnızca en güvendiği en yakın dostlarından böyle kendisinin karnını doyurmalarını isterdi. Böyle kişiler yoksa günleri, haftaları aç geçirirdi.

KADİR HOLDUR

“Bayram Sökmen İsmet Demir tutuklu iken cezaevine kendisi ile işbirliği yapması için sık sık gelir ve para teklif ederdi. Delik ayakkabısının teki Roma’da işte böyle sendikacı da var diye insanlara sunuluyordu. Tanımlaması zor bir zekaya sahipti. En çetrefilli konuları bile en anlaşılabilir hale getirebilecek bir zeka kıvraklığına sahipti. Korkunç bir inandırıcılığı ve güçlü yeteneği vardı. Sınıf ve sendikal bilinci eğitim ve okuyarak değil yaşam içinde mücadele ile elde etmişti. İşçilere yalın bir dille konuşurdu ve işçiler tarafından çok kolay anlaşılırdı. En iyi dinlenme biçimi Nazım’dan şiir dinlemekti. Çoğunlukla dinlerken ağlardı da. TSİP ile organik bir bağı yoktu. Güçlenmesini isteyebilirdi, ama ciddiye almazdı, onun tek düşüncesi eylemdi. Alabildiğine saf, burjuva değerlere kapalı biri idi. Hiç bir zaman cebinde parası olmazdı. Bütün ihtiyaçlarını çevresindeki yakın dostlarınca karşılanırdı. Cebinde parası çıktığına tanık olmadım. Açlığa ve baskılara rağmen insanları nasıl bir arada tutardı anlaşılabilir gibi değildi. Eylemler döneminde İskenderun halkının eylemlere bir sempatisi ve desteği olmadı. Kavgasına alkış istemeyen insan olarak onu tanıdım. Alkış için kavga etmezdi. Parayı pislik olarak kabul ederdi, hep ondan uzak durdu. Ölümüne kadar da kirlenmedi…”

Bu iki alıntı da İskenderun Demir Çelik inşaatında yapılan direniş sonrası tutuklanan işçilerin anlatımı. Hüseyin Budak’ın (ki o arkadaş da o direnişte tutuklanan işçilerdendir. Kendi anlatımıyla sosyalizmle ve Kıvılcımlı’nın görüşleriyle ilk o zaman ve İsmet Demir kanalıyla haberdar olmuştu. Yakın zamanda kaybettiğimiz bu arkadaşımızı da anmış olalım böylece) el yazısı notlarından aynen aldım. İsmet Demir için yazılacak ciltler dolusu şeylerden daha anlamlı olan bence örgütlediği işçilerin ona bakışı. Örgütlediği, çadırlarında kaldığı, helva ekmeği bölüştüğü işçiler, daha o sağken hakkında bunları diyorlar. Tekrarından kaçınmadan sıralayayım çarpıcı cümleleri:

– Eylem örgütler karşılaştığı insanın ilk anda hangi milliyetten, etnik kökenden ve mezhepten olduğunu ilk bakışta anlayabilecek bir yapısı vardı.

 – Para; Hiçbir zaman parası olmamıştır. Cebinde para taşımadı.

 – Yalnızca ve yalnızca en güvendiği en yakın dostlarından böyle kendisinin karnını doyurmalarını isterdi. Böyle kişiler yoksa günleri, haftaları aç geçirirdi.

 -En çetrefilli konuları bile en anlaşılabilir hale getirebilecek bir zeka kıvraklığına sahipti. Korkunç bir inandırıcılığı ve güçlü yeteneği vardı.

-İşçilere yalın bir dille konuşurdu ve işçiler tarafından çok kolay anlaşılırdı.

-Alabildiğine saf, burjuva değerlere kapalı biri idi.

-Kavgasına alkış istemeyen insan olarak onu tanıdım. Alkış için kavga etmezdi.

-Parayı pislik olarak kabul ederdi hep ondan uzak durdu. Ölümüne kadar da kirlenmedi.

Yüzbinleri bulan işçi örgütlemiş, milyonlarca liralık aidatlar, sözleşme farkları kazandırmış bir insandan söz ediyoruz burada. Onunla birlikte mücadele eden işçilerin tanıklıkları da böyle işte. Para pul, şan şöhret delisi “sosyalistlere” bundan daha iyi bir örnek gösterilebilir mi bilmem.

Birlikte dolaştığımız aylar boyunca, parasızlığının, mütevaziliğinin ve sıkı dostlarının olduğunun tanığıyım ben. Destekçilerinden kimilerinin verdiği paraları da biz yanındakilere verir, “bilet, milet alırsınız” derdi. İsmini şimdi hatırlamadığım bir eski dostuna uğramıştık Tarsus’ta. İsmet ağabeyin sesi iyice kısılmış, zaten az olan iştahı daha da azalmıştı. Üstelik bakımsızlıktan dişleri de dökülmeye başlamıştı. O arkadaşı eski bir işçiydi ama o sırada esnaflık yapıyordu. Mekanında oturduk İsmet ağabeyle. Ceketini alıp astılar. Dükkan sahibi İsmet ağabeyi yakındaki bir diş hekimine götürdü dişleri için. İsmet ağabey dişçideyken, daha yeni bir ceket bulup İsmet ağabeyin ceketinin yerine astı, eski pörsümüş ceketi de götürüp attılar. Ceplerinde bir iki ufak şey vardı onları daha yeni olan cekete aktardılar. İsmet Demir dönünce askıdan ceketi alıp yürüdü. Farkında bile değildi değiştiğinin.

Çeşit çeşit destekçileri vardı. Adana’nın Yenice kasabasındaki Daniş Boroğlu bunlardan biriydi. İleriki yıllarda kanser olduğunu öğrenince “ben uğraşamam bu hastalıkla” diyerek kafasına kurşun sıkıp intihar eden Daniş, İsmet Demir’e çok içtenlikle bağlıydı. Kendisi bir ağa çocuğu falandı sanırım. Golf pantolon deri çizmeli. Ata binen, elinde kısa derebey kamçısı olan, yapılı, yakışıklı bir adamdı. Ne zaman uğrasak, mutlaka evini açar, çiğ köfteler, kebaplar, kavanozlarla turşularla ağırlardı bizi. İsmet ağabey iştahsızca yer, rakıya yüklenirdi. Yemeklerin tadını çıkarmak bana düşerdi.

1976 Ağustos ayında evlendim. Memleketimde yerel usullerle bir hafta süren düğünümde de İsmet ağabey, Tunç ve Hayati de varlardı. Sıkıntı ve stresten uzak bir hafta geçirmişlerdi. Arkadaşlarımın evinde sevgi ve saygıyla ağırlanmıştı İsmet ağabey ve diğer arkadaşlar. Evlilik sonrası ben de artık Ankara’da kaldım. İsmet Demir’le bu kez Ankara’da sık görüşmeye başladık. İsmet ağabey, işçi örgütlemenin püf noktalarını açıkladığında bazı yöntemleri bana ters gelir gibi olunca itiraz ediyordum. “Olur mu İsmet abi, nasıl işçilere doğru olmayan şeyler söylenir, biz sosyalistiz” dediğim bir gün, kızgınlıkla “gel benimle” diye beni bir yerlere götürdü.

