AYILANLAR/AYLAKLAR

Uzun cezaevi yıllarında Kıvılcımlı çeşitli yazı denemeleri de yapmıştır. Romanlar, uzun hikayeler, oyunlar, skeçler kaleme almıştır. Bu yazmalar da arşivde yayımlanma sıralarını bekliyorlar. Ustamızın bu denemelerini de zaman zaman yayımlayarak tanıtılmalarına çalışacağız.

Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü’ndeki 336 numaralı dosyasında yer alan bu skeç metnine Kasım 1957 tarihi atılmıştır.

Ahmet Kale – Göksal Caner Malatya

Sağda iki ranza, solda bir.. Araları boş. Sol ranza ile kapı arasında linyit kömürü yanan odun sobası var. Pencere önüne düşen sağ ranzanın üstünde ulemâdan Himmet efendi, altında halk şairi Lâmi yatıyor. Sol ranzanın üstünde gülle gibi her yuvarlanışı gürültülü, düştüğü yeri çökerten süvari zâbiti Meram bey.. Altında: Denizli’den o hafta gelmiş iki yeni mahpus: İnce bıyıklı, uzunca boylu şöför Âlem ile, parşömen yüzlü şöför muavini Fehmi… Böyle bir kalın duvarlı, tavanı potrelli, penceresi demir parmaklıklı ve telli hapishane odası.. Fehmi, eli daracık köylü keten pantolonunun cebinde volta vururken sordu:

– Zoppayı yakaam mı? (Sobayı yakayım mı?)

Süvari zâbiti yusyuvarlak yüzüyle kalın kalın seslendi:

– Haa… Yak!.. Ama, dur!.. O.. kibrit şurada: Yak! Al!

Süvari zâbitinin, ordu alışkanlığı ile söylediği: “Yak”, “Dur”, “Al” gibi emir siygaları keskin kışla kumandalarını andırıyordu. Zâbit yatağının üstünde oturmuş, yüksekten, başıyle, elleriyle habire işaret ediyordu:

– Şimdi.. Bana bak!

Parşömen renkli yüzü bu emir ve kumanda sağanağından doğma şaşkınlıkla ne yapacağını bilemiyen Fehmi’yi, zabit, güdümlü mermi gibi uzaktan idare ediyor ve çocuğun en ufak hareketini önceden tâyin ediyordu. Bir insana bir işi yapması söylenirdi. O insan işini yaparken artık bildiğine bırakılır, şayet yanlış yaparsa, o zaman düzeltilirdi. Süvari zâbiti için ise mühim olan, herhangi bir işin yapılması değil, birine emir ve kumanda etmekti. İş buyurmasiyle, o işi yapacak adam güzelce itaat ediyor ve robot gibi her hareketini süvari zâbitinden gelen bu emirlere uyduruyorsa: mesele kalmazdı. Onun için, emir çokluğu önünde kılını kıpırdatamaz hale gelen şöför muavini, çukurlarında yanan hummalı gözlerini süvari zâbitine dikmiş, iradesini kaybetmişti. Süvari zâbiti devam etti:

– Haa!.. Şu tahtaları topla!.. Otur!

Çocuk söylenenleri yaptı. Zâbit gürledi:

– İçinde ne var?

Fehmi acıklı bir çehre ile dudağını düşürdü:

– Neyin içinde?

Zâbit yumruğunu kalın borulara doğru uzattı:

– Sobanın içinde ne var?

Çocuk, çömeldiği yerden eğilerek baktı. Zâbit devam etti:

– Aç şu kapağını, sobanın!

– Açtım.

– Bak bakalım içinde ne var?

– Odun var.

– İyi.. Biraz kıymık koy!

