12 Mart’a gelirken çevresinde toplanan gençlerin eğitimine de önem veren Kıvılcımlı, Kıbrıslı gençlerin önerileriyle, onların da katkısıyla hazırlanan bir eğitim tüzük ve programını düzenleyerek onaylar. Bu tüzük ve programı, o günlerin en yakın tanığı Fuat Fegan’ın notuyla birlikte yayınlıyoruz. Bu tüzük-program basılı olarak ilk defa 12 Eylül öncesinde çıkarılan Devrimci Derleniş dergisinde yayımlanmıştı. O derginin notunu da yazımıza ekledik. Ahmet Kale – Göksal Caner Malatya
“Devrimci Eğitim için Tüzük ve Program” Yanılmıyorsam 1970 yılı ortalarında idi. Kıbrıslı öğrencilerden Fadıl H. Hilmi, Dr. H. Kıvılcımlı’dan “Eğitim Programı” konusundaki görüşlerini sormuştu. Kıvılcımlı da bazı esasları belirterek bir kitap listesi verdi. Fadıl H. Hilmi bunları, kendi notlarına dayanarak yazdı ve Kıvılcımlı’ya götürdü. Kıvılcımlı bazı düzeltmeler yaptı. Ortaya, ilişikte daktilo nüshası bulunan: “Devrimci Eğitim için Tüzük ve Programı” çıktı. İfade bozuklukları vs. Kıvılcımlı’ya ait değil, fakat öz fikir tamamen onundur. (Fuat Fegan) 14.9.1977
“12 Mart öncesi ortaklaşa kullanılan İşsizlikle ve Pahalılıkla Savaş Derneği, Tarihsel Maddecilik Yayınları ve Sosyalist Gazetesi çalışanlarınca ve üyelerce uygulanan Eğitim Program ve Tüzüğünü sunuyoruz. Program ve tüzüğün Dr. Hikmet Kıvılcımlı tarafından kaleme alınıp alınmadığını bilmiyoruz. Hatta üslup bakımından incelendiğinde ona ait olmadığı izlenimini kuvvetlendiriyor. Fakat en azından Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın onayından geçerek uygulandığı kesin olan bu program ve tüzüğü okurlarımıza kazandırmayı görev bildik.” (Devrimci Derleniş Dergisi 8. Sayı, sayfa 6. 8 Şubat 1978)
DEVRİMCİ EĞİTİM İÇİN TÜZÜK ve PROGRAM Marksist-Leninist eğitim metodu teori, pratik ve örgütü içerir. Militanların eğitilmesini amaçlayıp bu metoda göre uygulamak gerekir. Üretimin sosyal karakteri ile, üretin araçlarının özel mülkiyeti arasında bir çelişki vardır. Bu çelişki: üretim araçları ile sonuçlarının da sosyalleştirilmesi yolunda çözümlenir. Bu da işçi sınıfının iktidarı ile mümkün olur. Sosyal değişikliği sancısız gerçekleştirme yöntemini öneren, bilimsel sosyalizm öğretisidir. Program bu öğretidir. Bu program: idealist ideoloji aşılanan, emperyalist işbirlikçileri denetimindeki okullarda olduğu gibi pratik hayattan kopuk, birtakım kitapların hâfızlar gibi okunup ezberlenmesi şeklinde uygulanamaz. Devrimci teorinin sosyal pratikle birleşmesi: Disiplin demek olan örgüt çerçevesinde gerçekleştirildiği ölçüdedir ki, başıbozuk uygulamada keşmekeşlikten, her türlü küçükburjuva komplekslerinden kopulacak, bireye toplum içerisinde güven verecek ve bireyin kendine güvenini arttıracak, ve de insanın insanı horlaması, yerini saygıya bırakacaktır. İşçi olmıyanların işçi sınıfının ideolojisini işçilerle beraber öğrenmeleri, onlarla organik bağlar kurmaları yönünde adımlar atılmasını sağlıyacağı gibi, işçilere eksik eğitimleri nedeni ile takılacakları noktalarda yardımcı olma imkânını verecektir. Öğrenci ve diğer işçi olmıyanların işçilerle bu eğitim programı çerçevesinde çalışmaları sırasında işçilerin çeşitli işyerlerinden getirecekleri problemlerini tartışıp halli yönünde kararlar almaları, eyleme geçmeleri, bunun yanında yurdun ve dünyanın aktüel konularını da beraberce tartışıp müşterek bir bilince varmağa çalışmaları, işçilerden kalıcı ve gerçek arkadaşlık olan ideolojik arkadaşlar sağlıyacağı gibi, gerçek devrimci olmaya da yardımcı olacaktır. Gerçek Marksist-Leninist eğitim, işçilerin de katılıp beraberce uygulanacak eğitim metodu ile sağlanır. Eğitim Tüzüğü: 1- Eğitim toplumsal, grup çalışması şeklindedir. 2- Eğitim için 8-12 kişilik gruplar teşkil edilir. Grubun yarısını işçiler, diğer yarısını işçi olmayanlar, – öğrenciler, vs.. – teşkil eder. Toplumun diğer sınıf ve tabakalarından kimselerin de bulunması yararlı olabilir. 3- Grup, eğitim programını gerçekleştirinceye kadar devam eden bir örgüttür. Eğitim programının herhangi bir bölümünü uygulamak için de grup kurulabilir. 4- Grup, kadın-erkek-işçi-öğrenci-esnaf şeklinde heterojen bünyededir. 5- Her oturumda sıra ile değişmek üzere bir başkan seçilir. Başkan oturumu devrimci örgüt disiplini çerçevesinde yönetir. 6- Muhtemel masrafları karşılamak üzere, gruptan bir kişinin sorumluluğuna verilerek, herkesin tam eşit katılacağı bir bütçe oluşturulur. 7- Eğitim sonunda mevcut bütçe devrimci kavgada harcanmak üzere devrimci örgütlerden birine devredilir. 8- Her oturum daha önce tesbit edilen gündemi gerçekleştirir. 9- Her oturumda bir sonraki oturum için bir raportör görevlendirilir. 10- Raportörün görevi: daha önce tesbit edilip tin grupça okunan okuma parçasını zaman kaybına sebebiyet vermemek için özetlemektir. 11- Özetleme yapıldıktan sonra gündem çerçevesinde okuma parçası hakkında tartışma açılır. 12- Tartışmada söz alacaklara başkan sıra ile söz verir. Başkan, biri konuşurken diğerinin konuşmaya karışmasına veya herhangi bir şekilde toplantının disiplinini aksatmasına meydan vermez. 13- Eğitim çalışmasına katılan grup üyeleri tesbit edilen saatte çalışmaya başlarlar. Çalışma, gelmiyenler var diye tesbit edilen saatten sonraya ertelenemez. 14- Katılacak varsa, tek merkeze bağlı ve koordine çalışmak üzere, aynı eğitim bölümünü uygulayan birden fazla grup ta oluşturulabilir. 15- Okuma parçasında açıklık getirilmeyen noktalar tesbit edilir ve bilgisine güvenilen kişilere müracaat edilir. 16- Müşterek problemlerin hallinde eğitim merkezi tarafından gruplar arası özel ortak oturumlar düzenlenebilir. 17- Örnek olarak bir eğitim gündemi şöyle gösterilebilir: a) Oturum başkanı vasıtası ile gündem tesbiti, b) Okuma parçasının raportör tarafından özetlenmesi, a) Okuma parçası hakkında tartışma, d) İşçi problemlerinin tartışılması, e) Aktüel konuların tartışılması, f) Bir sonraki oturum için raportör görevlendirilmesi.. 18- Gündemin (d) maddesinde eğitim grubuna katılan işçilerce işyerlerine ait problemler ortaya konur, tartışılır. Gerekli görülen kararlar alınır, ve ona göre eyleme geçilir. Karar alma (e) maddesi için de geçerlidir. 19- Grup eğitim programının bir bölümün bitirmeden diğer bölüme geçemez. 20- Eğitim programının bir bölümünü yapmış kişilerden sıraya göre eğitimini yapmadıkları diğer bölümü yapmak üzere bir grup oluşturulabilir. 21- Marksist-Leninist eğitim programı şu bölümlerden oluşur. Eğitim Programı: Bölüm 1.- EKONOMİ POLİTİK a) Marks: Ücretli Emek ve Sermaye b) Marks: Ücret, Fiyat, Kâr c) Nikitin: Ekonomi Politik, s.35-171 d) Lenin/Kıvılcımlı: Karl Marks’ın Ekonomi Politiği e) Lenin: Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aganas Bölüm 2.- FELSEFE a) Engels: Ütopik Sosyalizmden Bilimsel Sosyalizme b) Engels: L. Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu c) Stalin: Diyalektik ve Tarihî Materyalizm d) Mao: Teori ve Pratik Bölüm 3.- SOSYOLOJİ a) Kıvılcımlı: Marks-Engels Çağı (Bilimsel Sosyalizmin Doğuşu) b) Kıvılcımlı: Tarih-Devrim-Sosyalizm, s.66-89 c) Kıvılcımlı: Metafizik Sosyoloji Eleştirileri d) Kıvılcımlı: Sosyete ve Teknik Bölüm 4.- POLİTİKA a) Marks-Engels: Komünist Manifestosu b) Marks: Fransa’da Sınıf Savaşları, 1848-1851 c) Marks: L. Bonapart’ın 18.Brümeri d) Lenin: Devlet ve İhtilâl Bölüm 5.- ÖRGÜT a) Stalin: Leninizmin İlkeleri b) Lenin: Ne Yapmalı? c) Lenin: Bir Adım İleri, İki Adam Geri d) Lenin: Proletarya İhtilali ve Dönek Kautski e) Lenin: Marksizmin Çocukluk Hastalığı Bölüm 6.- ÖZEL PROBLEMLER a) Lenin: Köylü Meselesi b) Lenin: Ulusların Kendi Kaderlerini Tâyin Hakları c) Stalin: Marksizm ve Millî Mesele d) Engels: Almanya’da Köylü Savaşları Bölüm 7.- TÜRKİYE a) Kıvılcımlı: Türkiye’nin Yakın Tarih Notları b) Kıvılcımlı: Emperyalizm – Geberen Kapitalizm c) Kıvılcımlı: Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi d) Kuvayımilliyeciliğimiz ve II.Kuvayımilliyeciliğimiz (Kıv.) e) Kıvılcımlı: Siyasetimiz Okunacak Kitaplar: a) Dünyayı Sarsan On Gün (J. Reed) b) Dün Köleydik Bugün Halkız (Paloczy Horvath)
1976 yılı başları. Kıvılcımlı’cılar TSİP’den topluca ayrılmışlar ancak toplu bir davranışa geçememişlerdi. Bizler Ankara’da TSİP içinde toparlanmış genç insanlarız. İstanbul’da Kıvılcım gazetesi takipçileri olanlar TSİP Zeytinburnu ilçesinde çalışmışlar, bizler Ankara’da çeşitli ilçelerde çalıştıktan sonra Yenimahalle ilçesinde toplanmıştık. Bizim adımız da Ankara Grubu olmuş o aylarda (Daha sonra Ankara PİM ve 12 Eylül darbesine kadar da Devrimci Derleniş dergisi etrafında siyaset yaptık). Toplu istifalardan sonra toplanacak yerimiz de kalmadı. Bizden birkaç yaş büyük olan 3-4 arkadaşın sözcülüğünde gerek Kıvılcım grubu ile gerekse de TSİP içinde belli bir yer işgal eden, her zaman dar da olsa bir çevre olan Ahmet Camuşçuoğlu ekibiyle görüşmeler yapılıyor ama ortak davranış ihtimali sağlanacak gibi değildi.
Ben daha TSİP’in kuruluş öncesi çalışmaları esnasında mühendislik eğitimini bırakıp, tam gün işçi örgütlenmelerine dalmıştım zaten. TSİP Yenimahalle’de de, partiden çıkarılmış olmama karşın arkadaşların dayanışmasıyla profesyonel gibi çalışıyordum. İstifalar ve Yenimahalle’nin boşaltılmasından sonra benim için hem alan, hem de geçim sorunu başlamıştı.
İşte o günlerde İsmet Demir yine Ankara’ya gelmişti. Daha önce de birkaç kez görmüştüm İsmet ağabeyi. Ankara’ya geldiğinde kaldığı evlerden biri, bizim sözcülerimizden olan Soma’lı Uğur Unan ve eşi Ufuk’un eviydi. Bizler de sık sık onlarda toplandığımızdan arada karşılaşırdık İsmet ağabeyle. Tanıyanlardan da efsaneleşmiş sendikacılık öykülerini dinlerdik.
1976’nın ilk aylarıydı İsmet Demir’in Ankara’ya geldiği o günler. Birkaç gün sonra Uğur bana iki teklifle geldi: O zaman Ankara Belediye Başkanı Vedat Dalokay idi. Devrimciler onun zamanında tek tek veya topluca işe alınıyorlardı belediye ve yan kuruluşlarında. O zamanlar da Belediye’ye bağlı EGO genel müdürlüğüne toplu eleman alınıyordu. Uğur bana belediyeye girebileceğimi, oradan birçok işçi örgütlenmesi çıkarabileceğimi söyledi. İkinci teklifi ise: İsmet Demir Yapım-İş sendikasını yeniden toparlamak için İskenderun’a gitmeye hazırlanıyor, Ankara grubundan da eleman desteği almak istiyor, istersen sen ona da katılabilirsin teklifiydi. Hiç tereddüt etmeden İsmet Demir’le olmayı seçmiştim. Bu seçimimde İsmet Demir’in efsanevi kişiliğinin etkisi vardı elbet ama asıl neden benim bundan sonraki yaşamımla ilgili verdiğim karardı. İsmet Demir’le sendikacılık yapmanın daha adanmış bir yaşam olacağına kuşkum yoktu. İsmet ağabeye katılınca öğrendim ki, Kıvılcım grubundan da destek istemiş, onlar da rahmetli Nusret Yılmaz’ı görevlendirmişlerdi. Ben ve Nusret’ten başka zaten İsmet ağabeyle devamlı birlikte olan Tuncer Gezgen, Mersin’den Hayati Perşembe ile birlikte 5-6 kişi olduk. Ankara’da, daha önce İskenderun Demir Çelik inşaatındaki direniş tutuklamaları sırasında İsmet Demir’in avukatlığını da yapan Avukat Natali Uluhan’ın İzmir Caddesindeki ofisinde toplanıp iş planları yapıyorduk.