İlk gittiğimiz yer, Yüksel Caddesi’nde Mülkiyeliler Birliği’nin karşısındaki 3-4 katlı eskice kırmızı boyalı bir bina idi. Daha önce hiç dikkatimi çekmemiş olan binanın kapısında küçük bir plakette hatırlamadığım isimde bir işçi sendikaları konfederasyonu yazıyordu. İsim garipti tamamen unutmuşum. Zili çaldık, yukardan otomatla açıldı. Merdivenlerden çıkarken, her kattaki kapıların yanında yine garip isimli işçi sendikası tabelaları vardı. “Terzi-İş”, “Besicilik-İş”, “Un-İş” falan gibi. Üst katlarda bir daireye girdik. Sonradan karı-koca olduklarını öğrendiğim 2 kişi vardı içerde. Adam korsan sendikacılıkta ünlü biriymiş. Adını unuttum şimdi. Temennalarla karşıladı İsmet ağabeyi. Kıpkırmızı ayyaş suratlı bir adamdı. İsmet ağabeyin ilk lafı “ulan puşt yine hangi fabrikanın işçilerini sattın bakayım” oldu. Adam “yok vallahi İsmet abi, ne yapayım işçiler sendikasız mı kalsın?” gibisinden laflar gevelerken İsmet abi bana, “bak oğlum, bu herifler daha büyük fabrikalar kurulurken patronla oturup sözleşme yaparlar, bölge çalışma müdürlüklerine de sus payı verirler” dedi. Adam pişkince bize çay falan ikram etti. Biraz oturup çıktık.

“Şimdi başka bir yere gel bakalım” diyerek, beni o zaman İzmir Caddesi üzerinde olan Yol-İş Federasyonu binasına götürdü. O zamanki Federasyon başkanı ya da genel sekreteri, daha sonra Erdal İnönü ile siyaset yapan Muzaffer Saraç. Çok lüks bir bina, iki ayrı sekreterden sonra ulaşılıyor. Randevumuz falan yok ama İsmet Demir adı içeriye iletilir iletilmez, sekreterleri, bekleme odalarını geçerek Muzaffer Saraç geldi karşılamaya. İsmet ağabeyi neredeyse kucaklayarak aldı bizi kendi odasına. Benim tanımadığım, yapı ve yol işkolundaki ortak tanıdıklarından konuştular, anılarını tazelediler. Bir ara İsmet ağabey onların sendikacılık anlayışını eleştirdi. “Masa başındasınız, işkolunun en büyük sendikasısınız ama kadronuz yok. Sadece sözleşme ile yürümez bu işler, işçilere bilinç de vermek lazım” türünden şeyler söyledi. M. Saraç da “İsmet abi, hani nerde kadro? Her şubeye, her büyük işyerine bir profesyonel kadro vermek isterim elbet. Bu da nerden baksan 100-150 kişi eder, hani nerde bu kadar adam?” deyince, İsmet ağabey, “yok Muzaffer siz bunu yapmazsınız, yapamazsınız, alın işte bak yanımda aslan gibi bir genç var, yolla nereye yollayacaksan, daha da ne kadar istersen bulunabilir, siz yeter ki niyetlenin” dedi. Ondan sonrası eveleme geveleme, ikram vs. ile geçti ve biz çıktık. Dışarda bir kahveye oturduk. Orada İsmet ağabey bana: “Bak evlat” dedi. “İşçi sınıfı cahil kaldıkça, bu tür hırsız ve ağaların elinde habire becerilmekten kurtulamaz. Sen sürekli işçilere yalan söylenir mi deyip duruyorsun. Bak bu alçakların hayatı yalan. Yalanla dolanla işçi sınıfının sırtını yerden kaldırmıyorlar. Gerekiyorsa örgütleyene kadar sen de yalan söyleyeceksin. Senin yalanın cebini doldurmak için değil ki. Sen örgütlediğin işçiye sınıf bilinci vereceksin. Bu heriflerin yalanını kırabilmek için işçiye ulaşabilmen gerek önce.” O zaman ne kadar anlayabilmiştim hatırlamıyorum şimdi. 21 yaşında fişek gibi bir adamdım. Ancak o günkü temaslarımızı ve bana verdiği öğüdü bugün gibi hatırlıyorum.

Bu arada sağlığı da giderek bozuluyordu. Gırtlak kanseri teşhisi Ankara Numune Hastanesi Radyoloğu, devrimci insan, devrimcilerin dostu Dr. Turhan Temuçin’in gayretleriyle konmuştu. Dr. Temuçin bizzat kendisi İsmet ağabeyin gırtlağına ışın tedavisine başlamıştı. İsmet ağabey iyi beslenemiyordu ama içkisinden hiç geri kalmıyordu. O günlerde Ankara Keçiören’de bir tanıdığının evinde kalıyordu. Haftanın belli günleri sabahları radyoterapi için hastaneye geliyordu. Hastane önünde sabah 9.30 gibi buluştuğumuzda bile sabah rakısını içmiş olurdu bazen. Bu durumun tedavisini olumsuz etkileyeceği açıktı. Arkadaşlarla birlikte Dr. Turhan Temuçin’le bir görüşme yaptık. Doktoru olarak içkiyi bırakması gerektiğini salık vermesini istedik. Temuçin bu isteğimizi reddetti. “Durumu çok ümitli değil, rahatlatmaya çalışıyoruz burada. İsmet’i ben de iyi tanırım, hem dikbaşlıdır, hem de hastalığı biliyor ve çok ciddiye almıyor. Şimdi içkiyi bırak demek onu psikolojik sıkıntıya sokar. Bırakalım da ne kadar yaşayacaksa bildiği gibi yaşasın” diyerek.

Daha sonra İstanbul’a gitti İsmet ağabey. Ben Ankara’da Pahalılık ve İşsizlikle Mücadele Derneği yöneticiliği, çok kısa bir dönem Yeni VP yöneticiliği ve Devrimci Derleniş dergisi çevresinde siyasi çalışmalara boğuldum. Arayıp soramadım İsmet ağabeyi. İzledim ama. Yurtdışına gidip geldiğini, gırtlağının delinip direk mideden beslendiğini duyup üzülüyordum. Onu yakından tanıyıp, yaşamının bir bölümünü paylaştığım için kendimi şanslı, mutlu ve gururlu sayıyorum.

Son sözümü, bir kez daha işçi kardeşlerimin cümleleriyle yazayım:

-Kavgasına alkış istemeyen insan olarak onu tanıdım. Alkış için kavga etmezdi.

-Parayı pislik olarak kabul ederdi hep ondan uzak durdu. Ölümüne kadar da kirlenmedi.

