Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın bu yazısı, 1932 yılında yazdığı YOL serisi kitaplarından “Parti’de Konaklar ve Konuklar” eserinden bir bölüm.
28 Ocak’ı 29’a bağlayan gece (1921) katledilen 15 komünist için 11 yıl sonra yazılmış, hamasetten ve yas yazılarından uzak bir değerlendirme. O zamanki TKP merkez yönetimine sunulan YOL eserinde Onbeşler hareketinden çıkarılacak olumlu ve olumsuz dersler irdelenir ve partinin mücadelesine anılarının ışık tutmasına çalışılır bu değerlendirmede.
Günümüz için de önemli dersler çıkarılabileceğini sandığımız bu eleştiri/değerlendirmeyi, bu devrimci şehitlerimizin 104. ölüm yıl dönümlerinde yayınlıyoruz.
Ahmet Kale – Göksal Caner Malatya
ONBEŞLER
Mustafa Suphi ve yoldaşları, Marx’ın Paris komünarları için dediği gibi “göklere sıçrayan kahramanlık” timsalidirler. Tıpkı gene Paris komünarlarını kasıp kavuran sınırsız “saf çocukluk” niteliklerine kurban olup gittiler.
Paris Komünü’nde 1. Enternasyonal’in en ateşli yandaşları büyük etki göstermişlerdi. Fakat bu yandaşlar azınlıktaydılar. Çoğunluk hep ütopist (Blankici, Proudhoncu) küçük-burjuva sosyalistlerindeydi.
Mustafa Suphi ve yoldaşları da en büyük hızlannı, 1. Enternasyonal’in bütün devrimci geleneklerini yaşatan 3. Entemasyonal’den alıyorlardı. Ne yazık ki hareketlerine egemen olan taktik ve strateji ilkelerinde hem öznel, hem de nesnel koşullar yeterli derecede değildi. Leninist yöntemi ve taktiği uygulamadılar. Leninizm üslubundan yalnız “uçkun devrimcilik” (devrimci kanatlanış) aldılar, “yapkın devrimciliği” (Amerikanvari işçiliği) unuttular.
Onbeşlerde yeteri kadar devrimci hazırlık yoktu. Onbeşler, içinde devrim yaratmaya giriştikleri çevreyi devrimci mücadeleyle işlemiş değillerdi. Bu yüzden düşünceleri ne kadar enternasyonalci ve devrimci olursa olsun, yaptıkları nesnel olarak ve fatalman Blankici ya da Bakuninci bir hareket şeklinde kaldı. Yani anarşik hareketten ileriye geçemedi. Ve Türkiye’de Paris Komünü’nün bir minyatürü oldu.
Onbeşler hareketine neden anarşik diyorum ve Bakunin’le Mustafa Suphi arasında bir benzerlik görüyorum? Akıllardadır. 1848 Avrupa devrim sarsıntıları sırasında Marx ve yoldaşları Almanya içinde o zamanki sınıf ilişkilerine göre ve Fransız devriminden çıkmış derslerle, devrime varmak için uğraşarak başarılı olamadılar. Ve Avrupa’da yeni bir istikrarın başladığını sezerek, devrim açmanın şimdilik devrimci hazırlanmaya tercih edilemeyeceğini söylediler.
Bakunin ise, Fransa’da çevresine topladığı bir gönüllüler alayıyla Almanya’ya saldırmaya ve orada bu asker gücüyle devrim yapmaya kalkışmıştı.
Bakunin’in zamanına bakarak koşullar ne denli başka olursa olsun, Mustafa Suphi hareketi de özü itibarıyla bir Bakuninizmden ibaretti. Burjuva paşasının hilesine kanarak Bolşevik devriminin serbest bıraktığı tutsak Türk subay ve erlerinden alelacele yaptığı bir alayla Türkiye’de Bolşevizmi kurmaya yürüdü.
Oysa burjuvazi, ülke içinde Müdafaa-i Hukuk örgütüyle siyasal ağını kurmuştu. Burjuva ordusunun sadık bekçi kadrosuyla yürütme gücünü eline geçirmiş bulunuyordu. Siyasal ve askeri alanda bir ülke ölçüsünde örgütlenmiş olan kapitalist sınıfa karşı, Mustafa Suphi’nin oluşturduğu kadar ne idüğü belirsiz, ülkesine dönmekten başka bir şey düşünmeyen, küçük-burjuva unsurlardan derleşik bir alayla karşı koymak ütopizmin, hayalci kuruntuculuğun en yüksek derecesi değil midir? Ve buna Puçizm, Blankizm ya da Bakunizmden başka hangi kavram uygun düşürülebilir?
Mustafa Suphi bir anarşist miydi?
Bu noktada henüz elimizde yeterli belge yok. İleride bu nokta da işlenirse açıklaşır. Fakat her hareketi dediğiyle değil, ettiğiyle ölçmek kaçınılmazsa, Mustafa Suphi hareketini ütopik sosyalizmden ve Bakuninizmden ayırdetmek oldukça güçleşir.
Doğrusu, Rusya’da Bolşevik devrimin tarihçesini, yani salt siyasal Bolşevik devrimin akışını izlerken tam Mustafa Suphi hareketi gibi değil, fakat ona şöyle böyle benzer öyküler işitmiş olanlarımız çoktur. Fakat o zamanki siyasal Bolşevik devriminin bu kısmi ve ender görülen özelliklerini Onbeşler hareketine benzetmek, Bolşevizmin karacahili olmak ve deva bulmaz bir körlükle batağa saplanmak demektir.
Bolşevikler de, bazı yerlerde karşı-devrimi kızıl kuvvetlerle ezdikten sonra siyasal devrimi başardılar. Ama Mustafa Suphi hareketiyle Bolşevik hareketi karşılaştırmak için şu noktaları göz önünde tutmamız gerekir:
1- Karşı-devrim merkeziyle kopuşma: Bolşevikler barikata çıkmadan 7 ay önce Çar devrilmiş ve hapsedilmişti. Rusya’nın her iki başkenti, gerek Petersburg, gerek Moskova bir hamlede karşı-devrim yuvası olmaktan çıkmıştı. Pek çok önemli merkezler gibi, devrimci işçilerin elinde bulunuyordu. Ülkede fiilen egemen olan örgüt, ezici halk çoğunluğunu oluşturan sovyetlerdi.
Oysa Anadolu hareketi Müdafaa-i Hukuk adı altında bir burjuva ulusal örgütünün yönetimine girmişti. Ve taşra burjuvazisinin güdücüleri, Bolşevizme dört elle sarılmış görünmelerine karşın, hâlâ bakanları, muhafız alayları, polisleri, mülkiye ve ordu güçleri bulunan sultana toz kondurmuyorlardı. Mustafa Kemal Ferit Paşa kabinesine, padişahı efendisiyle doğrudan temasa izin vermediği için çatıyordu. Büyük Millet Meclisi halka, bağımsızlık mücadelesinin amacını “Halife’i Zîşan Essultanı” kurtarmaktan ibaret gibi gösteriyordu. Anadolu’da başlayan Kemalizm, kendisine, İstanbul’da tutsak düşmüş padişahın vekili, ondan izin almış onun adına hareket eden has yaveri süsünü veriyordu.
Demek, Rusya’da desantralizasyon son haddini bulmuş, bütün burjuva devlet aygıtının çark ve kayışları birbirinden çıkmış, darmadağınık olduğu halde, Türk burjuvazisi halkın herhangi bağımsız ve devrimci ayaklanışına yol açmamak, “vaziyeti tutmak” için sultanın dokunulmaz kutsal bir egemen makam olduğunu ve tüm ulusun o makama bekçi köpekliği yapmaktan başka görev ve onur tanımadığını sonuna dek ilân ediyordu.
2- Ordu: Rusya’da orduya asker sovyetleri işlemişti: Ordunun bir kısmı Bolşevik parolalarını benimsemişti ve gerici genelkurmayın değil, sovyetlerin komutası altındaydı. Ordunun geri kalan kısmıysa tarafsızlaştırılmıştı.
Türkiye’de ordu kadrosu halifenin İstanbul’dan atayıp gönderdiği müfettiş “yaver’i has” Mustafa Kemal’in emrinde olduğu gibi, burjuva savunmacılığına azmetmiş bir durumdaydı. “Kuvva-yı Milliye” denilen milis örgütünüyse, ordu kadrosu ilk fırsatta dağıtıp emrine almak için tetikte duruyordu.
3- Demokrasi: Rusya’da Çarlık devrildikten sonra tam 7 ay süren egemen devlet sistemi; burjuva demokrasisinin dünyada seyrek ve az görülür en yüksek kertesini tutmaya zorunlu olmuştu. Bu süre içinde halk kitlelerini kendi deneyimleriyle Bolşevik siyasetinin doğruluğuna ikna etmek olanaklıydı.
Türkiye’de Kemalizm, iliklerine kadar militarist bir disiplinle halkı her türlü demokratik hareket ve örgütten sistematik olarak soyutladı. Bir yanda halifeyi tutup karşı-devrimi körüklerken, ötede halktan gelen her girişim yeteneğini şiddetle boğdu.
4- Bolşevik hazırlık: Rusya’da Bolşevik Parti 15 yıldır ayaklanmadan, meclis ve dernek faaliyetlerine kadar binbir tür siyasal ve sosyal mücadeleyle pişkin bir örgüt ve güç yaratmıştı. Leninizmin “halkı deneyle ikna etme” taktiği, tüm geniş halk yığınlarını Bolşevizme sempatizan etmişti. Ve Bolşevikler devrim ve ayaklanma bayrağını kaldırdıkları gün -Haziran ayında %13 gibi azınlıkta kaldıkları- sovyetlerin içinde %51 oranında çoğunluğu elde etmiş bulunuyorlardı. Hattâ Kurucu Meclis’te büyük toprak sahipleriyle burjuvaların oranı %13 olduğu halde, Bolşevikler %25’diler.
Tek sözle, Türkiye’de bunların hiçbiri yoktu.
Bunların hiçbiri yokken, yani yönetim ve ordu militarist burjuvazinin elindeyken, en küçük bir örgütü henüz olmayan halk tabakaları adına, devrime bir tür ayaklanmaya girişmek, en sonunda Mustafa Suphilerin başlarına geldiği gibi kışkırtılan kara halkın cahil saldırıları önünde 15 kişicik kalıp, Karadeniz’in mavi ve hırçın dalgaları arasında baltayla doğranmayı göze almak değil midir?
Bu bir kahramanlık olabilir. Fakat Marksist kahramanlık, yalnızca ölmeyi değil, kitleden kopuşmayarak ölmeyi bilmektir. Onbeşler’in Türkiye devrimci hareket tarihindeki nesnel konumları, öldükleri için değil, ölmeyi bilmedikleri için, Rusya tarihindeki Bakuninizm olur. Ya da, eğer mutlaka yakın Bolşevik tarihinden bir örnek almak gerekirse, modern Bakuninizmin, yani Troçkizmin başarılı olmuş, yani sonu belli ve uğursuz sonuna kadar varmış bir şekildir.
Burada başka bir itiraz gelebilir: Onbeşler hemen ve yalnız devrim ve ayaklanma yapmak için değil, Anadolu’da beliren anti-emperyalist mücadeleyi tutmak için de geliyorlardı…
O zaman Mustafa Suphi ve yoldaşlarının karşısına Marksizm-Leninizmin şu görevi çıkıyordu: Başlayan ulusal harekette demokratik burjuva devrimini son kertesine vardırarak proletarya devrimini ve halk sovyetler iktidarını kurmak…
Yoksa, salt ulusal hareketi tutarak, ne olursa olsun burjuvazinin siyasi iktidarını güçlendirmek, elbet Marksist değil, Menşevik bir harekettir. O halde, yani demokratik burjuva devrimini proletarya devrimine çevirmek için, ülke dışında ipten kazıktan kurtulmuş bir alay herifle, burjuva paşalarının ikiyüzlüce ve kahpece vaadlerine çocuk gibi kanarak harekete geçmek yeterli midir?
En küçük bir siyasal örgüt, kitleyle en basit teması olmaksızın, Onbeşler hangi sosyal gücü temsil ederek ve o güce dayanarak burjuva gibi kancık ve zalim bir sınıfla el ele verebilirdi? Burjuvazi Onbeşler’in elini, onları Karadeniz’in dibine indirmek için tutmaz mıydı?
Onbeşler’in bozgun nedenlerini özetlemek için özellikle göze çarpan şu noktaları sonuç olarak çıkarabiliriz:
1- Dünya ölçüsünde devrimde salt dış yedek güçlere dayanmak: Proletarya devriminin stratejisinde özgüç her zaman işçilerdir. Fakat dünya devrimin bir bütün oluşu, tarihte öyle anlar yaratır ki, henüz derebeylik ve kapitalizm-öncesi ilişkilerden ileriye varamamış ülkelerde bile, yerli burjuvazi zayıf, emperyalizm uzak, proletarya diktatörlüğü yakın, halk ezici çoğunluktaysa, sovyetler devrimini başarmak ve doğru sosyalizme geçmek olanaklıdır.
Çin örneği Leninizme bunu da kaydettirdi. Ama Marksistler için göz önünde tutulacak şey daima az fakat öz bir işçi sınıfına sıkı sıkıya bağlı, bilinçli keşif kolu (öncü) kurmaktır. Bir ülkede böyle bir keşif kolu varsa, o zaman yakın proletarya diktatörlüğünün de yedek güç olarak yardımıyla, yerel koşullara uyarlanan bir sovyetler devrimine geniş halk yığınları çekilebilir.
Onbeşler için böyle bir parti yoktu. Onlar yalnız dış güçlere, proletarya diktatörlüğüne dayandılar. O zaman, değil sovyetler devrimi yapmak, hattâ demokratik burjuva devrimini geliştirmeye bile varamamaksızın paşaların tuzağında mahvoldular.
Pekâlâ biliyoruz, Türk burjuvazisi de o dış güce, yani proletarya diktatörlüğüne dayandı. Bolşeviklerden para, silah, asker ve her şey aldı. Fakat bu aldığı araçları Anadolu’da kurduğu siyasal, yönetsel ve askeri burjuva örgütlerinin çerçevesine tabi tuttu. Yani önce iç gücünü örgütledi. Her türlü bağımsız halk hareket ve örgütlerini yaşatmamak için ne gerekse her önlemi aldı. Ve ancak özel mülkiyeti güvence altına alarak Bolşevizme dayandı. O iki şeyi aynı zamanda başarmasaydı, Kemalizmin yerinde çoktan yeller eserdi.
2- Bir ülke ölçüsünde nesnel ve gerçekçi olmamak: Devrimci hareket ve taktik her şeyden önce soğukkanlılıkla saptanan sınıf ilişkileri üzerinde yürür. Sınıf ilişkileri demek, bir ülkede komşu ülkelerde ve bütün dünyadaki sınıfların güç ilişkileri demektir. Herhangi bir Marksist hareketin ayıklığı, bu nesnel durumu dupduru görerek ona uygun öznel hamleler hazırlamaktır.
Onbeşler harekete geldikleri zaman, dünyadaki sınıf ilişkileri şiddetle devrim lehineydi. Fakat bu ilişkilerin Türkiye’deki özelliklerini, yani Türkiye halkının devrimci eğilimlerini öldürmek isteyen etkenleri Mustafa Suphi ve yoldaşları dikkate alamadılar. Onbeşler salt kendi vicdanlarında buldukları devrimci ve ayaklanmacı kanatlanışın hızına uydular. Onların gözleri amaçlarının gücü ve ışığıyla kamaştı.
Onbeşler sınıf ilişkilerinin kendiliğindenci ve bazen kör doğa gücüne benzeyen eğilimlerini gerçekçice, oldukları gibi göremediler. O eğilimlere dayanarak, halk kitlelerinin derin çıkarlarını, devrimci yöntemlerle bilince çıkartarak dövüşemediler. Ve dövüşemeden öldüler.
3- Öncü ölçüsünde gizli faaliyeti hiçe saymak: Komünist örgüt her şeyden önce devrimci ve altüstlükçü bir örgüt demektir. Dünyada hiçbir egemen sınıf, bıçağını çekmiş hasmın göğsüne saplamak üzere açıkça yürüyen mahkûm sınıf örgütüne “gel buyur, vur! Sen haklısın… Ben ölmeliyim…” demez.