Bir süre sonra topluca İskenderun’a gittik. Tek odalı, içinde tahta sandalyelerden başka eşyası olmayan sendika ofisinde toplanıp durumu değerlendirmeye başladık. Sendikanın öncü kadroları dağılmıştı ama resmen açıktı. Pala Selahattin dediğimiz Selahattin Barut ve geçtiğimiz yıllarda ölen Mehmet Köroğlu bizimle birlikte toparlanma çalışmalarına katılıyorlardı. Direniş ve sonrasında zorluklar çekmiş kimi işçilerden tepkiler çektiğimiz de oluyordu bu arada.
Benim bekâr memur bir arkadaşım var İskenderun’da. Ben onun evinde kalıyorum, arkadaşlar oteldeler. Şartlar zor, paramız yok, herkes kendi ihtiyacını karşılıyor. İnşaat tavsamış, kalan ek inşaatlar hep işverenlerin kurduğu sendikalar tarafından bağlanmış, Yapım-İş kadrosuz ve beş parasız, moraller bozuk. Buna rağmen 1-2 ay kaldık İskenderun’da. Arada ben Ankara’ya, Nusret Bursa’ya gidip geliyoruz. Benim memleketim yakın olduğundan arada oraya da sefer yapıyorum. Hem ailemi ziyaret ediyorum, hem de oradaki devrimci çalışmalara katkıda bulunmak istiyorum.
Oralarda dolaşıyoruz, işçilerin evlerine, kahvelerine gidiyoruz, bazen çok az katılımla da olsa sendika odasında toplantılar da yapıyoruz ama Yapım-İş’i toparlayıp diriltme umudumuz da sönüyor giderek. Bir süre sonra Nusret bizimle gelmez oluyor, işlerine dönüyor. Biz de bölgeye daha seyrek gidip daha az kalmaya başlıyoruz. Sendikal faaliyet yapamıyoruz ama ben İsmet ağabeyden ne öğrenirsem kârdır diyerek ayrılmıyorum yanından. İskenderun-Adana-Mersin-Tarsus-Yenice dolaşıyoruz. Hemen her yerde tanıdıkları, hayranları var İsmet Demir’in. Bizi iyi karşılıyorlar, yemek yedirip barındırıyorlar. Burada Hüseyin Budak’ın 1974 İskenderun Yapım-İş direnişi tutuklamaları sırasında tuttuğu notlardan iki işçinin izlenimlerini aktarmak isterim:
HÜSEYİN YEŞİL
“1963 Kdz. Ereğli Demir Çelik inşaatında topoğrafçılık yapar. Eylem örgütler, karşılaştığı insanın ilk anda hangi milliyetten, etnik kökenden ve mezhepten olduğunu ilk bakışta anlayabilecek bir yapısı vardı.
“1) İtalyan işveren vekili işçilerin haklarının verileceğine ve baskı yapmayacağına ilişkin söz verinceye değin sürükleme işi devam eder. İtalyan bu konuda söz verince işe son verilir. Serbest kalan İtalyan İsmet Demir’i tepeden tırnağa birkaç kez şaşkınlıkla süzer. İsmet’in ayakkabılarından biri yırtıktır. İsmet’den ayakkabıyı ister. Aldığı ayakkabıyı İtalya’ya şirket merkezine gönderir. Amacı (beni böyle ayakkabısı yırtık bir işçi önderi Türkiye’de yerde süründürdü) demekti sanırım. Daha sonra İsmet Demir’in bu ayakkabısının İtalya’da bir müzede olduğunu duydum.
“2) Para; Hiçbir zaman parası olmamıştır. Cebinde para taşımadı. Akgübre örgütlenmesi öncesi, Gültekin ile ben Mersin’e iş aramaya gitmiştik. İsmet’i Ankara’da sanıyorduk. Birden karşımıza çıktı. Uzaktan bize küfürler savurarak yaklaştı. 2 günden beri uykusuz (otel parası yok) aç ve susuz olduğunu söylemişti. Bir lokantaya gittik, karnını doyurdu ve üstüne biraz rakı içti. Yalnızca ve yalnızca en güvendiği en yakın dostlarından böyle kendisinin karnını doyurmalarını isterdi. Böyle kişiler yoksa günleri, haftaları aç geçirirdi.
KADİR HOLDUR
“Bayram Sökmen İsmet Demir tutuklu iken cezaevine kendisi ile işbirliği yapması için sık sık gelir ve para teklif ederdi. Delik ayakkabısının teki Roma’da işte böyle sendikacı da var diye insanlara sunuluyordu. Tanımlaması zor bir zekaya sahipti. En çetrefilli konuları bile en anlaşılabilir hale getirebilecek bir zeka kıvraklığına sahipti. Korkunç bir inandırıcılığı ve güçlü yeteneği vardı. Sınıf ve sendikal bilinci eğitim ve okuyarak değil yaşam içinde mücadele ile elde etmişti. İşçilere yalın bir dille konuşurdu ve işçiler tarafından çok kolay anlaşılırdı. En iyi dinlenme biçimi Nazım’dan şiir dinlemekti. Çoğunlukla dinlerken ağlardı da. TSİP ile organik bir bağı yoktu. Güçlenmesini isteyebilirdi, ama ciddiye almazdı, onun tek düşüncesi eylemdi. Alabildiğine saf, burjuva değerlere kapalı biri idi. Hiç bir zaman cebinde parası olmazdı. Bütün ihtiyaçlarını çevresindeki yakın dostlarınca karşılanırdı. Cebinde parası çıktığına tanık olmadım. Açlığa ve baskılara rağmen insanları nasıl bir arada tutardı anlaşılabilir gibi değildi. Eylemler döneminde İskenderun halkının eylemlere bir sempatisi ve desteği olmadı. Kavgasına alkış istemeyen insan olarak onu tanıdım. Alkış için kavga etmezdi. Parayı pislik olarak kabul ederdi, hep ondan uzak durdu. Ölümüne kadar da kirlenmedi…”
Bu iki alıntı da İskenderun Demir Çelik inşaatında yapılan direniş sonrası tutuklanan işçilerin anlatımı. Hüseyin Budak’ın (ki o arkadaş da o direnişte tutuklanan işçilerdendir. Kendi anlatımıyla sosyalizmle ve Kıvılcımlı’nın görüşleriyle ilk o zaman ve İsmet Demir kanalıyla haberdar olmuştu. Yakın zamanda kaybettiğimiz bu arkadaşımızı da anmış olalım böylece) el yazısı notlarından aynen aldım. İsmet Demir için yazılacak ciltler dolusu şeylerden daha anlamlı olan bence örgütlediği işçilerin ona bakışı. Örgütlediği, çadırlarında kaldığı, helva ekmeği bölüştüğü işçiler, daha o sağken hakkında bunları diyorlar. Tekrarından kaçınmadan sıralayayım çarpıcı cümleleri:
– Eylem örgütler karşılaştığı insanın ilk anda hangi milliyetten, etnik kökenden ve mezhepten olduğunu ilk bakışta anlayabilecek bir yapısı vardı.
– Para; Hiçbir zaman parası olmamıştır. Cebinde para taşımadı.
– Yalnızca ve yalnızca en güvendiği en yakın dostlarından böyle kendisinin karnını doyurmalarını isterdi. Böyle kişiler yoksa günleri, haftaları aç geçirirdi.
-En çetrefilli konuları bile en anlaşılabilir hale getirebilecek bir zeka kıvraklığına sahipti. Korkunç bir inandırıcılığı ve güçlü yeteneği vardı.
-İşçilere yalın bir dille konuşurdu ve işçiler tarafından çok kolay anlaşılırdı.
-Alabildiğine saf, burjuva değerlere kapalı biri idi.
-Kavgasına alkış istemeyen insan olarak onu tanıdım. Alkış için kavga etmezdi.
-Parayı pislik olarak kabul ederdi hep ondan uzak durdu. Ölümüne kadar da kirlenmedi.
Yüzbinleri bulan işçi örgütlemiş, milyonlarca liralık aidatlar, sözleşme farkları kazandırmış bir insandan söz ediyoruz burada. Onunla birlikte mücadele eden işçilerin tanıklıkları da böyle işte. Para pul, şan şöhret delisi “sosyalistlere” bundan daha iyi bir örnek gösterilebilir mi bilmem.
Birlikte dolaştığımız aylar boyunca, parasızlığının, mütevaziliğinin ve sıkı dostlarının olduğunun tanığıyım ben. Destekçilerinden kimilerinin verdiği paraları da biz yanındakilere verir, “bilet, milet alırsınız” derdi. İsmini şimdi hatırlamadığım bir eski dostuna uğramıştık Tarsus’ta. İsmet ağabeyin sesi iyice kısılmış, zaten az olan iştahı daha da azalmıştı. Üstelik bakımsızlıktan dişleri de dökülmeye başlamıştı. O arkadaşı eski bir işçiydi ama o sırada esnaflık yapıyordu. Mekanında oturduk İsmet ağabeyle. Ceketini alıp astılar. Dükkan sahibi İsmet ağabeyi yakındaki bir diş hekimine götürdü dişleri için. İsmet ağabey dişçideyken, daha yeni bir ceket bulup İsmet ağabeyin ceketinin yerine astı, eski pörsümüş ceketi de götürüp attılar. Ceplerinde bir iki ufak şey vardı onları daha yeni olan cekete aktardılar. İsmet Demir dönünce askıdan ceketi alıp yürüdü. Farkında bile değildi değiştiğinin.
Çeşit çeşit destekçileri vardı. Adana’nın Yenice kasabasındaki Daniş Boroğlu bunlardan biriydi. İleriki yıllarda kanser olduğunu öğrenince “ben uğraşamam bu hastalıkla” diyerek kafasına kurşun sıkıp intihar eden Daniş, İsmet Demir’e çok içtenlikle bağlıydı. Kendisi bir ağa çocuğu falandı sanırım. Golf pantolon deri çizmeli. Ata binen, elinde kısa derebey kamçısı olan, yapılı, yakışıklı bir adamdı. Ne zaman uğrasak, mutlaka evini açar, çiğ köfteler, kebaplar, kavanozlarla turşularla ağırlardı bizi. İsmet ağabey iştahsızca yer, rakıya yüklenirdi. Yemeklerin tadını çıkarmak bana düşerdi.
1976 Ağustos ayında evlendim. Memleketimde yerel usullerle bir hafta süren düğünümde de İsmet ağabey, Tunç ve Hayati de varlardı. Sıkıntı ve stresten uzak bir hafta geçirmişlerdi. Arkadaşlarımın evinde sevgi ve saygıyla ağırlanmıştı İsmet ağabey ve diğer arkadaşlar. Evlilik sonrası ben de artık Ankara’da kaldım. İsmet Demir’le bu kez Ankara’da sık görüşmeye başladık. İsmet ağabey, işçi örgütlemenin püf noktalarını açıkladığında bazı yöntemleri bana ters gelir gibi olunca itiraz ediyordum. “Olur mu İsmet abi, nasıl işçilere doğru olmayan şeyler söylenir, biz sosyalistiz” dediğim bir gün, kızgınlıkla “gel benimle” diye beni bir yerlere götürdü.
İlk gittiğimiz yer, Yüksel Caddesi’nde Mülkiyeliler Birliği’nin karşısındaki 3-4 katlı eskice kırmızı boyalı bir bina idi. Daha önce hiç dikkatimi çekmemiş olan binanın kapısında küçük bir plakette hatırlamadığım isimde bir işçi sendikaları konfederasyonu yazıyordu. İsim garipti tamamen unutmuşum. Zili çaldık, yukardan otomatla açıldı. Merdivenlerden çıkarken, her kattaki kapıların yanında yine garip isimli işçi sendikası tabelaları vardı. “Terzi-İş”, “Besicilik-İş”, “Un-İş” falan gibi. Üst katlarda bir daireye girdik. Sonradan karı-koca olduklarını öğrendiğim 2 kişi vardı içerde. Adam korsan sendikacılıkta ünlü biriymiş. Adını unuttum şimdi. Temennalarla karşıladı İsmet ağabeyi. Kıpkırmızı ayyaş suratlı bir adamdı. İsmet ağabeyin ilk lafı “ulan puşt yine hangi fabrikanın işçilerini sattın bakayım” oldu. Adam “yok vallahi İsmet abi, ne yapayım işçiler sendikasız mı kalsın?” gibisinden laflar gevelerken İsmet abi bana, “bak oğlum, bu herifler daha büyük fabrikalar kurulurken patronla oturup sözleşme yaparlar, bölge çalışma müdürlüklerine de sus payı verirler” dedi. Adam pişkince bize çay falan ikram etti. Biraz oturup çıktık.
“Şimdi başka bir yere gel bakalım” diyerek, beni o zaman İzmir Caddesi üzerinde olan Yol-İş Federasyonu binasına götürdü. O zamanki Federasyon başkanı ya da genel sekreteri, daha sonra Erdal İnönü ile siyaset yapan Muzaffer Saraç. Çok lüks bir bina, iki ayrı sekreterden sonra ulaşılıyor. Randevumuz falan yok ama İsmet Demir adı içeriye iletilir iletilmez, sekreterleri, bekleme odalarını geçerek Muzaffer Saraç geldi karşılamaya. İsmet ağabeyi neredeyse kucaklayarak aldı bizi kendi odasına. Benim tanımadığım, yapı ve yol işkolundaki ortak tanıdıklarından konuştular, anılarını tazelediler. Bir ara İsmet ağabey onların sendikacılık anlayışını eleştirdi. “Masa başındasınız, işkolunun en büyük sendikasısınız ama kadronuz yok. Sadece sözleşme ile yürümez bu işler, işçilere bilinç de vermek lazım” türünden şeyler söyledi. M. Saraç da “İsmet abi, hani nerde kadro? Her şubeye, her büyük işyerine bir profesyonel kadro vermek isterim elbet. Bu da nerden baksan 100-150 kişi eder, hani nerde bu kadar adam?” deyince, İsmet ağabey, “yok Muzaffer siz bunu yapmazsınız, yapamazsınız, alın işte bak yanımda aslan gibi bir genç var, yolla nereye yollayacaksan, daha da ne kadar istersen bulunabilir, siz yeter ki niyetlenin” dedi. Ondan sonrası eveleme geveleme, ikram vs. ile geçti ve biz çıktık. Dışarda bir kahveye oturduk. Orada İsmet ağabey bana: “Bak evlat” dedi. “İşçi sınıfı cahil kaldıkça, bu tür hırsız ve ağaların elinde habire becerilmekten kurtulamaz. Sen sürekli işçilere yalan söylenir mi deyip duruyorsun. Bak bu alçakların hayatı yalan. Yalanla dolanla işçi sınıfının sırtını yerden kaldırmıyorlar. Gerekiyorsa örgütleyene kadar sen de yalan söyleyeceksin. Senin yalanın cebini doldurmak için değil ki. Sen örgütlediğin işçiye sınıf bilinci vereceksin. Bu heriflerin yalanını kırabilmek için işçiye ulaşabilmen gerek önce.” O zaman ne kadar anlayabilmiştim hatırlamıyorum şimdi. 21 yaşında fişek gibi bir adamdım. Ancak o günkü temaslarımızı ve bana verdiği öğüdü bugün gibi hatırlıyorum.