Fehmi, her söyleneni yerine getirdiği halde, süvari zâbitinin müdahaleleri durmadan devam etti:

– Haa!.. Şu tahta parçasını da at! Çok fazla atma! Dur! Olmadı… Öyle değil… Kömürü ne tarafa koydun? Tam ortasına gelecek. Hayır!.. Acele etme! Bir kere tahtalardan bir yuva yap! Tamam… Aralarına bir avuç talaş koy!.. Dur!.. Otur demedik. Yarım avuç yeter.. Haydi şimdi. Bana bak!.. Talaşlar sıkışık olmasın!.. Biraz gevşet!.. Tamam. O tenekenin arkasına bak! Oradaki gazete parçasını al. Yırt! Yarısını gene teneke ardına bırak! Öbür yarısını dür! Yani, şöyle kıvırarak bük.. Haa!.. Şimdi, kibrit kutusunu cebinden çıkar.. Kutuyu aç! Haa!.. İçinden bir kibrit al! Kutunun kenarına kibritin ucunu sürt! Tamam… Yanmadı mı? İyi.. Nemlenmiş demek… Bir kibrit daha çıkar. Dur!..

Nihayet Fehmi’nin sabrı ve itaati çatlamak istedi:

– Yakmayacak mıyız?

– Yakacaksın. Bana bak!.. Yak! Ama, önce kibriti yak!.. Haa!.. Şimdi kibritin aleviyle bükülü kâğıdı tutuştur! Dur!

Fehmi gene anlamak istedi:

– Sobaya sokmıyacak mıyız?

Süvari zâbiti, siyaha boyanmış asker kaputundan çevirme kalın süvari yeleğini düğmeliyerek tekrarladı:

– Sok! Ama, dikkatli ol! Yavaş!.. Talaşları yere düşürme!.. Haa!.. Dur! Çek elini şimdi, çek!.. Sobanın kapağını ört… Dur! Hemen üfleme! Söndürürsün… Bir kere alev alsın.

Fehmi, alev yerine dumanların çıktığını göstererek danıştı:

– E.. Bunu üflemezsek yanmıyacak.

Süvari zâbiti kızmakla beraber, duman gözlerine kadar gelmeye başlayınca, başkasından gelen teklifi kabul etmeğe katlandı:

– Peki. Üfle! Ama, dur! Öyle birden değil.. Önce yavaştan üfle… Haa! Gördün mü?

Fehmi nihayet işini bitirdiğini sanarak doğruldu. Ayağa kalkarak, aferin bekliyen bakışlarla nefes aldı.

Süvari zâbiti yeniden emirlerine başladı:

– Şimdi, o kaşığı al eline bakalım!

– Aldım.

– Yıka!

– Yıkarım.

– Ama.. Dur! Şu maşrapayı al.. Bak orada, tenekede su var mı?

Çocuk, elbiselerin asıldığı duvar dibindeki tenekeye göz attı:

– Var.

– Capçakla su al.. O suyla kaşığı yıka!

Fehmi kaşığı, süprüntü tenekesi üstünde hafifçe yıkar. Döner:

– Kaşığı yıkadım…

– Âla!.. Şimdi, koy şu tencerenin üstüne!

Soba üstünde kapağı örtülü bakır tencereyi gösterdi. Fehmi söyleneni yapar.

– Koydum.

– Haa!.. Ama, dur!.. Öyle değil. Yanlış koydun, şöyle çevir.. Haa!.. Artık tamam.

Kaşığın sapı boru tarafına geleceğine, yana doğru çekilmiştir.

– Şimdi, dur!.. Bak bakalım soba yanıyor mu?

Fehmi eğildi, doğruldu:

– Yanıyor.

– İyi.. Şimdi, şu dolabın kapağını aç!

– Açtım.

– Bak içinde tuz şişesi var.

– Bu mu?

– Değil.. O şeker kavanozu. Ötekisi tuz.

– Ne yapayım tuzu?

– Al. Çıkar. Koy masanın üstüne. Tamam! Al şimdi kaşıkla biraz tuz..