Ahmet KALE

“ŞU BİZİM SOSYALİST İŞÇİ PARTİSİ” KİTABI

Geçtiğimiz aylarda Çağatay Anadol’un “Şu Bizim Sosyalist İşçi Partisi” başlıklı kitabı yayınlandı. Kitap Çağatay Anadol imzasını taşımakla birlikte “Sunuş” yazısında da belirtildiği üzere çok kişinin katkılarıyla adeta kolektif bir ürün olmuş. Alışılmış, hafızada birikenlerin döküldüğü “sözlü tarih” çalışmalarından da farklı bir çalışma.

Epey belge taranmış, incelenmiş, yararlanılmış. Demek ki muhafaza edilmiş belgeler var. Sunuş yazısında “…bu kitabın yazım sürecinde TSİP veteranlarının ortaklaşa sağladığı bir fonla arşivimizdeki belgelerin tümünün taraması bitirildi. Arşivin kullanıma açılması için yapacak şeyler olmakla birlikte, taranan belgelere ulaşma olanağına sahibim.” Dendiğine göre, daha önce Tarih Vakfı’na bırakılmış bir parti arşivi var, bunların taranmasının maddi ve pratik işlerini görecek kimseler var ve bu dinamikler sosyalist hareketin bir döneminde epey etkili olmuş bir hareketin belgelerine ulaşılmasını olanaklı kılıyor. Bana göre gıpta edilmesi gereken bir durum.

Kitabı bana, “Bu kitap filanca olmasa asla yazılamazdı” ibaresi vardır ya, Yusuf Ziya (Can) için bu hakikaten öyle” diye övgüyle tanıtılan Yusuf Ziya yolladı. Daha önce de çeşitli defalar belgeler paylaşmıştık karşılıklı Yusuf Ziya ile. Bu kitap da yayınlanınca önce haberini ulaştırdı bana, sonra da kitabın kendisini. Dolayısıyla bu değerlendirmeyi biraz da Yusuf Ziya ile konuşma gibi yapıyorum.

TSİP benim de sosyalist yaşama ilk katıldığım örgüt. Sosyalist bir kimliğe ulaşabildiysem eğer bu örgütün payı büyüktür. Ulaşamadıysam benim eksikliğim tabi. TSİP’te geçirdiğim yaklaşık 1,5 yıl devrimci heyecanımın –belki çok genç olmamın da etkisiyle- en yüksek olduğu zamanlardı. Zaman zaman bir araya geldiğimiz o zaman partide omuzdaş olduğumuz arkadaşlarla o ilk yılları hep özlemle anarız.

Çok gençtim TSİP’le tanıştığım yıllarda. Partinin kuruluşundan birkaç ay önce katılmıştım çevreye. Dolayısıyla bu kitapta adı geçen pek çok kişi benim için ağabey konumundadır ve bu değerlendirme yazımda da hepsinden ağabey diye bahsetmek isterim. Bu ağabeylerden ikisi daha da önemli yer tutar TSİP tercihim ve yetişmemde. Bunlar Orhan Doğançay ve Mehmet Veysi Aydoğan ağabeylerimdir. Onların yönlendirmesiyle Kıvılcımlı okumaya başladım, TSİP’e girip örgütlü sosyalist çalışma ile tanıştım. Veysi ağabeyimi 2019 yılı sonlarında kaybettik. Son zamanlarına kadar görüşürdük, üzerimdeki emeklerini unutamam, anısına saygım hep sürecek. Orhan ağabeyimle halen görüşüyoruz. Bazen ayrı düşüncelerde olsak da sevgimiz hiç azalmadı. Onun da bana katkıları az değil. Kendisine sağlık ve uzun ömür diliyorum.

Kuruluş öncesinden katıldığım TSİP’te 1,5 yıl kadar kaldım. Toplu istifa eden doktorcular arasında yoktum. Çünkü hatırladığım kadarıyla o zamanki tüzüğe göre bir yıl kadar bir aday üyelik süresi vardı. Bir yıldan önce “asil” üye olunabiliyordu tabi ama bir yıl içinde asil üye yapılmayanlar otomatik olarak üyelikten düşüyorlardı. Ben de “asil” yapılmayarak düşürülen üyelerdendim. Ankara örgütünün en çalışkan birkaç üyesinden biri olduğum halde “asil” yapılmayışımı hala objektif bir nedene bağlayamam. Burada kendimi anlatmak niyetinde değilim tabi. Bunları yazmaktan gayem; sadece belli bir dönemin bana aşina olduğunu belirtmek içindir. İçinde olmadığım dönemler için herhangi bir değerlendirme yapacak değilim. Hoş içinde olduğum zamanlar da öğrenme sürecinde olan heyecanlı bir gençtim. Atmosferin yüksek tabakalarında neler olduğunu bilecek durumum yoktu. TSİP’in içinde olduğum ya da olmadığım dönemlerle ilgili bilgilenmelerim daha sonraki izleme ve okumalarımdandır. Ayrıca son yıllarında samimi birer dost olduğumuz Yalçın Yusufoğlu ağabeyle, Beylikdüzü’nde sık sık buluşup eski günleri konuştuğumuz Veysi ağabeyimle, zaman zaman bir araya geldiğimiz Orhan ağabeyimle konuşmalarımızdan da epey bilgi birikimim oldu. Son yıllarda Yusuf Ziya Can kardeşimle de sıkı bir iletişim içinde olmam beni daha da zenginleştirdi.

Yazı uzadıkça anılar hücum ediyor zihnime. Böyle giderse kitap hakkında söyleyeceklerime dönmem zor olacak ama dönüyorum.

Çağatay ağabey bu kitabı yazarken sadece hafızasında kalanlara dayanmış ve güvenmiş olsaydı bu kadar kapsamlı olabilir miydi bilmem ama daha sübjektif saptamalarla dolu olurdu eminim. Stefan Zweig hafızanın kayıt yaparken ki halini şöyle yazmış “Dünün Dünyası” adlı eserinde: “… bence, hafızamız sadece rasgele alıkoyup, geri kalanları rasgele kaybeden bir öğe değil: tersine, bilerek düzenleyen ve bilgiyle ayıklayan bir gücü var onun. Hayatımızın unuttuğumuz yanları, gerçekte unutulmaya çoktan hüküm giymiş olanlardır. Unutulmayanların başkaları için korunmaya ihtiyacı olur ancak.” Yani hafızanın kayıt yaparken seçici davranacağını belirtiyor sonuçta. Dolayısıyla da sadece hafızaya dayanan anlatımların sübjektif yanları ağır basacaktır.