Bu arada sağlığı da giderek bozuluyordu. Gırtlak kanseri teşhisi Ankara Numune Hastanesi Radyoloğu, devrimci insan, devrimcilerin dostu Dr. Turhan Temuçin’in gayretleriyle konmuştu. Dr. Temuçin bizzat kendisi İsmet ağabeyin gırtlağına ışın tedavisine başlamıştı. İsmet ağabey iyi beslenemiyordu ama içkisinden hiç geri kalmıyordu. O günlerde Ankara Keçiören’de bir tanıdığının evinde kalıyordu. Haftanın belli günleri sabahları radyoterapi için hastaneye geliyordu. Hastane önünde sabah 9.30 gibi buluştuğumuzda bile sabah rakısını içmiş olurdu bazen. Bu durumun tedavisini olumsuz etkileyeceği açıktı. Arkadaşlarla birlikte Dr. Turhan Temuçin’le bir görüşme yaptık. Doktoru olarak içkiyi bırakması gerektiğini salık vermesini istedik. Temuçin bu isteğimizi reddetti. “Durumu çok ümitli değil, rahatlatmaya çalışıyoruz burada. İsmet’i ben de iyi tanırım, hem dikbaşlıdır, hem de hastalığı biliyor ve çok ciddiye almıyor. Şimdi içkiyi bırak demek onu psikolojik sıkıntıya sokar. Bırakalım da ne kadar yaşayacaksa bildiği gibi yaşasın” diyerek.
Daha sonra İstanbul’a gitti İsmet ağabey. Ben Ankara’da Pahalılık ve İşsizlikle Mücadele Derneği yöneticiliği, çok kısa bir dönem Yeni VP yöneticiliği ve Devrimci Derleniş dergisi çevresinde siyasi çalışmalara boğuldum. Arayıp soramadım İsmet ağabeyi. İzledim ama. Yurtdışına gidip geldiğini, gırtlağının delinip direk mideden beslendiğini duyup üzülüyordum. Onu yakından tanıyıp, yaşamının bir bölümünü paylaştığım için kendimi şanslı, mutlu ve gururlu sayıyorum.
Son sözümü, bir kez daha işçi kardeşlerimin cümleleriyle yazayım:
-Kavgasına alkış istemeyen insan olarak onu tanıdım. Alkış için kavga etmezdi.
-Parayı pislik olarak kabul ederdi hep ondan uzak durdu. Ölümüne kadar da kirlenmedi.
Kıvılcımlı, kaçış yolculuğunun başlarında Alanya’da gizlenirken, daha sonra “Günlük Anılar” başlığıyla yayımladığımız notlarının ilk sayfalarında, 12 Mart dönemi sol ortamı değerlendiren bir bölüm yazar. Anıların ilerleyen sayfalarında da vardır 12 Mart değerlendirmeleri. Ama 10 Mayıs 1971 tarihli bölüm ilginçtir. Hem siyasi, hem de edebi olarak kıymetli bu yazıyı 12 Mart darbesinin 54. Yılında yayımlıyoruz.
Ahmet Kale – Göksal Caner Malatya
“10.5.1971 (Pazartesi) Bitkicil yaşama nedir? Onu deniyorum. Daha doğrusu o beni deniyor mu? İyice sardı mı? Günde 3-4 öğün yiyorum. Ne? Yarım kilo süt, 4-5 yumurta, 3-5 patates. Bir iki incecik kuru dilim ekmek. Frenk elması (5-10 kadar zorla). 1/2-1 limon, 2-3 kahve kaşığı Sana, yahut makine yağı kokan zeytinyağı, 4-5 kara zeytin… Hepsinin kalori tutarı ne olur? Ezo gelin acıydı… Bir tabakcık bakla, bir tabak semizotu… Geçende sütten yaptığı yoğurda beş altı dilim kabak kızartması katmıştı. 1.85 boyun ihtiyacı olan kalorinin yarısı bile değil. Süt, yoğurt, yumurta loptan da bıktım. Beş vakitte beş kötü gargaralı ezan kötüsünden bıktığım, usandığım gibi. Bir gazeteden başka okuyacak şey yok. Onun da okunacak nesi var? Zırıltı radyoya günde 10 dakika güç dayanıyorum. Ondan sonra yatıyorum. Enerji tasarrufu için değil, 2-3 saatte bir, gece gündüz küçük suya çıkışım bile, beni solutacak kadar yoruyor. Bitkinim. Bereket kanamayı durdurdum. En son (1 yıl sonra) keşfim: En basit çaba, hele ıkınma mutlak kanama getiriyor. 5 gündür manyezi almama rağmen büyüğe çıkmadım ve kanama yok gibi. Hiç değilse, kan kaybı azalınca olacak, ölü rengim azaldı. Uçuğum. Ama korkunç değil. İştiha da yoksa bile bulantı azaldı. Tiksinti eskisi kadar değil gibi. Buna bir düzelme başlangıcı diyebilir miyim? Ummuyorum. Prostat kanseri en geç seyreden kanser.
Boyuna yatmaktan her yanım uyuştu, ağrıyor. Tahta sedir. Yalın kat şiltecik. Bulduğuma şükür. Ardarda sürek avında kıstırılmış hayvan kaçışım 12 Nisan’dan beri sürüyor. Hemen hemen bir dolu ayın gecesi gündüzü, kanserin işkencesine Parababalarının azgın kovalayışı katılarak kaçmakla geçti. Daha ne kadar geçecek? Sıkıyönetim 27 Nisan’da başladı… Daha 17 günü var. Mutlak en az bir ay daha uzatırlar. Katırlık bütün Partilerin pek hoşuna gitti.
Cici ve keskin Sosyalistler gözüm önüne geliyorlar. Tartışmak bile onlara “Revizyonizm” geliyordu. Hele esmer delikanlının afili numaraları ve alınan paraların yanlarında bırakılışı hepsini çılgına çevirmişti. “Halk Savaşı başladı!” Tam “Aş taştı, çömçeye paha bulunmaz” heyecanı içinde, en ufak yargıyı Devrimciliğe ihanet sayıyorlardı. Bütün küçük burjuvazi olsalar, ne iyi. Hiç değilse Arap dünyasının sosyal mayalanışı umulurdu. Bunlar, en dar kafalı Aydın Küçük burjuvazinin de en yüzeyde yüksek öğrenim dalına tünemiş, Amerikan filmlerine 5 yaşından beri alıştırılmış, beş, on, yüz ne oldum delisi delikanlı. Yaptıkları, kendi aralarında kovboyculuk gösterilerine döndü. “İşçi Sınıfı” diyorsun; onu ceplerinde biliyorlar. “Ordu” diyorsun; “Vay! Onun Burjuva Devletinin baskı aracı olduğunu bilmiyor. Halk Ordusu onu parçalayacak!” diye, mart kedisi azgınlığıyla yüzünüze pıfkırıyorlar. Tereciye tere satışı mutluluklarından donlarına işiyorlar. Şimdi, “Bunlar Türkiye’de turist. Uykuda gezer CIA Sosyalistleri” sözümüzün anlamına geldiler mi? Sanmam. Marksizm’in alfabetik “Devlet” teorisini ispatlamış olmanın ezikliği içinde, “Hem dayak yemiş, hem memnun koca” pozundadırlar. “Biz demedik miydi?” Neyi dediklerini, onlara neyin denildiğini bile fark edemeyecek kadar küçük dükkancı rekabetinin Mahmutpaşa seyyar satıcılığı ve “Sosyalizm tellallığı” ve çığırtkanlığı batağında, hepsi kerte kerte zilzurna anarşizm sarhoşu. Başka ülkelerin yüz yıl geride bıraktıklarını, “eşsiz örneksiz inkılâp” diye yuttuklarını, hatta yutamayıp boğulduklarını olsun kavrayacaklar mı?
Hepsi, daha donlarını bağlamayı öğrenmeye tenezzül dahi etmeksizin, tutuldukları Devrimci Abrakadabranlık ishalleriyle ortalığa da, birbirlerine de sıçtılar, sıvadılar. Bunu olsun onlar, kendileri mi yaptılar? Yoksa, yaptırıldılar mı? Elbet sıçıp sıvamak zorunda bırakıldılar. O bakımdan kendilerine acımamak elden gelmiyor. “Uykuda gezerler”, onlara söylediğim en doğru teşhis bu. Burjuvaziyle, onun Devlet tekeliyle dalga geçiyoruz sanırken, gırtlaklarına dayatılan Komandocu Haşiş kabağının tütsüsü altında boğularak, kendilerini dev aynasında dünya güzeli göre göre dalga geçtiler. Son derece dramatik silahlı zeybek oyunlarında bile zerrece ciddi olamadılar. Narodnikler az çok orijinal, ciddi idiler. Bunlar son kertede yetmiş yedi buçuk milletten taklit maymunculukları yüzünden, Çarı havaya uçuramadılar. Milletin başına bela ettiler. On binlerce dürüst, ciddi, çalışkan, içten ileri yüksek öğrenim gencinin yığınlaşan hareketinin şavkını, umudunu birkaç gösterişe kurban ettiler.
Onlara: “İnsansınız. Başınızla davranın. Başsız Deve olmaz” dedik. Onlar sert sert yellenişlerini düşünce sanarak, kıçlarını başları yerine geçirdiler. Katır tekmesiyle “Devrim” yapacaklarına inandılar. Ne hakları vardı?
Ama kabahat çocuklarda mı hep? CIA’nın korkunç olanakları yanında, 50 yıllık sosyalizmin katırlıkları az buz mu etken oldu? Ne “şairane”, ne “Balkanlarda bir tane” olma sevdalısı “Maşrık’ı azamane” katırlıklar sürüp gelmedi? O zaman, kahredici sosyal determinizm her şeye kâbusunu çökertiyor. Babil artığı Paçavra Küçük burjuva ortamının batağı insanlara ağır basıyor. Ve akacak kan damarda durmuyor. Suç epey de bizim. CIA, o saat sezdi ve katırı hemen alana boş bırakıp azdırtıverdi.
***
Dün elime kalem alamadım. Kafam akşama dek bir eşekarısının serüveni ile uğraştı, durdu.
İki pencerem var. Biri, yeşili bol dağa bakıyor. Öteki, yaz kış koyu, yeşili bitmeyen ovadan denizi görmeye çalışıyor. Sersemliğimi aşkın bitkinliğim ortasında, acı acı bir eşekarısı vızıltısı kulağımı tırmalamaya başladı. Ne oluyor demeye kalmadı, anladım. Dağ penceresinin alt camını, hava almak için, alaturka yordamıyla yukarı kaldırmıştım. Oradan hava girecekti. Ancak sinek, hele sivrisinek ve ağaçlıkların bin bir başka böcekleri dururlar mı? Cibinlik düşündüm. Hazret 2 metre gelin cibinliği almış. 50 lira. Yattığım yere yarım cibinlik bile olamaz. İyisi mi pencerenin birine toptan perde yaptık. Oldu. Dağ penceresi boydan boya tıkandı. Yanlardan odaya sızmak pek böcek aklının işi değil. Cibinlik perdenin delikleri epeyce iri olmakla birlikte, şimdilik sivriler görünmüyorlar. Tatarcıktan ufak, limon çürüğüne düşkün, yumuşak, sessiz birkaç sinekceğiz pek masum. Bana dokunmuyorlar. Ben de kendilerinin limon küflerine baygın davranışlarına sataşmadım. Karasinek canavarlarını ise bire dek kırdım. O yönden rahatım. Uyuklayan, terleyen ak sakallı yıkık yüzümde cirit oynayamıyorlar.
Arı, eşekarısı. Dağ penceresinin açık alt gözünden içeriye girmiş. Perde cibinliği aşamamış. Geri dönse ya! Arı bu. Bizim kimi Narodnik’ler gibi, illa yükseklerden uçacak. Uçmuş, belli. Ve açık alt cam dururken, kapalı, hem de çift kat camlı üst pencere bölümüne ver yansın ediyor. Çifte camı delip, bizimkiler gibi “özgürlüğe” kavuşacak. Aşağı cam açık. Oraya tenezzül etsene be mübarek hayvan! Rahatça çıkar gidersin. Hayır. Gözü yukarılarda. Üst camın ta en yukarıki çerçevesine dek şeffaf cam boyu vızıldayarak çıkıyor. Nafile. Cam yarılıp yol vermiyor eşekarısına. Oradan tutturuyor, camın deliğini yahut geçit yerini bulmak için, ta aşağıdaki çerçeveye dek aynı kendince cehennem zırıltıları çıkararak iniyor. Cam bitiyor. Delinmiyor. Tahta alt çerçeve üstüne eşekarısı yorgun düşüyor. Tahta boyu üç parmak aşağı inse, açık cam yerinden karşı dağa doğru serbest gidecek. O üç parmak enli, battal çerçeve tahtası uzun geliyor arıya. Gözü üst camdan dışarıları görüyor. O görünüşe aldanıyor. Varsa, yoksa o boynuzlarının değdiği şeffaf camda yol arıyor. Son gücüyle, hırslı bir daha cama saldırıyor. Hem bizimkiler gibi o da silahlı, kıçındaki tabanca iğnesini cama soka soka, kanatlarını kırarca çırparak, camın üst tahta çerçevesine doğru bağıra bağıra düşüyor. Ve bu müthiş eziyetli inip çıkmaları, hiç durmaksızın dakikalarca, saatlerce, insanı deli edecek bir körlükle ve hayvanlıkla tekrarlayıp duruyor.