Fehmi, masanın çekmesiz gözünde aranır. Süvari zâbiti seslenir:

– Başka ne arıyorsun? Tencerenin üstündeki kaşıkla al tuzu… Haa! Aç kapağını tencerenin. Sokuver kaşığı çorbanın içine…

Fehmi söyleneni yapar.

– Soktun mu?

– Evet.

– Şimdi bir çalkayıver kaşığı!

Çocuk yeniden kaşığı maşrapadaki suyla yıkar:

– Oldu da bitti..

– Yıkadın mı?

– Yıkadım.

– Koy dolabın içine!

Fehmi kaşığı dolaba yerleştirdikten sonra gene sobaya döner. Tiril keten pantolonuyla üşümektedir. Zâbite sorar:

– Bunu karıştırırım değil mi?

– Niye?

– İyice yansın diye.

– Bırak şimdi. Yanmıyor mu ya?

Fehmi aşağıya dikkat eder. Hemen üstünde yattığı battaniyenin altından kocaman bir gazete çıkarır. Zâbit seslenir:

– Dur! Ne yapacaksın onu?

– Soba sönmeğe başlamış.

– O kâğıt.. Gazete değil mi? Bugünkü mü? Okumadan yakılır mı yahu?

– Okuduktu, zabahleyin.

– Öyle ise kâğıdı şöyle tut.. Şimdi.. Odun attın mı?

Fehmi pek çok fazla odun attım mânasına uzun bir:

– Ööööö!

çeker. Zabit razı olur.

– Güzel… Şimdi dürt altını bakalım: fıkır fıkır kaynat çorbayı.

Çocuk elindeki gazeteyi ve başka ne kadar kâğıt bulabilirse hepsini tekrar sobaya doldurur. Üfler. Soba harlar. Kömür tenekesini sobaya yaklaştırır. Zâbit hemen atılır:

– Ne yapıyorsun?

Fehmi ürkerek, fikir yürütür:

– Kömürü az gibi geliyor, bana.

– Dur, hele alev alsın bir kere odunlar.

– Haa?

– Odunlar iyice yansın. Bak soba daha kırmızılaşmamış. Görmüyor musun?

Fehmi suçlu düşmemek için hazırlandı:

– Yanarken.. Şimdi durdu.

– Gördün mü ya? Alev kuvvetlensin bir kere. Bekle. Alev yavaş. Onun için şimdi atma kömürü.

Fehmi yeniden bulduğu talaşları, tahta parçalarını doldurdu sobaya. Alev saçı kızartmaya başlayınca, biraz kömür attı. Gelip ranzasına oturdu. Yüzbaşı seslendi:

– Fehmi! Yanmış, değil mi?

– Yanıyor.

– Bir bak bakalım.. Çok fazla attınsa susar kerata.

Çocuk kalktı. Heyecanla haber verdi:

– Alevliii!..

Tahta iskemleyi sobaya yaklaştırıp oturdu. Islıkla o gün sabahtan beri söylediği şarkıya başladı:

– Ben seni severim candan.. Bakışların çok yandan… Amanın yavrum aman!

Süvari zâbiti, eliyle başı üstünden geçen soba borusunu yokladı:

– Borular kor gibi!

Fehmi cesaretle ….. teklifini yaptı:

– Atam mı bir iki kömür daha?

– Dur şimdi… İyice kızsın o zaman.

Zâbit apar topar yerinden çimentoya atladı. Geniş lastiklerini ayağına geçirdi. Çorbayı dikkatle kontroldan geçirdi:

– Haa! İyi… Yalnız, dur.

Parmağıyla Fehmi’ye ve sobaya işaret etti:

– Yakın oturma!..

Üşümesi hâlâ geçmemiş olan çocuk aç kara gözlerini büzdü. Sobaya yakın oturmamanın hikmetini anlıyamamıştı. Zabit izah etti:

– Odun sobasının ateşi şeydir.. başkadır.