Kitap 1974-1990 arası dönemi kapsıyor. TSİP’in kuruluş öncesi, kuruluştan sonraki etkin çalışmaları, bölünmeler, ayrılmalar, 12 Eylül dönemi ve sonrası olarak bölümlendirebiliriz. Yukarda da söylediğim gibi bu dönemlerde benim içinde olduğum dönem kuruluştan biraz öncesinden başlayan toplam 1,5 yıllık bir dönem. Daha sonraki dönemlerle ilgili yaşanmışlığım yok. Ancak bu metin üzerinden bir şeyler yazabilirim. Yazacaklarım da kendi birikimim ve ilgi alanımla sınırlı olur daha çok. Tanıyanların bildiği üzere 20 yıldan beri herhangi bir grup, parti örgütlenmesi içinde olmaksızın birey olarak Kıvılcımlı eserlerine yoğunlaşmış bir sosyalistim. Kıvılcımlı’nın hak ettiği değeri görmediğini, görmesi için eserlerinin basılı ve yaygın olması gerektiğini düşünürüm. Hele de ölümünün üzerinden 51 yıl geçmiş olmasına rağmen hala yayınlanmamış bir kısım kitaplarının olması acı verici gelir bana. O yüzden Çağatay ağabeyin “sunuş” yazısında “… kitabın yazım sürecinde TSİP veteranlarının ortaklaşa sağladığı bir fonla arşivimizdeki belgelerin tümünün taraması bitirildi” cümlesini gıpta ederek okudum. Her şeyden önce taranması gereken bir ARŞİV var. Bu arşivin taranması için gereken VETERANLAR var. Ve bu işi yapacak GÖNÜLLÜLER var. Yazma biçimimden de anlaşılacağı üzere bizim cenahta bunlar yok. Kıvılcımlı arşivinden bahsetmiyorum. Onlar Hollanda’da (iyi ki orada), iyi de korunuyorlar ve araştırmacılara açık. Benim yakındığım; Kıvılcımlı sonrası doktorcu hareketin bir arşivinin olmaması. Veteranlar kimler olabilir bilmem ama çok uzun yıllardır yeni yazıya aktarılıp yayınlanmayı bekleyen Kıvılcımlı eserleri bile ancak bazı adanmış bireylerin gayreti ve ısrarı, kimi gönüllü arkadaşların çeviri vs. gibi katkıları ve bir avuç arkadaşın kendi aralarında oluşturdukları küçük fonlarla ancak yayınlanabiliyor. Çok sınırlı ve kısıtlı imkanlar yani.

Yazı çok uzayacak, ben daha özete gideyim. Tabi kendi birikimimi ve haddimi bilerek.

Kitabın birinci bölümünde “1968: Yükselen MDD Hareketi de Bölünüyor” başlıklı bölümde oldukça yerinde tespitler yapılmış ama şu cümleler de benim dikkatimi çekti: “… Türkiye solunun özgün bir ses oluşturamaması, Marksizmin çağdaş sorunlarına çözümler üretememesinin önemli sebeplerinden biri de budur. Ama asıl nedenin kadroların entelektüel birikiminin yetersizliği olduğuna kuşku yoktur.” Burada Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın görmezden gelindiği demeyeyim de gözden kaçırıldığı izlenimi edindim. En azından “ bu konularda gayret gösteren, çok sınırlı olanaklarla onlarca konuda tezler geliştirmeye çalışan” diye anılabilirdi.

TSİP’te “Kıvılcımlı eleştirisi” yayınlandığında ve daha sonra ayrıldığımızda hep şunları konuşurduk bizler: “Bu TSİP merkezi Laz İsmail TKP’si ile görüşüp, onlardan temsilcilik istedi. Laz tayfası da bizimkilerden öncelikle Kıvılcımlı ile bağlarını kesmelerini talep etti, olan bu” derdik. Kitapta samimice  bu konuya epey değiniliyor ama bendeki o his hala epey kuvvetli. Daha ilk sayfalarda “Partiye Başkan Arıyoruz” başlıklı bölümde şu cümleler dikkat çekici: “Bir parti kurmaya hazırlanıyorduk ama ancak otuzlu yaşlarının başlarında olan gençlerden ibarettik ve kamuoyu bizi tanımıyordu. Buna karşılık ideolojik mücadelemiz ve birlik çabalarımızla TARİHSEL TKP’Yİ DEĞİŞİME ZORLAYARAK, Leninist nitelikte yeni bir örgütsel yapı yaratma gibi bir amacımız vardı.” (ben majiskülledim) Burası o partinin “tarihsel TKP” olup olmadığının yeri değil ama niyetin daha baştan oraya ulaşmak olduğu söyleniyor. Nitekim ilk temaslarda görüşülenler arasında Cemal Kral üzerinden onlar da var.

Bu bir tercih tabi. Çağatay ağabey de ilk kurucu çevreden birileri de kendilerinin bile önceleri “Dış Büro” dedikleri o grubu “Tarihsel TKP” sayabilirler. Ona katılmadığımızı söyler geçeriz. Ancak kitabın ilerleyen sayfalarında şu belirleme var: “Ama TKP’nin eski kadrolarından olan Doktor’un TKP’ye rağmen böyle bir kuruluşa gitmek isteyeceğine de inanmıyorum; çünkü eğer isteseydi 1954’te yapardı bunu. Vatan Partisi’ni kurabildiğine göre bir parti oluşturabilecek kadrosu vardı. Yapmadı, çünkü böyle bir kuruluşun ancak ‘diğer tarafla’ (yurt dışındaki ‘Büro’ ile) bir diyaloğ sonucunda gerçekleşebileceğini biliyordu veya böyle yapmayı arzuluyordu.” Bu cümlelerde artık başkasının yani Kıvılcımlı’nın tercihi ve davranışı diye bir saptama yapılıyor ama doğru değil bence. İlk olarak 1954 yılında yani Vatan Partisi kurulurken “Dış Büro” henüz yok ortada. Tüm yöneticileri hapiste de olsa TKP mevcut. O şartlarda niçin Vatan Partisi kuruldu? Bunun tartışması başka bir konu. “Dış Büro” 1962 yılında Zeki Baştımar’ın toplamasıyla Leipzig’de oluşturuluyor. TÜSTAV’ın bu konuda geniş belge yayınları var. Diyaloğ kurulacak bir dış büro velev ki olsaydı bile; sonradan bu büroyu oluşturacak olan kişilere Kıvılcımlı’nın 1970’deki yaklaşımı şöyleydi: Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama kitabının bir yerinde Dünyada ve Türkiye’de sosyalist kuşakları saydıktan sonra konuyu bağlarken şunu yazar: “Sosyalizm ve sosyalist dediklerimizle, daha tanımlarken belirttiğimiz gibi ‘adı kalanlar’ı göz önünde tuttuk. Bir de ‘adı kalmayanlar’ var. Bunlar iki zıt kutupta toplanırlar. Bir bölüğü adı ağza alınamayacak kertede yüreksiz ve alçak çıktıkları için, Allah bizden onların ne adlarını, ne sanlarını sormasın, Şeytan hesaplarını görsün.” (Zortlama, sayfa 32-33) Burada söz ettiği “yüreksiz ve alçaklar” tastamam o dış büroyu oluşturmaya öncülük edenlerdir. Ayrıntılarını daha sonra kaçış notları olan Günlük Anılar kitabında görürüz.