Halsiz yattığım yerden acıyorum. Kime? Eşekarısına. Gidip şunu, alt çerçeveye düştüğü zaman tutup, aşağıdaki açık cam hizasına itelesem. Çeksin, gitsin. Hem o sonsuz işkenceden kurtulur, hem ben gönül azabından. Gel, herif eşekarısı. Son derece kızgın ve silahlı. Hemen onu kurtarmak isteyen elimi, belki de sıçrayıp yüzümü cama geçiremediği iğnesiyle, “Seni gidi Revizyonist!” diye sokacak. Tıpkı bizim cici veya keskin Narodnikler gibi, hiç bildiğinden veya bilmediğinden şaşar mı?
Marks’la Engels, böyle durumlarda, “Gülünçlüğü, eşeklerle paylaşmayalım” demişler. Bunu yazılı, basılı kitap biçiminde yayınladık. Anlayan oldu mu? Oldu. Parababaları hemen 142. TCK maddesiyle, kitabı toplatıp beni Ağırceza Mahkemelerine verdiler. Sen misin eşekarılarını uyarmaya kalkışan? Parababalarının, CIA Planlama dairesinden belledikleri bir planı vardı. Hiç ortalıkta görünmüyorlardı. Birkaç şehrin, birkaç öğrenci yurdunda “Devrimin yüksek aşamasından üç parmak aşağı inmeyi, kıçındaki çakaralmaz iğnesi yerine, kafacığındaki beyinceğizini kullanmayı ihanet sayan” eşekarılarının vızıltısından geçilmiyordu. Hasta halimle kalkıp eşekarısının yardımına boş yere gidemedim. Çünkü eşekarısını bilmem, denemedim, ama bizim iğneli delileri denedim. Ankara’da ayaklarına dek gittim. Eşekarısının çifte camı delip geçme in-çıklarını andıran, “Silahlı Halk Savaşı başlamış” idi. Kim dinlerdi “Revizyonist”lerin korkak beceriksizliklerini?
Biz gelelim asıl üst camda silah talimi yapan eşekarısına. Bir ara sesi kısıldı. Herhalde, en sonra, İşçi Sınıfı gibi açık alt cam yerine nasılsa tenezzül etmiş, çıkmış kurtulmuş olmalı diyordum. Uyuklamak üzereydim. Hop etti, zifiri kapkara bir örümcek, tavandan yıldırım çabukluğu ile sağ yanıma haydut atlayışıyla indi. Rengi, bakışları korkunçtu. Alt yanı, ayaklarını görmesen, yüzüktaşı kadar bir örümcek. Ağırlığı ne olur? Ama nedense, o yaman gökten yere atlayışı sanki “güm!” diye işitilmeyen bir ağırlık sesi çıkardı ve neredeyse üzerine uzanmış bulunduğum tahta kereveti sarstı. Sarsmaz ya.. Bana öyle geldi. İrkilecek, bir fiske vuracak oldum. Kara haydutun kalabalık pençeleri, yatağa basar basmaz yaylandı. Ve kaşla göz arası örümcek ikinci bir hoplayışla yere, öteki kerevetin altına doğru sıçrayıp gözden yitti. Ardında uzanan canbazlık ipini topladı mı? Bilmiyorum. Ne olursa olsun, günümü açıkgöz böceklerle dolduracak değilim ya. Başımı gene yastığa düşürdüm. Gevşedim.
Apansızın, deminki camda eşekarısı idmanından çok daha gürültü patırtılı, iki kat şiddette bir vızıltı, zırıltı, sıçan düşse kafası yarılacak bomboş, güneşli odamı doldurmaz mı? Gözlerimi açtım. Dağ penceresinde arı yok. Arı, ova penceresinde. Besbelli aynı eşekarısı. Aşağılara inip gideceğine, bu yol bizim gelin cibinliği perdeyi aşarak odaya çıkmış. Yani dışarı değil, büsbütün içeriye dalmış. Bizim keskin sosyalist Narodniklerin Devrimciliği gibi, olağanüstü bir eylem bu. Eşekarısı herhalde çok kızmış, aşağı açık cam yerine inmemiş ama son bir can havliyle, yukarılardan cibinlik perdeye tos vurmuş. Anlaşılan öyle vurmuş ki, perdenin ucu aralanmış ve eşekarısı odamın içinde bulmuş kendini.
Doğrusu bu, bizim alaturka Narodnik’lerin banka soymak ve adam kaldırmak “Devrimcilik”leri kadar inanılmaz bir “başarı”. Hiçbir böceğin itemediği perdeyi zorlayıp aşmak, değme küçük burjuva mahalle kabadayısına ve lumpen kasa hırsızına parmak ısırtacak bir eşekarılığı eylemi idi. Ne yazık ki, hepsi o kadar. Eşekarısı kurtulmamış, tersine, kendiliğinden bir daha hiç içinden çıkamayacağı tür kapana kısılmıştı. Perde dışardan içeriye belki zorlansa aralanır, geçit verirdi. Ama içeriden dışarıya itildikçe büsbütün kapanırdı. Eşekarısı Hazreti Ali kuvveti toplasa, o böcek gücüyle perdeyi delemezdi. Nitekim, eşekarısı da bunu hemen fark etmiş, dağ penceresinin perdesine karşı Donkişot’luktan caymış. Ancak oda içinde kıskıvrak mahpustur. Çıkacak tek görünür yer, ova penceresidir. Bununla birlikte, o daha aldatıcı görüntüdür. Oda penceresi altlı, üstlü kapalıdır. Çıkacak iğne deliği yok. Camları ise, altlı, üstlü adam aldatmaya yarar şeffaf ölüm barajı.
Hoş, alt cam açık da olsa eşek arısı bu sefer de, “Devrimin yüksek aşaması” olan üst camdan aşağılara göz ve gövde atar mı? İlk prensibine sadık kalarak, ova penceresinin üst camında, bir saat önce dağ penceresinin üst camında oynadığı çıkmaza düşmüş. Kıyametler koparıp, hep üst camda, beş aşağı on yukarı çılgınca zırıltılarla mekik dokuyor. Artık ben de gitsem, onu bu kahredici danstan kurtaramam. Ne hali varsa görecek.
Öyle kaç dakika, kaç saat çırpındı bizim “Oda gerillacısı” eşekarısı? Bilmiyorum. Her an gücü tükeniyordu. Camın aldatıcı ışık geçirirliği yumuşamıyordu. Şaşkına dönen eşekarısı kendini tutamayarak, ova penceresinin alt cam çerçevesi üstüne tekerlendi. Alt cam hizasına da düşse, nafile artık. Ne kanatlarında, ne ayaklarında güç kalmamıştı. Sustu. Epey geçti. Halâ cam zırıltısı yok. Eşekarısı hiç vazgeçer mi o kurtuluş yolunu gördüğü cam üzerinde can eyleminden? Ne oldu? Çok mu yorgun? Dinlenecek belki. Yoksa?
Şeytan beni dürttü. Deminki kara haydut örümcek… İster misin? Arı bu. Tutulur mu? İğnesi de var. Kalkacak gücüm yoktu. Sessizlik büsbütün artmıştı. Üşenmeden vardım. Bir de ne göreyim? Bari o koca canavar, kara haydut örümcek olsa, eşekarısı “şerefine” daha yakışırdı. Tıpkı Şarkışla’nın uyuz gece bekçisi gibi, boz tekir, küçük bir örümcek bizim arslan eşekarısını sarmış, sarmalamış o görünmez, o cılız ağlarıyla. Tutankamon’un mumyasından beter olmuş o şahbaz zırıltı eşekarısı. Kılını kıpırdatamıyor. Kaderine katlanmış. Küçük, tekir örümcek bütün o cılız, sinirli ayakları ve ağzı ile bağlı eşekarısının üstüne abanmış. Götürüyor. Karnında arının başı. Sırtındaki toplu iğne başından küçük canavar gözleri pırıl pırıl. Avını yiyecek yeri arıyor. Hiç telaşı yok. O böyle nice eşekarılarını tutsak etmiş, yemiştir.
Düşündüm. “Yaşama Savaşı” bu. Darwin’den önce de, sonra da kimse o kanunu değiştiremez. İnsan içerlese de, eşekarısına da, örümceğe de söz geçiremez. Başka işi mi yok? Gel, Marks-Engels’ten sonra, insanlara ne eşekarılığı, ne örümceklik yakışmıyor. Hadi örümcekler hayvan. Biz olsun, hem de “Bilimcil Sosyalist” geçinirken olsun, eşekarılığından kurtulamaz mıyız?”
Bilindiği üzere her hafta cuma günleri hem web sitemizde, hem de sosyal medyada Kıvılcımlı ustamızla ilgili bir yazı ya da video paylaşıyor ve bunu Göksal Caner Malatya arkadaşımla imzalıyorduk. Bu hafta Caner arkadaştan izin alarak sadece kendi imzamla bir yazı paylaşacağım.
Bundan üç yıl önce Bilim ve Gelecek Dergisi’nin 1 Mart 2022 tarihli sayısında KOMÜN GÜCÜ VE ALLAHPEYGAMBER-KİTAP KİTAPLARI ÜZERİNE YENİ BİR DURUM başlıklı bir yazı yazmıştım. 2,5 ay sonra 10. 06. 2022’de BİR KEZ DAHA KOMÜN GÜCÜ VE APK ÜZERİNE başlıklı aynı konulu bir yazı daha yazdım ve onu da sadece sosyal medyada paylaştım. Her iki yazıyı da bu yazıya ek olarak aşağıya alacağım.
Aradan 2,5 yıl geçti. Ben bir daha o konuya yazılı olarak dönmedim ama rastladığım herkese, her yerde bu konudaki görüşlerimi aktarmaya devam ettim ve bu sahtekarlığa topyekun karşı durmamız gerektiğini söyleyip durdum. Söylemekten geri durmadım ama yazılı olarak ısrarlı olmama yanlışımı ve açtığı sonuçları da açık yüreklilikle kabullenmem gerek.
Yukarda andığım ve bu yazıya eklediğim önceki iki yazımda özet olarak: “1999 ve 2000 yıllarında Süleyman Şaşmaz ve çevresi tarafından Dr. Hikmet Kıvılcımlı imzasıyla yayınladıkları kitaplarla ilgili bana ulaşan bilgileri paylaşıyor, kitapların Kıvılcımlı imzasıyla yayımlanmasını sahtekarlık olarak nitelendiriyordum. Bu konuda önemli tanıklıkların olduğunu, Kıvılcımlı izleyicileri olarak bu konuyu açıklığa çıkarıcı tartışmalara girmemiz gerektiğini” yazıyordum. Ayrıca konu tartışıldıkça bana ulaşan belgeleri de paylaşacağımı ekliyordum. Bu tartışmalar sonuçlanana kadar da Komün Gücü kitabını 2013’te tekrar yayınlayan Sosyal İnsan Yayınları ve 2018’de bir kez daha yayınlayan Derleniş Yayınları’na da kitabın satışını durdurmaları çağrısı yapmıştım. Adı geçen yayınevlerinden biri hiç duymamış gibi davrandı, diğeri ise pazarlama görevlisine bana küfrettirerek seviyesini gösterdi.
Aradan geçen 2,5 yılda ben büyük bir yanlış yaparak konuya tekrar dönmedim ama bana göre sahtekarlık kesindi. Elimde bana göre önemli yazılı belge de vardı. Ben yazıp teşhiri sürdürmeye devam etmeyince çapsızlara meydanı boş bırakmış oldum. Olanları da özetleyip belgelemeye geçeyim.
İlk yazımdaki tahminlerim doğru çıkmıştı. S. Şaşmaz ve yakın çevresi yaptıkları ortak sahtekarlığın suçluluğuyla sus pus oldular. Bu konuda tek kelime etmediler. İçlerinde eskiden bana yakın davrananlar da sessizce ilişkilerini kestiler. Bu doğaldı. İşledikleri neredeyse cinayet olan bu suçtan dolayı susmak zorunda hissettiler kendilerini. Ancak ben iddialarımı yazmakla kalmamış, kendini Kıvılcımlı izleyicisi sayan kimi gruplarla hem de önderleri düzeyinde görüşüp, onlara ortak ifşa da önermiştim. Buna yanaşmadıkları gibi, yıllardır sahtekarlığın sürmesine sessiz kalarak destek olma durumuna düştüler.
Bu konuda en gayretli olanlar da kitabı 2013’te yeniden yayınlamış olan Sosyal İnsan Yayınları oldu. İlk yazımdan sonra bana küfretmiş olmanın ezikliği içinde bu defa S. Şaşmaz’ı aklamak için ortalığa döküldüler. Önce “Biz Komün Gücünün orijinal metnini gördük” yalanını yaymaya çalıştılar, tutmadı. Sonra S. Şaşmaz’ın suç ortaklarını dolaşıp bilgi almaya çalıştılar. Beylikdüzü’nü, Bursa’yı gezip, sahtekarlıkta Şaşmaz’a birinci elden destek olanlarla görüştüler. Görüştükleri yeminli Şaşmazcılar elbette ağız birliği ile “Süleyman çok dürüst adamdır, yapmaz öyle şeyler. Metin Kıvılcımlı’nın diyorsa öyledir” deyip beni çekiştirdiler. Yetmedi yayınevi sahibi ve küfürbaz pazarlama görevlisi kalkıp Fethiye’ye gittiler. Orada orman içinde bir barakada meczup-inziva yaşantısını sürdüren S. Şaşmaz’la görüşmeye bile gittiler. Ben görüşemediklerini duymuştum ama onlar “Süleyman’la görüştük: asla öyle bir şey olmadı, metin Kıvılcımlı’nın” dediğini yaydılar. Nihayet bunlar da yetmedi, sağda solda “Ahmet Kale yazdıklarına pişman olmuş, beni kandırdılar diyormuş” kuyruklu yalanını söylemekten de utanmadılar.