Fehmi başını salladı:

– Tatlıdır değil mi?

Süvari zâbiti fırça kaşlarını çattı:

– Bu yakıcı ateştir.

….. [Dedi] ve ellerini büyük hatip jestleriyle havada oynatarak helâya gitti. O gidince halk şâiri Lami yavaşça deliğinden başını çıkardı. Yüzünde kaplumbağa buruşukları yaparak yavaşça söylendi:

– Demek, yakıcı olmayan ateş te varmış?

Ulemâdan Himmet efendi, zâbiti müradederek:

– Abdülhamid’in istibdat ateşi içi yakar, dışı yakmaz meselâ..

dedi. Gülüşmeler kısa kesildi. Süvari zâbitinin odada bulunmayışı, bir nevi istirahat ve gevşeme getirmişti. Fehmi kendi başına kalma fırsatından faydalanarak hemen kömür tenekesine yapıştı. Artık sobaya istediği kadar kömür doldurabilirdi. Lakin, daha ilk küreği doldurmağa vakit bulamadan, zâbit Meram odaya damladı:

– Ne o? Dur! Ne yapıyorsun?

Fehmi suçüstü yakalanmıştı. Kekeledi:

– Biraz kömür atalım dedik.

Meram oldu bitti önünde idi. Hiç değilse, ateşi ayarlamalıydı. Ters ters homurdandı:

– Çok büyükleri atma!..

Fehmi emirle sevindi:

– Peki, hep ufakları atarım.

Meram tekrar etti:

– Çok büyükleri atma!.. Onlar yanmaz çünkü.

Kürek doldurulmuş sobaya boşaltılıyordu. Süvari zâbiti gürledi:

– Dur!

Fehmi’nin yüzü acıklı hal almıştı.

– Hep küçüklerini atıyorum?!

– Her tarafa atma!

– Neresine atayım?

– Alev en çok nereden çıkıyor?

– Her yerden çıkıyor.

– Olmaz! En çok bir yerinden çıkıyordur.

– Peki.. Şuradan çıkıyor her hal..

– İşte o tarafa at!

Fehmi, her şeyin kendisinden danışılacağını belli ettiği için Meram beyi lâfa tuttu:

– Toz gibi de bi kömür …… O da bundan mı?

Linyit parçalarını gösteriyordu. Meram bey tasdik etti:

– Bundan.

– Bunun tenekesini mi iki buçuk liraya veriyorlar acep?

– Her halde..

– E bu taş toprak dolu.

– Kendisi taş kömürü zaten.. Daha ucuz değildir…

Meram karşılıklı konuşmayı sevmezdi:

– Lâfı uzatma.

diye çıkıştı ve tencereyi gösterdi:

– Bak.. Daha kaynamıyor mu?

Fehmi iki parmağıyla bakır kapağı açtı. Parmakları yanıyordu. Meram bey bağırdı:

– Bırak şunu!.. Kapat, kaynasın…

Burun tıkanıklığını gidermek üzere bir iki defa pıfkırdı. Altı adımlık odanın ranzalar arası asfaltında geniş, ………. adımlarını açtı, yumuşak topuklarını güm güm yere vurarak ileri geri voltaya başladı. Ansızın:

– İndir onu artık.. İndir onu artık!

dedi. Fehmi anlamıştı. Soba üstünde ısınan tencereyi kaptığı gibi masa üstüne kaldırdı. Meram bey düşünceliydi. Teneke azmanı bıçağı aldı. Paçavra bağlı sapı ile sobanın üst kapağını hem döndürüyor, hem akıl veriyordu:

– Çok atmamak lâzım. Kömürü çok atarsan soba yanmaz!

Bıçağı masaya attı. Masa üstünde duran ıslak havluyu aldı. Soba ardına düşen karşı duvara astı. Çekme siz gözden sahanı çıkardı. Ekmeği kesti. Çaydanlığı ve teneke maşrapayı Fehmi’ye uzattı:

– Şunları yıka da getir!