Kıvılcımlı’nın “TKP’yi reorganize” etmek için Sovyetlerin hakemliğinde Laz İsmail takımıyla görüşmek için yurt dışına çıktığını uzun yıllar önce Fuat Fegan iddia etmişti. Hatta eşi Latife Fegan anılarını yazdığı kitapçıkta “Kıvılcımlı’nın TKP’yi reorganize etme projesi” diye bir projenin varlığını da uydurmuştu. Kanıt yok, yazı yok, aksine bu adamlarla asla görüşülmemesi gerektiğine dair yığınla yazısı var Doktorun. Tanıklıklar var bu konuda. Sonuç olarak “Dış Büro” denilen teşkilatla Kıvılcımlı’nın diyaloğu da düşünülemez kanaatindeyim.

TSİP’in daha o yıllarda TKP ile yakınlaşma durumunu 2007 yılında TKP-B devamcıları olan 14 Mayıs Platformunun düzenlediği “Geçmişi Konuşuyoruz Sempozyumu”na yolladığı yazılı metinde Mehmet Yücel de “TSİP’te Doktoru terk ettikten sonra yerine bir şey de koyamadığımız için hızla TKP muhibbi olmaya başladık” diyerek belirtmişti.

Kitapta dikkatimi çeken birkaç noktaya daha değineyim.

Uzun yıllar TİP, TSİP ve TKP arasında yapılmış birlik görüşmeleri. Seçimlerde DDKD ile yapılan kısmi işbirliği bir yana bırakılırsa, sanki bu üç gruptan başka sosyalist yokmuşçasına davranılmış. Oysa hepimiz yaşadık, bu üç grubun dışında çok güçlü ve potansiyelli gruplar vardı ve bunlar hesaba alınmalıydılar. ÖDP şafağına kadar bu grupların pek akla gelmediği de görülüyor anılarda.

Son derece etkilendiğim bir konu da kitapta adı geçenlerin inancı oldu. Sürekli bir devinim, örgütlenme, mücadele var bu çevrede. Sürekli yurt dışına gidiliyor, gerektiğinde tekrar yurda giriliyor, gizli matbaa kurulup yayın yapılıyor vs. Birçok grup yöneticileri bir kere yurt dışına kapağı atınca 40 yıl geçtiğinde bile hala “biiiiz sürgündeyizzz” yaveleri gevelerken birçoğunu yakın ya da uzak tanıdığım ağabeyler hiç de o psikolojiye girmemişler. Daha TSİP kurulmadan önce Veysi Aydoğan ağabeyim, Karagümrük’teki evinde yaptığımız sohbette bana; “devrimcilerin faşizm şartlarında neler yaptıkları, yapmadıkları çok önemlidir” demişti. Çok gençtim, hala aklımdadır o sözler. 12 Eylül döneminde ülke içinde uzun yıllar kaçak yaşamış biri olarak o lafı hiç unutmadım. Bir kısmı akranım, çoğu ağabeylerim olan TSİP kadroları da devrimci davranışlarla geçirmişler 12 Eylül dönemini.

Adı çok geçen Yalçın Yusufoğlu ağabeyimin entelektüel birikimine her zaman hayranlık duymuşumdur. Kitapta adı geçen başka insanların da çok birikimli olduklarını görüyorum. Bir kısmı bugün hayatta olmayan bu insanların birikimlerinden daha çok yararlanabilseydik.

Kitabın ileriki bölümlerinde Türkiye’deki birlik çabaları ve TSİP kadrolarının katkıları anlatılmış. Çoğu olumlu, mütevazi ama önemli katkıları var arkadaşların.

Kitabı eleştirmek ya da değerlendirmeler yapmak gibi iddialı şeyler değil bu yazımın konusu. Basitçe okuduktan sonraki izlenimlerimi aktardım Ve son olarak diyorum ki; keşke bu kadar birikim, bu kadar fedakarlık, bütün olumsuz şartlara rağmen bu kadar örgütlenme –daha üst bir örgütlenme için bile olsa ki olmadı, olamadı- için heba edilmeseydi. TSİP o zamanki kadrolarıyla yeniden toparlanıp, Türkiye sosyalist mücadelesine daha çok katkı koyabilseydi.

Yalçın ve Veli Gürcan ağabeyleri çok, Ahmet Kaçmaz, Tektaş Ağaoğlu ve Hüseyin Hasançebi’yi az tanırdım. Hepsinin de anılarına saygılar. O mücadelenin içinde olup da yaşayan arkadaş ve ağabeylerime de sevgi ve saygılarla bitiriyorum yazımı.        26.11.2022 Foça

Ahmet Kale

HALİL ÇELİMLİ İÇİN

HALİL AĞABEYİN ARDINDAN                 

1973 yılı sonları, devrimci mücadeleye daha çok zaman ayırmak için okulumu bırakıp İstanbul’a  gidiyorum. Kuruluş çalışmaları süren TSİP’in çalışmalarına katılmak arzusundayım. İstanbul’da bir süre kaldıktan sonra, oradaki ağabeylerim bana “sen zaten Ankara’da okuyorsun, biz burada iyiyiz, orada daha yararlı olursun. Ankara’daki Kitle gazetesi bürosunu (TSİP öncesi çalışmalar gazete bürosundan yürütülürdü) Halil Çelimli isimli arkadaşımız açtı. Halil Commer’in arabasını yakmaktan Sinan Cemgil, Yusuf Aslan, İrfan Uçar, Taylan Özgür ve İbrahim Seven’le birlikte yargılanmış, Dev genç davasından hapis yatmış birisidir, sen git ona yardımcı ol” demişlerdi. Ben de hemen valizimi toplayıp Ankara’ya döndüydüm. Menekşe sokaktaki Kitle bürosuna (Sonra TSİP Ankara İl merkezi oldu. Şimdi ÖDP Ankara İl Merkezi)gittiğimde, boş bir büroda, soyadının aksine çelimsiz ama çelik gibi olduğu izlenimi veren Halil ağabeyle karşılaştım. Tanıştık ve başka arkadaşlarla birlikte büronun tanzimine ve diğer çalışmalara katıldık.

       O günden itibaren, Halil Çelimli, yoldaşça bir ağabeylik nasıl yapılırın örneği oldu bizim kuşak için. Sonradan daha çok bilgilendik hakkında. 1946 doğumlu olup, ağarmış saçlarına, hastalıklı bedenine karşın hep bir delikanlı ataklığı taşıdı. Devrime inancın ve devrim tutkusunun en yüksek olduğu insanlardan biriydi. İstanbul’a gelip misafirim olduğu günlerde, geç saatlere kadar oturduğumuzda da, sabah kalkıp kahvaltı yaparken de öyle bir heyecan yayardı ki, sanki evden çıkıp barikatlara koşacakmış duygusuna kapılırdık.