Tersine öyle bir örgütü her zaman pusuya düşürmek için onu izler. Daha yakından ve açıktan açığa izlemek istediği legal sosyalist ve komünist partilere izin verdiği zaman bile amacı yalnızca tuzaktır.
Onun için Leninist örgüt ilkesi her şeyden önce siyasal keşif kolu mücadelesinde en güçlü gizlilikle olabildiğince geniş legal faaliyeti sentez halinde birleştirmektir. Modern savaşın en basit ve besbelli ilkesi düşmana hedef oluşturmama esası, Onbeşler için hiç yoktu.
Onbeşler topu tüfeğiyle başta bando mızıkasıyla Anadolu sovyetler hükümetini kurmaya geliyorlardı. Askerlikten anlayan paşalar için, bu kusursuz açık hedefi bir kurşunda devirmek bu yüzden çok kolay oldu.
Böylece zavallı Suphi “Ayasofya’nın kubbesinde uluslararası sosyalist iktidarın al bayrağını dalgalanır” göremeden saflığına, temizliğine ve mertliğine kurban gitti.
4- Örgüt yokluğu: Kendiliğinden anlaşılır. Onbeşler olgun bir proletarya örgütü anlamında örgüt değildi. Bir dalga, bir hücum kıtası, akıncı bir deli seldiler…
Geldiler ve geçtiler.
(YOL serisinin 3. Kitabı Partide Konaklar ve Konuklar’dan, s. 21-27)
“Batı’nın sosyal bilimler alanında oynadığı bu ‘görmek istemeyen körlük’ rolü, sahici körlükten daha aşırıca görmezlikler yaratıyordu. Batı, Toynbee ayarında Entelijans Servis’in doğucul sosyalizm sektörünü yaratmıştı. O sektörde teorisyen geçinen burjuva ideologlarına rahatça at oynatacakları bomboş alanlar bırakılmıştı. Bizim ‘Mister Toynbee Tarih Bilimini Altüst Ediyor’ eleştirimiz, o köpeksiz köyde değneksiz gezenlere karşı deneme idi. Birkaç edebiyatçı bu denemeyi şöyle okuyup geçti. İçlerinden o denemenin lanetlenip unutulacağını düşünen birisi, denemede yazılanları anlayabildiği kadar biçimsizleştirerek eşine dostuna hatta üniversitemizin bilginlerine kendi orijinal buluşları diye, ucuz, pahalı, toptan perakende satmakla yetindi. (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Toplum Biçimlerinin Gelişimi, sf. 12)
“Fransız Diyogene Dergisi’nde 1956 yılında yayınlanan, Arnold Toynbee’nin ‘Yapmaya Çalıştığım Şey’ yazısı üzerine Kıvılcımlı, Toynbee’nin diğer eserlerini de gözden geçirerek, aşağıdaki eleştiri yazısını yazarak, yayımlanmak üzere Diyogene Dergisi’ne gönderir. Türkçesini hiç bulamadığımız bu metnin Fransızcasını mikrofişlerde bulup, çevirisini yayınlıyoruz. (Sunuş Notu)
Bu hafta yayınladığımız yazı, Kıvılcımlı’nın Toynbee’nin tarih anlayışının eleştirisi olarak Sultanahmet cezaevinde yazıp Diyogene dergisine yolladığı, orijinali Fransızca olan bir metin. Bu metin ilk defa Mart 2011’de, o zaman ortak ve yöneticisi olduğumuz Sosyal İnsan Yayınları için derlediğimiz Tarih Yazıları kitabında yer aldı. Kıvılcımlı’nın bazısı yayımlanmış ve yayımlanmamış tarih yazılarından oluşan bu derlemede yer alan, TARİHİN BİLİMSEL KANUNLARI ve Mr. A. TOYNBEE’NİN “ELİT”İ (Mr. Toynbee Tarih Bilimini Altüst Ediyor) incelemesi, o yıllarda Ahmet Erdal Aksungur tarafından Türkçeye çevrildi. Ömer Ergun arkadaşımızın kontrolünden sonra yazı adı geçen kitaba yukardaki alıntı ve notla tarafımızdan eklendi.
Arşivdeki orijinal Fransızca metnin üzerine Fuat Fegan, Kıvılcımlı’nın eski yazı el yazısıyla bir notunu da eklemiş. O notu da sevgili Hamza Tığlay çevirdi. Diyogene dergisi yöneticisinin Kıvılcımlı’ya yazdığı cevap olan bu notu da bu yazının sonuna ekliyoruz.
“Bana atfen iletmiş olduğunuz A. Toynbee’nin eserine ve bu konu için neşrettiğimiz Diyojen nüshasına dair şerh ve izahlara canlı bir alaka ile muttalî oldum.
Maalesef bu konuya tekrar dönmek bizim için imkansızdır ve tahrir komitesi, vasıflarını takdirle karşıladığı el yazınızı size geri göndermemi benden talep etti.
Dergimize karşı göstermek lütfunda bulunduğunuz ilgiye ve İngiliz tarihçisine ait görüşlerin sizde uyandırdığı polemik düşünceleri bize ulaştırmak hususundaki zahmetinize bir kere daha teşekkür ederim.
En mümtaz hislerimin ifadesine inanmanızı rica ederim bayım.”
Diyogene Dergisi’nde yayımlanmayan bu yazısından sonra Kıvılcımlı 1965 yılında yayınladığı, kendi Tarih Tezi’nin ana kitabı olan Tarih Devrim Sosyalizm kitabına Toynbee ile ilgili bir bölüm koyar. Fransa’ya yolladığı eleştiri yazısına benzemekle beraber, TARİHSEL DEVRİM ve SÖZDE DİNCİLİK başlıklı 4 kitap sayfası uzunluğundaki bu yazıda Toynbee’nin “Dincilik” yönünü de eleştirir. O bölümü de ekledik bu haftaki paylaşımımıza.
Ahmet Kale – Göksal Caner Malatya
TARİH’İN BİLİMSEL KANUNLARI ve Mr. A. TOYNBEE’NİN “ELİT”İ
(Mr. Toynbee Tarih Bilimini Altüst Ediyor)
Tarihi, geçmişte gerçekleştiği biçimiyle, aslında bulunan en canlı ilişkileri içinde, nasılsa öylece yeniden kurmak kendini dayatan çok büyük bir iştir. Onun genel ortak ruhu üzerine yalınkat bir fikir vermek için, bizim yayımlanmamış araştırma sonuçlarımız ile Mr. A. Toynbee’nin ciltler tutan çalışmalarının bazı noktalarını karşılaştırmayı tercih ediyoruz.
Mr. A. Toynbee, bir yandan «kendi yeni bilimi»nden söz ediyor (A .T. : «Ce que j’ai essayé de faire», p.12), öte yandan ise : « İnsanların işleri », « bilimsel kanunlara boyun eğmemektedir, (bilimsel kanunlara tabii değildir.)» şeklinde ahkâm çıkarıyor. «Mister» Toynbee için, her şey «Mystéres (Esrarengiz, sırlı, gizemli)»dir ve bu yüzden Tarihin bütün determinizmi tümüyle içinden çıkarılıp atılıyor. Oysa, fazla önyargılı düşünülmediği zaman, her şeyden önce insan olaylarında, Doğanın yürüyüşü ile Medeniyetlerin doğuşu arasında şaşırtıcı kertede paralel bir determinizm görmemek imkansızdır.
Medeniyetlerin zincirleme birbirini izleyişi, tıpkı géomorphogénique [yeryüzü yapısının şekillenmesi] dönemlerinde, tektonik kanunların etkisi altında yer kabuğunun géosynclinaux hareketlere uğradığı gibi gelişmiştir. En yüksek noktalarıyla kıtalar, en yüksek doruklarındaki Medeniyetlere ve okyanuslar ise, Tarihte bu Medeniyetlerin her defasında çevresini kuşatmış, her zaman çepeçevre sarmış Barbar yığınlarına[1] tamamen denk düşer. Tıpkı oldukça istikrarlı evrim dönemlerinde olduğu gibi, zaman zaman bütün dünya haritasını değiştiren devrimci kıyametler ile kesintiye uğradığı sırada da, yine her Medeniyet ile dünyanın geri kalanı arasında iç içe geçmiş, karşılıklı pek yakın bir etki ve tepki işleyişi vardır. Ve bunlar o kertede çok ve o kerte ısrarlıca kesin determine olmuş sebeplere ve sonuçlara boyun eğmektedirler ki, sonunda hep onun dramatik ahenkli gidişleri, hiç takılmadan şu meşhur «Tarihin Tekerrürü» ile karıştırmaya varılıyor!
Sonsuza savrulan tarihcil manichéismin en bulanık kaosuna baş aşağı dalmamak için, Mr.Toynbee’nin, dünya gerçekleri tarafından uzun zamandan beri bir yana atılmış, güya aktüel siyasi öğütlerini ve Tarihöncesi [Préhistoire] toplumlar üzerine çabalaya çabalaya meydana getirip ortaya döktüğü, son dönemdeki arkeolojik araştırmalar tarafından (Bak. Bay Robert Heine-Geldern’in değerli makalesi) kökten çürütülmüş bilgincil cevherlerini bir kenara bırakalım ve biz TARİH’te, deyimin gerçek anlamıyla: Medeniyetlerin Yazılı Tarihi’nde kalalım.
Batı’nın Thucydide’inden[2] (ki Mr. A.T.’nin ilham aldığı) ve Doğu’nun İbni-Haldun’undan[3] (Mr. A.T. tarafından asla anlaşılmamış) beri bizim canlı romanımız: somut Tarih, kendisinin en devcil pratik ve teorik gerçekleşmesini yaptı. Ve özellikle XIX’uncu yüzyılın ikinci yarısından beri, üst üste yığılmış pek çok tarihcil belgeler, tarihcil bilgimizdeki bütün eksikleri, boşlukları yeterince dolduruyorlar; böylece, bizim eski metafizik varsayımlarımıza hiçbir varlık nedeni, sürü sürü sübjektif kurnazlıklarımıza hiçbir yer bırakmıyorlar.
Bugün, biz ne materyallerden, ne metottan yoksun değiliz. Tarihcil bilgimiz, yeni bir biçim kazanabilir ve kazanmalıdır; Nicelik bilimi (Engels’in “accumulation: Birikiş” bilimi) durumundan, Nitelik bilimi (Engels’in «classification: Sınıflama» bilimi) durumuna atlayış yapabilir ve yapmalıdır. Okullardan herhangi birinin klasik kitapları bile, pek kabaca tahrif edilmemiş oldukları zaman, bizim için yeterince malzemeler saklıyorlar; hiç değilse, sonuç olarak biricik olan ve aynı zamanda, 7.000 yıldan beri, o derece çok bağlanılan ve adına MEDENİYET denilen: peş peşe o muhteşem ve acımasız kalbin çarpıntılı kasılmaları tarafından, o kadar onurlandırılmış ve aşağılanmış, o kadar üst üste yığılmış ve parçalanmış Havva ve Adem’in çocuklarının alınyazısını birleştiren Evrensel Tarih’in bir sentezinin ortaya konmasına elverişlidirler.
MEDENİYETİN KÖKÜ
(De l’origine de la civilisation: Proche-Orient)
İtirazsız kabul edilen su götürmez bir gerçeklik var. Laik ve dinî mitolojilerden son arkeolojik kanıtlara kadar, bütün tarihcil kazanımlarımız, medeniyetin orijininin [aslının, kökeninin, başlangıcının] yeri ve zamanı üzerine hemen hemen aynı fikirdedirler: Yakın-Doğu. «Kuşkusuz, İ.Ö. dördüncü binyılda Yakın-Doğu’da varolan şartlar içinde, Medeniyetin çimlenip filiz vermesi pratik olarak kaçınılmazdı.» (Robert Heine-Geldern: “Kadim Medeniyetlerin Kökü ve ilh…” , s.125)
Bu şartlar nelerdi?
Bay R. H.-Geldern tarafından belirtilen iki eleman: “Ekilebilir graminees: Ekilebilir otlar, çimenler“ ve “sürekli değiş-tokuş: mübadele’’, Tarihöncesi insanlığının, otomatik bir biçimde, direk olarak «Tarih»e, imalı deyimle Medeniyete atlayışını açıklayamaz. Hatta bu elemanların rollerini bile daha iyi anlamak için, İnsanlık Tarihi’nin iki kutbunu: bir yandan jeofizik ortamı ve öte yandan sosyal ortamı, birbirine bağlı olarak ve bunu da soyut olarak değil, fakat aralarındaki karşılıklı ve sürekli ilişkileri içinde göz önüne getirmemiz gerekir. Medeniyetin doğabilmesi için, Doğa ve Toplum arasında, -deyim yerindeyse- karşılıklı bir «réceptivité: almaya elverişlilik» gerekecektir. Eğer kendi gelişme derecesi bakımından, bizzat kendi ilerlemesi için gerekli olan elamanları düzenleyip yoluna koyacak yetenekte bir toplum biçimi, aynı yerde ve aynı zamanda yok ise, en elverişli doğa tek başına hiçbir şey doğuramaz. Medeniyetin en göze çarpan belirgin karakteri, Toplumun iç ve düzenli bir fonksiyonu olarak Ticaretin kurumsallaşması ve bu görevin dayanağı bir tüccar sınıfın ortaya çıkması oldu. Para ve yazı, aynı ticari doğumdan dünyaya gelen iki ikiz kız kardeşten başka bir şey değildir. Bezirgânlar sınıfı ile ticaretin gerekliliği ve medeniyetin iyi bilinen bütün bu sosyal-politik üstyapısı, medeniyet öncesinde, İki büyük sosyal iş bölümünün temeli üzerinde yükseliyor.
Demek ki, ilkel toplum, medeniyet aşamasına ulaşmadan önce, bu iki büyük sosyal işbölümünden geçmek zorundaydı. Birincisi, göçebe ve yerleşik tribüler [oymaklar, boylar yahut kabileler, aşiretler] arasında bölünme: DIŞ DEĞİŞ TOKUŞLAR. İkincisi, genel olarak tarım ve endüstri, özel olarak bütün üretim dalları arasında bölünme: İÇ DEĞİŞ TOKUŞLAR. Birinci bölünme [işbölümü] sürülerin oluşumunu içine alır (Orta Barbarlık Konağı). İkinci bölünme [işbölümü] Demir’in keşfini içine alır ki, onun yardımıyla insan eli değmemiş bakire ormanları açıp yok etme olanağına (balta), tarlaları sürmeye ve ekmeye (saban), zenginlikleri, kıtaları, işgücü kölelerini fethetmeye (kılıç), ve ilh, ve ilh, ulaşılıyor. (Yukarı Barbarlık Konağı)… Ancak gerçek anlamıyla tarımın gelişmesinden sonra, (Toynbee tarafından küçümsenip aşağılanan) birbirlerini tanımayan, birbirinden ayrılmış üretmenlerin ürünlerinin değişimiyle yaşayabilen “yığın”dan, giderek farklılaşmış bir sosyal sınıf, özünde zorlayıcı bir aparey olan o güne dek görülmemiş DEVLET cihazını kurmaya ve elleri arasında tekelleştirmeye ulaşıyor!
Birinci Jalon (yol gösterici kazık): Yerküremiz üzerinde, coğrafyaya olarak tarıma en elverişli bölgeler, subtropikal büyük ırmak boylarıdır: Amerika’da Missisipi, Çin’de Sarı ve Mavi, Hindistan’da Sind ve Ganj, Yakın-Doğu’da Chattel-Arap ve Nil ırmakları. Fakat tek başına subtropikal alüvyon, yalnız Çömlekçiliği kolaylaştırır (Aşağı Barbarlık Konağı), ki bu da ancak, eğer Ateş toplum olarak keşfedilmişse olasıdır (Vahşi durumdan Barbar duruma geçiş). Bunun en inandırıcı kanıtı Kolomb öncesi Amerika’da bulunan sosyal durumdur. Yeni-dünyanın hiçbir Kızılderili kabilesi hiçbir zaman Orta Barbarlık Konağından yukarı geçemedi. Niçin? Engels’in «Ailenin, ve ilh.. Kökenleri» eserinde onu gösterdiği gibi, Amerika’da -lama hariç-, Göçebe barbarlardan birinci büyük işbölümünün bilinçsiz gerçekleştiricilerini umulmadık kertede zenginleştiren, evcilleştirilebilir türden hayvanlar yoktu. Tam tersine, Orta Asya’nın steplerinde [bozkırlarında], özellikle Hazar Denizi ve Aral Denizi arasında, Amu-Derya, Sri-Derya vadilerinde bu çeşit hayvanlardan bol bol vardı.