Çocuk alıp gitti. Meram bey olduğu yere çömeldi. Acele kalkacak trene yetişmek ister gibi lokmaları birbiri ardından ağzına sokuyor, çiğnemeden yutmağa çalışıyordu. Fehmi geldi. Elindeki çaydanlığı sobaya doğru götürecek oldu. Meram bey, lokmalar boğazını tıkadığı için ses çıkaramıyor, boğulacakmışça işaret üstüne işaret ederek çaydanlığı gösteriyordu. Nihayet, bir yutkunma ile sıkıntıdan kurtuldu:

– Çok dolu olmasın!

Fehmi çaydanlığın kapağını açıp içini gösterdi. “Çok dolu” değildi. Meram emretti:

– İyi. Koy sobanın üstüne!

Fehmi çaydanlığı sobanın, maşrapayı masanın üstüne bıraktı. Meram bey, arada ayrı iki lokmayla daha ağzını tıkamıştı. Konuşacak hali yoktu. Sağ yumruğunu sıkıp, işaret parmağıyle bir teneke maşrapayı, bir de sobayı gösteriyordu. Maşrapa da soba üstüne konuldu. Meram bey rahatlıyarak, bir lokma daha atıştırdı. Döndü. Hem lokmasını çiğniyor, hem başiyle açık duran pencereye işaret ediyordu. Bu işaretin “kapat” mânasına geldiği belliydi. Fehmi koştu. Bu sefer pencerenin kapanması idare edilmeğe başlandı:

– Haa.. Altından tutma.. Ortasından tut! Çıkar kendine doğru! Yavaşça.. Biraz daha it… Yeter! Çok örttün. Camı az geri çek.. Dur! Tamam…

Son yutkunma üzerine Meram beyin karnı doymuştu bile. Yerinden kalktı. Masa üstünde duran bardağı aldı. Desti iki adım ötesinde, kapı önüne konmuştu. Fehmi’ye sordu:

– Su var mı?

Fehmi koşup destiyi salladı:

– Yok.

– Hiç mi yok?

Fehmi destiyi aldı. Doldurmağa gitti. Meram bey asker bozması gocuğunu soyundu. Kollarını sıvadı. Pehlivan salınışı ile gene altı yedi adımlık odada süvari tâlimine koyuldu. Vaz geçti. Çömeldi. Reçel tenekesini tahta kaşıkla kazıverdi. Fehmi destiyi getirdi. Bardağı doldurup Meram beye uzattı. Meram bey teşekkür makamında azarladı:

– Yavaş dökülmesin!

Bardağı dikip lâkır lâkır içti. Dudak şapırdatarak derin bir “Oh!”la geri uzattı. Sonra reçel tenekesiyle tabağı gösterdi:

– Şunları bir çalkala!

Fehmi derhal yapıştı tabaklara, götürdü. Temizleyip getirdi. Masa üstüne bırakmak üzereydi. Meram bey onu da gözünden kaçırmadı:

– Ters koyma!.. Hayır, oraya değil.. Şuraya, haa!..

Paketinden çıkardığı sigarayı üç parmağı arasında silkeliyerek:

– Kibrit var mı, kibrit?

Fehmi fukara çocuk güdüsüyle sobanın kızıl ateş kesilmiş saçını götürdü:

– Şuradan yanar o.

– Yanar mı? Yok canım. Saçmalama!

Lâkin Fehmi sözünü ispat etti. Yakaladığı bir gazete parçasını, kızıl saça dokundurmasıyle, tutuşturması bir oldu. Meram bey memnun olmuştu. Sert bir:

– Aferin!

çekti. Karnını doyurmuş, sigarasını tellendiriyordu. Acaba, parşömen yüzlü bir deri bir kemik oğlancağız ne âlemde? Birden bire aklına gelmişti bu cihet:

– Sen acıktın mı?