       Biz onunla 1,5 yıl kadar birlikte çalıştık. Halil ağabey TSİP GYK üyesi ve Ankara il yöneticisi idi. Ben birkaç ay Altındağ ilçesinde mahalle çalışmaları yaptıktan sonra Ankara İl bünyesinde kurulan İl Gençlik Bürosuna alınınca Halil ağabeyle birlikte çalışmaya başladık. Halil ağabey resmen gençlik bürosunda görevli değildi ama bütün çalışmalarımızda bilgisi, heyecanı ve deneyimiyle yer alıyordu.

       TSİP’in en önemli gençlik eylemi sayılan ünlü Kissinger Boykotu da o günlerde oldu. Boykot kararının alınması epey tartışmalı olmuştu. O zamanlar TSİP’li arkadaşların da yönetimde olduğu gençlik örgütü ADYÖD (Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği) boykot kararı alamamıştı. Başka eylemler yaparız düşüncesindeydiler. Gençlik içinde çalışan bizler de “ADYÖD’e rağmen….” kararsızlığı içindeydik. Bir gece öncesi, gençlik bürosu ve ODTÜ’lü arkadaşlarla yoğun ve uzun tartışmalar yaşadık. O tartışmalarda Halil ağabeyin, yine yakın yıllarda kaybettiğimiz Aykut Başaran’ın ikna edici, 10 yıl kadar önce kaybettiğimiz Dr. Doğan İstanbulluoğlu’nun ajite edici gayretleri sonucu sabaha karşı boykot kararını verdik. Başta Halil ağabey, bütün OTDÜ’lü arkadaşlarımızla, İl Gençlik Bürosu’nun elemanları ilk servislerle giderek boykotu gerçekleştirdik.

       Daha sonraları benim de içinde olduğum kesim toplu istifa ile ayrıldık TSİP’ten. Halil ağabey de bir süre sonra sanırım tek başına ayrıldı. GYK üyesi olduğu zaman bir gün sabah erken Kızılay’da karşılaştığımızda, daha sonra İlke dergisinde yayınlanan Kıvılcımlı eleştirisi dosyasını göstererek, onaylamadığını, hele hele GYK’na habersizce oldu bitti gibi getirilmesine kızgın olduğunu söylemişti. Her zaman Kıvılcımlı’ya saygılı ve övgülü yaklaştı. 2010 yılının Mart sonu Ankara’da yaptığımız “Kıvılcımlı, Eserleri ve Etkileri” konulu panelin sonunda yaptığı konuşmada “bu dediklerim özellikle kayda geçsin” diyerek Kıvılcımlı’ya olan sevgi ve minnetini anlatmıştı. Filistin eğitim kamplarına giden ilk ekipte olduğunu kaydedip, orada da devrim savaşının bu tür partisiz gerilla gruplarıyla başarılamayacağını düşündüğünü, bu bilinci özellikle Kıvılcımlı’nın etkisiyle edindiğini söylemişti. Bir gün umarım Halil ağabeyle ilgili bir belgesel yaparız, o görüntüleri de kullanırız.

       TSİP’den ayrıldıktan sonra da örgütsüz kalmamaya gayret etti. O zamanki TKP’ne katıldı. Ancak Halil ağabeyin katılışı, başkaları gibi, “topluca girer, orayı ele geçiririz” bezirgan mantığı ile olmamıştı. O, burası partidir deyip, tek başına dalmıştı. Nitekim 12 Eylül yargılamalarında Ankara TKP davasından hapiste kaldı.

       12 Eylül sonrası ben çok uzun süre kaçak kalmıştım. Yaz aylarını çoğunlukla kıyı kentlerinde geçiriyordum. Yine bir yaz Didim’in Altınkum’unda, kaldığım pansiyona giderken, başka bir pansiyonun önünde sandalyeye kaykılmış oturan Halil ağabeyi gördüm. Fark ettiğimde çok yaklaşmıştım. Bildiğim kadarıyla o da henüz yakalanmamıştı. Kaçaktı yani. Beni görünce sevinç ve hayretle açıldı gözleri, doğrulmaya çalıştı. Tam o sırada ben: “Benzetiyorsun Halil abi” deyip geçtim önünden. Hangi duygularla kalakaldı bilemedim.

        Cezaevi çıkışında yine sosyalist çalışmaların ortasındaydı. Bir yandan mühendisliğini yapmaya çalışıyor, bir yandan da sosyalist hareketin birliği için çalışıyordu. Çeşitli yerlerde şantiye şefliği yaparak geçimini çıkardı. Kuruluşundan itibaren ÖDP üyesi oldu. Sanırım öldüğü zaman da üyeliği sürüyordu.

        Son iki yıl hariç, Sinan Cemgil anmalarında konuşmaları o yapardı. Sinan Cemgil’e değişik bir bağlılığı vardı. O benim hocamdı derdi konuşmasında. Konuşma yaparken ya da ciddi bir siyasi tartışmalarda bütün hücreleri konsantre olurdu. Sanki bütün vücuduyla konuşurdu.

        Şubat ayının 5’inde son aşk evliliğini yapmıştı.

        Türkiye sosyalist hareketinin en inançlı, en heyecanlı, en düzgün insanlarından birini yitirdik. Zaman zaman misafir ettiğim, sık sık telefonlaştığım bir büyüğümü de kaybetmiş oldum ben de. Unutmayacağım.

        Halil Çelimli’nin kişiliği, devrimci duruşu bize olduğu gibi yeni kuşaklara da örnek olacaktır.

15 Mayıs 2011

VEDAT TÜRKALİ 100 YAŞINDA

VEDAT TÜRKALİ’NİN DÜŞÜNCE ORTAMINDA KIVILCIMLI

Vedat Türkali’nin 100. Yaşına armağan olarak hazırlanan kitaba benden de bir yazı istenmesinin heyecanıyla neler yazabileceğimi düşünürken onunla tanışmam, geçirdiğim zamanlar, uzun Kıvılcımlı sohbetlerimiz geçti gözümün önünden.

İlk olarak Suat Şükrü Kundakçı ağabeyle birlikte TÜYAP Kitap Fuarı’nda kitaplarını imzaladığı standda görmüştüm onu. Sohbet ettik biraz. Bir kitabını imzalatmak istediğimde, “imza atamıyorum Sebahat hanım kaşemi basıyor” demişti. “Hayır ben sizin imzanız olsun isterim” dediğimde de “evladım ellerim titriyor, atamıyorum ki” demişti tekrardan. Ben de Sebahat’in kaşe basmasını kabul etmeyip vazgeçmiştim imza ısrarından. Daha sonraki yıllarda gerçekten “evladı” gibi davrandığı zamanlarımız oldu.

Yöneticisi ve ortağı olduğum yayınevinde bastığımız her Kıvılcımlı kitabından bir adedini götürerek ilişkimizi sıkılaştırmıştım. Sonraki yıllarda eksilen kitapların yerine bizden takım kitap aldığını ve ısrarla parasını ödediğini hatırlıyorum.