Ben yazdıklarımdan değil, yazmayı ve teşhiri yeterince kuvvetli ve sürekli yapmadığımdan pişmandım. Kıvılcımlı izleyicileri, belki de tüm sosyalistler bu sahtekarlığı ciddiye alıp, tartışır, ben de elimdeki yazılı belgeyi yayımlarım diye düşünmüştüm. Hiç kimse üzerinde durup tartışmayınca da hayal kırıklığı içinde “hay sizin doktorculuğunuza…” deyip konuyu kendi işlerim arasında rölantiye almıştım. Yapmamalıymışım. Bu yazı pişmanlığımı gösterir. Kimse tartışmasa da ifşaya devam etmeliymişim.
Gelelim bugünkü ifşamıza:
“Konunun tartışılması sürecinde iddialarımızı belgeleyecek durumdayız” demiştim. Hiç tartışılmadığı için bekledim. Yukardaki bel altı vuruş girişimlerinden başka iki konu daha beni harekete geçiren şeyler oldu. Yakın zamanlarda bir akademisyenin yazdığı uzunca bir makalede (Muhammed İnal; Hikmet Kıvılcımlı Üzerinden Din ve Sosyalizm Diyaloğu) Komün Gücü ve APK’yı önemli referanslar olarak görüp, Kıvılcımlı adına övüyordu. Demek ki teşhirimiz fazla yere ulaşamamıştı. İkinci konu ise: Bazı iyi, bazı kötü niyetlilerin yaymaya çalıştığı “Kıvılcımlı tam gündeme biraz girmişken, akademinin ilgisi az biraz artarken, A. Kale’nin bu türden ifşası Kıvılcımlı’nın itibarını zedeliyor” söylemiydi. Bu söylemi söyleyenlere de dinleyenlere de fazla sözüm yok. Son 20 yıldır, en zor ve yoksun şartlarda Kıvılcımlı’yı yaymaya çalışan, bugüne kadar akademik ortamda yazılmış olan 10 adet tezin 7’sinde kendisine teşekkür yazısı bulunan A. Kale için “Kıvılcımlı’nın itibarını zedeliyor” demek vicdanla, izanla bağdaşır mı?
Buyurun belgeyi:
Daha 2022 Mart ayında ilk yazıyı yazdığımda aşağıda alıntılayacağım belge elimdeydi zaten. Bu belge Süleyman Şaşmaz’ın 8 Aralık 2001 tarihinde başlayıp, en son 11 Haziran 2005 tarihli notla biten Biyografi denemesi. Tarihler konarak günlük biçiminde yazılmış bu biyografi 3 bölümden oluşuyor:
1.Bölüm 70 sayfa; daha çok siyasi notlardan oluşuyor. Sahtekarlığın itiraf edildiği paragraflar bu bölümden.
2.Bölüm 56 sayfa; neredeyse tamamını kendi sağlık sorunlarına ve aile ilişkilerine ayırmış, ekstrasistol(kalp teklemesi)ünden, kalp muayene ve tetkiklerinden uzun uzun söz etmiş. Konumuzla ilgili bir şey yok.
3.Bölüm klasik biyografi denemeleri gibi. 9 Ocak 1948’de doğduğundan başlayıp, kendini, ailesini, kökenlerini, yetişmesini, okul yıllarını anlatarak başlıyor. Ağabeyi Ruhan, kardeşi Güngör’den, Şükem dediği eşinden, Vatan ve Gelecek isimli oğullarından ve ilişkilerinden söz ediyor. Uzun yazılar biçiminde köy gezilerini öykülemiş. Yediburunlar, Faralya, Uzunyurt vs. Bu bölüm de bizim ilgimiz dışında. Konuyla ilgili bir şeyler bulabilir miyim diye dikkatle ve sıkılarak okudum 2. ve 3. Bölümleri.
İfşamıza konu olan itirafların tamamı birinci 70 sayfalık bölümde. Bu bölümü tarayarak bulduğum 15 maddelik, 22-23 paragrafı, imlasına ve yazım yanlışlarına dokunmadan, yazıdaki sayfa numaralarını da vererek aşağıda sıralıyorum (Maddelerdeki majisküllerin tamamı bana aittir.):
“1- Usta adına bastığım kitaplar meselesi … (14 Aralık 2001)
“Taif Taşlamalarına karşı kitaplarım:
“Ben kolay unutamam: çok acı günlerimdi. Benim Taif taşlanmam yılları aldı. Kıvılcımlı gibi . Taif Taşlanışımın yılları : çocuklarımın ve arkadaşlarımın bile bana yaklaşmamaları veya anlamamaları yıllarıdır. Ve Şükemin(eşi) bile bana sırt çevirişidir. Sana olan inancımı yitirdim dedi,bir gün. Benim Taif‟ taşlanışımın ne anlama geldiği buradan belli. Ama onlar bilmeden bilerek bana taş ve dedikodu ve kötülük atsınlar; beni sınasınlar dedim ve cevabım yaman oldu : ALLAH PEYGAMBER KİTAP İLE KOMÜN GÜCÜNÜ ÇIKARDIM. Taşa karşı yeni kitap saldırıları yaptım. Ve yine taşlar aldım. Fakat böyle böyle ilerledim de.” (Sayfa 7)
2-“Elimde yeryüzünde şimdiye kadar rastlanmış en güçlü keşiflere ve onların işleniş gücüne sahip bulunuyordum : üç keşifli teorim 1998 projesinden sonra üçüncü keşfini ortaya koymuş dolu dizgin gelişiyordu . Şu doktorcuları – kıvılcımlı sempatizanlarını bir yoklayayım dedim . Hayır çıkmayacağını bilemeyecek bir durum yoktu . Ama çaresiz ki , kişiler çağındaydık ve her kişi varyasyonuna değer vermem , onların ne durumda olduklarını okkalı bir taktikle ölçmem gerekiyordu . Elimdeki teori müthişti ama onu anlatabilecek araçlardan yoksundum . Henüz anlayabilecek durumda da değillerdi . Ne var ki onlara da ulaşmalıydım . Bu teori daha ortaya çıkarken bile her eve girebilecek bir bilim yapısına bürünen bir gidişi olmuştu . Bunu sanki teorinin kendi özel doğuş – oluş karakteri kendiliğinden belirliyor ve beni de bu taktiklere sürüklüyordu .
“Elinde böyle bir teori olan kim olursa olsun benim yaptığımı yapmak üzere yönelmek zorunda kalırdı. Teorinin gücü her şeyden üstündü, teori kendisini duyurmak istiyordu . Ben buradayım dercesine kendisini daha müsfette durumundayken yayınlatmanın yollarını bulup açıyordu . Elimde Kıvılcımlı‟nın yaşasaydı nasıl düşünebileceğine ve benim ulaştığım teoriye nasıl ulaşabileceğine dair notlarım – eskizlerim ve neredeyse ayet gibi ezberlediğim formüllerim vardı. Onları, onlarca yılda binbir pratik içinde deneyerek edinmiştim . Ve son yıllarda da boyuna geliştirip zenginleştirmiştim . Zaten taktiğim yıllardan beri bende hazır bulunuyordu . KISMET 1999 – 2000 YILINAYMIŞ. BÜTÜN ÇALIŞMALARIMI GÖZDEN GEÇİRDİM . KIVILCIMLI YAŞASAYDI BENİM BUGÜN ULAŞTIĞIM TEORİYE NASIL ULAŞABİLİRDİ SORUSUNUN YANITLARINI , İKİ CİLTLİK ARAŞTIRMAYLA VERDİM : BENİM KONUMU SANKİ KIVILCIMLI İŞLİYORMUŞÇASINA , KIVILCIMLININ AĞZINDAN İŞLEDİM . OTURUP TEKRAR TEKRAR TASHİH ETTİM .
“KONUYU , BİRKAÇ ARKADAŞIMA AÇTIM . H. A böyle aykırı – genel kanıya ters düşen taktiklerden haklı olarak çok çekiniyordu . Onun dışında gençler bu tür taktikleri , gelişmeyi görmek arzularıyla destekliyorlardı .
“Kıvılcımlı kutsallaştırılmıştı , onun adına böyle bir şey yapmak benim linç edilmeye bile bile boynumu uzatmam demekti . Fakat gelişim bizde hep böyle koç başıyla kapıları zorlamaktan geçebiliyordu . ben zaten kararımı vermiştim, karşımdakiler zaten ölüydüler ve daha da öleceklerini çok iyi biliyordum . KİTAPLARI ARDI ARDINA YAYINLADIM .” (Sayfa 8)
3-“16 Aralık 2001 : Din – Komün – Çekirdek altı :
“Besbelliydi : bastığım bu kitaplar başıma bela olacaktı. Ama hep güvendiğim şuydu : yaptığım büyük bir iyilikti : böyle kitapları oturup kim her gün yazabiliyor ? Usta bile , kutsallaştırma prosesini bildiği halde çekirdek altı kanunları eline geçemedikçe , kutsallaştırma prosesini bir bütün olarak ele alamamıştı . Yaşasa elbette düşünce sistemi oraya gidiyordu .
“Komün Gücü de öyle : şu benim ünlü formülüm ortaya çıkamadıkça , USTA BİLE , KOMÜN GÜCÜNDEKİ SENTEZLERE ULAŞAMADI . Ve komünü hep sınıflı toplumlar ile güreşi açısından ele almayı geliştirebildi . Oysa gerçek çok daha muhteşem ve derinlerdeydi :
“ÖZENE BEZENE İKİ YIL ÇALIŞTIM : ONUN SATIR ARALARINDAKİ DİLİYLE , ONUN DÜŞÜNCE SİSTEMİYLE YAZDIM . Kendi yazılarımı çok daha kolay yazıyordum . bu iki kitabı , çok daha zor yazdım .
“Yine de ustanın kendi mantığı içinde benim ulaştığım mantığa bir miktar ulaşabilme olanağı vardı . Bu iki kitap ile onları denedim . BİRKAÇ YER HARİCİNDE , ONLARIN BANA AİT OLACAĞINI SEZEN OLAMAZDI . ÇÜNKÜ YAZILARIM VE KONUM ÇOK GÜÇLÜYDÜ . USTANIN ASLA ULAŞAMADIĞI BİR YERDEN ONUN KONUSUNU YAZIYORDUM . Okuyanların rüyaları bile o konulara ulaşamazdı . zaten kim konunun derinliklerine inebilmişti ki . benim teorimi kavrayabildikleri zaman bunu düşünebilirlerdi . Fakat o zaman da sadece onlara ve herkese bir iyilik yapmış olduğumu anlayacaklardı . VE BEN BUNU HİÇBİR ZAMAN İTİRAF ETMEYECEKTİM .” (Sayfa 9)
4-“Bu salaklar için neler yaptım . KIVILCIMLI ADINA BASTIĞIM EMEKLERİM . Hepsi domuz gibi biliyorlar . Ama kafaları almıyor ki . Okusunlar da ayıksınlar istiyorum . Yapamıyorlar .” (Sayfa 23)
5-“Ocak 21 . Usta adına yazdıklarım : Yaşamayan bilemez : ne günlerdi benim için : yaşamayı ölümle bilemek benim kendimce işlediğim bir komüncül sanatımdı . Hiçbir kurala saplanmazdım : iyilik yapmanın da kuralı mı olurmuş ; Neşecik , ve başkaları ETİK diye tutturmuşlar : iyilik yapamayan iyilik yapan eli ısırır ancak : Isırsınlar ; bende ne çok el var : ŞU KIVILCIMLI ADINA YAZDIĞIM KİTAPLARI USTA ADINA BASMASAYDIM NE OLURDU ? Hayır başka türlü yankı bulamadım o gün . O günü yaşamayan bilemez . Onu denemeliydim . Varolanların akıllarını duygularını deneyerek ilerliyorum . bilim deney demek . şimdi rahatım işte . Bunun bedelini de ödemeliydim . sabır etsem ne olurdu ? bekleyemezdim . çünkü ilerleyemezdim o zaman . tarihi biraz itelemeliydim . Hep öyle yapıyorum . sanki biraz daha dikkatli mi olsam ?
“Fikret , bir ara şöyle dedi : ben komün gücünü daha doğru buluyorum ; seninkiler ters gelmeye başladı . Anlaşılmıyor falan . KOMÜN GÜCÜNÜ DE BENİM YAZDIĞIMI BİR ÖĞRENSE . İşte acıklı halimiz bu . demek böyle karşıma gelecekler ileride . Olsun bir adım ilerliyorlar ya . Kıvılcımlıyı bana karşı çıkarıp adam olacaklar . çıkarsınlar ; şenlik olsun ; ben kuşatayım da.” (Sayfa 30)
6-“Bizim doktorcu geçinen salakçıkların dikkatini çekmek için ÖZELLİKLE SİKLUS LAFINI KULLANDIM . ki o uyuşmuş beyincikleri sarsılsın da ters yönden küfür ile zikr etsinler diye . Anladılar mı ?” (Sayfa 40)
7-“ALLAH PEYGAMBER KİTABI USTA ADINA YAZARKEN , onun mantığı içinde onu bana doğru geliştirip insanların mantığını bana kaydırmaya çalıştığımda ; bütün ayetleri tek tek etüt ettim : ne kadar çok benziyoruz ; büyük ibret . “ (Sayfa 41)
8-“Bak : Bilim ve Ütopya şubat ayında KIVILCIMLI ADINA YAZDIKLARIMI vermiş. (Sayfa 48)
9-“Apo bizim Allah Peygamberi okumuşmuş . Demir Apo dalkavuğu . Kitabın hemen kıvılcımlının olduğuna karar vermiş . Apoyu bu vesileyle övüyor . Türkiyede bir Kıvılcımlı bir de Apo çıkmış : orijinal teorisyenmiş .KİTABIN BANA AİT OLDUĞUNU BİR BİLSE NE DİYE YAZACAK ACABA ?” (Sayfa 51)
10-“13 Mart : Şu bizim Komün Gücü : cinayetlere peçe yapılmaya çalışılıyor.
“İbrahim telefon etti : Demir , Komün Gücünü okumuş , Kıvılcımlının tamamlanmamış eseri olarak selamlamış.