Fehmi, önüne bakmakla yetindi. Ne zaman tamamıyle doymuştu ki biçare. Meram bey:

– Haa! yaptı, şu fasulyadan yiyeceksin!.. Sen nohut yedin mi hiç?

– Nohut mu?

Hapishane idaresi berbat kokulu bir kap yemek veriyordu. Meram bey onu müradediyordu:

– Yaptılar hani.. O nohudu.

– Yemedim.

– Al şu ekmeği.. Biraz Sana yağı da var.

Fehmi ekmekle tahta iskemleye oturdu. Yemeğe başladı. Meram bey hem dolaşıyor, hem söyleniyordu:

– Ben soba başında dursam.. Hasta olurum.

Ansızın hatırlıyarak Fehmi’ye seslendi:

– Bana bak!.. O küçüklerden biraz at!

Çocuk, çiğnemesine devam ederek fırladı. Sobayı doldurmak, âdeta kendisini bahtiyar etmektedir. Hemen kürekle tenekeden kömürleri sobaya aktarmaya girişti. Lâkin Meram bey kartal bakışlariyle başı ucundadır:

– O kadar çok değil canım… Haa! Tamamdır… Al şu maşayı. Ört kapağını sobanın.

Bütün söylenenleri yapan Fehmi kapları toparladı:

– Ben şunları …… [yıkayayım] birez.

– Güzel yıka ama!

Kaplar yıkanmış geldi. Meram bey hepsine dikkatle baktı bu müthiş bir bakış ve müthiş bir dikkatti. Yerinden kalktı. Sobanın başına sokuldu. Son bir ikramda bulunmak istiyordu. Fehmi’ye bir kadeh rakı ısmarlar gibi, kömür tenekesiyle sobadaki çaydanlığı gösterdi:

– At bir tane daha da kaynasın!

Fehmi sevinçle küreğe sarıldı. Meram bey:

– Tutma onu!

Fehmi:

– Neden?

Meram:

– Çutur çutur çatlar.

Fehmi inanmamıştı:

– Çatlak değil mi?

Ve ortalıkta ne kadar kâğıt bulursa hepsini toparladı. Meram bey telaşla bağırdı:

– Ne yaptın? Kırmak dökmek yok.

Fehmi büyük bir eski gazeteyi ortasından ikiye böldü. Sobaya attı. Kâğıdın birden harlamasına güldü. Meram bey ona hayretler içinde bakakalmıştı!

Çaydanlık indirilip demlendirildi. Meram bey Himmet efendiye sordu:

– Efendi, çay?

Himmet efendi bardağını uzattı:

– Fena olmaz.

Meram bey somurttu:

– Amma da bardak ha!

– Himmet efendi kös dinlemişti:

– Beis yok. Ben kendim kâfi derecede mikrobum. Ayrıca mikrop bana dokunmaz.

– Onu demek istemedim.

– Öyle ise özür dilerim.

Meram bey halk şâirine döndü:

– Lâmi çay?

Lâmi kalktı. Pijaması üstüne gömleği sarkmıştı. Bardağı masaya götürdü. Meram bey:

– Kömür tükendi.

dedi. Halk şâiri, Fehmi çocuktan daha az ateş taraftarı değildi:

– Ama çok yakmıyoruz ki sobayı.

dedi. Süvari zâbiti derhal köpürdü:

– Ne sobası? Biz idare etmesini bilmiyoruz.

Lâmi yumuşakça düzeltmeğe çalıştı:

– Az gelmiş olmasın kömür.

Zâbit kabul etmedi:

– Ne azı? Her günkü kadar geldi. Bize kömür mü dayanır!

Halk şâiri çayını doldurmuştu. Kömürleri dirhemle harcatan Meram bey değil miydi? O halde.. O halde kömürün idare edilmediğini kabul etse, süvari zâbitini “idaresizlik”le itham etmiş olabilirdi. Kabahati başka yere havale etti:

– Kış ta yaman bu sene..