Son birkaç yılında epey birlikte zamanımız geçti. Tedavisiyle ilgilenen hekim arkadaşıma yardımcı olmak amacıyla bütün hastaneye getirme götürme işlerini üstlendim, banka vs işleri olduğunda refakat ettim. Sık sık tekrarladığı öğlen sofralarının konuğu oldum zaman zaman. Beslenme titizliğine tanığım. Zar zor oynattığı kaslarıyla “jimnastik” yapma çabasının da hayranıydım. 2012 1 Mayıs’ına tekerlekli sandalye üzerinde katılmayı istemişti. Bir arkadaşımla birlikte Cihangir yokuşundan çıkarmak zordu, yokuşu tek başıma indirirken fizik olarak çok zorlandım ama onun 93 yaşında yumruğunu sıkarak alana girmesi ve dolaştırmamızın heyecanı birçok şeye değerdi. Heyecanlıydı, nefes nefese kalmıştı sandalyesinde. Evine çıkardığımda “sana da büyük yorgunluk oldu evlat” derken de 1 Mayıs’ı Taksim alanında karşılamış olmaktan mutluydu.

94. yaş gününde yakın dostları olarak 4 kişi gün boyu birlikte olmuştuk. Hocalık yaptığı askeri liseyi göstermişti bize. Küçüksu Deresi yakınında yemek yiyip sohbet ettik, Anadolu kavağı tarafına geçip yeşillikler içinde çaylar içtik. Gün boyu sık sık evde yatalak olan eşi Merih teyzemizi sordu, sordurdu.

Bu yılın başında kaybettiğimiz kıymetli ağabeyim Yalçın Yusufoğlu ile beraber sık sık Vedat beyin (Yalçın ağabeyim Vedat bey derdi. Ben Sebahat’ten alışkanlık Kadir amca derdim) salonunda buluşur, TKP tarihi ve özellikle Kıvılcımlı üzerine doyulmaz sohbetler ederdik. Hem kendilerini hem de sohbetlerini özlüyorum.

ORTAKLAŞA KIVILCIMLI ANMASININ ÖNCÜSÜ

2009 yılının Mayıs-Haziran ayları. Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın bütün eserlerini basmak üzere kurulan Sosyal İnsan Yayınları’nın ortağı ve yöneticisiyim. Bütün gücümüzle kitapları hazırlamaya, basmaya, dağıtmaya çalışan 2-3 kişiyiz. İnsanüstü bir gayretle çalışarak 2 yıl gibi bir zamanda 20’den fazla kitabını basmışız ustamızın. O aylarda da 9 kitap olarak yazılmış olan ünlü YOL serisini yayına hazırlamakla meşgulüz.

Kıvılcımlı’nın mezar başı anmaları, her biri kendini Kıvılcımlı’nın gerçek mirasçısı, has takipçisi sayan grupçukların arka arkaya mezar başına gelerek, ayrı ayrı anma konuşmaları yaptıkları, anma için bile bir türlü bir araya gelemedikleri bir biçimde yapılıyordu, hâlâ da öyle yapılıyor. Bu konuda benim gibi gruplardan bağımsız olarak Kıvılcımlı’ya bağlı olan iyi niyetli kimselerin birçok defa yaptığımız girişimlere rağmen bir ortaklaşma sağlanamadı, sağlanamayacak gibi de görünüyor.

İşte o 2009 yılında bir yandan yayın işlerini yoğun bir şekilde yürütürken, bir yandan da o yılki Kıvılcımlı anmasının nasıl yapılacağı, bizim neler yapacağımız üzerine de düşünüp tartışıyoruz yayınevinde. “Kıvılcımlı’nın sadece izleyicilerinin değil, tüm Türkiye halklarının bir değeri olduğu, Tüm devrimci gruplar tarafında anılabilse ne iyi olacağı” konusunda konuşurken, böyle bir şeyi deneme fikri gelişiyor içimizde. Kısa bir tereddütten sonra tüm gruplarla görüşüp onları ortak bir kıvılcımlı anmasına ikna etme çabasına girişmeye karar veriyoruz sonunda.

Kendince bir prestiji olsa da sonunda biz bir yayınevi idik. İrili ufaklı ama hemen hepsi de benmerkezci, yaklaşılması ve bir etkinlikte ortaklaştırılması zor olan grupları böyle bir birlikteliğe ikna etmeyi bırakın, kendimizi dinletmeyi nasıl başaracağımızı düşünürken aklımıza ortak anma çağrısını Vedat Türkali’ye yaptırmak geldi. O zaman Bodrum’da tatilde olan V. Türkali ile görüşmek üzere bir arkadaşımızı yolladık. Memnuniyetle kabul edip, herkesi ortaklaşa bir anmaya davet eden bir çağrı metni de yazıp vermişti Türkali.

Siyasi gruplarla görüşüp onları ortak anmaya çağırma ve ikna etme görevini ben üstlenmiştim. Elimizde Vedat Türkali imzalı bir çağrı olunca daha bir dikkate alınır, dinlenir olmuştuk. Birkaç tur sürdü görüşmelerimiz. Genellikle olumlu karşılandı çağrı ve çabalarımız.

Temmuz-Ağustos aylarında olumlu yaklaşan – temas ettiğimiz bütün gruplar olumlu yaklaşmıştı aslında- grup, parti, platform gibi örgüt temsilcileri ile toplanmaya başladık. Anmanın pratik işlerini görüşüyor, salon, konuşma düzeni gibi ayrıntıları tartışıyorduk. 15 civarında parti, grup, platform, dergi, yayınevi haftalar boyu defalarca toplandık. Son derece güzel bir anlayış ve karşılıklı saygı içinde sürdü toplantılar. Kıvılcımlı’ya olan saygı, Vedat Türkali’nin çağrıcı olmasının ağırlığı ve diğer çağrıcı görünen Sosyal İnsan Yayınları’nın gayretleri ile önemli bir sorun yaşanmadan anma aşamasına yaklaştık. Ancak anmanın günü çok yaklaşmışken bazı anlaşmazlıklar baş gösterdi. Siyasi ayrılık varmış ve bu birlikte olmaya engelmiş gibi görme/gösterme çabalarını saymazsak, konuşmalar yapılması konusu çok tartışılmaya başladı. Katılımcılar ya herkesin kısa kısa saygı ve selamlama konuşmaları yapması ya da Herkes adına çağrıcılardan birinin kapsamlı bir konuşmayla anmayı yapması seçeneklerini tartışırlarken konu Vedat Türkali’ye de iletilip görüşü alınmak istedi. Vedat hocanın tavrı son derece net oldu: “Ben bu çağrıyı sadece Dr. Hikmet anması için yapmadım, toplantıda yalnız ben konuşacağım ve Türkiye sosyalist hareketinin birliği konusunda vasiyetim sayılacak açıklamalar yapacağım” diyerek tartışmaları bitirdi. Konuşma yapmaya çok hevesli olanlar bile ses çıkaramadı bu net tavır karşısında ve Vedat Türkali mezar başında da daha sonra Su Tiyatrosu’nda yapılan anma toplantısında da tek konuşmacı oldu. Siyasi partilerden Özgürlük ve Dayanışma Partisi(ÖDP), Sosyalist Devrim Partisi (SDP), Sosyalist Parti (SP), Demokratik Toplum Partisi (DTP), Türkiye Komünist Partisi (TKP)gibi partiler, Toplumsal Özgürlük Platformu(TÖP), Sosyalist Demokrasi Platformu (SODAP), Sosyalist Emek Hareketi(SEH),  gibi platformlar, Atılım dergisi, Sosyal İnsan Yayınları gibi kurumlar(yıllar geçti, unuttuklarımdan özür dilerim)ın katıldı bu toplantıya.