“… (Demir)Komün Gücünden hiçbir şey anlamamış . ORADA ÖZELLİKLE DÖNÜP DÖNÜP ANLATTIĞIM VE KIVILCIMLI ADINI KULLANARAK ÜZERİNE BASTIĞIM EN TEMEL ŞEY : Toplumun çekirdek altı kanunlarıydı . SADECE KULAĞI TERSTEN GÖSTEREREK İŞİ BİRAZ BENDEN ÇIKARIP , KIVILCIMLI YAŞASAYDI KENDİ MANTIĞIYLA BURAYA VARACAKMIŞÇASINA DOĞAL BİR HALE GETİRMİŞTİM . yazık : aradan iki yıl geçti.” (Sayfa 54-55)
11-“İbrahime sordum : yahu bu KİTAPLARI USTANIN ADINA YAYINLADIĞIMA neredeyse pişman oldum . ne dersin dedim ? Yok dedi , eğer kendi adına yayınlasaydın , bunlar ve benzerlerinde hiçbir yeni düşünce dosyası açamazdık ; hiç olmazsa şimdi böyle bayağı yoldan da olsa , yeni bir dosya açtılar gelişecekler ve başkalarını da etkileyecekler . Nasıl olsa zamanız var ; dönüp dolaşıp iş bize dönecektir.” (Sayfa 55)
12-“Memetçik öyle değil . Rıza ile ona İNSANLAŞMA kitabımı göndermiştim . Okumuş belli . Ve nihayet iki yıl sonra doğrudan birey olgusuna girmiş . BENİM KOMÜN GÜCÜ VE ALLAH PEYGAMBER EMEKLERİMDEN yararlanmış. KIVILCIMLI ADINA BASTIĞIM BU EMEKLERİM , en acılı zamanımda geceli gündüzlü onların ağzına göre yazdıklarımdı . Yalnızlığım ve çaresizliğim henüz son bulmamıştı . Hadi dedim : bir de böyle bir taktik deneyeyim : KIVILCIMLI YAZMIŞ GİBİ ONUN AĞZINDAN ONLARA SESLENDİM . Belki okurlar , bir başlıkçıktan olsun biraz bir şey anlarlar . Hadi beni okusalar bile benim yoluma giremiyorlar . Bari Kıvılcımlı yoluna girerek bana ulaşabilirler . Öyle olacaktır sonunda ama ne zaman ? aradan tam iki buçuk yıl geçti . Bizimkiler hala uyanamadılar . Memetçik nihayet KIVILCIMLI‟ da BİREY meselesini aramış ve bulmuş : KOMÜN GÜCÜ VE ALLAH –PEYGAMBER – KİTAP EMEKLERİMİZDEN ALINTILAR YAPMIŞ.” (Sayfa 63)
13-“Onlar kör ve duçar kaldılar . Eski bir tür olarak ölüyorlar . zavallılaşıyorlar . Buna dayanamadım . Onlara KOMÜN GÜCÜ – ALLAH PEYGAMBER KİTAP GİBİ ÇALIŞMALARIMLA yok canımla yardım ettim.” (Sayfa 62)
14-“Ama adım adım ilerliyorum . Şu son iki yıldır hiçbir gerilemem olmadı . Adım adım istikrarlıca ilerliyorum . KOMÜN GÜCÜ – ALLAH – P – K „TAN SONRA İŞLERİM AÇILDI . Doğum başladı.” (Sayfa 64)
15-“Komün Gücü ve Allah Peygamber Kitap ile yeni bir atak yaptım.
“Denklik Yasasını formüle edip demlenmeye bıraktım.” (Üçüncü bölüm sayfa 58)
Üç bölümü toplam 222 sayfa eden metin daha dikkatli incelenirse başka cümleler de bulunabilir belki. Bana göre bu itiraflar suçu yeterince kanıtlıyor. İlk yazımın sonunda olduğu gibi, burada da bundan sonra olabileceklerle ilgili tahminlerde bulunayım:
-Süleyman Şaşmaz ortalarda yok zaten. Olanları ve olacakları da çok fazla umursadığını sanmıyorum. Ama yakın çevresinde olup da ona suç ortaklığı edenler ya susmaya devam edecekler ya da iftiralara yönelecekler. En büyük ihtimalle de böyle bir metnin olmadığını, olamayacağını, sahte olduğunu öne sürecekler. Bunun için alıntılar yaptığım sayfaların fotoğraflarından bazılarını da bu yazının sonuna ekleyeceğim. Ayrıca; Şaşmaz’ın doğum tarihini, abisi ve kardeşinin isimlerini yazdım, inkar edilirse, yazıda geçen bütün yakın çevresinin, sırdaşlarının isimlerini de paylaşırım. Kendisinden başka kimsenin bilemeyeceği ayrıntılar var metinde. Gerekirse onları da yazarım ama konum sahtekarlık. Ayrıntılara boğulmak istemem.
-Kıvılcımlı izleyicilerinden fazla bir beklentim yoktu ama bu kadar sessizlik de dayanılmaz artık. Kıvılcımlı izleyicileri bu kadar duyarsız olursa dışımızdaki sosyalist çevrelerden tepki beklemek de çok gerçekçi değil.
-Kitabı daha sonra yayımlayan ve benim “şu tartışma sonuçlanana kadar kitapları piyasaya sürmeyin” önerisinde bulunduğum iki yayınevine gelince: Derleniş yayınları, kendileri dışında kimsenin doğru bir şey yapamayacağına iman etmişçe kör davranıyor. Bu doğru değil. Konu Türkiye sosyalizminin ustası üzerinden yapılmış bir sahtekarlık iddiası. Daha iddiayı ortaya attığımda örneğin Mustafa Şahbaz benden bilgilenmek isteseydi, sadece ustama saygımdan paylaşırdım bildiklerimi.
-Sosyal İnsan Yayınları ise yayınevi olarak bir ağırlık taşımıyor artık. İlk yazımdan sonra görevlinin bana savurduğu küfür ve hakaretle yetinmeyip dedikodu ve yalanla bana saldırdılar. Küfür ve hakareti misliyle iade eder geçerdim ama tekrar edeyim konu ben değilim, ustamızın üzerinden yapılmış bir sahtekarlık. Süleyman ve çevresi susuşla geçiştirmeye çalışırken bu yayınevinin cansiperane bir şekilde savunup, üstelik küfür ve yalanla bana saldırması görevliye yakışsa da yayınevi sahibi H. Atahan’a yakışmadı. Böyle bir durumda benden bilgi istese yine ustamın hatırına paylaşırdım.
Sonuç olarak:
İtirafları paylaştım. S. Şaşmaz ve yakın çevresi ustamızın adını kullanarak sahtekarlık yapmışlar. Bunu bütün yakın çevre biliyor. Yazıda Şaşmaz’ın kendisi yakın çevre ile ilgili çok şeyler paylaşıyor. Ayrıca daha uzak çevre denebilecek tüm tanınmış doktorcular için de ağır hakaretler de içeren değerlendirmeler yapıyor.
Tekrar edeyim. Kitapların içeriği şu anki konum değil. İçeriklerine katılan arkadaşlara bile sorayım: Bu sahtekarlık hiç içinizi acıtmıyor mu? Görüşleri doğrultusunda işkenceler gören, hapis yatan, kaçak yaşayan hatta ölenleri olduğu, Türkiye sosyalizminin önderi gördüğümüz birinin isminin gerekçesi ne olursa olsun böyle bir sahtekarlığa alet edilmesi içinizi hiç mi acıtmıyor?
Alıntıları paylaştım. Benim açımdan sorun kalmadı. Bu iki kitap (Allah Peygamber Kitap ile ilgili görüşlerimi ilk yazımda yazmıştım) Kıvılcımlı eserleri listesinden çıkarılmalı, satıştan çekilmelidir. Ben her mecrada, her alıntı yapana uyarılar yapmaya, bu eserlerin sahte isimle basıldığını ve Kıvılcımlı’ya ait olmadığını açıklamaya devam edeceğim.
Bu konuyu samimice tartışmak, sahtekarlığa karşı durmak gibi bir derdi olmayanlar benden metin falan istemesinler. İşte metin ortada, alıntılar ortada. İnanıp inanmamak size kalmış. Usta adına yapılmış bu cinayeti bile önemsememiş olanların bana güvenip güvenmemesinin hiçbir kıymeti yok.
Bu yazımı okuyan sevgili Türkiye sosyalistleri: Konu sizleri de ilgilendiriyor, sizler de konuya dahil olmalısınız bence. Kıvılcımlı hepimizin değeri.
Kıvılcımlı izleyicisi arkadaşlar; bu konuda susmaya, ya da çeşitli komplekslerle bana saldırmaya devam edenler: Konu ben değilim, konu Süleyman Şaşmaz ve yakın çevresinin Kıvılcımlı üzerinden yaptıkları sahtekarlık. Ya usta Kıvılcımlı’nın uğradığı bu haksızlığa karşı duracaksınız ya da istemeseniz de sahtekarların yanında yer alıp gizli Şaşmazcı olacaksınız.
Benim açımdan konu burada kapanıyor. Sahtekarlığı teşhir için elimden geleni yaptım ve ciddi mecralarda yapmaya devam edeceğim. Ucuz saldırılara kalkanlar umutlanmasınlar, onlar gizli ya da açık Şaşmazcı, Ben Kıvılcımlıcıyım.
Ahmet Kale
06.03.2025
Ekler:
Birinci yazım: Komün Gücü Ve Allah-Peygamber-Kitap Kitapları Üzerine Yeni Bir Durum (01.03.2022)
İkinci yazım: Bir Kez Daha Komün Gücü Ve APK Üzerine (10.06.2022)
Alıntıları yaptığım bazı sayfaların fotoğrafları.
Komün Gücü Ve Allah-Peygamber-Kitap Kitapları Üzerine Yeni Bir Durum
Yıllardır Hikmet Kıvılcımlı’nın eserlerini yayıma hazırlayan, yayımlayan, yayımına katkıda bulunan Ahmet Kale, Kıvılcımlı imzasıyla yayımlanan ‘Komün Gücü’ adlı kitabın Süleyman Şaşmaz tarafından yazıldığını öğrendiğini, bu bilginin gerekirse tanıklıklarla belgeleneceğini söylüyor ve bir sahtekârlığı ifşa ediyor. Kale’nin ‘Allah-Peygamber-Kitap’ adlı kitap hakkında ise görüşleri farklı. Öyle gözüküyor ki, Kıvılcımlı’nın çilesi daha bitmemiş…(Bilim ve Gelecek)
1999 ve 2000 yıllarında Bumerang ve Tarih Bilimi Yayınları tarafından Dr. Hikmet Kıvılcımlı imzasıyla 2 kitap yayınlandı: 1999’da Allah Peygamber Kitap, 2000 yılında da Komün Gücü başlıklı kitaplar. Bu iki kitaptan özellikle Komün Gücü başlığı ile yayınlanan kitap Kıvılcımlı izleyicileri arasında tartışmalar yarattı. Genel kanı kitabın Kıvılcımlı’ya ait olmadığı, kitabı yayına hazırlayan ve önsözünü yazan Süleyman Şaşmaz tarafından yazılmış olabileceği idi. S. Şaşmaz ve çevresi de gizemli tavırlar takınarak bu kanıyı beslediler. Örneğin kendilerinden defalarca bu kitaplara esas olan metnin orijinali sorulduğunda “Emine Kıvılcımlı’dan Ahmet Cansızoğlu eliyle bize daktilo metin geldi, biz de o pelür kâğıtlardan bastık, metni de saklamadık, ne varsa basılı kitaplarda” diyerek kuşkuyu artırdılar. Buna rağmen kitaplar yayıldı, başka başka yayınevleri tarafından yeni baskıları yapıldı. Üzerlerine seminerler, paneller, youtube çekimleri yapıldı, tezlere konu oldu. Ancak bütün bu yayılmalara rağmen özellikle Komün Gücü kitabı üzerindeki kuşku ve tartışmalar süregeldi. Uzatmadan bu yazının yazılmasının sebebine geleyim. Gerekçeleri ve içinde bulunduğumuz durumu yazının devamına bırakayım. Kıvılcımlı’nın ölümünün 50. yılı dolayısıyla İstanbul’da olduğum günlerde eskiden S. Şaşmaz çevresinde olan kimi arkadaşlar ısrarla beni arayıp görüşmek istediler. Görüştük. Bana önce Kıvılcımlı’nın tanıtımındaki gayretlerim için takdirlerini belirttikten sonra “arkadaş sen bu Komün Gücü ve Allah Peygamber Kitap eserlerinin Kıvılcımlı’ya ait olduğuna emin misin ki özellikle Allah Peygamber Kitap için bu kadar gayretle tanıtım yapıyorsun?” diye sordular. Ben de onlara özellikle Komün Gücü ile ilgili kuşkularımın sürdüğünü ama Allah Peygamber Kitap için Allah’ın adları ile ilgili bölüm dışında bir kuşkum olmadığını söyledim. Görüşmemiz hem uzun sürdü hem de daha sonra birkaç kez daha görüştük. Özetle bana söylenenler şunlardı: “Kitapların basıldığı yıllarda S. Şaşmaz çok güvendiği 5 kişiyi Bursa’da toplayıp onlara ‘Arkadaşlar birkaç yıldır görüşlerimizi yayacak kitaplar, broşürler yazıp durduk ama bir yaygınlık sağlayamadık. Ben yeni bir taktik geliştiriyorum, görüşlerimi iki kitapta toplayıp onları Hikmet Kıvılcımlı imzasıyla yayınlamak istiyorum. Ben üslubu öyle güzel taklit ederim ki kimse anlamaz. Böylece Kıvılcımlı’yı okuyoruz diye beni okurlar ve görüşlerim yayılmış olur. Sizler de bunun tanıkları olacaksınız’ der. Bu taktiğe, katılanların bazıları cılız itirazlar getirse de sonunda taktik uygulanır ve kitaplar Kıvılcımlı imzasıyla basılır. Hatta Allah Peygamber Kitap için önce ‘İslam Tarihinin Maddesi’ ismi düşünülür ama baskı aşamasında şimdiki ismiyle basılır.”