İkinci Jalon (yol gösterici kazık): Yerküremiz üzerinde, yalnızca Yakın-Doğu, Orta Barbarlık aşamasından yukarı aşamaya geçmek için önceden belirlenmiş gibi idi. Niçin Çin yahut Hindistan değil? Çünkü bu kara parçaları, Orta Asya’ya doğru, dünyanın en aşılamaz dağlarının ardında, neredeyse «hermétiquement clos: sımsıkıca kapalı» bulunmaktaydı. Buna karşılık, Orta Asya hemen hemen doğal olarak doğruca Yakın-Doğu’ya açılıyordu. Onun için, Pan-Babilon olmayı reddeden Bay R.H.-Geldern şunları belirtirken «Pan-Mısırcı» Sir Elliot Smith’den daha haklıdır:
«Bu ancak Uruk dönemi boyunca, yeni uyarıcı-canlılık verici unsurların tahta çıkışından dolayı olabilirdi. Demek ki, bu yüzden kesin bir sonuca götüren yola ilk girenin Mısır yahut Suriye değil, Babil olmasına ‘bir tarihcil kaza’ denebilir. Fakat iş Babil’de gerçekleşiyor ve dünyanın bütün öteki medeniyetleri, belli bir ölçüde, direk yahut dolaylı olarak, onunkinden türemiştir.» (R. H.-G: ibid, s.125).
Eklenecek tek şey şudur: bu «yeni canlılık verici, uyarıcı unsurlar» öyle şanslı ve tesadüfi «bir kaza»dan gelmiyorlar, fakat elverişlilikler ve üst üste birikmiş koşullarla aralarında birbirine bağlanmış, Tabiat’ın ve İnsan Tanrıların gözde sevgilisi olan kaçınılmaz olarak sınırları çizilmiş bu yerlerin belirlenmesi, inkâr edilemez kertede pek belli bir iktisadi-coğrafi determinizmden geliyorlar. Mazdeizmin ölümsüz Ateş’i (Petrol), Gökçül [Semavî] ilahi kudret olmadan önce, geçmişte sadece Yercil [Dünyevî] bir üretim aracından başka bir şey değildi ve Orta-Doğu’nun mitolojik ırmaklarının alüvyonlarını pişiren (Seramik) ve zekânın besleyici mallarını aydınlatan (Sürü) olarak, Yakın-Doğu’da toplumun üzerinde geliştiği üçlü maddeyi, üçlü-tabanı, bize göstermiştir:
Babil’in «proto-literer medeniyet»i, «Bir büyük tarihcil hareket veya tamı tamına, birinin diğerine zincirleme bağlandığı bütün bir hareketler serisi», «daha önceden gelmiş bütün bir dizi kültürlerin karşılıklı ilişkileri..» (R. H.-G.: İbid. s.124-125) sonucudur.
Birkaç yüzyıl içinde, Eridu’nun [Abu Sharia] avcı oymakları (Metal, İ.Ö. 4000), Uruk’un ikinci dönemine, yani Cemdet-nasr [Asurlular zamanı Kiş] dönemine geçmişti (Yerleşme ve Yazı, İ.Ö. 3900).
MEDENİYETİN EVRİMİ-GELİŞİMİ
(A L’EVOLUTİON)
Medenileşmiş hücre, artık bir defa oluştuktan sonra, içinde doğduğu alüvyonlarda boğulup gitmiyor. Hatta onun ilk izleri, kumlar altında kefenlenmiş [gömülmüş, saklanmış, görünmez hale gelmiş] olduğu zaman bile, Medeniyetin her zaman yeniden dirilen canı, -tıpkı kutsal tarihin Adem’i gibi-, dönemden döneme, yerden yere, karış karış dünyayı allak bullak edip kökten değiştirerek, birbiri ardından yenmek ve yenilmek için tehlikeli bir geziye başladı. Bu kısa aralıklı kopuk kopuk dönemlerden her biri, coğrafya bakımından belli bir sınır içinde tutulan kendine özgü bir [..m: Üç harfli bir kelime okunamadı.] durum alıyor, bu yüzden o dönemler insanlığın biricik tarihinde, ancak hayvan ve bitki türlerine benzer, her biri ötekilerden tamamen bağımsız olan bazı belli «türler» gibi görmeye varılıyor.
Kuşkusuz türlerin evrimi ile Antika Medeniyetlerin evrimi arasında inkâr edilemez bir andırış, benzerlik vardır. Onların orijiner [köklerinde var olan] kanunlarında, aynı zamanda hem birlik, hem de çeşitlilik hüküm sürer. Birlik: genel olarak hayatın, özel olarak toplumun [birliğidir]. Çeşitlilik: genel olarak türlerin, özel olarak medeniyetlerin [çeşitliliğidir].
Eğer olayların diyalektiğini ciddiye almazsak, gönüllü olarak aynı gelişmelerin sadece şu veya bu yüzüne kapılıp gideriz. Medeniyetlerin kendi «Şemaları»nın «Birliği» üzerine ya da «Çeşitliliği» üzerine tek taraflı ve söze dayanan tartışmalar, asla bitmek tükenmek bilmeyecek, asla kuruyup gitmeyecektir. Örneğin: «Bay Toynbee, tarih sahnesinde tamamen gelişmiş yirmi bir toplum veya medeniyet, onun yanında yaklaşık altı yüz elli kadar da üzerlerine veri sahibi olduğumuz oymak toplumları ayırt ediyor.» (Lewis Mumford : «Une étude de l’histoire», p.23).
«Tarihin sap şeklindeki bu şeması yerine, bizzat kendimiz ağaç şeklinde bir şema kuruyoruz, ve ilh…» (Arnold Toynbee : 1. c. p.12).
Derin bilginler arası tartışmalarda, Tarih’in «sapı» yahut «ağacı»nın keyfe bağlı olarak canımızın istediği gibi «bizzat kendimizin kuracağı» bir «şema» olmadığı, fakat «bizzat kendisinin» gelişen canlı bir gidiş olduğu ve bizim onu nasıl gerçekleşmişse tıpkı öylece sadakatle incelemek ve objektif olarak açıklamak zorunda bulunduğumuz, sistematik olarak unutuluyor. Tarihin otantik yürüyüşü, dümdüz bir hat çizmiyor, tam tersine, doruklar ve uçurumlar ile dönemcil eğriler çiziyor.
Her medeniyet bir yol gelişti mi, -tıpkı «tümevarım işleyişi» gibi- bağrında bizzat kendisine zıt bir başka medeniyet doğurtuyor. Peş peşe gelen bu iki medeniyet arasında kurulmuş maddi ve manevi ilişkiler, her şeyden önce Göçebe barbarların düzenli olarak araya girmesiyle gerçekleşmiş, bu arada, bir dizi bitmez tükenmez savaşlara yol açılmıştır.
Biri olmaksızın ötekisi var olamayan bu iki zıt Medeniyet, kısır-verimsiz bir «struggle for life» [“Yaşam mücadelesi”] içinde iki bağdaşmaz vuruşan hasım haline geliyorlar. Onların boşu boşuna boğazlaşmaları, onların «Gordion düğümü», Barbarların arkaik [eski tarz] kahramanlığından başka bir şey olmayan İskender’in hareketini[4] bekliyor. Bu barbarlar, elde kılıç, sırası gelen kendi medenileştirici rollerini yerine getirmek için Tarih’in saflarına atılıyorlar. «Çin Seddi» onların ağırlığı altında çöküyor. «Tufan» başlıyor. Eski medeniyetin muhteşem dorukları yıkılıyor. Uçurum açılıyor.. Fakat sonsuza kadar değil…
Bu dramatik son, bütün Antika Medeniyetlerin ortak alınyazısı; biz ona, çok yalın bir şekilde: modern Sosyal Devrim’lerin tersine TARİHCİL DEVRİM adını veriyoruz. Her çelişkide olduğu gibi iki terim kendi arasında her zaman pek yakın bir ilişkiyi kapsar; bu iki türden DEVRİMLERİN adlandırma karşıtlığı da, bizim gözümüzde, onların çok sıkı tarihcil iç ve karşılıklı bağımlılıklarını ve sosyal orijinlerinin ortaklıklarını maskelememelidir. Yoksa TARİHCİL Devrim, eğer deyim yerindeyse, “Ersatz”dır [bu deyim başka bir malın yerini alabilen mal için kullanılır]; SOSYAL Devrimin yerine aynı rolü oynayan bir başkasını koymaktan, yerine bir benzerini geçirmekten, onu bir benzeriyle yenilemekten başka bir şey değildir.
Bizzat DEVRİM, kendi tanımlaması ile, «EVET»ini içeren bir «HAYIR»dır. Ne TARİHCİL devrim, ne SOSYAL devrim mutlak son değildirler. Onlar birtakım başlangıçların başlangıçlarıdırlar. Her devrim, hangisi olursa olsun, bir insan probleminin sadece hoyratça bir çözümüdür. Sosyal Devrimde, bir sınıf, o güne dek egemen iken, yerini bir başka sınıfa bırakmak üzere ortadan yok oluyor. Tarihcil devrimde bu defa -eğer deyim yerindeyse- bir «ırk»[5] o güne dek egemen iken, eski medeniyete yabancı, bir başka ırk tarafından yeri doldurulmak üzere ortadan kayboluyor.
İki devrim olayında, kanlı alt üstlüğün belirleyici gücü, kaynağını her zaman medeni toplumun iç çelişkilerinden alır. İkisi arasında var olan tek fark şurada bulunur: Sosyal Devrimde çelişkilerin düğümü iç güçler tarafından çözülür, hâlbuki Tarihcil Devrimlerde keskin kılıç dışarıdan getirilmek zorundadır. Sosyal devrimler, Modern Çağa özgüdürler. Çünkü modern toplum, can alıcı çatışma ve anlaşmazlıklarını çözmek için, reel ve yeterli güçleri bizzat kendi organları içinde-ana karnında, bulabilmektedir. Fakat Tarihöncesi ve Modern Çağ arasında, ister istemez, İnsanlık ileri sıçrayışlarını başka bir biçimde, tükenmiş medeniyete sosyal olarak yabancı güçler tarafından gerçekleştirilmiş, şaşırtıcı TARİHCİL Devrimlerle yapmak zorundaydı.
Tarihcil Devrimlerin Derin Sebepleri Nelerdir?
Büyük medeniyetler arasında aracı olan, en üstün derecede barbar tüccarlar tarafından uydurulmuş, Tek-tanrılı dinler, bu evcilleştirilebilir hayvan çobanlarının ürünleri ve terbiye edilemez ruhların papazları, Tarihcil katasroflarda, asi medenilerin taşkınlıklarını cezalandıran, bir İlahi Fataliteden [ilahi alınyazısından: kaderden, uğursuzluktan] başka bir şey görmüyorlardı. Sosyolojinin dahi müjdecisi İbn-i Haldun, kendi değerli bilginler topluluğu tarafından dizginlenmiş doğulu tarihçilerle, «Devlet»lerin «doğal hayatı»nda kesintisiz tekrarlanmış medeniyetlerin ölüm sebebini veriyordu.
Bay A. Toynbee’nin söylediğine inanılırsa, tarih sahnesi yalnızca bir oyun masasıdır, onun üzerinde: «başlangıçta, elit, toplumun tüccar bölüğü, yığınları, zorla değil ama onların serbest rızalarıyla, peşinden sürükleme yeteneği gösterdi.» Bu Rousseau’cu «Sosyal Anlaşma» idili gerçek mi? Ve gerçekse niçin? Sanki burada, tesadüfen veya şans eseri «elit» kazanıyor. E, daha sonra: «Bir an geliyor, artık yığın elitin eğilimini takip etmez oluyor.»
Bu beklenmedik, umulmayan dik kafalılık nerden geliyor? Bilinmez. Her zaman tesadüfen veya bu anlaşılmaz dik kafalılığın mantık sonucu: «Yaratıcı azınlık zorlamaya-baskıya başvurmaya mecbur kalmış», «Toplum, biri egemen ve öteki ezilen, düşman sınıflara bölünmüş bulunuyor.» Yani, «zora başvurma», toplumun sınıflara bölünmesi ve yığınların direnişini doğuran egemen sınıfın son derecede azgın sömürüsünden dolayı değil, fakat saygıdeğer Bay Toynbee’ye göre tam tersi: Durgun yığınların belli sebebe dayanmaksızın ve düşüncesizce direnişi, «yaratıcı azınlık»ın «zora başvurmasını» haklı kılıyor ve «toplumun sınıflara bölünmesini» gerektiriyor! O halde: «Medeniyetin bağrında mukadder bir kıyamet -Breakdown- meydana geliyor ve ondan beri, artık kendisine meydan okumalara karşılık verme yeteneği olmayan medeniyet çaresi bulunmayan bir çöküş içine giriyor.» (Jeaques Madaule: «Une Interprétation Biologique et Mystique de l’Histoire»: «Tarih’in Biyolojik ve Mistik bir Yorumu», D. 13, s. 48).
Şeyleri «mukadder bir şekilde» tersine çevirip baş aşağı koyan bu görüş, düzinelerce ciltlerden derleme kıtıkla tıka basa doldurulmuş yüzyılımızın entellektüel sürmenajında, sırf tesadüfî bir izah değil, aynı zamanda dünyanın en emperyalist misyonerizmine kapılanmış bir dönek ve en spirtüalist emperyalizmin bir ex-süjesi tarafından, bilime karşı yapılan kinci bir «meydan okuma» değil midir?
Her şeyden önce, Mr. Toynbee’nin göze batan en aşikâr hatasının, iki çeşit insan devrimini birbirine karıştırma temeli üzerine oturduğunu apaçık görüyoruz. Tarihcil devrim ile Sosyal devrim arasındaki hiçbir farkı gizlemiyor. Buna karşılık, doğaüstü efsanelerin alacakaranlık bulutlarında Antika çağ ile Modern devirleri tamamen birbirine karıştırıyor. Bu yüzden, bize, başında saygıdeğer Papa Hazretlerinin ve Mr. Arnold Toynbee’nin ulu muammalarının ışığının bulunduğu, mükemmel bir din devri getireceğini söylediği Orta-Çağın yeniden bir dirilişini bekliyor. Bizi, kendi para-tarih mucizeleriyle bulutlara yükselterek, Antika çağın doğaüstü tekerrür delillerinin tehdidi altında Toynbeeci sihirli gerçek inanca hidayete çağıracak. (İşe bakın, kaprisli bir tesadüf ile isminin Türkçe anlamı şudur: TOY = Yeniyetme, NEBİ=Peygamber!)
Hâlbuki bir tek evrensel medeniyet altında kesin olarak birleşmiş gezegenimizde, medenileşmiş dünyamızı bir vuruşta istila edecek ve meşhur «Breakdown»u [Kıyamet-Tufan] yerine getirecek yetenekte bir «Dış Proletarya» (Barbarlar) «yığını» bulmak mümkün değildir. «İç Proletarya»ya gelince, o, yoksul durumuna rağmen, son derece duru bir bilinç ile kendi elleriyle kurduğu medeniyete yabancı ve düşman bir barbar yığını değildir.
Avrupa’nın Orta-Çağından beri, -Tarihte Medeniyetler kadar çok Orta Çağlar vardır-, «Breakdown»lar [«Tufan-Kıyamet»ler], artık mümkün değildir. Çünkü sanayi devrimi ve sınıflar ilişkisi ve bilincinin aydınlatılması sayesinde, sosyal devrim, sadece mümkün olmakla kalmadı, aynı zamanda kaçınılmaz bir gereklilik oldu. Diğer yandan, gerçek tarih bize, «zorlama»nın, duruma göre, somut bir medeniyetin bazen boğazlayıcısı [cellâdı], bazen doğurucusu [ebesi] olarak ortaya çıktığını gösteriyor. Oldukça uzak olan Zagros ve Babil Barbarları arasındaki, Hixos ve Mısır Barbarları arasındaki ilişkiler üzerine tartışmaları bir yana bırakalım. Onların «nostrum denizi»nden, bizim denizimiz Akdeniz’e doğru, rol sıralarına göre, peş peşe tarih üzerine çullanmış, medeniyetimize en yakın-akraba olan, bize en yakın «elitler»i: Grekleri, Romalıları, Müslüman Arapları ele alalım. Birbiri ardından gelen bu medeniyetlerin doğuşları ve önceki kuşakları esnasında, onların «elitleri», bu son derece kahraman yüksek barbarlar, kesici İngres kemanlarını, zorlu-kılıçlarını oldukça kabaca-hoyratça çalmadılar mı?