Toplantıdaki konuşmasında şunlara değindi Vedat hoca: [Bu konuşma 11 Ekim 2009 tarihinde Su Tiyatrosundaki anma toplantısında yapıldı ve kendisinin izniyle tape edilerek ilk defa benim derlediğim, Dipnot Yayınları’nın yayınladığı HİKMET KIVILCIMLI KİTABI’nda yayınlandı.]

“…1936-37’lerde bize ışık tutan Dr. Hikmet Kıvılcımlı idi.”

“…Ve Doktor’a biz o zaman işte o küçücük kitaplarıyla, Marksizm Bibliyoteği… İşte Edebiyatı Cedide’nin Otopsisi, Emperyalizm… Bütün o kitapları yer gibi okuduk. Bize ilk ışık tutan oydu. Yani bilimsel olarak marksizmi öğreten oydu. Zaten o daha önce Kapital çevirisi vermeye başlamıştı.”

“Şimdi içerdeyken biz, Doktor Vatan Partisi’ni kurdu. Onu izliyorduk zaten hapishaneden. Şefik Hüsnü’nün Dr. Hikmet’e nasıl büyük bir sevgi ve hayranlık duyduğunun ben tanığıyım…”

“Doktor Hikmet Kıvılcımlı’yı ilk defa orada (Sultanahmet cezaevi) tanıdım. Şimdi o günden sonra hep beraber olduk, daima. Yanından ayrılmamaya çalıştım, çok şey gördüm, çok şey öğrendim ama bugün anlıyorum ki yazık ki onun kitaplarını ben gerçek hakkını vererek o zamanlar tam kavramamışım.”

“Doktor bizim Marksist-Leninist kavganın en yiğit önderlerinden biridir. Yalnız odur demem, vardır yiğit insanlar… Fakat Marksizm’e bir hizmet, Türkiye’nin gerçekleri içerisinde, gerçekten düşünsel katkılarda bulunmuş, bakın sözüme dikkat edin, tek adamdır. Şefik Hüsnü’yü tanıdım, biliyorum, çok iyi biliyorum büyük saygım var. Reşat Fuat öyle. Bu konuda iyi kötü yazanlar var ama Doktor Hikmet çok farklı bir şey yaptı bu memlekette.

“Ne yaptı Doktor Hikmet? Şimdi bugün Türkiye’nin en ünlü sorunlarını alalım. Din sorunu. Din sorunu hakkındaki bizim eski ve yeni o zamanki militan yoldaşlarımızın fikri vardı. Hâlâ bugün marksistim diyenler işte Marx’tan öğrenmişler “din afyondur” falan. Ama bir sosyal kurum olarak Türkiye’de din nereye oturuyor, neleri yapmamız lazım bizim bu konuda? Bu konuda ciddi biçimde düşünce yoluna açan Doktor Hikmet’tir.”

“Biliyorsunuz Kürt sorunu üzerine yazılmış Doktor Hikmet’in bir kitabı var. Bizim İsmail hoca (Beşikçi) görmüyor bu olayları. Biz o zaman varlığını biliyorduk ve doğru yaklaşıyorduk olaya. Biz dediğim kim? Doktor Hikmet’in kitabını okuyanlar. Bakın Kürt meselesine yaklaşımı bu.”

“Şimdi bakın, benim son zamanlarda değindiğim iki nokta var. Zaten çoğunu yazdım, ilgili notlar var. Kürt meselesi ve din meselesini ben Doktor’dan öğrendim.”

“Vatan Partisi’nin kuruluşunda bu Eyüp konuşması var, tarihi bir konuşma… Ha o yüzden yakaladılar onları, aldılar içeriye. Demin onu dedim, büyük mutluluk hissettim ama bir yandan üzülüyorum tevkif edildikleri için, bir yandan da mutluyum. Doktor Hikmet’i tanıdım. Doktor orada İslam’ı tarif eder. İslam’ın nasıl sınıfsal bir yapısı olduğunu anlatır ve bu Ebu Süfyan tayfasını anlatır. İslam’ın temelinde nasıl ilkel komünal birtakım ögelere dayandığını anlatır. Uzun uzun anlatır birçok şeyleri. Ben orada öğrenmişim programı. O zaman anlaşılmadı ama sonradan olayların gelişmesi Doktor Hikmet’in ne kadar haklı olduğunu gösterdi.”

“Üçüncüsü Osmanlı eski tarihimiz ve bu tarihe bakışımız. O konuda da bize çok önemli yapıtlar verdi. Osmanlı Tarihinin Maddesi. Zaten bütün bunları sonunda ne yapıyor, asıl büyük Tarih Tezi’ne bağlıyor. O Tarih Tezi çok önemli bir bilimsel buluştur. Marx’a katkıdır. Marksizm-Leninizm’e katkıdır.”

“Ben iyi kötü takip ediyorum, bakıyorum ne kadar basit şeylerde, kolayca beraber olmasına hiçbir engel olmamasına rağmen bile bir ortamda parçalanmalar oluyor. Bu sağlıklı değil. Bugün bütün arzumuz şu: BİRLEŞMELİYİZ. Bizi kim birleştirebilir? Benim yaşadığıma göre şöyle bir toparlamaya çalıştım. Eskiden bize hazır olarak bol malzeme bırakan, bol düşünce bırakan kişi, galiba tek kişi Doktor Hikmet Kıvılcımlı’dır.”

“Şimdi bize bu konuda en gerçekçi yolu gösterebilecek kişi, ben yetmiş yıldır komünist partisinde şu veya bu şekilde oldum. Gördüğüm kadarıyla dört dörtlük, Doktor Hikmet’in gösterdikleridir, öğrettikleridir.”

Böyle anlatmıştı bizlere Kıvılcımlı’dan nasıl ve ne kadar etkilendiğini. Bu etkileri hemen hemen tüm romanlarında görürüz. Her eserine bir şekilde almıştır Kıvılcımlı’yı. Ya karakter olarak, ya düşünce dünyasını etkileyen bir fikir olarak mutlaka değerlendirmiştir.

Yukarda da andığım gibi son yıllarında sık sık görüştük, sohbetinden ve derin bilgisinden yararlandım.

100. yaşındaki bu büyük edebiyat ve sinema adamını, bu büyük komünisti saygı ve özlemle anıyorum.  Ahmet Kale

21.08.2019