Doğal olarak arkadaşlardan bu dediklerini belgelemelerini istedim. Arkadaşlar, bu konuda çok fazla tanıklığın olduğunu, o zaman yakın çevre olan 10-15 kişinin hepsinin bu konuyu bildiğini, kendilerinin ve bazı başka arkadaşların ulaşıldığı ve sorulduğu takdirde bu konuda tanıklık etmekten kaçınmayacaklarını söylediler. “S. Şaşmaz’ın o zamanki yakın çevresi biliniyor ve hepsi de yaşıyorlar. Kolaylıkla ulaşılıp tanıklıkları istenebilir. Kimileri hâlâ imanlı bir şekilde Şaşmaz’a bağlı davranabilir ama devrime ve Kıvılcımlı’ya karşı sorumluluk duygusu daha ağır basan arkadaşlar vardır ve bunlar tanıklığa da gerekirse belgelemeye de hazırlar” dediler. Söz konusu olan kitaplardan Allah Peygamber Kitap için yazımın sonunda ayrı bir değerlendirme yapacağım. Öncelikle çok tartışılan Komün Gücü için yazayım. Kitap 2000 yılında “2000 yılı armağanıdır, lütfen kabul buyurunuz” gibi ciddi olmayan bir cümleyle sunulur. S. Şaşmaz’ın yazdığı önsözde de “… Kıvılcımlı 30 yıl öncesinde iki binli yıllarda işimize yarayacak bir armağan gönderiyor bize…” denerek metnin yazılış tarihi olarak da 70 yılları işaret edilir. Kitabın içindeki konulara, onların değerine ya da değersizliğine girmeyeceğim. Onlar ayrı bir inceleme ve tartışma konusu. Ancak yazarının itiraflarına göre eğer bu kitap öyle olmadığı halde Kıvılcımlı adına yayınlandıysa değeri falan kalmaz bence. Kıvılcımlı gibi bir sosyalizm ustasını böyle bir sahtekârlığa alet etmenin tartışılır ve bağışlanır bir yanı olamaz. Kendine ve tezlerine güvenmeyen birisi güvenlik ya da başka gerekçelerle mahlas dediğimiz takma isim kullanabilir elbette. Ama bunu tüm hayatı sosyalizm mücadelesi içinde geçmiş, sosyalizm literatürüne katkılarda bulunmuş bir ustanın adıyla yapmak ciddi bir sahtekârlıktır, ayrıca da ağır bir suçtur. Bunu yapan, bunun yapılmasına tanıklık edip 20 yılda hiç sesini çıkarmayan hatta 20 yıl sonra bile sorulduğunda sosyalizme ve Kıvılcımlı’ya değil de kerameti kendinden menkul birine bağlılık göstererek sahtekârlığı inkâr edenler de bu suçun ortaklarıdırlar. Kitabı Kıvılcımlı’nın adıyla basma gerekçesi olarak, “şimdiye kadar yazdıklarımız bir yankı getirmedi, Kıvılcımlı imzasıyla yayınlarsak, millet onun diyerek benim görüşlerimi okur ve bana gelirler” denmiş. Ayrıca “ben üsluba hakimim öyle taklit ederim ki doktorcular bile anlayamaz” diye açıklanmış. Bu ikinci cümle el hak doğru. Aşağıda sıralayacağım örneklerde görüleceği gibi hepimiz, tüm camia ters köşe olmuşuz. Sahtekârlığı yeterince anlayamadığımız bir yana kendilerinin bir türlü yaygınlaştıramadığı bu metinleri yeniden yeniden basarak, tartışarak ekmeklerine yağ sürmüşüz. Önce kendimin yanılgısından başlayayım örneklemeye. 2014 Kasım ayında Bilim ve Gelecek Kitaplığı yayınlarınca basılan Kıvılcımlı Külliyatı (Ayrıntılı Bibliyografya) kitabımda “Komün Gücü” kitabını tanıtırken art arda yığınla itiraz ve kuşku sıralamışım. Kitabın adından başlayarak, içindeki ve metne esas olan birçok kavramın (Siklus Temeli, Kişiler Çağı, Çekirdek Altı Toplumu, Kişilerin Parçalanışı vs.) Kıvılcımlı’nın hiçbir kitap ve yazısında geçmediğini belirlemişim. Hollanda’daki arşivde böyle metinlerin olmadığını söylemişim. Kitabı yayınlayanların tüm ısrarlara rağmen metnin aslı hakkında tutarlı bir şey söylemediklerini, o yıllarda ikisi de ölmüş olan Emine Kıvılcımlı ve Ahmet Cansızoğlu’nu tanık saymalarını eleştirmişim. Bunlar yayınlayanların dediği gibi dağınık notlardan oluşuyorsa, “Komün Gücü” gibi, sanki Kıvılcımlı’nın böyle tamamlanmış bir eseri varmış gibi iddialı bir isim yerine “Komün Toplumu Üzerine Notlar” gibi daha sade, iddiasız bir başlıkla ve olduğu gibi yayınlanması gerekirdi de demişim. Ancak bütün bu tespitlerimden sonra “Böyle bir araştırma ancak Kıvılcımlı çapında bir antika tarih araştırmacısı tarafından yapılabilirdi” demekten de geri durmamışım. Tam bir zokayı yutma hali. Bu yanılgının bilinçaltımdaki etkisiyle olsa gerek daha sonraları da Komün Gücü kitabı ile ilgili fazla tanıtıcı davranmamışım. 2000 yılındaki bu sahte imza ile yayınlanan kitabın 2. baskısı 2013 yılında Sosyal İnsan Yayınları tarafından yapıldı. Bu baskıya esas olan metni daha 2011 yılında o yayınevinin ortağı ve yöneticisi iken ben hazırlamıştım. Kitabın yayınevini notu bölümünü de yazmıştım ama yayınlanmasını iyice emin olana kadar geciktirmeye karar vermiştik. Yani o kitabın metni ve giriş notu benim hazırlığımdı. 2011 Ağustos ayında o yayınevinden ayrılmak zorunda kaldığımda yayına hazır biçimde masanın üstündeydi. Sosyal İnsan Yayınları Aralık 2013’te yani benim ayrılmamdan 2 yıldan fazla bir süre sonra kitabı yayınladı. Önem verip benim hazırladığım metin mi diye bakmadım ama “Yayınevinin Notu” bölümü özensizliği anlamak için yeterliydi. Şöyle ki; tanıtım yazısı belli bir yere kadar aynı kalmış. Yukarda kendi kitabım için sıraladığım bütün itirazlar korunmuş, “… Komün Gücü’nü yayınlamadan önce eser üzerindeki kuşkuyu kaldırmak için olabildiğince özen gösterdik. Yayınlanmasına çok önem veriyor ve istiyor olmamıza rağmen; sırf bu nedenle -geçen süre içinde kuşkuları giderebilecek bir çözümü belki bulabiliriz düşüncesi ve ümidi ile- eserin basımını geciktirdik” dendikten hemen sonra “Yayınevi olarak, ‘Komün Gücü’ eserinin Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya ait olduğuna inanıyoruz” (ben vurguladım)” derler. Kendileri kendilerine sormadıklarına göre biz onlara soralım: Kuşkularınızı kaldıracak ne gibi gelişmeler oldu ki böyle kesin bir hükme vardınız? Metinlerin aslı mı bulundu? Emine Kıvılcımlı ya da Ahmet Cansızoğlu’ndan kalmış ikna edici belgeler mi buldunuz? Bu soruların cevabı hiç kimse için yok tabi. Tam bir bilmediğini bilmeme ve kuru iddiayla bilgisizliği örtme hali. Nihayet 2018 Nisan ayında Derleniş Yayınları da yeniden bastı Komün Gücü kitabını. Üstelik S. Şaşmaz’ın uydurduğu “Siklus Temeli” alt başlığını da kullanarak. Sunuş yazısında yukarda sıraladığımız kuşkuların kimi de paylaşıldıktan sonra, “Ve yine ne yazıktır ki, elimizde ‘Tarih Bilimi Kitapları’ tarafından yayınlanmış metnin dışında bir nüshası bulunmamaktadır” dendiğine göre aynı yanılgılara düşülmesi kaçınılmaz olmuştur. Yayınlayanlar önce Kıvılcımlı’nın Günlük Anılar’ından alıntılarla ustaların işlerini bitiremeden öldüklerine dair Kıvılcımlı’dan aktarmalar yaparlar ve bunlardan Kıvılcımlı ustanın kendisi için söylediği; “İşlerimden hemen hiçbirisi bitmedi. Kimin bitmiştir ki? İçten örnek bildiğim Marks-Engels neyi bitirebildiler?” cümlesine dayanarak şöyle hükümlendirirler bu kitabı yayınlamalarını: “Bu eseri de (Komün Gücü de) Hikmet Kıvılcımlı’nın o bitmemiş işlerinden biridir. Ne yazık ki gözden geçirme fırsatı bulamadığı çalışmalarındandır.” (Adı geçen sunuş yazısı s.13)
Burada da kesin hüküm var ama bilgi yok, belge yok. Orijinal metin bulunmamış, Hollanda’daki arşivde bu konuda bir belge yok, kimsenin itiraz edemeyeceği tanıklık da yok ama hüküm var “…bitmemiş işlerinden biridir” diye. Yine bilindiği gibi yanılgılar sadece alıntı yaptığımız bu 3 yerle sınırlı değil. İrili ufaklı bütün doktorcular bu zokayı yutmuşuz. Nitekim S. Şaşmaz’ın kendi çevresine “D. Küçükaydın kitaplardan alıntı yapıyor, M. Özler konuşmalarında referans olarak kullanıyor” diyerek böbürlendiği de aktarılıyor. Görüldüğü gibi sahtekârlık amacına ulaşmış durumda. Yazdığı birkaç kitapla 1996-2000 yılları arasında çok çok sınırlı bir çevre dışında bir yankı yaratamayan S. Şaşmaz, büyük bir cüretle ve ustanın ismine saygısızlıkla bu taktiği uygulamış ve 20 yılı aşkın bir zamandır da başarıyla uyutmuş hepimizi.
‘Allah – Peygamber – Kitap’ üzerine Yukarda da yazdım, S. Şaşmaz Bursa’ya topladığı arkadaşlarına Komün Gücü ile beraber Allah-Peygamber-Kitap’ı da kendisinin yazdığını, bu kitaba önce “İslam Tarihinin Maddesi” ismini koymak istediğini ama sonradan böyle değiştirdiğini yayın faaliyeti sırasında en yakında olanlar söylüyorlar. Bu konuyu biraz açmamız gerek: 2011 yılı Mart ayında Sosyal İnsan Yayınları’nda, Kıvılcımlı’nın bazı yayınlanmış ve yayınlanmamış tarihle ilgili yazılarını Tarih Yazıları başlıklı bir kitapta derlemiştim. O kitaba aldığım yayınlanmamış yazılardan biri Kıvılcımlı’nın muhtemelen Toplum Biçimlerinin Gelişimi kitabına yazdığı ama kullanmadığı bir önsöz yazısıydı. O yazının bir yerinde şunları yazıyor: “1938 Yavuz Davasında (Donanma Davası) gerek Osmanlı, gerek İslam Tarihinin Maddesi üzerine olan el yazmaları, gizli polisçe birer suç belgesi imişçe gasp edildi. Ve bir daha o el yazmalarının tek tük, eksik taslaklarından başka izini tozunu bulamadık. Hele Kur’an-ı Kerim’i satır satır izleyerek özenle temiz ettiğimiz ‘İslam Tarihinin Maddesi’ kitabının birinci cildi bağırta çağırta yok edildi. Söz verilmişken, yıllarca sonra bulunamadığı gerekçesiyle geri verilmedi.” (Tarih Yazıları s.12. Ben vurguladım.) Bu alıntıyı yaptıktan sonra ben de 2013 yılı Ekim ayında Bilim ve Gelecek Kitaplığı’yla bastığımız Allah-Peygamber-Kitap’ın tanıtım yazısında şunu demişim: “‘Kuran-ı Kerim’i satır satır izleyerek özenle temiz ettiğimiz ‘İslam Tarihinin Maddesi’ kitabının birinci cildi (abç), bağırta çağırta yok edildi’ derken, özellikle birinci cilt demesi dikkatimizi çekiyor. Elimizdeki kitap çok büyük bir olasılıkla kastettiği o birinci cildin dışında kalan kılıç artıkları.” (Allah-Peygamber-Kitap, s.7, Bilim ve Gelecek Kitaplığı)
Bugün de aynı düşüncedeyim. Biraz daha ek yapayım konuya: Kıvılcımlı yurtdışına kaçmadan önce evinden 2 çuval kadar yazılarını Fuat-Latife Fegan çiftine emanet eder. Bu çuvallardaki yazıların akıbetini biliyoruz. Şimdi Hollanda’daki bir enstitünün arşivinde ve kullanımımıza hazır. O el yazmalarının ve diğer evrakların oralara gidişinin öyküsünü Latife Fegan’dan okuyoruz. Latife Fegan arşivin öyküsünü aktardığı yazısının bir yerinde; “Nitekim Ankara’dan Ünsal Gündoğan adlı bir arkadaş, nasıl elde ettiğini pek bilmediğimiz, içinde elyazmaları bulunan bir zarfı İsveç’te bize ulaştırmıştı. İki çuvala ilave edilmiş tek katkı budur.” diye yazıyor. Ben o zarfın (Zarf değil 2 çanta olduğu da söyleniyor) içindeki el yazmalarının nasıl elde edildiğini kaynağından yeni öğrendim. Bu yazıda bizi ilgilendirdiği kadarını paylaşıp, Allah-Peygamber-Kitap’a bağlayayım. Feganlara emanet edilen 2 çuvaldan başka neredeyse bir o kadar da Kıvılcımlı’nın evinde kalmıştır. Bunlar Emine Kıvılcımlı’nın sorumluluğundadır. Kıvılcımlı’nın ölümünden sonra ilk olarak TSİP’in yayınevi olan Tarih ve Devrim yayınları yöneticileri karargâh kurarlar Emine hanımın evine. Telif haklarını alıp epey kitap basarlar. Bir yıl sonra bu defa Orhan Aksungur ve ailesi girer devreye. Emine hanımı ikna edip TSİP’lilerin telif sözleşmesini iptal ettirip kendileri alırlar telif hakkını. 1975 yılında kurdukları “Vatan Partisi”ne kurucu da yaparlar Emine hanımı. Bu arada 31 Mart 1975’te 1. Milliyetçi Cephe Hükümeti kurulur. Hükümetin gerici faşist yapısından paniğe kapılan O. Aksungur, partisine ve yayınevine kilit vurdurup, Emine hanım dahil tüm parti yöneticilerini ve kendi aile efradını alıp Suriye’ye kaçarlar. Tabi Emine hanımın evindeki bütün Kıvılcımlı emeklerini de kendi zulalarına aktarırlar. Bu emekler 5 yıldan fazla ellerinde kalır. Oradaki yazıların sıkıyönetime kaptırılması, oradan kelle koltukta bir kısmının çıkarılıp F. Fegan’a ulaştırılması film senaryosu gibi bir öyküdür. Onu bırakalım şimdi. Kıvılcımlı’nın evinde kalan ve tamamı küçük boy 3 bavul kadar olduğu söylenen bu yazılar ve emekler 5-6 yıl bu grubun elinde kalmış yani. Orhan Aksungur “Vatan Partisi” ve Tarihsel Maddecilik yayınlarıyla cılız bir faaliyet yürütürler birkaç yıl ve bu grubun yayın işlerini de S. Şaşmaz idare etmektedir. Yani o el yazmalarının tamamına bakma şansı vardır o yıllarda. Oradan Kıvılcımlı’nın “İslam Tarihinin Maddesinin kılıç artıkları kaldı” dediği bölümü kendi zulasına almış olma ihtimali de yüksek kanımca. 1999 yılında Allah-Peygamber-Kitap’ı basarken önce adını “İslam Tarihinin Maddesi” koymaya kalkması da boşuna olmasa gerek. Kitabın içinin incelenmesi ayrı bir çaba konusu tabi. Ancak birbirinin kopyası gibi tamamı da “evrim ve determinizm içeren” Allah’ın isimleri bölümünün sığlığı ile Hz. İbrahim, Semitler, aşağı barbarlık, kurban geleneği gibi bölümlerin derinliği bize bazı ipuçları veriyor aslında. Sonuç olarak benim kanaatim, Allah-Peygamber-Kitap, Şaşmaz’ın müdahalelerinin olduğu, Kıvılcımlı’nın “İslam Tarihinin Maddesi” çalışmasından kalan notlardır.