Kuşkusuz, onların ilkel ve soylu-yüce barbar atılımlarında, içeride ve dışarıda yenilmiş olanlara, ister istemez, anlayışlarını belli bir ölçüde zorla benimsetmeleri, vardır. Fakat hangi güven ve hangi mekanizma ile verili bir toplumda, «bezirgân azınlık» geride kalan çoğunluğa zorla tahakküm edebilir?.. «Kapasite (Yetenek) ile» diyor Mr. Toynbee. E öyleyse, ufak ufak buharlaşan, gözden kaybolan «elit»in bu başlıca kapasitesi nerden geliyor? Burada bir defa daha, acaba mutlak surette sırf bireycil, her derde deva bir sübjektif psikoloji panaşı [limonata ve bira karışımı içki] ile yetinebilir miyiz?
Biz usulüne uygun olarak, tarihte medeniyetlerin doğuşunu hem oldukça somut, hem de genelleştirerek iki çeşide ayırıyoruz:
1- Antik SİTE içinde SPONTANE [KENDİLİĞİNDEN] veya “İNDUCTİON-TÜMEVARIM İLE“ doğan medeniyet;
2- Bir barbar akını üzerine SECONDAİRE [İKİNCİL] yahut «KUVVET-ZOR İLE» gelişmiş medeniyet.
Birinci durumda, bir bezirgân sınıf tarafından parçalanan ve şeytanca oynanan küçük üretim anarşisinin kışkırttığı mübadele ilişkileri, bir sınıfın egemenliğini hazırlayıp gerekli kılıyor, haklı gösteriyor ve güvence altına alıyordu. Hemen hemen kimsenin haberi olmadan, herkesten gizli olup biten olayları dayatarak ve yavaş yavaş Devlet’in bu müthiş [çok büyük-korkunç-dehşet saçan] politik apareyinin yaratılmasında payına düşeni vererek «elitler»in ekonomik-sosyal durumlarını sağlamlaştırıyordu. Bu Devlet apreyi ki, ancak çoğunluk «yığının» çıkarlarını savunmak için, içinde hiçbir spesifik [kendi türünde, çok özel, kendine özgü özellikler taşıyan] teşkilatın bulunmadığı bir toplumda yenilik yapabilirdi… Burada, «zorlama [dayatma-baskı]» (Devlet) kaçınılmaz, önüne geçilemez ekonomik, sosyal ve politik gerekliliklerin altında gizlenmiştir.
İkinci durumda, zorlama-dayatma, Barbarların iki yüzü keskin kılıcı, olayların görünen yüzünde yerini alıyor. Fakat ekonomik ve sosyal kaçınılmaz gereklilikler, şeylerin tarihcil ruhunu daha az oluşturmuyorlar. Ancak, bu şartlar, özellikle ekonomik şartlar, görünür dayatmanın-zorlamanın altında pekiyi gizlenmiş bulunurlar. Bu görünüş altında, aynı bezirgân dürtüleri son derecede yumurtlayıcı bir rol oynuyor. Hiç değilse eşantiyon olarak, pek yayılmış tarihcil bir tavrı, Babil ve Mısır arasındaki Barbar Semitlerin, Uzak-Doğu ve Yakın-Doğu arasındaki Türk-Moğol’ların etki ve tepkilerini hatırlayalım.
Adem’den İbrahim’e kadar Yakın-Doğu’lu dinlerin kutsal ve ortak tarihi -Musa’ların, İsa’ların, Muhammed’lerin bilinen gerçek kaynakları- Göçebe Semitlerin ve onların kervan-toplumlarının, Antika çağın tarihcil ticaret yolları üzerinde, hücreleri bölüne bölüne hızla çoğalan Yakın-Doğulu medeniyetlerin iki kutbunu (gösterici ve sürükleyici): Mezopotamya ve Mısır’ı birbirine bağlayan sürekli savaş başarılarının bir hikâyesidir. Cengiz ve Timurleng, Uzak ve Yakın-Doğu’nun eski önemli medeniyetleri üzerine acımasızca atıldıkları zaman, acımasız kararlarının değişmez harekete geçirici sebebi, sadece Moğol tüccarlara karşı medeni yöneticilerin hainlikleri üzerine dayanıyordu. Onların istila yolları, kusursuz olarak adım adım aynı yönü, şu İpek Yolu’nu: Zagarosların, Hiksosların, Asurluların, Hititlerin, Sartların, Perslerin ve ilh, ve ilh, en azından 6 [altı] bin yıldan beri aralıksız Doğu’dan Batı’ya ve Batı’dan Doğu’ya, üzerinde vızır vızır gidip geldiği, Yakın-Doğulu kervanların geleneksel büyük yolunu izliyordu. Timur, Smyrne’e hücum hazırlarken, Fransız kralına: «Dünya ancak Bezirgânlar sayesinde müreffeh ve medenidir (abadandır)» diye yazıyordu.
Bu olaylar ve binlerce daha başka örnekler, sosyo-ekonomik şartlar (Antika çağ için bezirgânlar) imdatlarına yetişmediği zaman, ne Mr. Toynbee’nin «kanı»sının, ne «elit»in zora başvurmasının, herhangi bir azınlığa hiçbir «kapasite» veremediğini tartışmasız bir biçimde belgeliyor.
Bununla birlikte, Mr. Toynbee için bir başka bilinmezlik yahut «muamma»: tarihin hangi ironisi ile aynı «elit», daha önce o kadar «yetenekli» iken, bir gün hangi talihsiz aksiliklerle «çaresi olmayan bir çöküş içine giriyor» ve «yeteneksiz» hale geliyor ve hatta ilk çağlarının uyuşukluğu içindeki «yığın» önünde suçlu hale dönüşüyor?
Mr.Toynbee, «Bencillik, budalalık veya metanet eksikliği ile» diyor (Cilt VI). Bir kere daha, soyut kişicil psikolojicik, tarih’in büyük kanunlarının yerine konuyor… boşu boşuna. Çünkü aynı adamlar veya onların yakın kuşakları, nasıl onmayacak kertede «egoist-bencil» iken başkalarını düşünen insanlar haline gelebildiler, lanetlenmiş bozguncu iken kendilerini «yaratıcı» insanlara dönüştürebildiler.. hiç nedensiz, ne objektif bir sebep, ne bir motif olmadan?
Mr. Toynbee’nin bizzat kendisi çöküşün sebebini budalalığa mal etmemeliydi. Çünkü o, tarihte, Grek bilgeleri tarafından bir imparatorluk birliğinin gerekliliği üzerine yapılmış, asla işitilmedik, dâhiyane öğütleri gibi, birçok olağanüstü akıllılık örneklerini sayıp döküyor. Bu örnekler, tarihin yürüyüşünde en namuslu bilinçli dâhileri kırıp döken ezici bir şeyler var olduğunu gösteriyor. Bu bir şeyler pençeleriyle doğal olarak kişilerin ruhlarını da biçimlendiriyorlar, fakat bu pençeleri bir uydurma-psikolojik laf ebeliği ile açıklayamayız.
Antika Medeniyetin «elit»i, tıpkı gösterdiğimiz gibi, «yürüyücü»den çok «yürütücü bezirgân» idi. O, malları fakat bizzat kendisinin üretmediği malları satmak için insan kervanının önünde yürüyordu. Bu durumda, kelimenin maddi anlamıyla «yaratıcı» değildi. Antika medeniyetlerin gerçek yaratışı, onların üretimi, esas olarak toprak üzerine dayanıyordu. Tarihöncesinin antik sitesinde, toprak, eşit yurttaşlar arasında, hakkaniyetle, eşit olarak bölünmüştü. Antika medeniyetin «Zwillingbruder» («İkiz-kardeş»)i -Bezirgân sermaye ve Tefeci sermaye- ancak bu hür ve eşit küçük üretmenleri borçlandırarak ve iflas ettirerek gelişebilirdi. Gidiş, henüz Yukarı Barbarlıkta başlamıştı, Medeniyet boyunca şeytani bir hal ve hız aldı.
İlkel para sermayesinin-kapitalinin gitgide büyüyerek birikimi sonsuza dek onun likit biçimi altında devam etmiyor. Toprak, geçmiş zamanın saf tarım toplumunun maddesini ve ruhunu seviyor, ısrarla kendisi üzerine insanları ve parayı ve şerefi çekiyor. Bu arada topraksız eski bezirgân ve tefeci, -tıpkı Romalı ve Osmanlı plepleri gibi- önce toprak sahibi, daha sonra büyük toprak ve mülk sahibi haline geliyor. Kendi politik-sosyal iktidarı ile birlikte, iflas etmiş küçük üreticilerin sınırsız ve amansızca mülklerini ellerinden alarak toprak sınırlarını genişletiyor. «Gırtlağına kadar» borçlanmış olanlar, borçlarını ödemek için, kendilerinde satacak canlı bedenlerinden başka şey bulamıyorlar, dürüstlüklerinin zoruyla kesip biçmeye ve tepe tepe kullanmaya elverişli köleler haline geliyorlardı.
«Elit»in refahı, «tırnağına dek» ve beynine dek silahsızlandırılmış «yığın»ın sürekli yoksulluğu ile ters orantılı olarak artıyor. Yoksullar ile onların zengin efendileri arasındaki gerilim, Site’ler arasında her zaman tüten düşmanlığı alevlendiriyor. Üretim ilişkileri ve mülkiyet ilişkileri arasındaki çatışma, özel mülkiyet için ve özel mülkiyete karşı amansız mücadeleler, bir dizi iç ve dış savaşlar doğurarak, bütün kişicil ve sosyal ve Siteler arası durumları zehirliyor. Toplumda ve bilinçlerde, bir «kör dövüşü» şiddetlenip çığırından çıkıyor. Para, Tapınaklarda, antika çağın «uyduruk kutsallıklar»ı içinde üst üste yığılırken, «fetişleştirilmiş: putlaştırılmış» ve tanrılaştırılmış, (İlahileştirilmiş kadim herşey gibi), bütün erdemlerin lanetli ve kutsal sembolü haline geliyordu. Sermaye, her zaman daha dolaysız (yani likit olarak) geri dönerken ve toprağa geri dönmeksizin, Toprak ve Gökyüzü ve bütünüyle derebeyileşmiş toplumun canlı zenginliklerini taşlaştırıyor.
İşte böylece, Toprak; yeryüzünün en unutulmuş meselesi, Kadim Medeniyetlerinin bütün ululuklarının ve çöküşlerinin birinci temel problemi haline geldi.
İlkel komün insanının yüksek kaliteleri üzerine
Çökmekte olan böyle bir medeniyetin ölümü, doğal bir ölüm olamıyor fakat hemen hemen her zaman kaza eseri bir ölüm oluyordu. «Kaza», gene her zaman umut kırıcı bir tekdüzelikle çevre barbarlardan geliyor, onlar, iyice hak edilmiş olan vuruşu: Le coup de grâce [Öldürücü darbeyi] var gücüyle vuruyorlar.
Niçin? Çünkü her şeyden önce, Antika Toplum, bir geniş yeniden üretim biçimine sahip değildi, sanki bu geniş yeniden üretim biçimi, bütün evreleri içinde Modern Medeniyet içinmiş gibidir. O [Antika Toplumun basit-dar yeniden üretimi], çarçabuk, dış ve iç sarsıntılarla parçalanmış, dayanıksız bir üstyapı ile durgun ve hatta gerileyen bir ekonomi sunuyordu. Yetersiz bir maddi temel üzerine dayanan ve elle tutulur ileri bir senteze götüremeyen, belli belirsiz, köksüz ve korkudan titreyen bir üstyapının iç karartıcı labirentlerinde yolunu şaşırmış olan sınıflar savaşı, «fatalman: kaçınılmaz olarak» kısır ve bitkin, boğulmuş, hüzünlü bir hale geliyordu. Pratik ve ideolojik yürüyüşler, en dâhiyane emeller gibi en kahramanca girişimler, yığınlar için ne bilinçli ve sonuçlu bir hareket, ne duru ve yararlı bir ideal, Sosyal temellerin yokluğu yüzünden, rönesansta ve devrimci tierseta için veya çağdaş proletarya için mümkün olduğu şekilde sonuçlarına ulaşamıyorlardı.
Bu çökkün toplumun varlıkları çerçevesinde kendi otokton [yerli] güçleri tarafından hiçbir şey çözümlenemiyordu. Kimse, yerleşmiş bir bunalımı ve eli kulağında bir sosyal katasrofu, çaresiz alınyazısı saymaktan başka bir şey; ne yapabiliyor, ne isteyebiliyor, ne görebiliyor, hatta tasavvur bile edemiyordu. İşleri likide etmek [tasfiye etmek, yoluna koymak, çözümlemek] için, -çünkü insanlığın yürüyüşü, her çıkmazda ve doğal olarak kendi tarzında, her zaman bir likidasyon dayatıyor,-yeryüzünde ancak bir tek güç vardı: medeniyete yabancı ve dış güç olarak… çoğunluktaki barbar insanlık.
Gerçekte, barbarlar, özellikle göçebeler, bu likidasyon görevi için, hemen hemen belirlenip adanmış bir topluluk oluşturuyorlardı. Onlar medeniyetin eşiğine gelmişler ve hatta bazı noktalarda bu eşiği yapay olarak atlamışlardı. Aynı eşiği kesin olarak atlamak için, medeniyet cephesinden sadece bir işaret bekliyorlardı. Ve medeniyet kendi yanından bu zayıflığının işaretini, yabancı barbarları paralı askerler olarak ödünç alışıyla, çoktan vermişti; egemen sınıfın, (Mr.Toynbee’nin «elit»i) ne kendi adamlarına karşı, ne bizzat kendi kendine karşı artık hiçbir güveni kalmamıştı. Böylece, olayların gidişiyle, barbar: hatta medeniyete boyun eğdiği ve köle olduğu zaman bile, onun hayatı üzerinde, önce askeri daha sonra sosyal-politika bakımından, gitgide artan tehlikeli bir nüfuza-etkiye, kısaca önceki medeniyetin hayatı üzerinde sözünü dinletme gücüne, bilmeksizin sahip oldu.
Hiç şüphesiz, gerçekte barbar salt hoyrat bir güç değildir. O son derece enerjik kusursuz bir savaşçı idi. O demirden ve kandan destanının, taşkın kahramanlık çağını yaşıyordu. O katıksız fedakârlığa ve temiz şan ve şerefe âşık-tutkun, doğuştan-idealist idi. Ve aynı zamanda, o medeniyetin başlıca problemlerinin çözümüne son derece hayran olunacak kertede yanıtlar getiren başlıca iki eşsiz kaliteye-üstün karaktere sahipti: O; 1-Sınıfsız, 2-Toprak üzerinde özel-kişi mülkiyeti bilmeyen bir topluluktan[6] geliyordu.
SINIFSIZ demek onun toplumu içinde: Eşitsizliğin olmadığı, Korkunun olmadığı, Yalanın olmadığı, Haksızlığın olmadığı, Baskının olmadığı.. Bir Kandaş Komün toplumu demektir.
MÜLKİYETSİZ demek: Bütün zenginlikleri yalnız kendisi için sahiplenmeyi ve fethedilmiş toprakları kendi elleri arasında tekelleştirmeyi henüz bilmiyor demektir. Bütün toprağı ve zenginlikleri, son ganimet parçasına dek, gönüllü olarak, kendi adamları arasında ve hatta kendisine katılan fethedilmişleri arasında, hiçbir art niyet taşımadan, hayranlık uyandırıcı bir hak güderlik-dürüstlük-adalet ile dağıtıyor. İşte, safahat ve asalaklıkla soysuzlaşmış, hayâsızca veya sinsice mal mülk yığmış doymak bilmeyen açgözlü medeni efendiler üzerinde barbarların maddi ve manevi eşsiz üstünlükleri… İlkel Komun insanlarının yüksek kalitesi üzerinde, bütün eski tarihçiler ve objektif modern etnograflar şaşılacak derecede bir mahcubiyet ile hemfikirdirler.