Meram bey bu fikre daha çok tutuldu:

– Ne kışı? Her sene başka türlü mü?

Lâmi uzlaşmanın yolunu arıyordu:

– Geçen yıl bu ay bu kadar yapmış mıydı?

Süvari zâbiti hücuma hazırlandı:

– Yapmadı mı?

– Herhalde bu sene kış erken geldi. Görülmüş kış değil.

Meram bey şiddetle:

– Ne erkeni be? Sen unutmuşsan bana ne?

Halk şâiri kendi kendine söylenir gibi tekrarladı:

– Ne bileyim. Bana öyle geliyor ki bu sene kış fazla.

Süvari zâbiti, kendisine bu derece karşı konulmasına pek

öfkelenmişti:

– Peki, peki.. Kes artık! Sen şimdi sabaha kadar iddia edersin. Zaten ben söylemiyecektim ya! Unuttum. Seninle konuşulur mu? Kim ne derse, hemen onun aksini öne sürmek âdetin! Ben, böyle inatçı herif görmedim!

Lâmi artık bu hücum önünde alınmamazlık edemedi:

– Yahu, feha bir şey demedik.

– Daha ne söyliyeceksin?

– Allah, Allah!.. Hep kendi fikrin doğru.

– Ne kendi fikri? Senin fikirlerin mi daha doğrudur?

– Canım, olur ya: hiç mi kimse itiraz etmiyecek?

Meram bey köpürerek bardağını masaya vurdu:

– Senin huyun itiraz. İllâ ters konuşmak. Can çıkar huy çıkmaz. Bende kabahat ki sana cevap veriyorum.

Lâmi, kızarıp bozararak ranzadaki yatağına bağdaş kurdu. Boynunu eğdi:

– Peki sen emredeceksin…

Meram bey işaretle onun sözünü kesti:

– Sen de ne olursa olsun karşılık vereceksin!

Lâmi, bitkin bir tevekkülle:

– Hayır. Biz itaat edeceğiz!

dedi.

Ulemâdan Himmet efendi, dayanamıyarak işi şakaya boğuveren kahkahayı bastı:

– Müstebit.. Abdülhamit… Yanlış koymuşlar süvari zâbitinin adını, Meram değil Abdülhamit olmalı imiş.

Halk şâiri bu desteklerden canlandı:

– Canını seveyim ben Abdülhamid’in. Kendisine suikast yapanı bile affetmiş.. Bizim Meram bey nerede? İnsana ağız açtırtmıyor.

Himmet efendi devam etti:

– Öyleyse, Meram bey “IV.Murat” yahut Kuyucu Murat Paşa!

Lâmi tasdik etti:

– Vallahi öyle: İtiraz edenin boynunu uçuracak.

Lakin, yıldırımlanan süvari bakışlarından korunmak için yorganı başına çekip yatağa uzandı. Meram bey üstündeki ranza yatağına hiddetle fırladı. Lâmi, yorgan altından sesleniyordu:

– Her sabah uyanınca, bari aşağıdan, üstümüzdeki efendimize: “Mağrur olma pâdişahım, senden büyük Allah var!” diye bağıralım biz kulları! O sadece emir buyursun.

Himmet efendi tatlıya bağladı:

– Elbette emredecek. O süvari zâbitidir.

Meram bey, gene zayıf tarafına dokunulmuş bir insan insafı ile, dizleri üstünde hazır ol vaziyetine girdi. Ve generaline tekmil haberini veren zâbit edasıyle saymağa başladı:

– Onbeşinci süvari alayı, ikinci kısım, birinci bölük, 3. takım kumandanı!..

Sonra haberini, …….. takımına verdiği resmi tâzim kumandasıyla bitirdi:

– Ol!