Neler olabilir? Bu yazıyla 21-22 yıl önce yapılmış bir sahtekârlığı, işlenmiş bir ağır suçu anlatmaya çalıştım. Bu sahtekârlığı yapana ve bunu daha ilk gününden bilip de bugüne kadar gizleyip ortak olanlara ne desek, ne yapsak az. Kıvılcımlı ustanın ismini sahtekârlığa alet ederek ona yaşamı boyunca eziyet edenlerin saflarına katılmış oldular. Böylece de affedilmez ağır bir suç işlediler. Sahtekârlığı benimle paylaşan, gerekirse bu konuda tanıklık ederiz, bilgi ve belge de sağlarız diyen arkadaşlara şükran borçluyuz. Geç kalmış olsalar da doğru bir görev yaptılar.
Bundan sonra neler olabilir? 1) S. Şaşmaz ve yeminli müritleri bu konuyu külliyen inkâr edebilirler. O zaman iş, “bu konuda tanık, bilgi ve belge bulabiliriz” diyen arkadaşlara düşecektir. Ama buradan ilan etmekten çekinmeyelim; bu ifşa burada bitmeyecek, teşhir bitene kadar sürecektir.
2) S. Şaşmaz’a körü körüne bağlı olanlar, “işte bakın Şaşmaz nasıl büyük bir teorisyen. Kıvılcımlı’dan ayırt edilemiyor, hatta 21. yüzyılda ondan bile ileri bir teori oluşturmuş diyebilirler. Yani Şaşmaz ve taraftarları bu ifşayı kendi lehlerine kullanmak isteyebilirler. Onlara Şaşmaz’ın bütün sıfatlarının en önüne “sahtekâr” ve “suçlu” ekinin geldiğini hatırlatır geçeriz.
3) Bu ifşamın şimdiye kadar adı geçen kitapları basan gruplarca nasıl karşılanacağı da önemli. Bakalım ne kadar ciddiye alacaklar. Burada sözüm Derleniş Yayınlarına tabi. Sosyal İnsan Yayınları artık cevap oluşturacak yapıda değil.
4) Sonuç olarak kitaplar 20 yıldır okur önünde ve en çok yayılmasını da yazan ve onun grubu değil, bizler yaptık. Dolayısıyla devrimci kamuoyunun tepkisi de önemli. Bu kitaplardan alıntılar yapılmış, araştırmalarda ve tezlerde yararlanılmış. Şimdi herkes bunların sahte imza ile yayınlandığını görmüş olacak.
5) Devrimci kamuoyunun da önemsemez ve umursamaz davranması söz konusu olabilir. En sonunda bu ifşa bir zamanlar S. Şaşmaz’ın yakın çevresinde olan bazı sorumlu arkadaşlar eliyle ve benim aracılığımla yapılıyor. İsteyen inanacak, teşhire katılacak ve bu türden sahtekârlıklara bir daha meydan vermemeye çalışacak ya da herkes kendi yordamınca davranacak.
Selam ve saygılarla…
01.03.2022
Bir Kez Daha Komün Gücü ve APK Üzerine
Tam 1,5 yıldır Kıvılcımlı’nın bütün kitaplarının tanıtımını “Kıvılcımlı Külliyatı” ana başlığı ile tek tek kitapları ele alarak yapmıştık. Gelecek yazımızda tüm bu tanıtımlar hakkında genel ve istatistiki bilgiler paylaşacağız.
Kıvılcımlı’nın eserlerine biraz aşina olan kişilerin hemen anlayabileceği gibi 2 kitaba tanıtımlarımızda yer vermedik. Bunlar 1999 yılında yayınlanan Allah-Peygamber-Kitap ve 2000 yılında yayınlanan Komün Gücü kitaplarıydı. Oysa ben her iki kitabı da 2014 yılında Bilim ve Gelecek Yayınlarından çıkan KIVILCIMLI KÜLLİYATI başlıklı kitabıma almış ve tanıtımlarını yapmıştım.
Ancak 2021 yılında bazı gelişmeler oldu. Bu iki kitabı Kıvılcımlı imzasıyla yayınlamış olan Süleyman Şaşmaz’ın eski çevresinden birileri benimle temas kurarak bazı bilgiler verdiler, tanıklar gösterdiler. Bu bilgilerde S. Şaşmaz’ın açıkça bu kitapları kendisinin yazdığı anlatılıyor ve teyit ediliyordu. Birkaç yönden daha doğrulattıktan sonra bu konunun benim bir yazımla ifşa edilmesine karar verdik.
Bilim ve Gelecek Dergisi’nin 2022 Mart ayı çıkan 215. sayısında “Komün Gücü ve Allah-Peygamber-Kitapları Üzerine Yeni Bir Durum” başlıklı bir yazı benim imzamla yayınlandı. Bu yazıdaki iddia ve görüşleri burada tekrar yazmayacağım. İsteyenler şu linkten açıp okuyabilirler.
Ben bu yazımda dergideki yayından sonra olanları paylaşayım.
Yazımda bu iki kitabın S. Şaşmaz tarafından yazıldığı bizzat Şaşmaz’ın ağzından aktarılıyordu, tanıklı ve ispatlı olarak. Hatta bu konu inkar edilirse belgelemeye de hazır olunduğu yazılmıştı. Yazıyı okuyanlar bilir, okumayanlar da linkten açıp okuyunca göreceklerdir. Öncelikle tüm Kıvılcımlıcı ortamın – başta kendim olmak üzere – bu konuda nasıl yetersiz kaldığımızı da yazmıştım. Son 20 yılda Kıvılcımlı’nın yayınlanmış-yayınlanmamış eserleriyle en çok ilgilenenlerden biri olan ben kendi yanılgımı en başta yazmıştım. Daha sonra da bu kitapları basan 2 yayınevinin yanılgılarını yazıp, onlara bu tartışmalar sonuçlanıncaya kadar kitapları satıştan çekmelerini önermiştim.
Yazıyı uzatmamak için sonraki gelişmelere döneyim. O yazının sonundaki birkaç paragrafı alayım buraya:
“Bundan sonra neler olabilir?
1) S. Şaşmaz ve yeminli müritleri bu konuyu külliyen inkâr edebilirler. O zaman iş, “bu konuda tanık, bilgi ve belge bulabiliriz” diyen arkadaşlara düşecektir. Ama buradan ilan etmekten çekinmeyelim; bu ifşa burada bitmeyecek, teşhir bitene kadar sürecektir.
2) S. Şaşmaz’a körü körüne bağlı olanlar, “işte bakın Şaşmaz nasıl büyük bir teorisyen. Kıvılcımlı’dan ayırt edilemiyor, hatta 21. yüzyılda ondan bile ileri bir teori oluşturmuş diyebilirler. Yani Şaşmaz ve taraftarları bu ifşayı kendi lehlerine kullanmak isteyebilirler. Onlara Şaşmaz’ın bütün sıfatlarının en önüne “sahtekâr” ve “suçlu” ekinin geldiğini hatırlatır geçeriz.
Öyle gözüküyor ki, Kıvılcımlı’nın çilesi daha bitmemiş…
3) Bu ifşamın şimdiye kadar adı geçen kitapları basan gruplarca nasıl karşılanacağı da önemli. Bakalım ne kadar ciddiye alacaklar. Burada sözüm Derleniş Yayınlarına tabi. Sosyal İnsan Yayınları artık cevap oluşturacak yapıda değil.
4) Sonuç olarak kitaplar 20 yıldır okur önünde ve en çok yayılmasını da yazan ve onun grubu değil, bizler yaptık. Dolayısıyla devrimci kamuoyunun tepkisi de önemli. Bu kitaplardan alıntılar yapılmış, araştırmalarda ve tezlerde yararlanılmış. Şimdi herkes bunların sahte imza ile yayınlandığını görmüş olacak.
5) Devrimci kamuoyunun da önemsemez ve umursamaz davranması söz konusu olabilir. En sonunda bu ifşa bir zamanlar S. Şaşmaz’ın yakın çevresinde olan bazı sorumlu arkadaşlar eliyle ve benim aracılığımla yapılıyor. İsteyen inanacak, teşhire katılacak ve bu türden sahtekârlıklara bir daha meydan vermemeye çalışacak ya da herkes kendi yordamınca davranacak.”
Evet, yazımızı bitirirken bunları maddelemişiz. Şimdi ilk yayının üzerinden 2,5 ay geçtikten sonra neler olmuş, onlara da yine maddeleyerek bakalım.
İlk iki maddeyi Süleyman Şaşmaz ve ona körü körüne bağlı kalan birkaç kişiye ayırmıştık. Onların ya inkar edeceklerini ya da bu kitapları Süleyman Şaşmaz’ın ne kadar büyük teorisyen olduğunun ispatıymış gibi savunacaklarını öngörmüştük. Yine yanıldık; duvar gibi susmayı tercih ettiler. Sanki bu yazı hiç yazılmamış, “sahtekar” ve “suçlu” denmemiş gibi yaptılar. Bunu bir tür ikrar (kabullenme) sayabiliriz.
Sonraki maddeyi, bu kitapları tekrar basan 2 yayınevine ayırmışız ve onlara eleştiri ve önerilerde bulunmuşuz. Bu iki yayınevinden Derleniş Yayınları, kendileri dışında yapılan her şeyi görmeme ya da küçümseme tavrıyla hiçbir tepki vermediler. Bakalım bu konu belgelendiği zaman ne diyecekler. Diğer yayınevi ise benim kurucularından olduğum ve 5,5 yıl yönetip 60 kadar kitap bastığım Sosyal İnsan Yayınları idi. Benim ayrılmamdan sonra 11 yılda basılan 2-3 kitaptan biriydi Komün Gücü. Üstelik yazımda değindiğim gibi metni gözden geçirerek yayına hazırlayan da bendim ama basmamıştık. Sosyal İnsan Yayınları için “artık cevap oluşturacak yapıda değil” demiştim. Orada yanılmadım işte. Yayınevinin asıl sahibi değil de satış görevlisi gibi dolaşan bir müptezel, sosyal medyada bana ağır hakaret ettiğini sandığı 2 cümle yazabildi. Böylece ne teorice ne de karakterce yetemeyeceği bir konuda “görevini” yapmış saydı kendini.
Daha sonraki maddelerde devrimci kamuoyunun duyarlılığına seslenmişiz. Çok umutlu olmadığımızı da belirterek tabi. Dergide yayınlanan yazıyı paylaşan, tartışmaya çalışan birkaç kişi dışında önemli bir tepki göremedik ne yazık ki. “Ben yayınlandığından beri bu kitabın Kıvılcımlı’ya ait olmadığını söylüyordum” deyip de tek satır yazı yazmayanları da biz ciddiye almadık.
SONUÇ OLARAK
Şimdiye kadar yayınlanmış bütün Kıvılcımlı kitaplarının orijinalleri hep ulaşılacak durumda. Yayınlanmış, yayınlanmamış bütün eserlerin orijinalleri Hollanda’daki arşivde ve herkesin artık dijital olarak da ulaşabileceği bir durumda. Mesela ben 2011 sonrasında yayınladığım 4-5 kitabın orijinallerini herkese sunabilirim. Ancak bu iki kitabın orijinalleri kimsede ve hiçbir yerde olmadığı gibi gören bilen de yok. 1999 ve 2000 yılında aniden çıkmışlar ortaya ve bütün ısrarlara rağmen orijinaller gösterilememiş. Şimdi ortada “bu kitapları ben yazdım, yıllardır yok sayılmanın intikamını da böylece almış oldum camiadan” gibi itirafları var Şaşmaz’ın. Bu durumda, ilgili herkesi bu konuyu tartışmaya ve sonuca götürmeye katkıda bulunmaya çağırıyorum.
Şaşmaz ve çevresinin bu konuyu susuşa getirerek sahtekarlığı gizlemeye çalışması beyhude bir çabadır. Şaşmazcıdan da daha Şaşmazcı durumuna düşmek pahasına konunun tartışılmasını önlemeye çalışan görevlilerin katkısı da konuyu kapatmaya yetmez. Eninde sonunda bu sahtekarlık belgelenecek ve doğruya ulaşılacaktır.
Devrimci kamuoyunun gündemine tekrar sunuyorum ve ısrarla devam edeceğim.