İşte bu insanlar can çekişen medeniyet üzerine atılıyorlar. Medeniyeti paramparça ediyorlar (Mr. Toynbee’nin Breakdown’u). Onun tozunu savuruyorlar. Her yerde ve herkes için hükmünü yürüten bu kanun, hâlâ hem de daha çok medenileşmiş milletlerde bile ağır basan savaş kanunudur, ne istiyorsunuz? Böylece, çağdaşları tarafından inanıldığı gibi «örneği olmayan» değil, tasvir edilemez bir kaos önünde kalınır. Bu, genel olarak medeniyetin asla kesin sonunu getirmeyen, tam tersine… İslamiyet’in «Kıyamet»lerinden (Dünyanın son altüstlüğü) sadece biridir. Toplumun toptan bir geri çekilmesidir bu. Homo sapiens tarafından bir başka bölgede daha dev bir başka adım atmak için, dünyanın sırası gelmiş yerinde, geriye doğru atılmış dev bir adımdır…
Kıyamet, -Breakdown-, katasrof, bize barbar madalyonunun yalnızca olumsuz yüzünü, bütün klasik sübjektivist tarihçileri şaşkına çeviren dehşet verici-korkunç çehresini gösteriyor. Biz onun öteki yüzünü çevirelim: Barbar, şunu bir daha tekrar edelim, aşkın-sevginin manevî anlamında hemen ateş alabilir-kolay tutuşur ve büyük ölçüde patlayıcı bir idealisttir. O, birey-kişinin (Çıkar) korunmasının, komün-topluluğun (Aşk) korunmasını yüz kademe geriden izlediği bir toplumdan geliyor. Gücün aşkı (aşağılık, bayağı, değersiz olan zayıflıklardan, gevşekliklerden iğrenme-tiksinme-nefret), Sadeliğin- basitliğin-saflığın aşkı (Gordion düğümlerini çabuk ve kararlı bir biçimde kesip atmak), Dünyevî aşk (ömrün, yaşın, çağın, zamanın, devirin çarpıcı, içe işleyen, şaşırtıcı idilleri), Semavî aşk (ilk gelen dinlerden herhangi birine hemencecik inanıp.. Yığın olarak katılma), Hayat aşkı (hepsi için kendinden geçmiş, meraklı ve hayranlık içinde coşkun atılış), Ölüm için aşk (Hiç için şehitlik), Eğer denilebilirse, kısaca aşk için aşk. Açgözlülük ve fedakârlık, fanatizm ve tolerans gibi barbardaki bu çeşit benzer bütün psiko-moral [ruhcul-manevi] çelişkiler; gerçek olmayanların hesaba alınması ile bilinçaltına atılmış, yapay kusurlar (bireycil dürtüler) değil, fakat tam tersine; tıpkı orijinal yaratılışların enerji kaynağı gibi doğum durumunda ona bırakılmış yaratılıştan gelen erdemler (toplumcul içgüdülerdir).
Barbar, insanlığın çocukluk ve kahramanlık çağının gönül yüceliğini kendinde taşır. O, kolayca inanır ve en boş inançları için gene daha da kolayca ölür. Topraklar üzerinde bir o yana, bir bu yana gider gelir, başıboş dolaşır; kendisi için değil, fakat mutlak tanrı, sonsuz adalet adına ve en üstün derecede yüceleştirilmiş iyimser bir altrüizm [başkalarını düşünen özgecilik] için. O, Türklerin «Alp»ı ya da «ilb»i, Arapların “Gâzi”si, Batının “Şövalye”si.. Gülünçlüğe katlanmayan ölümsüz Don Kişot‘dur. Savaşını kazandığı zaman, genelde alışıldığı gibi tanrı olmak için şişinmez, kasılmaz. Fakat bütün kutsallar, ermişler önünde sofuca saygı ve sevgiyle eğilir. Eski sömürücüler tarafından değeri düşürülen toprakları ve Aksak Timur’un, Yıldırım Bayezid’in Timurtaş Paşası’nın hazineleri önünde dediği gibi, «boşuna» biriktirilmiş, onu büyük hayrete düşüren değerleri yeniden paylaştırıyor. Bizzat kendisi kaçınılmaz bir derebeyi haline gelmeden önce, eski medeniyetin çalışmayı sevmeyen tembel asalak derebeyleri tarafından tıkanmış, kendi çağının ticaret yollarını açıyor. Görünüşte kendisinin yıkıcı aygıtlarını ve şimşekler çaktıran askeri güçlerini ilerletmek için, gerçekte anonim bezirgânların sonsuz kervanları için krallara yaraşır-eşsiz yeni yollar inşa ediyor. Bunlar cehennemcil-korkunç problemler için umulmadık bir yalınlıkta çözümler ve Tarihcil çıkmaz için bir çare, bir çıkış yoludurlar. Yeni devir başlıyor.
Dinler ve tarihçilerin çoğunluğu tarafından mistifiye edilen, TARİHCİL DEVRİMLER’in somut ve unutulmaz görünüşü kısaca böyledir. Mr. A. Toynbee, bu sansasyonel [heyecan verici, hayret uyandıran] olayları görememezlik edemeyecekti. Fakat önce o, sadece onun olumsuz yanlarına ve pek hüzün verici karamsarlıklarına bakıyor; fakat orada durmuyor, Tarihcil Devrimin bu olumsuz yanlarını alarak, bunları genelleştiriyor. Daha sonra; bir toplumun katasrofik kaosu, belki uzun, fakat esas itibariyle yalnız tarihin spesifik [kendine has olayları ve kendine özgü karakteriyle farklı türden, özel] bir dönemi için gerçek ve mümkün iken ve [Mr. Toynbee] ne Tarihöncesinde, ne Modern çağda, asla yetkisi dışına çıkamaz iken, haddini aşarak insanla ilgili sonsuz tarihin bütünü için ve daha da ileri giderek modern çağ için de bu olumsuzlukları genelleştiriyor.
Bizim modern çağımızın, XIV. Yüzyıldan beri, milletler ve dünya çapında en kanlı vahşi savaşlara rağmen, artık bir daha Breakdown (Tarihsel Devrim)e ihtiyacı yoktur. Bunun nedeni basittir. XIV. Yüzyıldan beri, hepimizin olan toplumumuz, medenileşmiş olan ve olmayan insanların sayılamayacak kadar çok deneyimleri ile hazırlanmış bir platform üzerinde kuluçkaya yattı ve beş kıta insanlığının aktif yahut pasif katkıları sayesinde, Avrupa’da, kusursuz çiçeklenip açılışını buldu; böylece gitgide genişleyen bir yeniden üretim temelinde modern üretim biçimini gerçekleştirebildi. Bunun sonucu olarak, sınıfların ilişkileri, insan ilişkilerinin cisimleşmesi, modern şeyler ve düşünceler, gitgide daha basit ve açık ve anlaşılması daha mümkün hale geldi.
Toplumun sağlam ve yaşanabilir geçerli temellerine oranla görece bilinç sahibi olmaları, en anarşik [paramparça olup karmakarışık dağılmış] toplumcul pazılların [resim parçalarının] sentezleştirilmesine izin verdi.
Böylece, insanlığın çoğunluğu, «yığın» alınyazısının ve şeylerin az çok bilincine vardığından beri, inanılmayacak şekilde doğaüstü uğursuz bir fatalite altında, ruhunda ve bedeninde ölünceye kadar boyun eğeceğine, bütün Gordion düğümlerine kendi medenileşmesine has özellikleriyle inandırıcı bir çözüm istedi ve arayabildi ve bulabildi. 1748’de, 1789’da, 1848’de ve ilh. patlamalar yaptı ve yine günden güne bir yüzyıldan beri eskimiş, zamanı geçmiş bir toplum biçiminin kabuklarını patlattı. Son medeniyetimizi bütünüyle paramparça etmek yerine, İnsanlık çoğunluğunun gerisinde gözlere kül serpen gösterişli «meydan okumalar» yapmak yerine; Modern toplumumuzun ilerlemiş güçleri daha alçakgönüllüce, gösterişe kaçmadan ve daha gerçeklere uygun bir şekilde, kendi «meydan okumalarını» yapıyorlar. Yalnız tembel-asalak ve yararsız-gereksiz aynı zamanda katlanılamaz hale gelmiş bir «azınlığa» karşı değil; donmuş ve boğucu ilişkilere karşı, abuk sabuk yahut saçma sapan fikirlere karşı da; kendi politik partileri ile duru planlarını ve elle tutulur somut programlarını belirtiyorlar; Mr.Toynbee’ler tarafından son derece küçümsenmelerine ve tepkilerine rağmen «yığın», gerekli ve kaçınılmaz değişiklikleri yaparak, payına düşeni yerine getirmesiyle, çöken «elitler»i arızaya uğratıyorlar ; duyulmadık bilinçli yahut bilinçsiz fatalistlere «Breakdowncu» zevkleri vermemek için SOSYAL DEVRİMİ gerçekleştiriyorlar.
TARİHCİL DEVRİMLER çağı yaklaşık 5000 yıl sürdü. Dileyelim ki, SOSYAL DEVRİMLER çağı da 500 yıldan fazla sürmesin ve yarım bilinçlilik devri yerini modern insana yaraşır, daha onurlu ve bilincinin tam olduğu bir çağa bıraksın.
Dr. Hikmet KIVILCIMLI
TARİHSEL DEVRİM VE SÖZDE DİNCİLİK
Mister Toynbee’ye gelelim. Gobineau, içine gömüldüğü derebeylik kalıntısı Donkişotluk şatosunun kalın duvarları arasından, 1877 yılı yayınlanan Morgan’ın “Ancient Society, or Researches in the Lines of Human Progress from Savagery through Barbarism to Civilization” (Kadim Toplum) eserini belki görememiştir, diyelim. (Engels’in “L’Origine etc.” eseri de Gobineau öldükten 2 yıl sonra çıktı). Bay Toynbee içimizde yaşıyor, 20. yüzyılda: Tarihöncesi bilimi, “Mısır’daki sağır Sultan’a bile varlığını işittirmiştir. Türkiye’de bile Toynbee: “Dünyanın en tanınmış Tarihçisi”, diye alkışlanan bir “bilgin”dir. Kendisi Tarihsel Devrimlere “Breakdown: Alaşağı ediliş” adını koymuştur. Ayrıca: “Hem yeni çıkmış, hem köhne olan modern Batı tasavvuru [düşünce tarzı], Çin’e veya Hint’e hiç yer vermez; hatta Rusya’ya yahut Amerika’ya bile şöyle böyle yer verir” diyerek, İngiliz vatandaşlığına küsmüş, “İnteligent-service” (İngiliz casusluğu) kanalından Amerikan Uyrukluğuna geçmiş bir profesördür.
Milyonlarca nüsha basılan onlarca iri ciltlik yazılarında: “Mascience nouvelle: Benim yeni bilimim” dediği buluşlarına şöyle başlar:
“Tarihle tüm Sosyal bilimleri, insancıl işlerin biricik anlaşılışı içinde eritmeye muhtacız. “(Arnold Toynbee, Bir Tarih Etüdü)
“Benim ‘Bir Tarih Etüdü için ilk notlarımı hazırlamaya başladığımdan beri 27 yıldan fazla geçti. Ve ben şu olayın bilincine vardım ki, o yıllar zarfında görüşüm kılığını değiştirmiştir. Ben ilerledikçe, din bir yol daha benim Evren tablomun merkezini tutmaya gelmiştir.” (A. Toynbee, age.)
Ruh hekimi, karşısındaki kişide ilkin bulunmayan sofuluk duygularının yaşlandıkça artmasına “kılık değiştirmek” değil “Mistik hezeyan” teşhisini koyar. Fakat Bay Toynbee ruh hastası değil, Müslümanca deyimi ile birden “Hidâyete ermiş”tir. Ve dinlerden din beğenmeye bulaşır [soyunur], der ki:
“Bununla birlikte ben, yetiştirilmiş bulunduğum dinsel görüşlere dönmüş değilim. YAHUDİ (Judaik) dinlerinden (Musa, İsa, Muhammed dinleri. Yakındoğu dinleri demek istiyor) farklı olarak Hint dinleri tekelci değildir. Varlığın esrarına başka ulaşma yolları bulunabileceğini kabul ederler… İşte kitabımın son dört cildi bu açıdan bakılarak kaleme alınmıştır.” (A. Toynbee, age, s. 14)
O “Başka bakımlar” sırasına Tarihsel Maddecilik de girer sanmayın. Tarih bilimi, Firavunlar çağının “okkültizm’i, [gizliciliği], tarikat şeyhlerinin “istihareye yatma”sı gibi bir şey olmuştur. “Son eseri ile şöhretini bir kat daha arttırmış” (Bü. Dü., agy.) olan bilgin herkesi rahat rahat imana çağırır:
“Her birimiz için bir evren esrarına ulaşmanın en kolay yolu, şüphesiz kendi ata dinidir. Ama bu, her kişi için başka başka olan dinlerin sundukları ulaşma (tasavvuftaki ‘Vuslat”) yollarını hesaba katmamak anlamına gelmez. İnsanın kendi dini kadar, öteki dinlerin de içlerinden geçebilmekte kazanılacak çok şeyi vardır ve kaybedilecek hiçbir şeyi yoktur.” (A. Toynbee, age., s. 15)
Böylece Bay Toynbee [dini] bütün bir Enternasyonaldir. Karl Marks’ın: “Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz! Zincirlerinizden başka yitirecek bir şeyiniz yoktur” çığlığı gibi “Bütün dünya dinlileri birleşiniz” parolası!.. Tarih ve Toplum bilimlerinde, 1848’den beri, Batı Kültürü “Zirve”leri, böylesine “Zırva”laşmışlardır. Tarihin can alacak yer ve yönlerini duman perdesi altında yitirmek için, nasıl en birbirini çürüten kıyamet gibi fikir ve olay kargaşalığı yığdıklarına en şaheser örnek Toynbee’nin 10 koca ciltlik “Bir Tarih Etüdü”dür. Biz burada konumuzu en çok ilgilendiren iki noktada birkaç örnek verelim:
1- Tarihte Determinizmi Maskelemek: Toynbee, Toplum hareketini hiçbir maddi sebebe dayanmaz göstermek için. Tarihin geçirdiği çağları özel kanunlara uymuş ayrı birer Toplum biçimi saymaz. Vico’nun en olumsuz yanını taklit eder: Tarihi bir “tekerrür” sayar. Toynbee’ye göre, Tarih ve Tarihöncesi yahut Medeniyet ve Barbarlık. Tarihöncesinde: Vahşet ve Barbarlık, Tarihte: Antika Tarih ve Modern Tarih, Toplumun ayrı maddi gelişim çağları değil, hepsi bir arada, manevi tecellilerdir.
Barbarlık: “Işıkla karanlığın birbirine karıştığı bir bölgedir”: Medeniyet: “Boşuna tekerrürler”dir. (A. Toynbee, Diyogene, 1956, 13. s. 50)
Öne sürdüğü “Yeni Tarih anlayışı”:
“Olayların bir tek sırayla zaman içindeki hikâyesi olarak değil, fakat birçok paralel olay serileri arasında gözetilecek kıyaslamaların ve geri geri gidişlerin (“recurrence”ların) incelenimi olmalıdır.” (A. Toynbee, age., s. 54)
Vico’nun, zamanı için bir yenilik olan “Kıyaslama metodu”nu böylece bozarak sağ cebine koyduktan sonra, sol cebine de Marks’ın “Proletarya” sözcüğünü yerleştirir. Toynbee için “proletarya”: modern kapitalizmin ücretli İşçi Sınıfı değildir. Köle, toprakbent gibi bütün Toplum biçimlerindeki alt sınıflar “İç proletaryadırlar. Barbarlar da, “Dış proletarya”dırlar. Bu bilimsel el çabukluklarıyla:
“Toynbee bütün gücünü kullanarak iki nokta üzerinde ısrar eder: 1- Medeniyetler birçokturlar, asıllarından beri birçok kaldılar, nitekim Mısır Medeniyeti ile Sümer Medeniyeti muasırdırlar [çağdaştırlar]; 2- Medeniyetler arasında herhangi bir hiyerarşi kurulamaz.” (A. Toynbee, age., s, 43)
En son arkeoloji buluşları: Mısır’ın, Sümer Medeniyeti’nden sonra Irak’tan etkilenerek geliştiğini ispat durumundadır. Bütün en eski gelenekler (Oziris Efsanesi gibi) bu gerçekliği anlatırlar. Fakat Toynbee, bu olayları herkesin bilmediğinden yararlanarak, medeniyetler arasındaki ana oğul ilişkilerini örtbas etmeye çalışır. O zaman bütün Tarih: “boş bir tekerrür” olur.
2- Tarihte üretici güçlerin rolünü maskelemek: Vico’nun bir “Corsi-Riscorsi”, Marks’ın “Tez-Antitez” anlayışları vardır. Toynbee o görüşleri de iki cebine yerleştirerek, bütün Tarih olaylarının gidişinde, ne olduklarını açıklamaktan kaçarak: bir “Défi” (kışkırtma, meydan okuma!) bir de “Repons” (karşılık, cevap verme) diye iki mistik zıt davranış keşfeder. Tarih, ne ekonomik güçlerin, ne insan yığınlarının yarattığı bir gidiş değil, bir “Azınlık Elite”in (bir avuç gözde kişinin) “Kışkırtma”lara “karşılık” vermelerinin eseridir.
“Onun düalizmi (ikiciliği): yaratıcı azınlık ile désincarné (etsiz, cansız, maddesiz!) ruh, pasif ve âtıl beden demek olan proletarya arasındaki zıtlıkta kendisini belli eder.” (A. Toynbee, age)
Onun için Tarihsel Devrimler: üretici güçlerle, üretim ilişkileri arasındaki zıtlaşmalardan, değil, bir avuç gözde “Elite”in gevşemesinden ileri gelir;
“Elit, toplumun yürüyen parçasıdır, insan yığınlarını peşinden sürüklemekte başarı göstermiştir. [Nasıl? Burada Bergson’un “Mimelisme” (1- Canlıların çevrelerine benzer hale gelmesi, 2- Davranış ve hareketlerin makine gibi taklidi, -Y.N.) lafı, araya karışır. Yığın. Eliti taklit ederek sürüklenir! H. K.] “Bir an gelir ki yığın, elitin verdiği hızı takip etmez olur. Bu sefer, o zamana dek yalnız ikna yoluyla hareket etmiş olan yaratıcı azınlık, baskıya başvurmak zorunda kalır. (Neden ikna yolu sökmez? Asıl problem bu, ona çözüm aranacak yerde, o örtbas edilir H. K.) Bu durumda toplum, hasım sınıflara bölünmüş olur. (Ondan önce; köle-efendi, toprakbent-derebeyi sınıfları yok, baskı yok, hepsi: yığın elite kanmadığı için ortaya çıkar. H. K.) O zaman, medeniyetin sinesinde bir kopuşma (rupturne) oluşur. Toplum artık kendisine teklif edilen defi’lere (meydan okuyuşlara) karşılık verecek kabiliyette değildir. (Niçin? İşte öyle. Durup dururken! H. K.) Onun için, medeniyet deva bulmaz bir dekadansa (çöküntüye) uğrar.” (A. Toynbee, age, s. 48)
“Barbar dünya ile medeni dünya arasındaki dostça (ilk doğan medeniyet. Barbarları kırıp köle ederken: Dostça!) ilişkilerin yerine hasımca ilişkiler geçer. Ve Barbar, medeniyetin bütünlüğünü tehdit etmekte iç proletarya biçimine girer. Öyle bir an gelir ki, medeniyetin içinde ancak savaşçı yokluğundan ötürü savaşmalar sona erer. Medeniyetin bölündüğü askerci devletlerden birisi, bütün ötekiler üzerine kararlıca üstün gelir. (Bu üstünlük de. “Elit: gözde” gericilerin ihanet ve el altından çağrıları ile değil, kendiliğinden olur!) Böylece ortaya çıkan “Evrensel Devlet” de bir yol başlamış bulunan “husumet”leri arttırınca, Din ortaya çıkarak: iç proletarya ile dış proletaryayı birleştirir ve yeni medeniyeti doğurur.” (A. Toynbee, age, s. 50-51)
İşte 20. yüzyıl ortasında Mister Toynbee’nin ünlü “Tarih Felsefesi” budur. On cildinden şu cevher özet ve sonuçlar çıkar:
“Bir toplumdaki güdücü azınlık: egoizma, budalalık, sebatsızlık, metanetsizlik yüzünden bir defi’ye (meydan okuyuşa) karşılık vermeyi bilemedi mi, çökmeye başlar. O toplumun proletaryası, kendini kurtarmak için, yeni tip bir toplum yaratır. Bu, medeniyetin müzmin başarısızlıklarına ilaç bulmaya çalışan yeni bir Kilisedir. “(A. Toynbee, “Bir Tarih Etüdü”, s. 28)
“Yaratıcı (Tanrı) bir kurtarıcı rolünü oynamaya çağrılarak yardıma koşar, çünkü o Toplum tepki göstermeyi bilememiştir, çünkü yaratıcı olmaktan çıkmış bulunan ve en sonunda artık egemen olmaktan başka bir şey olmayan azınlığı, birtakım güçlükler ezmiştir.
“Yeryüzünün cihat açmış Kilisesinde hizmet gören asker (papaz) biliyor ki, bu dünya onun kendi evi değil, ruhani bir savaşma meydanıdır.” (A. Toynbee, age, c. VII, s. 177)
Tarih biliminde miyiz, Papazlar kongresinde mi?
Tarihin gidişi üzerinde hiçbir kanun iddiası bulunmayan modern basit Tarihçilerden sonra, iki tip etüt şekli daha vardır: 1- Modern Uzman tipi, 2- Modern Tarih Filozofu tipi.” (Tarih Devrim Sosyalizm, Sosyal İnsan Yayınları, s. 37-40)
[1] Bu yazıda geçen “Barbar” ve “Barbarlık” deyimlerinin ne olduğunu günümüzde iyice müzminleşen “entellektüel sürmenaj” yüzünden bir daha hatırlatmak gerekiyor:
“Yunancada ‘BARBAROS’ sözcüğü ‘YABANCI’ anlamına gelir. (Bizim ünlü Barbaros da, kimi Frenkçe bilenlerin yakıştırdıkları gibi ‘Kızıl sakal’ değil, yabancı demektir.) Sokrates, der ki: ‘Ispartalılara Helenlerden, çok kere de barbarlardan altın, gümüş akıyor.’ Buradaki ‘Barbarlar’ Perslerdir. Sokrates ‘Barbar’ dediği Perslerin medeniyetlerini övmek için şunu göze batırır: ‘Ispartalıların zenginliği Helenlerinkine göre büyükse, Perslerinkine göre hiçtir.’ (Eflatun: Alkibyades, s.48-49).
Demek, Yunanlılar kendilerinden çok zengin ve üstün bir ‘medeniyetin’ insanlarına ‘Barbar’ diyorlardı. Bu kitapta kullandığımız ‘Barbar’ sözcüğünün ‘Yabancı’ anlamıyla hiçbir ilişiği yoktur.
Bugün Batılılar, beğenmedikleri uluslara sövmek için ‘Barbar’ diyorlar. Bu kitapta öyle pejoratif (kötüleyici) anlama gelecek ‘Barbar’ sözcüğü de akıldan geçemez.
‘Barbar’ sırf bilimsel sosyal anlamda kullanılabilir. Amerikalı Morgan, Medeniyetten önceki Toplumda iki sosyal çağ ayırır: Birincisi VAHŞET, ikincisi BARBARLIK çağıdır. Yeryüzünde ilk Medeniyet doğarken Vahşet çağını yaşayan toplum kalmamıştır. Bütün dünyayı kaplayan insanlar: (Aşağı-Orta-Yukarı) olmak üzere üç konağa ayrılan BARBAR toplumlardır.
Bizim bu kitapta söylediğimiz Barbarlık, Medeniyetten önce insanlığın geçirdiği o hayat biçimidir. İnsan olarak Barbar, Medeniden çok üstündür: çünkü yalan, korku ve eşitsizlik bilmez. Medeni: birbirinden ödü kopan, eşitlik bilmeyen, yalansız konuşmayan insandır. Bu bakımdan Tarihte bir ulusa Barbar denirken, insan olarak onu, Medenilerden çok üstün karakterli buluyoruz. Ve göreceğiz, gerçekte de Medeniler her zaman Barbarlardan çok daha gaddar, zalim, müstebit, alçak, yırtıcı, yıkıcı insanlardır. İlkel de olsa Sosyalist bir toplum olan Barbarlığın insanı ise yiğit, cömert, toleranslı; Frenklerin Şövalye, Arapların Gaazi, Türklerin Alp dedikleri temiz ülkücü kişilerdendir. Bunu böyle bilelim. Yanlış anlaşılmasın.” (Dr. Hikmet Kıvılcımlı: Tarih Devrim Sosyalizm) (Çevirenin notu.)
[2] Thucydide: M.Ö. 460-395 arasında yaşadı. Grek tarihçisi. “l’Histoire de la guerre du Péloponnèse” adlı eserin yazarıdır. Bilimsel ciddiyetle olayları anlattı ve olayların derin nedenleriyle ilgilendi. “Temiz gerçekçi Herodot metodu” ile yazdığı eserinde, Herodot’tan farklı olarak yaptığı şey, ekonomik ve sosyal olaylara gerçek değerini ve önemini vermeye çalışmasıdır. (Çevirenin Notu.)
[3] İbni Haldun: Tunus 1332 – Kahire 1406. Kadim çağda Arap dünyasının yetiştirdiği en önemli Tarihçi ve filozoflardan biridir. Tek sözcükle İbni Haldun, “İslâm Medeniyetinin Aristotalisi” ve Modern Sosyolojinin “müjdecisi” olan büyük bir düşünürdür. (Çevirenin Notu.)
[4] «Nœud de Gordien»: «Gordion düğümü» ve İskender tarzı çözüm, kördüğüm olmuş, çözümü müzminleşmiş bir sorunu, bir kılıç darbesiyle kesip atacak kertede yalın bir güç ve metotla, pratik ve köklü bir şekilde çözmek. (Çevirenin notu.)
[5] Burada «Irk», -doğal olarak söylemek bile gerekmez,- sürüp giden ve kusursuz sayılan faşist bir tabu değil, fakat tamamen tarihcil bir coğrafik-sosyal realite’dir. (Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın notu.)
[6] Burada «communauté: topluluk» olarak anılan gerçeklik İlkel Sosyalist Toplum’dur: «İlkel Sosyalist Toplumda bir tek insan yoktu ki, KAN teşkilatı dışında kalsın. Kan teşkilatı içinde yaşayan her kişi ise, hiç kimsece köle edilemez idi. Onun için, KAN örgütünden dışarıya atılmak (Batı Ortaçağında aforoz edilmek, bizim Alevilikte boykota uğramak) ölümden beter sayılırdı.»
«KAN TEŞKİLATI» ise: «İlk insanlar sınıflara bölünmeden önce ‘KAN’ denilen örgütlere ayrılırlardı. O KAN bir tek Aşiret içinde herkesi içine alan kan kardeşlerin belli sayıda örgütüdür. Türkçedeki damar KANI da, ilk beylere verilen HAN adı da, o İlkel Sosyalist insan örgütü olan KAN’dan gelir.» (Dr. Hikmet Kıvılcımlı: Türkiye Halkının Teşkilatlandırılması-Halk Savaşının Planları.)
Tarihöncesi ve Tarihte “Barbar” olarak bilinen SINIFSIZ TOPLUM İNSANI yüzbinlerce yıl, Sınıflı Toplum pisliklerini HİÇ BİLMEDEN, eşitsizlik ve sömürünün, haksızlık ve baskının, yalan ve korkunun olmadığı; her insanın iliklerine dek eşit ve hür, dişinden tırnağına dek örgütlü ve silahlı, hak güder ve dürüst olduğu bir KANDAŞ TOPLUM içinde yaşamıştır. (Çevirenin Notu)
2024 yılının Eylül ayında uzunca bir çalışma sonucu hazırladığımız Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Dergi Yazıları’nı 3 cilt halinde yayımlamıştık. Bu çalışmanın sunuş yazısında da “Bulabildiğimiz bütün yazıları almaya çalıştık” demiştik. 45-46 yıla yayılan yüzlerce dergi yazısı olduğunu göz önüne alırsak, bulamadıklarımız ya da ulaşamadıklarımızın olması olağandı. Gözümüzden kaçan, ulaşamadığımız bazı yazıların da gerçek araştırmacılar ve samimi dostlarca tamamlanacağını düşünüyorduk. Açık söylemek gerekirse; Kıvılcımlı izleyicisiyiz diyenlerden bir beklentimiz kalmamıştı. Alıp okuduklarından bile emin değiliz. Bu konudaki ilk katkı, dostumuz TÜSTAV üyesi Bülent Erdem’den geldi. B. Erdem, incelemek için ulaştığı Kerim Sadi özel kütüphanesinde onun 1966 yılında sadece 2 sayı çıkardığı OLAY Dergisi’nin Aralık 1966 tarihli sayısında Kerim Sadi’nin Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile yaptığı bir röportajın resmini çekip yolladı bize. Ropörtajı yapanın bizzat Kerim Sadi olduğu, kendisinin derginin kenarına yazdığı nottan anlaşılmış. Bütün çabaları için Bülent Erdem’e çok teşekkür ederiz. 10.11.1966 tarihli bu röportajın başlığı, DR. HİKMET KIVILCIMLI’YA BİRKAÇ SORU. Konusu ise, o tarihlerde Türkiye İşçi Partisi yönetiminin, TİP’e eski sosyalistlerin “sızmasını” önlemek için aldıkları tedbirler ve bu konudaki söylemleri. Röportajda geçmiyor ama o zamanki TİP yönetiminin bu “sızmaları” önlemek için aldıkları tedbir, bu eski ve sicilli komünistlerin partiye üye başvurularının ancak genel merkeze yapılacağı kararıdır. Böylece il ve ilçelere başvurup partiye sızmalarının önüne geçilecektir. M. Ali Aybar’ın söyleminde bu insanlardan “tehlike” olarak bahsedilmesi vahimdir. Nitekim Nihat Sargın da anılarında bu kararı nasıl çabalarla uygulamaya çalıştıklarından bahsetmiştir. Bu dergi röportajını hem resim olarak, hem de yazılmış olarak paylaşıyoruz. Böylece hem yeni yayımlamış olduğumuz kitaba ek bir katkı sağlamış, hem de bu çok az bilinen belgeyi okuyucuya sunmuş oluyoruz. Ahmet Kale – Göksal Caner Malatya
SORU: Bay Mehmedali Aybar, İşçi Partisinin Ankara İl Kongresinde “Eski Sosyalistler”den yakınmış. Onların “Maziye mal olmuş” bulunduklarını “Tehlike” olduklarını ve “Partiyi içinden çökertmek” istediklerini söylemiş. Ne dersiniz?
KARŞILIK: Söylediklerinin aslı elimde yok. Sahiden böyle şeyler yazdıysa, bu seferlik ağır konuşmayayım ama yanılıyor. “Eskiler”, gerinin zâlimi bir ortalıkta: DÜŞÜNCE ve DAVRANIŞ’tırlar. Başlıca 3 prensip koydular:
1- Antiemperyalizm + Antifeodalizm
2- İkinci kuvayımillîyecilik (Millî Kurtuluş)
3- Türkiye işçi sınıfının öncülüğü.
Bugün birinci prensip bütün Türkiye solcularının parolasıdır. İkinci prensibi Yön’cüler, Üçüncü prensibi TİP’çiler kendilerine MAL EDİYORLAR. Mal etsinler diye konulmuştu o prensipler. Yeter ki içtenlikle ve ezberlemece mal etmesinler. O prensipleri kendilerine mal edenler parti savunucusu oluyorlar da, o prensipleri koyanlar ve uğrunda kelle koyanlar nasıl “Partiyi içinden çökertmek” isterler? Anlaşılmıyor.
“Eskiler”in en son teklifleri de başlıca şu üç uygulama metodu oldu:
1- Kişisel dedikodu esnaflığı yerine İŞSEL OTOKRİTİK
2- Kürsü Sosyalizmi yerine (HALK) yığınlarımıza İNMEK
3- Yeter zaman bulamayan üye eksiği yerine İŞÇİ – KÖYLÜ GÖNÜLLÜLERİ.
Teorik prensipler gibi pratik metodlar da herkese yazılı ve basılı olarak 30 yıldan beri sunulmuş bulunuyor. Bunlar kimin için “tehlikeli”dir? Gene anlaşılmıyor.
SORU: Bu anlaşılmamak problemin çok karışık olduğunu mu gösteriyor?
KARŞILIK: Hayır. Anlaşılmayan Mehmet Ali Beyin sözleridir. Yoksa problem aşırıca apaçıktır. “Eskiler” böyle niceleriyle karşılaştıkları için, B. Mehmet Ali’lerin daha “Leb” derlerken, “Leblebi” demek istediklerini pek iyi biliyorlar. B. Mehmet Ali gibi “Yeniler” en az yüzyıl eskidirler. Yayınladığımız: “KARL MARX’IN ÖZEL DÜNYASI” kitabında “LASSALLE” ayırımını azıcık okuyunuz. Kendilerini “Yeni” sananların bir yanda yukarıki prensipleri sık sık tekrarlamakla birlikte, neden Türkiye’mizin tükenmez BİSMARKİZM çağında bocaladıklarını kolayca anlarsınız.
“Yeniler”in çoğu kitap çocuklarıdırlar. Bir şey okumuşturlar: Büyük işçi partilerinde zaman zaman sağ uca da sol uca da vurmak vardır. Biz de büyük partici olmak için onu yapacağız, demek isterler. Bir yol, gerçekten büyük sosyalistler sağa vururken Solu kullanmışlar, Sola vururken sağı kollamışlardır. Ondan sonra, hiçbir vakit prensip ve metot ortaklığı bulunanları sağ veya sol göstermeye kalkmamışlar, dağıtmanın yerine derlemeyi başarmışlardır. Bu genel kural bir yana, Türkiye’miz, o kitapların yazdığı ülkeler değildir. Türkiye’de 40 yıldır bütün kanunlar hep hem Sağa hem Sola vurmak bahanesi altında çıkarılmıştır. 141-142, Ceza Kanunu maddeleri gibi.
Mehmet Ali Bey Avukattır. Bir kerecik olsun 141-142’nin faşistlere uygulandığını işitmiş midir? Eskilerin “Vatan Partisi” dâvâsına avukat Mehmed Ali Bey tam 2 yıl devam etti. Bu davada 141-142’ye girecek bir tek olay gördü mü? Ceza Kanunu hep öyle uygulandı ve uygulanıyor. Vurmadı burjuvazi sağına. Şimdi ortanın Soluna duvar örerken bile: Ortanın Sağındakilere daha genişçe yer bırakmak için bunu yapıyor. Neden? Çünkü Türkiye, kitabın-Yabancı kitabın!-yazmadığı ülkedir: Eskilerin “TÜRKİYEDE KAPİTALİZM” kitabının 5’inci sayfasında ise yazılıdır: “Özel sermayemiz. Batı Sanayiinin prosper kalkınmasını hiçbir zaman yaratmadan ultramodern oldu: Tekelci Finans-Kapital emrine girdi. “Onun için:” Bir yandan kendi milletine karşı insan hakkı tanımaz bir keskin yırtıcılık kazandı; öte yanda millet önündeki zaafını telafi etmek için, Uluslararası YABANCI FİNANS KAPİTALE KUL KÖLE OLMAK ZORUNDA KALDI.» Mehmet Ali Beyin yakındığı CIA onun için Türkiye’de bu denli elini kolunu sallaya sallaya dolaşabiliyor.
Buna karşılık Mehmet Ali Bey ne yapıyor? Önce kanunların yasak etmediği adı geçen kitapları aforoz ediyor. Bugün artık “Sol Papa” Sayın İnönü. “Sosyalizm Papalığı” Yön’de İşçi Partisine Vatikan uğur getirir mi? İnanmıyoruz. Türkiye’nin binde 999 kişisi için Milli Birlik peynir ekmek kadar ihtiyaç iken: 27 Mayısçılar ile 22 Şubatçılar çıngarı kime yaradı? CIA’ya. Mehmet Ali Bey CIA’ya karşı: “Yiğit olduğumuz kadar akıllı ve tedbirli olmak da zorundayız” buyuruyor. En “akıllı tedbir” olarak da, tam CIA gölgesinde İnönü Paşa, Demirel Beyle kol kola “Sulh Taarruzu” yaparlarken, Mehmet Ali Bey: “Eskiler avına” çıkıyor.
SORU: İşçi Partisine yazılıyor musunuz?
KARŞILIK: İşçi Partisine biz ezelden yazılmışız, evlât… Kâtiplerin defterlerinde silinsek bile… O bizim alın yazımız…
SORU: Ama B. Mehmet Ali Ankara mesajında: “Hevesleri kursaklarında kalacak” demiş.
KARŞILIK: O kursak felsefesi. Heves kolayca ele geçirilecek şeye özentidir. Eskiler için İşçi Partisi anlayışına kolay külah yapmadır ne özentidir: Yedisinden yetmişine dek kendilerini adadıkları bir yaşayıştır. Bu yaşayışı işkence zindan, ölüm onların elinden alamamış: Kapıkulu ekipleri mi alacak? Küçük burjuva tupesi.
SORU: B. Mehmet Ali, Ankara yazısından 2 gün önce İstanbul söylevinde “Her ne etiket altında olursa olsun” Parti dışındaki sosyalist iddialara bakılmamasını bildirmişti. Bu sosyalist olan partiye girer, demek değil miydi?
KARŞILIK: İşçi Partisi elbet disiplin partisidir. Ancak dünyaya kulakları tıkamak partisi değildir; Hitler usulü Sosyalist kitapları yasak etme partisi değildir; hele burjuva yasaklarının siperi ardında horozlanıp kursak felsefesi yapmak partisi hiç değildir.
Bir yanda prensiplerini savunduğum kimseleri, kanun el verse de partiye soksam yanda, parti dışı bıraktıklarımı partinin iyiliği için olsa da söyletmem denir ise, bu davranışın adına disiplin demezler. Osmanlı kesim Düzencilerinin dekadan çiftlik paşası teorisi denir. “Bu çiftlik” “Bil irs vel istihkak” benim kursağımdan geçecek. Kulum olmayanın kılını kıpırdatmam! “Ve de zorlu sosyalistim.”…
Yağma mı var? Eskiler durup dururlarken boyuna destekledikleri işçi partisi içinde neden ikide bir çıngar koptuğu şimdi anlaşılıyor. CIA düşmanlığı ile övünebilmek için illâki eskilerle hiç yoktan mız çıkarılırsa böyle olur.
SORU: Yön Dergisi TİP büyük kongresinin Malatya’ya götürülmesini TİP güdücülerinin kaçışı sayıyor. O fikirde misiniz?
KARŞILIK: Yöncüler kendilerine baksınlar. İşçi sınıfımızı anlamamakla “Kendileri muhtac’ı himmet bir dede”dirler.
Küçük kişi gerekçeleri ne olursa olsun, TİP’in Doğu illerini önemsemesi en gerekli davranışlarından biri olur. Yeter ki ANTIFEODALİZM çabası da, “Antiemperyalizm” gibi genel söylevlerde soyutlaştırılmış bir formül olarak yozlaştırılmasın.
Özet: Her ülkede sosyal hareket, kendi tarihine saygı gösterdiği ölçüde sağlam temellere oturur. Şarkta her zıpçıktı hükümdar: Tarihi kendisiyle başlatmak istemiştir. Onun için de batmıştır. Ancak bir düşünce ve davranış getiren İslâm Tarihi Muhammedin göçüyle Hıristiyan tarihi İsa’nın doğumuyla başlamış ve yaşamıştır. En seçkin EDEBİYAT, Gılgamış destanı, kendisi yaşamış ama insanlar onu bir daha yaşayamamıştırlar. Yaşanacak düşünceli davranışlara özenelim.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Nazım Hikmet’in ilişkileri hep tartışmalı olmuştur. Bu iki partili birbirlerini eleştirmekle beraber, gerektiğinde övmekten de geri kalmamışlardır. Kıvılcımlı’nın Nazım Hikmet’le ilgili eleştiri ve değerlendirmelerini daha çok Günlük Anılar diye kitaplaşan, kaçış sürecindeki günlüklerinde buluyoruz. Onlar oradan detaylıca okunabilir.
Nazım Hikmet’in Kıvılcımlı ile ilgili değerlendirmeleri şiirlerine ve mektuplarına dağılmış durumdadır. Eşine ve Kemal Tahir’e yazdığı mektuplarda sık sık Kıvılcımlı’dan söz eder. Ayrıca Memleketimden İnsan Manzaraları gibi şiir kitaplarında da vardır Kıvılcımlı.
Biz burada iki önemli değinisini alacağız Nazım Hikmet’in. Birincisi Şeyh Bedreddin Destanı kitabının sonuna eklediği Zeyl yazısı, ikincisi ise yine Nazım Hikmet’in yayınlanmamış, Sultanahmet cezaevindeki insanları ve ilişkileri anlattığı Orası başlıklı roman taslağından Emin Karaca’nın derlediği bir bölüm.
İlk yazı olan Zeyl (ek)de adı geçen Ahmed’in Kıvılcımlı olabileceği ilk olarak değerli hoca Necmi Erdoğan tarafından söylenmişti bize. Necmi Erdoğan, Yordam Yayınları tarafından yeniden basılan Osmanlı Tarihinin Maddesi kitabına uzun inceleme-önsözünü yazarken dikkatini çekmiş, bize de hatırlatmıştı.
İkinci olarak da İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nde “Ernst Bloch ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı’da Sosyalizm, Din, Tarih ve Kültür Tartışmaları Üzerine Mukayeseli Bir İnceleme” başlıklı doktora tezi yazan kıymetli arkadaşımız Barış Aydın da bu konuya dikkatimizi çekmişti.
Aşağıya Nazım Hikmet’in, Şeyh Bedreddin Destanı kitabına sonradan eklediğini söylediği Zeyl bölümünü olduğu gibi alıyoruz. Bizce de orada tanımlanan Ahmed kişiliği Kıvılcımlı’dan başkası değildir.
“SİMAVNE KADISI OĞLU ŞEYH BEDREDDİN DESTANI’NA ZEYL
MİLLÎ GURUR
“SİMAVNE KADISI OĞLU BEDREDDİN DESTANI” risalemin dördüncü formasının makina tashihlerini sabahleyin matbaada yaptıktan sonra eve gelmiş, bu destanı yazmak için kullandığım notları, bir hapishanede geceleri doldurulmuş hatıra defterimi gözden geçiriyordum.
Artık son forması da baskı makinası altında gidip gelmeğe başlayan risaleme bir kelime bile ilâve edemeyeceğimi biliyordum. Fakat bana bir şeyler unuttum gibi geliyordu. Bana öyle geliyordu ki, tek bir satır yazı yazdım; fakat bu satırın sonuna nokta koymasını unuttum.
Vakit öğleye yakındı. Şafakla beraber çalkalanmağa başlayan lodos, ağır bulutların üstüne boşanmasıyla durulmuştu. Çok geçmeden yağmur da dindi. Gökyüzünün karanlığı yol yol yarıldı. Ağır perdeleri birdenbire düşen bir pencere gibi hava açıldı.
Ve ben, hapishane gecelerinde doldurulmuş bir hatıra defterinde “Destan”ımın sonuna koymasını unuttuğum noktayı arayıp dururken Süleymaniye’yi gördüm.
Açılan öğle güneşinin altında Sinan’ın Süleymaniye’si bulutlara yaslanmış bir dağ gibiydi.
Evimin penceresiyle Süleymaniye’nin arası en aşağı bir saattir. Fakat ben onu elimi uzatsam dokunacakmışım gibi yakın görüyordum. Bu, belki, Süleymaniye’yi en küçük girinti ve çıkıntısına kadar ezbere, gözüm kapalı bile görebilmeğe alıştığım içindir.
Rüzgâr, deniz, endamlı ince kemerleri üstünde nasıl durabildiğine şaşılan eski bir taş köprü, «Çarşambayı sel aldı» türküsü, bir yağlığın kenarındaki «oya», bütün bunlar nasıl, ne kadar bir Cami değilse, bütün bunların Cami olmakla ne kadar alakaları yoksa bence Süleymaniye de öyle ve o kadar Cami değildir; minarelerinde beş vakit ezan okunmasına ve hasırlarına alın ve diz sürülmesine rağmen Süleymaniye’nin de camilikle o kadar alakası yoktur.
Süleymaniye, benim için, Türk HALK dehasının; şeriat ve softa karanlığından kurtulmuş; hesaba, maddeye, hesapla maddenin ahengine dayanan en muazzam verimlerinden biridir. Sinan’ın evi, maddenin ve aydınlığın mabedidir. Ben ne zaman Sinan’ın Süleymaniye’sini hatırlasam Türk emekçisinin yaratıcılığına olan inancım artar. Kendimi feraha çıkmış hissederim.
İşte bu sefer de, büyük bir Türk halk hareketi için yazdığım bir risalede unuttuğumu sandığım son noktayı ararken Süleymaniye’mizi, biraz önce yağan yağmurla yıkanmış, açan güneşin altında pırıl pırıl görünce aradığımı birdenbire buldum. Ferahladım. Bulduğumu hatıra defterimin son sayfalarında okudum. Ve anladım ki “Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı” isimli risaleme; belki on satırlık, belki on sayfalık bir zeyl yazmak mecburiyetindeyim.
Mevzuu bahis risalemin sonunda “AHMED’İN HİKÂYESİ” diye bir fasıl vardır. Bulduğum ve hatıra defterimde okuduğum ve risaleme zeyl olarak yazmak mecburiyetini duyduğum «nokta» bana Ahmed bu hikâyeyi anlattıktan sonra onunla yapmış olduğum bir konuşmadır.
Bu konuşmayı olduğu gibi aşağı geçiriyorum:
“Dışarıda çiseleyen yağmura, koğuşun terli çimentosuna ve yirmi sekiz insanına Ahmed hikâyesini anlatıp bitirmişti. Ben:
— Ahmed, demiştim, bana öyle geliyor ki sen Bedreddin hareketinden biraz da millî bir gurur duyuyorsun.
Sesime tuhaf bir eda vererek söylediğim bu cümlenin içinde, Ahmed, “millî gurur” terkibini birdenbire bir kamçı gibi eline almış, onu suratımda şaklatmış ve demişti ki:
— Evet, biraz da millî bir gurur duyuyorum. Tarihinde Bedreddin hareketi gibi bir destan söyleyebilmiş her milletin şuurlu proleteri bundan millî bir gurur duyar. Evet, Bedreddin hareketi aynı zamanda benim millî gururumdur. Millî gurur! Sözlerden ürkme! İki kelimenin yan yana gelişi seni korkutmasın. Lenin’i hatırla. Hangimiz Lenin kadar beynelmilelci olduğumuzu iddia edebiliriz? Lenin, yirminci asırda beynelmilel proletaryanın, dünya emekçi kitlelerinin, beynelmilel proleter demokrasisinin en büyük beynelmilelci rehberi, 1914 senesinde “Sosyal Demokrat”ın 35. numarasında ne yazmıştı?
Eğer Ahmed, “Lenin filânca mesele hakkında ne yazmıştı?” demiş olsaydı, herhalde aramızda böyle bir sorgunun cevabını verenler bulunurdu. Fakat “Sosyal-Demokrat”ın 35. numarası diye konulan mesele hepimizi şaşırttı. Ve hiçbirimiz 35. numarada neler yazılmış olduğunu hatırlayamadık. Ahmed bu şaşkınlığımız karşısında gülümsedi. — Zaten o en derin acıdan en büyük sevince kadar bütün duygularını hep bu meşhur gülümseyişiyle ifade eder — ve aşağı yukarı bütün Lenin külliyatının ana fikirlerini sayfaları ve satırlarıyla taşıyan hafızasından bize şu cümleleri okudu:
«… Biz şuurlu Rus proleterleri millî şuur duygusuna yabancı mıyız? Elbette hayır! Biz dilimizi ve yurdumuzu severiz, onun emekçi kütlelerini (yani nüfusunun 9/10’unu) şuurlu bir demokrat ve sosyalist yaşayışına yükseltebilmek için herkesten çok çalışan biziz. Çar cellâtlarının, asilzadelerin ve kapitalistlerin bizim güzel yurdumuzu nasıl ezdiklerini, onu nasıl sefil kıldıklarını görmek herkesten çok bize ıstırap verir. Ve bu zulümlere bizim muhitimizde, Rusların muhitinde de karşı konulmuş olması; bu muhitin Radişçev’i, Dekabristleri, 70 senelerinin inkilâpçılarını ortaya çıkarmış bulunması; Rus amelesinin 1905 senesinde muazzam bir kitle fırkası yaratması; aynı zamanda Rus mujiğinin demokratlaşarak büyük toprak sahiplerini ve papazları defetmeğe başlaması bizim göğsümüzü kabartır…
«… Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz (doluyuz). Çünkü Rus milleti de inkikâpçı bir sınıf yaratabildi. Rus milleti, de beşeriyete yalnız büyük katliâmların, sıra sıra darağaçlarının, sürgünlerin, büyük açlıkların, çarlara, pomeşçiklere, kapitalistlere zilletle boyun eğişlerinin numunelerini göstermekle kalmadı; hürriyet ve sosyalizm uğrunda büyük kavgalara girişebilmek istidadında olduğunu da ispat etti.
«Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı kendi esir mazimizden nefret ediyoruz. Bizim esir mazimizde pomeşçiklerle asilzadeler Macaristan’ın, Lehistan’ın, İran’ın, Çin’in hürriyetini boğmak için mujikleri muharebeye sürüklemişlerdi. Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı bugünkü esir halimizden; aynı pomeşçiklerin kapitalistlerle uyuşarak Lehistan ve Ukrayna’yı ezmek, İran’da ve Çin’deki demokratik hareketi boğmak, millî haysiyetimizi berbat eden Romanof’lar, Bogrinski’ler, Purişkeviç’ler çetesini kuvvetlendirmek için bizi harbe sürüklemek istemelerinden nefret ediyoruz. Hiç kimse esir doğmuş olduğundan dolayı kabahatli değildir. Fakat esaretini haklı bulan, onu yaldızlayan (meselâ Lehistan’ın, Ukrayna’nın v.s.’nin ezilmesine Rusların «vatan müdafaası» adını veren) esir, yeryüzünün en aşağılık mahlûkudur.»[1]
Lenin’den bu satırları bir solukta okuduktan sonra Ahmed birdenbire susmuş, nefes almış ve yine o meşhur gülümseyişiyle
— Evet, demişti, bizim muhitimiz de Bedreddin’i, Börklüce Mustafa’yı, Torlak Kemâl’i, onların bayrağı altında dövüşen Aydınlı ve Deliormanlı köylüleri yaratabildiği için, ben şuurlu Türk proleteri, millî bir gurur duyuyorum. Millî bir gurur duyuyorum, çünkü derebeylik tarihinde bile bu milletin emekçi kütleleri (yani nüfusunun 9/10’u) Sakızlı Rum gemiciyi ve Yahudi esnafını kardeş bilen bir hareket doğurabilmiştir. Çünkü unutmayın ki «başka milletleri ezen bir millet hür olamaz.»
«Simavne Kadısı Oğlu Bedreddin Destanı» isimli risaleme bir önsöz yazmak istemiştim. Bedreddin hareketinin doğuş ve ölüşündeki sosyal-ekonomik şartlar ve sebepleri tetkik edeyim, Bedreddin’in materyalizmiyle Spinoza’nın materyalizmi arasında bir mukayese yapayım, demiştim. Olmadı. Buna karşılık risalemin zeyline kısa bir «sonsöz» yazdım. Şöyle ki:
Bana Ahmed:
— Senden bir «Bedreddin destanı» isteriz, demişti.
Ben, benden istenenin ancak bir karalamasını becerebildim. Daha iyisini de yapmağa çalışacağım. Fakat tıpkı benim gibi Ahmed’in dostu, arkadaşı, kardeşi olduğunu söyleyenler, benden istenen sizden de istenendir.
Ahmed’e, Bedreddin hareketini bütün azametiyle tetkik eden kalın ilim kitapları, Karaburun ve Deliorman yiğitlerini, etleri, kemikleri, kafaları ve yürekleriyle oldukları gibi diriltecek romanlar,
Ne ah edin dostlar, ne ağlayın!
Dünü bugüne
bugünü yarına bağlayın!
diyen şiirler, boyaları kahraman tablolar lâzım.”
Görüldüğü gibi yazıda Ahmed için “… aşağı yukarı bütün Lenin külliyatının ana fikirlerini sayfaları ve satırlarıyla taşıyan hafızasından bize şu cümleleri okudu” diyor Nazım Hikmet. Bunu tamamlamak için de diğer yazı olan Orası başlıklıtaslak romanından Emin Karaca aktarımına geçelim:
“ORASI”
12 Ocak 2021’de kaybettiğimiz değerli gazeteci yazar Emin Karaca, 17/10/2008 tarihli Radikal Gazetesi Kitap ekinde yazdığı bir yazıda, Nazım Hikmet’in o zaman henüz yayımlanmamış olan ORASI isimli bir romanını inceler. Roman, Sultanahmet Cezaevindeki hükümlüleri tanıtıp, aralarındaki ilişkileri temel almaktadır. Emin Karaca yazısında, cezaevindeki komünist tutuklu ve hükümlüleri konu eder. Yazıda Kıvılcımlı’nın ve diğer hükümlülerin cezaevi yaşamından bir bölüm Nazım Hikmet’in kaleminden aktarılıyor. İlgili bölümü aynen alalım:
“Ve sekiz komünist”; Selami, Mehmet oğlu Mehmet, Cemal Mahir, Tornacı Aziz, Saatçi Kerim, Ressam Halim, Mimar Ali ve Nuri, “bayram yerinden dönen çocukların sevinçli mahzunluğuyla, ellerinde paketler ve kese kaatları avluyu geçerek Localar’a” girerler…
Günümüzde de sosyalistlerin, devrimcilerin, komünistlerin hapishanelerde “komün” (Nâzım Hikmet eski yılların deyimiyle “Komuna” diye yazıyor) olarak, yani yiyecek, içecek ve giyeceklerini ortaklaşa kullanarak yaşadıkları bilinir. 1938 yılının sonbaharında da, Sultanahmet Cezaevi’ndeki 8 komünist “komün” hayatı yaşıyorlar.
“Komuna’nın o ay reisliğine seçilen Mimar Ali gelen erzağı, paraları ve cıgaraları teslim aldı. Komuna’nın aşçılığını yapan Tornacı Aziz erzakları, fasulya, patates, pirinç ve şekeri mutfağa, 3 numaralı locaya yerleştirdi. Cıgaralar derhal taksim olundu. Adam başına birer buçuk paket düştü.”
Komün’de düzenli toplantılar olur, eğitim çalışması yapılır.
Burada da sekiz komünist haftalık toplantıya geçerler.
Altı numaralı locada toplanmışlardır. Bir kısmı kerevete bir kısmı gaz tenekelerinin üzerine oturmuştur.
‘Mimar Ali’ Doktor Hikmet Kıvılcımlı değil mi?
Burada çok belirgin olarak “Mimar Ali” çıkar karşımıza:
“Reis Mimar Ali elindeki kalemi kerevetin tahtasına vurdu. Sonra uzun, kumral, dalgalı saçlarını kemikli alnında arkaya doğru sıvazlayarak:
– İçtimaı açıyorum yoldaşlar, dedi.”
“Mimar Ali” Doktor Hikmet Kıvılcımlı’dan başkası değildir. Donanma Davası’nın 29 Ağustos 1938 günkü karar duruşmasında 15 yıl ağır hapse mahkum edilmiştir. Burada Nâzım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı’nın mesleğini “mimar” olarak gösterirken, aynı zamanda “doktor” kelimesiyle bir sesdeşlik de yaratmıştır. “Ali” ise Kıvılcımlı’nın göbek adıdır. Kendi kaleminden biyografisinden öğreniyoruz bu gerçeği:
“Osmanlı İmparatorluğu Makedonyası’nın Priştine kasabasında Hüseyin Bey, Posta-Telgraf Müdürü iken, eşi Münire Hanım’dan Hikmet doğuyor. Kosova vilayetinin İştip kazasında hastalanıyor. Bir gece, Bektaşi tekkesi türbesinde yatan Ali Baba, sandukasından fırlayarak Seher teyzesinin rüyasına giriyor. Çocuğun iyileşmesi isteniyorsa Ali adıyla adlandırılması, o zaman Hazreti Ali gibi ‘kılıcı kuvvetli’ olacağını, yoksa öleceğini bildiriyor. Hikmet ‘Ali’ oluyor.”
İlerleyen satırlarda Nâzım Hikmet, “Mimar Ali”nin fiziğini de betimliyor: “Ayaklarını altına topladı, çok uzun gövdesini öne eğerek…” Başlarda işaret ettiğimiz gibi, Doktor Hikmet Kıvılcımlı, Nâzım Hikmet’in kendisi gibi çok uzun boylu, uzun gövdeli bir insandı.
“Komün” toplantısının bir gündemi (ruzname) var.
“Mimar Ali” okuyor:
“1-Geçen haftanın masrafı, bakayası, bu haftanın geliri ve yemek listesi
2- Ders programlarında tadilat yapılması teklifi.
3- Haftalık dahili ve harici vukuat ve politikanın tahlili.
4- Enternasyonal Marşı’nın tercümesinde bir satırın tashihi.
5- Cari meseleler.”
‘Komün’ toplantısında tartışma…
“Mimar Ali” yani Doktor Hikmet Kıvılcımlı, toplantıyı şu sözlerle açıyor:
“Bir bakıma göre hapishane genç yoldaşlar için nazari (teorik) bilgilerini inkişaf ettirdikleri (geliştirdikleri) bir mektep ve bilgili yoldaşlar için de eser vermek fırsatıdır.”
Nâzım Hikmet, Mimar Ali’nin böylesi topluluk önünde konuşmaya “mukaddemesiz” giremediğine işaret ediyor, Selami’nin Ressam Halim’in kulağına, Ali Yoldaş’ın kendisine çatacağını fısıldadığını söylüyor. Gerçekten de Selami’nin öngörüsü çıkıyor. “Mukaddeme”sinden sonra sadede gelen Mimar Ali, şunları söylüyor:
“Yoldaşlara ders verilirken bol ve geniş malzeme kullanmak lazım. Halbuki bir aydır dikkat ediyorum Halim Yoldaş, Siyasi İktisat dersinde arkadaşlara kitap tavsiye etmiyor. Bu hususta benim neşrettiğim kitaplardan pekala istifade edilmesi kabilken ve bu benim kitapları içeri sokmak gayet kolayken Halim Yoldaş bunu teklif dahi etmemiştir. Halim Yoldaş’ın bu çeşit hareketi hatalıdır. Tashih edilmelidir.”
“Mimar Ali”nin; “benim neşrettiğim kitaplardan”, “benim kitapları” derken, 1935-1938 yılları arasında “Marksizm Bibliyoteği” adı altında telif-tercüme kitaplar yayımlayan Hikmet Kıvılcımlı olduğu açıkça ortaya çıkıyor.
“Mimar Ali” tarafından eleştirilmesi üzerine söz isteyen “Ressam Halim”, yani Nâzım Hikmet şu yanıtı veriyor:
“Arkadaşlara kitap tavsiye etmiyor değilim. Dışardan lazım olan kitapları getirtiyorum. Kendileri size bunu söylerler. Ali Yoldaş’ın yazdığı ve tercüme ettiği broşürlere gelince, lisanlarının ve muhtevalarının ağırlığı yüzünden şimdilik bunlardan istifade edeceğimizi sanmıyorum.”
“Ressam Halim”in yani Nâzım Hikmet’in, hacimleri yüzünden “broşür” olarak adlandırdığı, Ali Yoldaş’ın yani Hikmet Kıvılcımlı’nın “Marksizm Bibliyoteği”nden yayınladığı telif ve tercüme kitaplar şunlar:
* Karl Marx, Gündelikçi İş ile Sermaye (Dilçevirgeni: Hikmet Kıvılcım)
* Demokrasi, Türkiye Ekonomi Politikası (Hikmet Kıvılcım)
* Karl Marx, Kapital, 8 fasikül, (Çeviren: Hikmet Kıvılcım)
* Marx-Engels Hayatları (Hikmet Kıvılcım)
(Not: Soyadı “Kıvılcım”da bir yanlışlık yok. Soyadı kanununa göre kendisine, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin yayın organı Iskra’nın motamo karşılığı olan “Kıvılcım”ı almış, 1940’lardan itibaren “lı” ekleyerek “Kıvılcımlı” olarak kullanmıştır.)
Bundan sonra, “Orası” romanında Nâzım Hikmet’in kaleminden, uzun yıllar “Ressam Halim”le yani kendisiyle, “Mimar Ali” yani Hikmet Kıvılcımlı arasında; romanın yazıldığı tarihe kadar süregelen daha sonra da süregidecek olan bitmez tükenmez anlaşmazlığın çözümlenmesini okuyoruz:
“Ressam Halim’le Mimar Ali arasında nazari (teorik) görüş, taktik meselelerini telakki ediş ayrılığı yoktu. Bunu ikisi de biliyordu. Fakat ikisi de vakit vakit böyle bir ayrılığın vehmine düşmek ihtiyacındaydılar. Birbirlerinin değerini, içlerinden, kendi kendilerine takdir ediyorlardı. Fakat hemen hemen her toplantıda, ilk hücum Mimar Ali’den gelmek şartıyla en ufak bahanelerle çekişiyorlardı. Mimar Ali Rus Bolşevik Fırkası’nın tarihindeki kavgaları gayet iyi biliyor ve bunları, ille, Türkiye şeraitinde (koşullarında) de görmek, bu kavgalardan sapıklığı olmayan biricik insan gibi çıkmak istiyordu. Kavgada faal ve kavgaya bağlı, ona yardım edici bir unsur olarak mimarlığını kullanamadığı için (doktorluğunu yapamadığını demek istiyor. E.K.) mesleğinden vazgeçmişti. Fakat mesleği (yani doktorluk. E.K.) ona şemacılık itiyadını (alışkanlığını) bırakmıştı. Bunda samimiydi. Ve samimi olduğu içindir ki, herhangi bir sahada sivrilen bir arkadaşın bir gün, Bolşevik Fırkası tarihinde, filanca zaman, falancanın yaptığı inhirafa (sapmaya) düşebileceğinden titizleniyor, sinirleniyordu. Ve kendisinin yani Mimar Ali’nin sonuna kadar sapmayacak ve Bolşeviklerden falanca gibi keskin işler görecek bir komünist olduğuna yüzde yüz iman ettiği için kendisinin en akla gelmez, en kurnaz yollarla ikinci plana atılmak, kendisiyle alttan alta mücadele edilmek istendiğini vehmederek bunu ilerideki inhirafların (sapmaların) ilk alametleri sayıyordu.
Bundan dolayı günün birinde Menşevizme, Ekonomizme, Troçkizme, Buharinizme sapabilir diye, şimdiye kadar her fırsatta, hele en uzaktan kendini alakadar edebilecek meseleler olursa, insafsızca, Ressam Halim’e hücum etmiş, onun hiçbir resmini (Burada “şiirini” demek istiyor. E.K.) -bunların çoğundan hoşlandığı, hatta bir tanesinin fotoğrafını (yani Nâzım Hikmet’in yayımlanmış bir şiirini. E.K.) evine astığı halde- resmen beğenmemişti.”
Bundan sonra “Komün” toplantısı, gündemin dördüncü maddesini, yani “Enternasyonal Marşı’nın tercümesinde bir satırın tashihi”ni ele alıyor. Epeyce tartıştıktan sonra, önceki; ”Bu kavga son kavgamız, vur, atıl, sıçra, yık!” yerine “Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık!” denilmesi kararına varıyorlar.
… “Komün”ün toplantısı sona eriyor:
“Reis içtimaı kapadı. Her seferki gibi Enternasyonal söylemek için ayağa kalktılar. Mehmet oğlu Mehmet’e (yani Bastoncu Fevzi’ye. E.K.) koltuk değneklerini verdiler. Kerevetin üstünde değneklerine dayanarak dikildi. Sesi kalındı. Enternasyonal Marşı’nı Anadolu yayla havaları gibi uzata uzata, sıcak ve kederli söylüyordu.”
Bu vesileyle Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Nazım Hikmet ve Emin Karaca’nın devrimci anıları önünde saygıyla eğiliyoruz.
Ahmet Kale- Göksal Caner Malatya
[1] Lenin Külliyatı, baskı 1935, cild 18, sayfa 80, 81, 82, 83’de (Rusların millî gururu) isimli makaleyle — ki bu makale 1914 senesinde «Sosyal Demokrat»ın 35’inci numarasında çıkmıştır — Ahmed’in o gün bize hafızasından okuyup derhal tercüme ettiği satırları bilâhara karşılaştırdım. Ahmed ezbere okuyup tercüme ettiği parçaların yalnız cümle kuruluşlarında bazı değişiklikler yapmış. Fikirde hiçbir hata olmadığı için ben Ahmed’in tercümesini aynen aldım.